Skip to main content

Full text of "Sefik Can Mesnevi Serhi"

See other formats


Tercüme Edenin Önsözü 



Yedi yüz yıldan beri, bütün dünyada, ölmez eserler arasında yer alan ve çeşitli 
dillere tercüme edilen Mesnevî-i Şerifin bilindiği gibi Türkçe'ye de yapılmış 
manzum ve mensûr bir çok tercümeleri vardır. Fakat bu tercümelerden rahatça 
yararlanmak kolay olmamaktadır. Çünkü hikâyeler, bir kaç sahifede bitmemekte, 
hikâyeler içine başka hikâyeler de girmekte, ve böylece esas hikâye uzayıp 
gitmektedir. Yanlış anlaşılmasın, hâşâ ben bunu tenkid maksadı ile yazmıyorum. Bu 
tertipler, bu uzayıp gitmeler bir hikmete dayanmaktadır. Hz. Mevlâna fikirlerini daha 
iyi anlatmak için, konu ile ilgili çeşitli yerlerden hikâyeler almış, çağrışım sûretiyle 
hatırına gelen bazı fıkraları da eklemiş ve konuyu kendi mübârek görüşleri ile 
süslemiştir. Fakat zincirvârî uzayıp giden hikâyeler arasında okuyucu da esas 
hikâyeyi ve dolayısıyla konuyu kaybetmektedir. 

Bugünün insanının hayat şartları ile yedi asır öncesinin insanı arasında elbette 
çok fark vardır. Bu atom devri insanı maddî imkânlar elde etmiş, zenginleşmiş, âdetâ 
makineleşmiş, kendini bir çok hususlarda rahata kavuşturmuştur. Fakat mânâ 
yönünden fakir düşmüştür. Eski insanın sabrını, ilim aşkını, mânevi gücünü 
kaybetmiştir. Çünkü bitmez, tükenmez ihtiyaçlarının ve sonsuz isteklerinin esiri 
olarak çırpınıp durmakta ve dolayısıyla hayatı kendine zehir etmektedir. Böyle bir 
insan okumak için fazla bir zaman ayırmadığı gibi, uzayıp giden, birbirine karışan 
hikâyeler içinde sabrı da tükenmektedir. Aslında Mesnevi, bir hikâye kitabı da 
değildir. Mesnevi, hakikatler kitabı, irfân kitabıdır. Hz. Mevlâna, Mesnevî'nin I. 
cildinin önsözünde: "Mesnevi, hakikate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına âgâh olmak 
isteyenler için bir yoldur. Mesnevi, temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâdır. 
Hüzünleri giderir. Kur'ân'ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir." diye 
buyurmaktadır. Mevlâna, eserini etkili kılmak, fikirlerini, duygularını daha güzel 
açıklamak için bazı garip, müstesnâ hikâyeleri örnek olarak vermekte, irfân sahibi 
kişileri âdetâ büyüleyen güzel beyitlerini, bu hikâyeler arasına sıkıştırmaktadır. 
Birbiri içine giren bu nâdir hikâyeler arasında gizlenmiş bulunan Mesnevi 
cevherlerini, bu ilâhî hikmetleri bulup çıkarmak için çok dikkatle uğraşmak, emek 
sarfetmek ve çok sabırlı olmak gerekmektedir. Nitekim Mevlâna'yı çok seven ve altı 
cilt Mesnevî'yi dikkatle okuyarak, seçtiği beyitleri manzum olarak İngilizce'ye 
çeviren, Mesnevî-i Mânevî of Mevlâna Celâleddin Muhammed Rûmî adı altında bir 
kitap neşreden, İngiliz müsteşriki Whinfıeld, eserinin önsözünde: "Mesnevî'yi baştan 
başa tercüme etmek tahayyül edilemez derecede sıkıcı olabilir. Çünkü Mevlâna, 
hikâyeleri anlatırken dâimâ mevzû dışına çıkıyor ve esas hikâyeyi bitirinceye kadar, 
araya başka hikâyeler katarak onlardan ahlâkî neticeler çıkarıyor." diye yazmaktadır. 
Bu yüzden Mesnevî'yi, baştan başa tercüme etmekten çekinen Whinfield'in, eserinin 
önsözünde Mesnevi hakkında yazdığı şu gerçek sözleri tercüme ederek buraya 
almaktan vazgeçemedim: "Bu kitap, gönül ehli olanlara, Allah yolunda yürüyenlere, 
mânevî ve rûhânî hayatı yaşayanlara, susup herşeye dikkat eden nûr ehline, bedende 
yaşadıkları halde, rûhen nâmevcûd olanlara, yı rtık pırtık elbiseler içinde pâdişâhların 
tâ kendisi olanlara, fazilet ue hidâyet nûrları ile dolu olanlara, ve halk arasında adsız, 
sansız dolaşan gerçek asilzâdeler için Allah'ın bir lûtfudur. Bu kitap dünya 
nimetlerini terk edip, Allah'ı bilmeye, onunla yaşamaya, onunla mânen birlik olmaya 
çalışan, nefsânî arzularını öldürerek, mânevî murâkabe hayatına kendini ueren 
kişilere hitâp eder. "Ne yazık ki Gönül ehli aramaktadır. Zaten Hz. Mevlâna da bir az 
sonra okuyacağınız Mesnevî'nin önsözünde: "Temiz insanlardan, gerçeği sevenlerden 
başkalarının Mesnevî'ye dokunmalarına müsâade yoktur." diye buyurduğu gibi 
Mevlâna Mesnevî'nin başına kendi mübârek eliyle yazdığı on sekiz beyit içinde 
neyin ağzından şunları söylemektedir: 



"Ney dinleyen her insan, benim neler dediğimi anlayamaz, benim feryâdımı 
duyamaz, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, dertlerimi, 
acılarımı ona anlatayım." 

Mesnevî'yi sevmek için de bu vasıflar gerek. Ama insan olarak hepimizde bu 
duygular vardır. Fakat hayat şartları yüzünden bu duygular körelmiştir, paslanmıştır. 
İşte Mevlâna, Mesnevî'si ile bu duygularımızı uyandırmakta, bize heyecan vererek, 
Hakk yoluna, dine, Hz. Muhammed'in yoluna çağırmaktadır. Başka diyarlarda 
yaşayan, bizden, bizim dinimizden olmayan bir İngiliz âlimin Mesnevi hakkındaki 
görüşlerini biraz evvel okudunuz. Biz müslüman olduğumuz halde, bir İslâm 
velisinin bu şâheserine nasıl sırtımızı çevirebiliriz? Nasıl olur da Mesnevi ile gereği 
gibi ilgilenmeyiz? İlâhî aşktan bahs eden, bizim nereden geldiğimizi, nereye 
gittiğimizi haber veren, müsâmahalı bir görüşle insanı, insanlığı sevdiren bu mübârek 
kitabı, dikkatle okumaya ve içimize sindirmeye bugünün insanı olarak çok muhtacız. 
Bu yüzdendir ki, hakkı, hakikati sevenlerin ve Mevlâna'ya gönül verenlerin, 
yorulmadan yani şerhlere bakmak külfetine katlanmadan Mesnevî'den 
faydalanmalarını sağlamak için Mesnevî'nin açıklamalı bir tercümesini meydana 
getirmeyi düşündüm. Metin olarak Nicholson'ın bastırdığı Mesnevî'leri esas tuttum. 
Tercüme edilen beyitlere, onun verdiği numaraları verdim. Her ciltte bulunan 
binlerce beytin o cild içinde ayrı birer numarası olacağına göre, Mesnevî'yi 
okuyanlardan meraklı olanlar, o numaralar sayesinde istedikleri beyti kolayca 
bulacaklar, başka tercümelerle ve şerhlerle mukâyese edebileceklerdir. Bazı beyitleri, 
rûha sâdık kalınarak, bir kaç kelime eklemek sûretiyle açıklamalı olarak tercüme etti- 
ğim gibi anlaşılması zor olan bazı beyitleri de şerhlerden yararlanarak dipnot olarak 
genişlettim. Anlaşılır hale getirdim. 

Bu tercümeler yapılırken, gerek Veled Çelebi merhumun, gerekse TâhirüT- 
Mevlevî hazretlerinin, Abdülbakî Gölpınarlı merhumun tercümelerinden, kendisini 
dâimâ saygı ile andığım değerli müsteşrik Nicholson'ın İngilizce'ye çevirdiği 
Mesnevî'lerden yararlandım. Birbirinin içine girmiş olan hikâyeleri, birbirinden 
ayırarak tercüme ettim. Hikâyelerin ifâde ettikleri hakikatleri Mevlâna'nın açıkladığı 
şekilde aynen aldım. Gereken yerlerine koydum. Hikâyeler arasında geçen güzel 
sözler, derin anlamlı beyitler, hakikatler, hikmetler okuyanlara bir kolaylık olsun 
diye, ihtivâ ettikleri konulara göre, ayrı ayrı başlıklar halinde arzedilmiştir. O 
başlıklar dahi benim değildir. Mevlâna'nın beyitlerinden çıkarılmış başlıklardır. 
Metin tercümelerinde okuyacağınız satır başlarına konmuş olan ve numaralı bulunan 
bütün beyitler hep Mevlâna'ya âittir. Açıklanması gereken hususlar, Rasûhî Anka- 
ravî'den, Tâhirü'l -Mevlevi'den, Bahrü'I-ulûm'dan, ve hicrî 840, milâdî 1436'da vefât 
eden Hüseyin bin Hasan Harizmî tarafından yazılmış olan Cevâhirü'I-Esrâr adlı 
yazma şerhden yararlanarak sahife altlarına dipnotlar halinde yazılmıştır. Böylece 
bir. çok kitaplarda görüldüğü gibi kitapların sonuna eklenen notları karıştırmaktan 
araştırmaktan okuyucu kurtarılmıştır. Tek gâyem, okuyucunun yorulmadan, şerhlere 
bakmadan Mesnevî-i Şerîf den, âdetâ tasavvuf ansiklopedisi sayılan bu şâheserden, 
bu irfân hazinesinden gereği gibi zevk alması, ruhen aydınlanması, huzura 
kavuşmasıdır. 

Gayret fakirinizden, yardım Allah'tan.. 

1 Şubat 1996 

(1318 Ramazan 12) Şefik Can Şaşkınbakkal 



Mesnevî-i Serîf in Birinci Cildine Hz. Mevlâna'nın Yazdığı Önsöz 



Bu kitap, Mesnevî kitabıdır. Mesnevi, hakikate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına 
âgâh olmak, akıl erdirmek isteyenler için bir yoldur. Mesnevî, din asıllarının 
asıllarının asıllarıdır. Allâh'ın en büyük şaşmaz şerîati, hakikate giden nûrlu yoludur. 
Mesnevî, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer. Sabahlardan daha nûrlu bir sûrette 
parlar. Hakikati arayan gönüller için bir cennettir. Mesnevî'nin pınarları var, dalları 
var, budakları var, bu pınarlardan bir tanesine "Selsebîl" derler. Burası makâm 
sahiplerince, kalpleri uyanık insanlarca en hayırlı duraktır. En güzel dinlenme 
yeridir. Hayırlı insanlar, iyi kimseler, orada yerler, içerler, neşelenirler, ferahlanırlar. 
Mesnevî imanlılara şifâ, imansızlara hasrettir. Nitekim, Hakk: "Kur'ân-ı Kerîm ile 
çoğunun yolunu azıtır, çoğunun yolunu doğrultur. Hidâyete eriştirir." demişlerdir. 
Şüphe yok ki Mesnevî, temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâdır. Hüzünleri giderir. 
Kur'ân'ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir. Gönülleri temiz 
insanlardan, hakikati sevenlerden başkalarının Mesnevî'ye dokunmalarına müsâade 
yoktur. 

Mesnevî âlemlerin Rabbi'nden gönüle inmiş hakikatleri ihtiva eder. Gerçekten 
de Mesnevî Rabbü'l-âlemîn tarafından ilhâm olunmuş bir kitaptır. Bâtıl, onun ne 
önünden gelebilir, ne de ardından. Allah onu korur. 

Allah'ın rahmetine muhtaç zayıf kul, Belhli Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu 
Muhammed -Allah onun Mesnevî'sini kabul buyursun- der ki: "Şaşılacak ve nâdir 
söylenir hikâyeleri, hayırlı ve büyük sözleri, delâlet incilerini, zâhidler yolunu, lafzı 
az mânâsı çok olan bu manzûm Mesnevî'yi, dayandığım, güvendiğim zâtın, 
bedenimde rûh gibi hâkim bulunan kişinin dileği ile uzatmak ve etraflıca yayıp 
genişletmek için çalıştım, çabaladım. O zât, Hakk dininin Hüsâmı (kılıcı) Hasan oğlu 
Muhammed'in oğlu Hasan'dır. Allah ondan râzı olsun. Aslen Urum'ludur. "Kürt 
olarak yattım, Arap olarak kalktım" diyen, kadri yüce Şeyh Ebu'l-Vefâ'nın 
soyundan, Allah, onun rûhunu ve soyundan gelenlerin ruhlarını kutlasın. 

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. Allah'ın Resûlüne Allah rahmet 
eylesin... Selâmetler versin. Ve onun tertemiz soyunun ve sahabesinin hepsine 
rahmet etsin. 

Amin, yâ Rabbe'l-Alemîn 



13 

Ney'in ayrılıktan şikâyetiı 

'Ney, nefsânî arzulardan kurtulmuş, nefsini yok etıniş, ilâhî sevgi ile dolmuş kâmil insanın sembolüdür. Ney, 
kamışlıktan ayrı düştüğü için inlemektedir. İnsan da, ezel âleminden, rûh âleminden dünyaya sürgün edilmiştir. Hakk'tan ayrı 
düştüğü için muzdariptir. Dünyada yaşadığı müddetçe, acılar, hastalıklar, belâlar içinde çırpındıkça insan, rûh âlemindeki 
mutluluğunun özlemini duyacak, yabancı olduğu ve sürgün gibi yaşadığı dünyadan kurtuluş yollarını arayacaktır. 

1* Şu Ney'in neler söylediğini can kulağı ile dinle, o ayrılıklardan şikâyet 
etmededir. 

• Ney kendine has bir dille, hal dili ile diyor ki: "Beni kamışlıktan kes- 
tiklerinden beri, feryadımdan, duygulu olan erkek de, kadın da inlemekte, 
ağlamaktadır. Şu var ki beni dinleyen her insan, benim neler dediğimi anlayamaz, 

• Benim feryadımı duyamaz. Beni anlamak, beni duymak için, ayrılık 
acısı. çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertlerimi ona 
anlatayım. ' 

• Aslından, vatanından ayrı düşmüş, oradan uzaklaşmış kişi, orada geçirmiş 
olduğu mutlu zamanı arar, o zamanı tekrar yaşamak ister, ayrıldığı sevgiliye tekrar 
kayuşmak arzu eder. 

5» Ben her mecliste, her toplulukta, inledim, ağladım, durdum. Ben, huysuz 
insanlarla da, iyi insanlarla da düşüp kalktım. 



• Herkes, kendi anlayışına, zannına göre, benim dostum oldu. Ama, kimse 
benim gönlümdeki sırları araştırmadı, öğrenemedi. 



14 

• Halbuki benim sırrım, feryadımdan uzak değildir. Fakat her gözde onu 
görecek nûr, her kulakta, onu işitecek, duyacak güç yoktur. 2 

1 Yâni kendi emsinden bir rûh-ı ârifı, yalnız ârif olan anlar. 

• Ten candan, can da tenden gizli değildir. Fakat kimseye canı görmek izni 
verilmemiştir. 

• Ney 'in şu sesi, gönlü yakan bir ayrılık, bir aşk ateşidir. Kimde bu ateş 
yoksa, o, maddî varlığından kurtulsun, yok olsun. 3 

3 Yok olsun, bir beddua değildir. Aksine, mânen yaşasın, var olsun, yokluğu arasın, benlikten kurtulsun, demektir. 

10 • Ney'in sesindeki tesir, yakıcılık, onun içine düşen aşk ateşindendir. 
Hakikat şarabında bulunan, insanı mest eden hal de, aşk coşkunluğundandır. 

• Ney, sevgilisinden ayrılmış olanın arkadaşıdır, dostudur. Onun yakıcı sesi, 
bizim Hakka kavuşmamıza engel olan perdelerimizi yırtınıştır. 

• Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri, ney gibi bir dostu, ney gibi bir 
âşıkı kim görmüştür 4 ? 

4 Kâmil insan, iyinin de, kötünün de miyârıdır. Günahkârların kötü huylarının zehridir. Kötü huylan öldürür, yok 
eder. Kötü huyların tesiri ile mânen zehirlenmiş, ölmüş bulunan iyi huyları da diriltir. 

• Ney, kanlarla dolu bir yoldan, aşk yolundan bahsetmektedir. O, sevgi 
yüzünden çöllere düşen Mecnun'un aşk hikâyelerini anlatmaktadır. 5 

5 Aşk öyle bir alevdir ki parlaymca sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar. Mesnevi, c. V, 588. 

• Bize, hak yolunu gösteren gerçek aşkın mahremi, dostu, aklını yitirmiş 
âşıklardan başkası değildir. Konuşan dile, kulaktan gayri müşteri, tâlib yoktur. 6 

6 Ariflerin hakikatten bahseden sözlerine, ancak Hakk aşkıyla mest olanların kulakları tâlib olur. Akıldan, ancak bu 
aklı yitirmiş olanlar anlar. 

15 • Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti. O günler, mut- 
suzluk, acılar ve ayrılık ateşleri ile arkadaş oldu da, yandı, gitti. 

• Günler geçip gitti ise varsın geçsin. Gam yeme, onlara de ki: "Geçin, gidin... 
sizin gidişlerinizden bizim korkumuz yoktur... Ey mübârek, ey temiz dost... Sen kal, 
sen var ol. 7 

7 Mübârek ve tertemiz dost sözünden bazı şârihler, insan-ı kâmili, mürşidi kasdetmişlerdir. Bazıları da Cenâb-ı Hakk'ı 
düşünmüşlerdir. 

• Hakk âşıkları, muhabbet deryâsının balıklarıdır. Onlar vuslat suyuna 
kanmazlar, bu sebeple balıktan başka herkes suya kandı, nasibi olmayanın da günü, 
uzadıkça uzadı. 

15 

• Rûhen yükselmemiş, ham kalmış kişi, yetişkin, olgun kişinin halinden 
anlamaz. Öyle ise sözü kısa kesmek gerektir, vesselâm. 8 

s Mesnevî'nin I. cildinin en başında bulunan bu onsekiz beyti Hz. Mevlâna kendisi yazmıştır. Bundan sonra bütün 
cildlerde bulunan yirmibeş bin altıyüz ondört beyti Mevlâna söyledi, Hüsâmeddin Çelebi yazdı. 
(Mesnevi, c. 1, 1-18) 



Topraktan yaratılan beden aşktan nasib alınca 
göklere çıktı, yüceldi. 

• Dünya bağını kopar, maddeye olan bağlılıktan kendini kurtar da, hür ol 9 , ey 
oğul ne zamana kadar altının, gümüşün esiri olacaksın? 

9 Bizler, hür gibi görünen esirleriz. İsteklerimizin, ihtiraslarımızın esiriyiz. Bu dünyada da, öteki dünyada da zevk 
peşinde koşmamak, ibâdeti cennet için yapmamak, maddî arzulardan, hiddet, şöhret, şehvet tesirinden kurtulmak, mala, mülke 
kul olmamakla insan hür olabilir. 



20 • Rızıklar denizini, bir testiye dökecek olsan, ne kadarını alır? Ancak bir 
günlük kısmet, bir günlük su... 

• Harislerin, dünyayı çok sevenlerin göz testileri hiç dolmaz. Sedef de kanaat 
edici olmayınca, içi inci ile dolmaz. 

• Halbuki, ilâhî aşk yüzünden, nefsaniyyetten kurtulan, benlik elbisesi yırtılan 
kimse, hırstan da, ayıptan da, kötülüklerden de tamamiyle temizlenir. 

• Ey bizim sevdası hoş olan, güzel olan aşkımız, ey bizim bütün mânevi 
hastalıklarımızın, dertlerimizin tabibi; sevin, şâd ol... 

• Ey bizim kibir ve gurur hastalığımızın, böbürlenmemizin devâsı olan 
aşkımız! Ey bizim hasta gönlümüzün Eflâtun'u, Calinus'u! 10 

10 Eflâtun, eski yunan fılozoflarındandır. Sokrat'm talebesidir. Eflâtun, akıl ve zekâ sembolüdür. Calinus da bir 
yunanlı hekîm, her derde devâ bulmaya çalışan Calinus hekim sembolü olmuştur. 

25 • Topraktan yaratılmış olan bedenimiz, aşk yüzünden göklere yükseldi. 
Dağ bile çevikleşti, oynamaya başladı. 11 

"A'raf-Sûresi'nin 143. âyetine işâret var. 

• Ey âşık! Aşk Tür Dağı'na can olunca, Tür mest oldu, kendinden geçti, Mûsâ 
da düşüp bayıldı. 12 

12 A'raf Sûresi'nin 143. âyetine işâret var. 

16 

• Ben de, bütün beşerî kirliliklerden kurtulup, beni yaratana ve yaşatana yakın 
olsaydım da kendimi onda bulsaydım. Kâmil bir insan olarak, ney gibi aşkın 
söylenmesi gereken bütün sırlarını ve hakikatlerini söylerdim. 

• Fakat kendi dilinden anlayanlardan, kendi dilini konuşanlardan uzak düşen 
kimse, yüzlerce dil, yüzlerce nağme bilse, yine dilsiz olur, susar. 

• Gül gidip, gül bahçesinin mevsimi geçince, artık bülbülün başından 
geçenleri işitmez olursun. 

30 • Şunu iyi bil ki, kâinatta var olan her şey, sevgilinin tecellîsinden ibârettir, 
onun yarattıklarıdır. Onun kudretini, yaratma gücünü göstermektedir. Aslında, âşık 
bir perdedir. Var olan, diri olan ancak sevgilidir. Âşık ise bir ölüdür. Var gibi 
görünen bir yoktur. 

• Bu hakikati sezemeyen, ilâhî aşka meyli, isteği olmayan kimse, kanatsız bir 
kuş gibidir. Vay onun haline, yazıklar olsun ona... 

• Sevgilimin inayeti, lütfü, ihsanı, nûru beni aydınlatmasa, bana yol gös- 
termese, ben nerden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlıyabilirim? 

• Aşk, bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister, fakat can 
aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? 13 

"Hak âşıkı, hem kendi gönlünde, hem de baktığı her yerde, her şeyde, Allah'ın kudretini, büyüklüğünü, yaratma 
gücünü görür, hisseder. Ona hayran olur. Etrafını saran çoklukta vahdetin, birliğin güzelliğim müşâhede eder. Günahlardan 
arınmış, beşerî kirliliklerden temizlenmiş can aynası, Allah'ın lutfu ile içine akseden hakikatleri saklıyamaz, açığa vurur, 
gösterir, yani gammazlık eder. Bu hakikatler, Hakk'ın güzelliğine karşı duyulan hayranlıktır. Dolayısıyla Hakk'a karşı duyulan 
aşktır. Hak âşıkı, bu dünyada gördüğü güzellerde görünen fizikî güzelliğin değil, gördüğü güzellerde tecellî eden ilâhî güzelliğin 
âşıkıdır. Çünkü, maddî güzeller, gelip geçici bir aynadır. O aynalar ve tecellî eden güzellikler ise sonsuzdur. Âşık kendi 
varlığından, benliğinden azad olursa, yalnız güzellerde değil, kendinde de onu bulur; "Ben, ben değilim, ben dediğim sensin 
hep, canım dediğim, ten dediğim sensin hep" der. 



Aşk ve âşıklık 

• Âşıklık derdi, gönül iniltisinden belli olur. Hiç bir hastalık gönül hastalığı 
gibi değildir. 

110 • Âşıkın hastalığı, derdi, diğer bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Allah'ın 
sırlarını belli eden bir üstürlab, bir vasıtadır. 14 

14 Üstürlâb: Üstüne gök kubbesinin haritası çizilmiş yarım dâire şeklinde bir âlettir. Bununla, gökteki yıldızların 
bulunduğu yerler, güneşin doğup batışı ile zeval vaktinin saati bilinir. 



17 



• Âşıklık ister nefsanî olsun, ister ruhini olsun, sonunda bizi ötelere götürecek 
bir rehber, bir kılavuzdur. 

• Aşkı anlatmak, açıklamak için ne söylersem söyliyeyim, kendim aşka 
gelince, aşkı hissedince söylediklerimden utanırım. 

• Her ne kadar, dil ile açıklanması, anlatılması pek parlak ve aydınlatıcı da 
olsa, aşkın dile düşmemesi, söylenmemiş kalması ve gönülde duyulması daha 
parlaktır. 

• Her bahsi yazmakta koşup duran kalem, aşk bahsine gelince dayanamadı. 
Ortasından yarıldı. 

115 • Akıl, aşkın şerhinde, açıklamasında, merkep gibi çamura battı kaldı. 
Aşkın da âşıklığın da ne olduğunu yine aşk açıkladı. 

• Sadece dış güzelliğe dayanan mecâzî aşklar, gerçek aşk değildir. Hevesten 
ibarettir. Böyle aşkların sonu utanç verici olur. 

217 • Fâni olan insanların, yâni ölülerin ve öleceklerin aşkı sonsuz olamaz. 
Çünkü, ölü, tekrar bizim tarafımıza gelemez. 

• Fakat, gerçek aşk, ölümsüz olan aşk, Allah aşkı, rûhda olsun, gözde olsun, 
her an goncadan daha taze olarak durur. 

• O, ölümsüz olan, bâkî olan Allah aşkını seç ki, o canına can katan mânâ 
şarabını sana lütfetsin, seni yaşatsın. 

220 • Sen öyle büyük bir varlığın aşkını seç ki, bütün peygamberler, Onun 
aşkıyla kudret ve kuvvet buldular, şeref ve saadete erdiler. 



Pâdişâh ve hasta câriye 

36 • Çok eski zamanlarda bir pâdişâh vardı. Bu pâdişâh, maddî yönden de, 
mânevi yönden de çok üstün bir durumda idi. 

• Bu pâdişâh, bir gün atına bindi. Kendine yakın olan bazı saraylılarla beraber 
ava çıktı. 

• Yolda giderken, o, bir câriye gördü. O câriyenin kulu, kölesi oldu. 

• Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, pâdişâhın da rûhu, beden kafesinde öylece 
çırpınmaya başladı. Bu sebeple para verdi, o câriyeyi satın aldı. 

40 • Onu alıp arzusuna kavuştuğu için mutlu oldu. Fakat ilâhî takdir neticesi 
câriye hastalandı. 

18 

• Pâdişâh sağdan, soldan, her taraftan hekimler topladı. Onlara dedi ki: "Her 
ikimizin hayatı da sizin elinizdedir. 

• Benim hayatımın önemi yoktur. Benim hayatımın canı odur. Ben, dertliyim, 
hastayım, benim ilâcım, benim dermanım odur. 

45 • Kim, benim canıma derman ederse, her şeyimi, inci ve mercan hazînemi 
ona vereceğim." 

• Hekimlerin hepsi de dediler ki: "Bu uğurda canımızı fedâ edercesine 
çalışalım. Zekâmızı, tecrübemizi, hünerimizi bir araya getirelim, beraberce düşünüp, 
beraberce tedâvi edelim. 

• Her birimiz hasta tedâvisinde, zamanın Isâ'sıyız, elimizde her derdin devâsı, 
her hastalığın ilâcı vardır." 

• Hekimler, gurura, benliğe kapıldılar da, her şeyi kendi ellerinde sandılar. 
İnşaallah (=Allah İsterse) iyi ederiz, demediler. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk onlara, 
insanların âcizliğini, Allah'ın izni olmadan insanların bir şey yapamadıklarını 
gösterdi. 



• Hekimler ilâçtan ne verdilerse, tedâviden ne yaptılarsa, beklenen şifâ elde 
edilemedi. Hastalık arttı. 

52 • Zavallı câriye, hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Pâdişâhın gözleri de ağla- 
maktan ırmak halini aldı. 

55 • Pâdişâh, hekimlerin hastalığa karşı âciz kaldıklarını görünce, yalın ayak 
mescide koştu. 

• Mescide girip, mihrapta secdeye kapandı. Secde yeri, göz yaşlarından 
sırılsıklam oldu. 

• Pâdişâh, Hakkın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra kendine 
gelince, güzel bir ifade ile, can ve gönülden Allah'ı medh ü senâya başladı. 

• "Ey en az bahşişi cihan mülkü, cihan hükümdarlığı olan Allah'ım! Ben ne 
söyleyeyim? Zaten sen, kalblerdeki bütün gizli istekleri bilirsin. 

• Ey Allah'ım; bütün isteklerimizde, dâima sana sığınıp, senden yardım 
dilememiz gerekirken, biz, yine yolumuzu şaşırdık. Bir fâni câriyeye gönül verdik. 
Sonra tuttuk, sen var iken hekimlere baş vurduk. 

60 • Gerçi sen: Ey kulum, ben senin gizlediğin sırları bilirim, ama sen, yine o 
sırları meydana dök, isteklerini açığa vur', buyurdun." 

• Pâdişâh can ü gönülden yalvararak coşunca, Allah'ın lütuf ve iyilik deryâsı 
da coşmaya başladı. 

19 

• Allah'a göz yaşları ile niyâzda bulunurken, pâdişâh bir aralık kendinden 
geçti, uykuya daldı. Rüyâsında ona bir pir göründü. 

• O pir diyordu ki: "Ey pâdişâh, sana müjde, dileklerin kabul edildi. Yarın 
sana bir garip gelirse, bilesin ki o bizdendir, bizim tarafımızdan gönderilmiştir. 

• O gelecek garip, çok değerli bir hekimdir. Gerçek bir hekimde bulunması 
gereken bütün vasıflar onda vardır. O, doğru, emniyetli, güvenilir, inanılır bir kişidir. 

65 • Onun vereceği ilâçta kat'î sihir tesirini gör. Mizacında da Hakkın 
kudretini müşahede et." 

• O rüyâda vaadedilen zaman gelip de gündüz olunca, güneş yükselip de 
yıldızları sönük, görünmez bırakınca, 

• Pâdişâh, rüyâda kendisine gizli olarak gösterilen zâtı, görmek için pencere 
önünde beklemeye başladı. 

• O, gölge içinde güneş gibi parlayan, faziletli, hünerli, bilgili bir zâtın 
geldiğini gördü. 

• Bu gelen zât, uzaktan hilâl gibi görünür görünmez bir halde geliyordu. 
Adetâ yok denilecek ve hayal sayılabilecek bir halde görünmekte idi. 

74 • Pâdişâh, kapıcı ve perdecilerin yerine kendisi koştu, o gâipten, ötelerden 
gelen misafiri karşıladı. 

• Pâdişâh da, gelen misafir de birbirini tanımış, bilmiş birer mânâ denizi 
idiler. Her ikisinin rûhu, ayrı ayrı vücudlarda tek bir rûh olarak bulunuyordu. Onlar, 
sanki birbirlerine dikilmeksizin birbirine dikilmiş ve bağlanmış idiler. 

• Pâdişâh; "Benim asıl sevgilim, o câriye değil, sensin, fakat dünyada iş işten 
çıkar, Allah'ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar." dedi. 

• "Ey ötelerden gelen aziz varlık, sen bana Hz. Mustafa (s.a.v.)'sın, ben de 
kendimi, senin hizmetine adamış Hz. Ömer gibiyim." 

93 • Pâdişâh, kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne 
aldı. Canın içine soktu. 

• Elini, alnını öpmeğe, ne taraftan geldiğini, nerede bulunduğunu sormaya 

başladı. 

95 • Sora sora odanın baş köşesine kadar çekti, götürdü. Ve; "Nihayet sabırla 
mânevi bir hazîne buldum." dedi. 



20 

• "Ey Allah'ın hediyesi, zahmetin, sıkıntının, kederin gidericisi 'Sabır sevinç 
anahtarıdır.' hadisinin canlı mânâsı. " 

• Ey mübârek yüzü, görünüşü her suâlin cevabı olan kâmil insan, uzun uzun 
konuşmak gerekmeden seni görmekle, bütün zorluklar halloluverir. 

• Sen gönlümüzde bulunan sırların tercümanısın. Ayağı günah çamuruna 
saplanmış olanların yardımcısı, kurtarıcısısın. 

144 • Ey seçilmiş, beğenilmiş, Allah'tan râzı olmuş ve Allah'ın rızasını ka- 
zanmış büyük insan, hoş geldin. Sen kaybolursan, başımıza kazâlar, belâlar yağar, 
pek geniş olan fezâ daralır, bizi sıkar, bunaltır." 

145 • Buluşma, ağırlama, hatır sorma, yemek yeme işi bitince, pâdişâh o aziz 
varlığın elinden tuttu, harem dâiresine götürdü. 

• Hastanın ve hastalığın durumunu anlattıktan sonra onu, hasta câriyenin 
karşısına oturttu. 

• Hekim, hastanın yüzünü, benzini görüp, nabzını saydı. İdrarını muayene etti. 
Hastalığın alâmetlerini, sebeplerini dinledi. 

• Dedi ki: "Öbür hekimlerin çeşitli tedâvileri yararlı ve şifâlı bir tedâvi 
olmamış, iyi edecek yerde, hastayı harap etmişler ve zayıf düşürmüşler." 

106 • Hekim hastalığı anladı. Gizli hastalık ona belli oldu. Fakat anladığını, 
bildiğini gizledi, pâdişâha söylemedi. 

108 • Hüznünün, melâlinin çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu 
anladı. Çünkü onun vücudu sağlamdı, fakat gönlü yaralı ve vurgundu. 

144 • Hekim dedi ki: "Akrabayı da, yabancıyı da uzaklaştırmak sûretiyle, sa- 
rayı boşalt, içerde kimsecikler kalmasın. 

145 • Ben bu hasta câriyeden bir şeyler soracağım, koridorlarda, köşe bucakta 
kimse bulunup da bizi dinlemesin..." 

• Ev boşaltıldı. İçinde hekim ile hastadan başka kimse kalmadı. 

• Hekim, tatlılıkla, yumuşak bir sesle, hastaya; "Nerelisin?" diye sordu. Her 
memleket halkının ilacı başka başkadır. 

• "O şehirde akrabandan kimler var? Kime yakınsın? Bağlı olduğun, özlem 
duyduğun arkadaşların var mı?" 

• Elini câriyenin nabzına koydu. Feleğin cevr ü cefâsını, başına gelen dertleri, 
belâları birer birer sordu. 

21 

150 • Bir kimsenin ayağına diken batınca, ayağını dizinin üstüne kor. 

• Önce, iğne ucu ile dikenin başını arar, bulamazsa, diken batan yeri 
tükrüğüyle ıslatır. 

• Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönüle batan diken nasıl bulunur? 
Cevabını sen ver. 

• Eğer gönüllere batan dikenleri herkes görebilseydi, insanlara gamlar, 
kederler gelebilir mi idi? 

157 • Gönüllere batan mânevi dikenleri çıkaracak o hekim, çok mâhirdi, çok 
üstaddı. Câriyenin üstünde elini gezdiriyor, onu dikkatle muâyene ediyordu. 

• Lâf olsun diye, hikâye yolu ile câriyeden, dostlarının, arkadaşlarının halini, 
ne iş yaptıklarını sordu. 

• Câriye, evine, memleketine, efendilerine, hemşehrilerine ait bazı vak'aları 
açıkça hikâye etti. 

160 • Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, bir taraftan da, 
nabzına ve nabzının atışına dikkat ediyordu. 

• Hastanın nabzı, hangi isim söylendiği zaman hızlanırsa dünyada canının o 
kişiyi istediği anlaşılacaktı. 

• Câriye, memleketini, dostlarını saydıktan sonra, başka bir şehir ismi söyledi. 



• Hekîm; "Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha evvel hangi şehirde idin?" 
diye sordu. 

• Câriye, bir şehir adı söyledi ve geçti. Yüzünün rengi ile nabzının atışında bir 
değişiklik olmadı. 

165 • Efendilerini ve şehirde bulunanları birer birer anlattı. Oturup tuz ekmek 
yediği yerleri söyledi. 

• Şehir şehir, ev ev anlatıp durduğu, hikâye ettiği halde câriyenin ne nabzı 
hızlandı, ne de yüzü sarardı. 

• Hekîm çok hoş bir şehir olan Semerkand'dan soruncaya kadar, câriyenin 
nabzı, sağlıklı bir insanın nabzı gibi, normal bir halde atıyordu. 

• Fakat Semerkand adı geçince, nabzın atışı arttı. Yüzü kızardı. Sarardı. 
Çünkü, o, Semarkand'lı bir kuyumcudan ayrı düşmüştü. 

• O hekîm hastadan bu sırrı öğrenince, onu yatağa düşüren derdin, belânın 
aslını, sebebini bulmuş oldu. 

22 

170 • Ondan kuyumcunun şehrin hangi semtinde, hangi mahallesinde otur- 
duğunu sordu. Câriye; "Köprü başında, Gatfer mahallesinde oturur." cevabını verdi. 

• Hekîm, câriyeye; "Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım, seni bu 
hastalıktan kurtarmak için elimden geleni yapacağım ve Allah'ın inâyeti ile seni 
kurtaracağım." dedi. 

• "Sevin, neşelen, üzüntülerini üstünden at, bana güven, yağmurun çimenlere 
yaptığını yapacak, seni, yeniden hayata kavuşturacağım. 

• Sen, gam yeme, ben, senin gamını, kederini düşünür onları giderme 
çarelerini ararım. Ben, sana, bir babadan değil, yüz babadan daha şefkatliyim. 

• Ama, sakın ha, bu sırrı hiç kimseye söyleme. Pâdişâh neler konuştuğumuzu 
öğrenmek için sorup soruştursa bile ona da açma... 

175 • Şunu iyi bil ki; eğer, gönlün, sırlarına mezar olursa muradın çabucak 
hasıl olur." 

• Hz. Peygamber buyurmuştur ki; "Her kim, sırrını gizlerse muradına çabuk 

erişir." 

• Tohum toprak içinde gizlendiği, zahmetlere katlandığı için, bostan yeşerir, 
güzelleşir... 

• O hekimin vaadleri, lûtufları hastayı korkudan kurtardı, içine rahatlık verdi. 
182 • Hekîm câriyeden bu bilgileri aldıktan sonra, kalktı, pâdişâhın huzuruna 

çıktı, onu, durumdan birazcık haberdar etti. 

• Dedi ki: "Bu derdin tedavisi için, şimdilik gereken tedbir, o adamı, buraya 
getirmemizdir. 

• Altınlar, süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır, onu, o uzak şehirden 
buraya dâvet et." Bunun üzerine pâdişâh, 

185 • O tarafa ehliyetli, becerikli, bilgili ve çok dürüst iki kişiyi elçi olarak 
gönderdi. 

• O, iki kişi Semerkand'a kadar geldiler. Kuyumcuyu buldular. Ona pâdişâhın 
dâveti müjdesini verdiler. 

• Ona dediler ki: "Ey hünerde, ma'rifette çok ileri gitmiş kişi, ey ku- 
yumculukta eşsiz olan ve en üstün dereceye ulaşan, varlık... Senin san' atta şöhretin 
şehirlere yayılmış ve herkesçe duyulmuştur. 

• İşte filân pâdişâh kuyumcubaş ılığına seni seçti. Çünkü, sen, pek meşhur, pek 
büyük bir san'atkârsın. 

23 

• Şimdilik şu süslü elbiseleri, altınları, gümüşleri al, pâdişâhın yanına gelince 
de, onun en has bendelerinden, sarayın ileri gelenlerinden, nedimlerinden olacaksın. 



190 • Kuyumcunun, kıymetli elbiseleri, altınları görünce gözleri kamaştı, 
gurura kapıldı, şehrinden, çoluk çocuğundan ayrıldı. 

• Pâdişâhın, canına kasdettiğinden habersiz, neş'eli ve mutlu bir halde yola 

düştü. 

• Zavallı, kendi kanının diyetini, elbise sandı da sırtına giydi. Arab atına 
bindi, neşeli bir halde koşturdu. 

195 • O garip kuyumcu, yolculuğu tamamlayıp da şehre gelince, hekim, onu 
pâdişâhın huzuruna çıkardı. 

197 • Pâdişâh onu görünce, ona çok iltifatta bulundu, onu pek ağırladı. Altın 
hazînesini ona teslim etti. 

• Sonra hekim pâdişâha dedi ki: "Ey büyük sultan, o câriyeyi bu kuyumcuya 

ver. 

• Ver ki, ona kavuşunca, câriye iyileşsin ve buluşma zevkinin suyu, hastanın 
ateşini gidersin." 

200 • Pâdişâh o çok güzel, ay yüzlü câriyeyi kuyumcuya bağışladı. Birbirini 
özleyen bu iki dostu birleştirdi. 

• Böylece onlar, altı ay kadar muradlarına erdiler, câriye de tamamiyle 

iyileşti. 

• Ondan sonra, hekim, kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içince, 
kızın gözü önünde yavaş yavaş erimeye başladı. 

• Hastalık yüzünden, kuyumcunun güzelliği gidince, câriyenin de ona karşı 
ilgisi kalmadı. 

• Kuyumcu zayıflayıp çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan 
soğudu. 

206 • Keşki kuyumcu baştan başa ayıp, âr ve tamamiyle çirkinlik timsali 
olaydı da, başına bu kötü hal gelmeyeydi. 

• Kuyumcunun gözlerinden dere gibi kanlı yaşlar akıyordu. Çünkü onun 
yüzünün güzelliği, canının düşmanı olmuştu. 

• "Tavus kuşunun kanadı, canının düşmanı olmuştur. Bir çok pâdişâhların da 
kuvvet ve azametleri helâkler-ine sebep olmuştur. 

24 

212 • Rûhumdan ve gönlümden aşağı olan, benim gerçek varlığım olmayan 
güzelliğim için beni öldüren, bilmiyor mu ki kanım uyumaz ve mazlumun kanı yerde 
kalmaz. 

• Bugün benim başıma gelen, yarın onun başına gelecektir. Benim gibi bir 
adamın kanı nasıl boş yere akar? 

•Bu dünya, bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımız da seslenmek gibidir. 
Seslerimiz, güzel de olsa, çirkin de olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir." 

• Kuyumcu, bu sözleri söyledi ve hemen ölüp toprak altına gitti. O câriye de 
aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu. 15 

15 Bu hikâyede geçen pâdişâh, Allah tarafından insana nefhedilmiş verilmiş en kıymetli varlığımız, canımız olan 
ruhumuzu temsil eder. Câriye, daha doğrusu, varlığımızın en aşağı, en bayağı duyguşu olan nefs: hislerimizin, şehvetimizin 
sembolüdür. Hekim, İlâhî tabib, mürşid-i kâmili göstermektedir. Kuyumcu; dünya sevgisini, altını, gümüşü,maddî zenginliği, 
hevâ ve hevesi ifade e eder. 

Pâdişâh rûh, her bakımdan üstün bir varlık olduğu halde, kendi mevkiini, şerefini düşünmeden, bir câriyeye (=nefse) 
gönül vermiştir. Böylece rûh aslının ne olduğunu hesaba katmadan nefsin esiri olmuş ve şehveti sevgili olarak seçmiştir. Nefs 
tîneti icabı gözü aşağılardadır. Hevâ ve hevesine kâpılmıştır. Onun dünyevî istekleri, altını ve gümüşü sevmesi, hastalığı, 
kuyumcuya olan aşkıyla sembolize edilmiştir. Câriyenin yani nefsin maddeye karşı duyduğu şiddetli arzu, onu pâdişâh rûhdan 
uzaklaştırmaktadır. Rîıh; gönül verdiği nefsin kendisine yâr olamayışından ve hastalığından çok üzgündür. Onu bir çok 
hekimlere gösterir. Onu "tedavi edemeyen hekimler, şahte şeyhlerin sembolüdür. Ruhun, nefsi sıhhate kavuşturması için 
becerikli bir hekime yani mürşid-i kâmile ihtiyacı vardır Allah'ın lutfuyla rûh gerçek bir hekime bir mürşid-i kâmile kavuşunca 
hakikati anlar ve ona; Benim,gerçek sevgilim sensin." der. Çünkü mürşid-i kâimilin yüzünde ilâhî nûru, ilâhı güzelliği bulur. 
Fakat gönül verdiği câriye (=nefs)'in, aşağı duygulardan, mânevî hâstalıktan kurtulmasını istemektedir. Pâdişâh (=rûh) mürşid-i 
kâmil'in tavsiyesine uyarak câriye (=nefs)'i vaktiyle gönül vermiş olduğu cismânî arzu ve şehveti temsil eden kuyumcu ile 
evlendirir. Nefsin maddî sevgiliye kavuşması, onun şehvetten bıkmasını sağladı. Neticede, dünyevî arzuların, maddî zenginliğin 
sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefs, düştüğü hatayı anladı. Şehvetten, ihtirastan yakasını sıyırdı, temizledi ve rûha lâyık bir 
sevgili oldu. 

Bu güzel hikâyenin hakikatini anlar ve üzerinde bir az düşünürsek, buna benzer başka hikâyeler de hatırlayabiliriz: 



Ezcümle, yine Mesnevî-i ,Serif'in VI. cildinde 3085. beyitle başlayan KâBil Sihirbazı ile Padişah hikâyesini 
hatırlayabileceğimiz gibi Abdurrahman Câmî hazretlerinin Salman ve Absal hikâyesini ve lâtin yazarlarından Apule'nin Psykhe. 
(=Rûh) ve Eros (=Aşk) mitini de hatırlarız. Bilindiği gibi Câmi Hazretleri "aşk" vasıtasıyla rûhun nasıl temizlendiğini, 
yüceldiğini anlatmaktadır. 

Apule'nin hikâyesinde ise, "rûh" ile "aşk"ın sevişmeleri açıklanır. Mutlu ve kaygısız yaşayan rûhun, günahı 
yüzünden, saadetini kaybetmesi ve müthiş ızdırap çekmesi anlatılır. Aynı zamanda bu mitte sayısız üzüntülere katlandıktan ve 
aşka bağlılığı denendikten sonra rûhun bütün sıkıntılardan kurtularak sonunda "aşk"a kavuştuğu ifade edilir. 

Asıl hikâyemizin açıklanmasını; yine Hz. Mevlâna'nın kendi ifadesi ile bitirmek isterim. 

Daha hikâyeye başlarken büyük Mevlâna; pâdişâh ile hasta câriye hikâyesi için; "Bu hikâye, gerçekte bizim kendi 
halimizi anlatan, bir hikâyedir." diye buyurarak, ezelde, rûh âleminde mutlu bir hayat sürerken, bu dünyaya sürgün edilen 
"rûh"un, nereden geldiğini unutarak, maddî arzulara kapılması, fani güzellere gönül vermesi yüzünden uğradığı musibetlerin, 
ızdıraplann hikâyesidir, demek istemektedir. 



25 

Cenâb-ı Hakk'tan her hususta başarıya ulaşmamız 
için edeb niyaz edelim. 

78 • Kendimizi kontrol ederek, Cenâb-ı Hakk'tan, edebli bir insan olmak 
hususunda bizi başarıya ulaştırmasını niyâz edelim. Çünkü edebi olmayan, Allah'ın 
lûtfundan mahrum kalır. 

• Edebi olmayan, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz, belki edebsizliği 
yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur. 

80 • Zahmet ve baş ağrısı olmaksızın, ilâhî lütuf olarak İsrâiloğulları'na 
gökten sofra iniyordu. 16 

"A'raf Sûresi'nin 160. âyetine işâret var. 

• Mûsâ kavmi arasında bulunan bir kaç edebsiz,; "Hani sarımsak, hani 
mercimek?" diye söylediler. 

• Bunun üzerine gökyüzünden inen sofra inmez oldu. Ekmek kesildi, bıldırcın 
kuşu ile kudret helvası bulunmaz oldu. Bundan sonra insanlara, ekin ekme, bel 
belleme, çapa ve orak yorgunluğu kaldı. 17 

' 'Bakara Sûresi'nin 61. âyetine işâret var. 

• Hz. Mûsâ, tekrar şefaat edince, Cenâb-ı Hakk gökten sofra indirdi. Tabaklar 
içinde ni'met gönderdi. 18 

18 Mâide Sûresi'nin 1 14. âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, Isâ (a.s.)'nın duâsı üzerine, mûcize olarak 
gökten bir sofra geldi. Fakat o sofradan bir şey alıp saklamaları men edilmişti. Halbuki edepten mahrum olan küstahlar, hem 
karınlarını doyurdular, hem de çıkın yapıp evlerine yemek aşırıyorlardı. 

• Fakat küstahlar, yine edebsizlik ettiler. Dilenciler gibi sofradan yemek 
aşırdılar. 

85 • Hz. Mûsâ onlara yalvardı. Dedi ki: "Bu sofra devamlıdır. Yeryüzünden 
kalkmayacak,eksilmeyecektir." 

• Büyük bir zâtın sofrasında bulunup da aç gözlülük etmek, hırsa kapılmak 
nankörlüktür. 

26 

• O dilenci suratlı görmemişlerin hırsı yüzünden, kendilerine o ilâhî rahmet 
kapısı kapandı. 

89 • Gamdan, kederden, sıkıntıdan başına ne gelirse bunlar, korkusuzluktan, 
edebsizlikten ve küstahlıktan gelir. 

90 • Dost yolunda edebsiz, korkusuz olan kişi, başkalarının da yolunu vurmuş 
olur. Böyle kişi mert değil nâmerttir. 

• Edepten dolayı bu gökler, nûra gark olmuştur. Melekler de edeblerinden 
ötürü temiz ve masum olmuşlardır. (Mesnevî, c. i. 78-91) 



Hayâl, güneş ve gölge 

70 • Hayâl ettiğimiz şey, yani rûhumuzdaki hayâl, yok gibidir. Fakat sen, 
bütün cihan halkını birer hayâl peşinde koşuyor bil. Bütün insanları, yürüyen, gezip 
dolaşan birer hayâl, birer gölge olarak gör. 

• İnsanların barışları da, savaşları da birer hayâlden doğmaktadır. Öğünmeleri 
de, utanmaları da birer hayâle dayanmaktadır. 

• Velîleri yoldan çıkaran, onlara tuzak olan o hayaller ise, Allah bahçe- 
lerindeki güzellerin, ay yüzlülerin akisleridir. 19 

" Misâl âleminin yâni şu maddî âlemin hayalleri, bir bakıma Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellîsidir. Böyle 
oldukları için, bu hayâller, velîleri kendilerine çeker. Kendi güzellik ve yüceliklerine kul, köle ederler. Erenler böyle bir güzele 
kul, köle olmanın mânevî zevki içinde, ilâhî hakikate doğru yol alırlar. Halkın gördüğü hayâl, yeryüzü güzelleri ve 
güzellikleridir. Velîlerin gördükleri hayâl ise, Allah'ın güzellikleridir. Güzelliklerin tâ kendisidir. 

• Güneşin varlığına delil yine güneştir. Yani güneş, kendi varlığınr isbât 
etmektedir. Onun varlığına dâir sana delil lâzımsa, ondan yüz çevirme. 

• Gerçi, gölge de güneşin varlığına dâir bir işâret verse de, güneş her an can 
nûru bağışlar. 

• "Ayın ikiye bölünmesi" mu'cizesi, güneş gibi apaçık kendini gösterirse, 
gölge sana, geceleyin anlatılan masal gibi uyku getirir. 

• Dünyada güneş gibi, insanı şaşırtan acâib bir şey yoktur. Fakat Can Güneşi, 
ondan daha çok şaşırtıcıdır. Çünkü dünyayı aydınlatan güneş fânidir. Can Güneşi ise 
ebedîdir. Onda "dün" yâni geçmiş zaman anlamı yoktur. 

27 

80 • Her ne kadar, bizim âlemimizde görünen güneş tek ise de, onur benzerini 
düşünmek, tasavvur etmek mümkündür. 20 

"Göklerin akıl almaz sonsuzluklarında, onbeş milyar ışık yılı ötelerde, bir çok güneşlerin varlığını isbât eden ilim 
Mevlânâ'nm tasavvurunu gerçekleştirmiştir. 

• Fakat bu âlemin hâricinde, ötelerde bulunan Can Güneşi ise eşsizdir, ne 
zihinde, ne de madde âleminde onun benzeri yoktur. 21 

21 Can Güneşi'ni şârihler çeşitli yönlerden açıklamışlardır. Bazıları Can Güneşi'nden maksad hakikat güneşidir; Hakk 
yolunda yürüyen tâlibin, gölgeye benzeyen varlığını yok eden güneştir, demiştir. Bazıları da Can Güneşi'nden murad, Hz. Hakk 
ve Feyyaz-ı Mutlak'tır. Yahut tecellîyât-ı zât-ı ehadiyye ve sırr-ı hakîkat-ı Muhammediyye'dir demişlerdir. Bir kısmı da, Can 
Güneşi denilen aşk esasen Allah'ın sıfatlarındandır. Sıfat ise, bir itibara göre ayn-ı zâttır. Bundan dolayı onun tasavvura 
imkânsızdır. Zihinde ve hariçte onun benzerinin bulunması imkânsızdır, demişlerdir. Bir şârih de Can Güneşi, Allah'tır, O'nun 
tecellîsidir. Hakîkat-ı Muhammediyye denilen sır odur, diye yukarda geçen başka bir şârih gibi düşünmüştür. Attar hazretleri bir 
şiirinde şunları yazmış: "Ey gönül, sen daima Can Güneşi'ni ara. Onun nûru senin nurunla dosttur. Can Güneşi'ni bulunca ondan 
ayrılma, ayrı durma. Her ne kadar, o senin gönlünün derinliklerinde, perde arkasında ise de senden beklenen onu arayıp 
bulmandır. Aslında o da seni aramaktadır. Sen onu, ancak onun nûru ile görebilirsin. Onun nurundan onun zâtını görmen 
gerek." 

• Can Güneşi hayâle, zihne sığmaz ki onun misli tasavvur ve tahayyül 

edİlebİlSİn. (Mesnevi, c. I, 70-122) 



Gerçek sevgiliyi nasıl anlatayım? 

130 • Eşi ve benzeri bulunmayan bir dostun güzel hallerini nasıl anlatabilirim 
ki bir damarım bile ayık değildir. 

• Gönlümü yaralayan, kanatan bu ayrılığın açıklanmasını, şimdilik başka bir 
zamana bırak. 

• Hüsameddin Çelebi dedi ki: "Ben açım, beni doyur. Çabuk ol, çünkü vakit 
keskin kılıç gibidir. 

• Ey arkadaş, sûfi, bulunduğu vaktin oğludur. Bu iş yarın olsun, yarına kalsın 
demek, tarikat anlayışına uymaz. 

• Yoksa sen, sûfi bir er değil misin? Veresiye veriş ile elde bulunana yokluk 

gelir." 



135 • Ona dedim ki: "Sevgilinin sırlarının gizli kalması daha hoştur. Kapalı 
söylediklerime kulak ver de işi onlardan öğren. 

28 

• Dilberlere âit sırların, başkalarına âit sözler içinde söylenmesi daha iyidir." 

• Hüsameddin Çelebi dedi ki: "Ey faziletli Mevlâna, beni baştan savma, sen 
sevgilinin sırrını, açıkça, hiç bir şey saklamaksızın söyle. 

• Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, üzerinde gömlek bulunan bir sevgili 
ile buluşmam." 

• Ona dedim ki: "Eğer sevgili, bütün sırlarından soyunup meydana çıkarsa, ne 
sen kalırsın, ne de maddî varlığın kalır. 

140 • Arzu et, iste, ama o arzu ölçülü olsun. Bir saman çöpü bir dağı kaldı- 
ramaz. 

• Bu âlemi aydınlatan güneş yörüngesinden çıkıp, biraz dünyaya yaklaşacak 
olsa, her şeyi yakar, kül eder. 

221 • Bizim için, o hakikat sultanının, Allah'ın huzûruna çıkmaya izin yoktur, 
deme. Kerîm olanlarla iş görmek zor değildir." (Mesnevi, c. I, 130-221) 

Yanlış yorumlamanın, hatalı benzetmenin 
tehlikelerine dair bakkal ve papağan hikâyesi 

• Bir bakkal vardı. Onun bir de papağanı vardı. Bu papağan güzel sesli, yeşil 
renkli, söz söylemesini bilir bir kuştu. 

• Dükkânda bekçilik yapar, alış verişe gelenlere nükteler söyler, onlarla 
şakalaşırdı. 

• İnsanlar, bir şey sordukları zaman onlara insan gibi cevap verir, onlarla 
konuşurdu. Papağanlara mahsus ötüşü de pek güzeldi. 

• Efendisi bir gün evine gitmişti. Papağan dükkânda bekçilik yapıyordu. 

• Bir kedi, kovaladığı fâreyi tutmak için birden bire dükkâna atıldı. Zavallı 
papağan can korkusundan, 

250 • Sıçradı, dükkânın bir köşesine kaçtı, orada bulunan gül yağı şişelerini 
devirdi, yağlarını döktü. 

29 

• Dükkân sahibi evden geldi, huzur içinde, patron edâsı ile yerine geçti, 

oturdu. 

• Bir de baktı ki dükkân yağ içinde. Elbisesi de yağa bulanmış, papağanın 
yaptığını anladı. Başına vurup tüylerini döktü, başı kel oldu. 

• Papağan bir kaç gün konuşmayı kesti. Bakkal da yaptığına pişman olup, ah 
vah etmeğe başladı. 

• Bakkal, sakalını yolmakta,; "Eyvah, ni'met güneşim bulut altına girdi." 
demekte idi. 

255 • "Keşke o zaman elim kırılsa idi de, o tatlı dilli papağanın başına 
vurmasaydım" diye yakınıyordu. 

• Papağanın tekrar konuşmasını sağlamak için yoksullara sadakalar, hediyeler 
veriyordu. 

• Üç gün üç gece sonra bakkal, dükkânında üzgün, şaşkın, ağlamaklı bir halde 
oturuyordu. 

• Bu kuş acaba ne vakit tekrar konuşmaya başlayacak diye düşünüyor, 
binlerce gam ve kederle vakit geçiriyordu. 

• Papağan tekrar söze başlasın diye, ona türlü türlü acâib ve garip şeyler 
gösteriyordu. 

• Bir aralık dükkânın önünden başı açık bir derviş geçti. Onun saçları 
dibinden traş edilmiş başı tas ve leğen gibi cascavlaktı. 22 



22 Cemâleddin Sâvî adında birisinin kurduğu tarikata mensup kişiler, melâmî meşreb olduklarından halk tarafından 
hor görülmeleri için "çehar darb" yaparlarmış. Dört vuruş yani saçlarını, sakallarını, bıyıklarını, kaşlarını ustura ile tıraş 
ederlermiş. Başları cascavlak olduğu için bunlara Cevlâkî derlermiş. Belli ki dükkâna gelen derviş bir Cevlâkî imiş. 

260 • Papağan, onu görünce dile geldi de; "Ey arkadaş!" diye cavlak dervişe 
bağırdı. 

• "Ey kel, ne diye kellere karıştın? Yoksa, sen de şişeden gül yağı mı 
döktün?" 

• Papağanın hırka sahibi dervişi, kendi gibi sanmasından, kendine ben- 
zetmesinden ve kendi nefsine kıyas etmesinden ötürü halk gülmeğe başladı. 23 

23 Papağanın kendini dervişle mukayese etmesi halkı güldürmüş. Çünkü kıyas, herkesin görgüsüne, bilgisine, 
çevresine göre değişebilir. Bu bakımdan gerçeği tam olarak göstermez. Hataya düşürür. 

30 

• Farsça'da arslan ve süt anlamlarına gelen "şîr" kelimesi yazıda birbirine 
benzerse de mânâları ayrıdır. Bunun gibi sen de seçkinlerin, temiz kişilerin halini 
kendine kıyas etme. 

• Bütün insanlar, velileri kendi nefisleri ile kıyas ettikleri için yoldan 
çıkmışlardır. Bu sebepten ötürü, Allah'ın seçkin kullarından pek az kimse haberdar 
olabildi. 



Şekle aldanan, kıyas yüzünden hataya düşen gafiller 

269 • O gafiller şekle aldandılar da, peygamberlerle eşitlik dâvâsına kalkıştı- 
lar. Velileri de kendileri gibi sandılar. 

• "İşte, biz de insanız, onlar da insan. Biz de yemeğe içmeğe ve uyumaya 
mecburuz, onlar da." dediler. 

• Körlükleri yüzünden, aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu bi- 
lemediler. 24 

24 Gâfîllerin, peygamberleri, velileri kendileri gibi sandıklarını Kur'ân-ı Kerîm de haber veriyor: "Bu nasıl 
peygamber; bizim gibi yemek yiyor, çarşıda pazarda geziyor." Furkân Sûresi'nin 7. ve Yâsin Sûresi'nin 15. âyetlerinde de bu 
husus bildiriliyor. 

• Her iki çeşit arı bir yerden gıdalandıkları halde, birinde yalnız iğne bulunur, 
diğerinde bal vardır. 

270 • İki tür kamış da bir dereden su içtikleri halde, birinin içi bomboştur, 
diğeri şekerle doludur. 

• Böylece yüzbinlerce birbirine benzer şeyler bulunur ki, aralarında yetmiş 
yıllık fark vardır. 

• Bu yer, yediği posa olarak kendinden ayrılır. Öbürü yer, yedikleri bütün 
ilâhî nûr olur. 

• Başka birisi yer, yediği şeyler, cimrilik, çekememezlik huylarını meydana 
getirir. Başka birisi yer, yediklerinden Hakkın, hakikatin nuru husûle gelir. 

• İmanlı kişi feyizli, ekime müsaid, tertemiz bir tarlaya benzer. İmansız kişi 
ise çorak, hiç bir şey bitirmeyen kötü bir arazidir. İmanlı, melek gibi ma'sûmdur. 
İmansız ise şeytan ve canavar misâlidir. 25 

25 A'raf Sûresi'nin 57-58. âyetlerine işâret var. 



31 

İyi ve kötü kişiler 

275 • Birbirine zıd olan her iki taraf sûretinin, şeklinin birbirine benzemesi 
câizdir. Acı suyun da, tatlı suyun da berraklığı, duruluğu vardır. 



• Şunu iyi bil ki, tatlı suyu, acı sudan ayırt edecek kişi, ancak zevk sahibi 
olan, onları tadabilen kişidir. 

284 • İnanan kişi, işlerini Allah emretti diye yapar. İnanmayan kişi ise 
mücadele ve gösteriş olsun diye yapar. Böyle inatçı kişilerin başlarına toprak saç. 

285 • O münâfık, gerçek mü'minle beraber namaza gelirse de, onun gelişi 
ibâdet için değil gösteriş içindir. 

288 • İnanan kişi ile münâfık, her ikisi bir oyun başında iseler de, kendi 
inançlarına göre aynı işi yapıyorlarsa da, onlar birbirinden çok uzaktadırlar. Birisi 
Merv şehrinde, öteki Rey şehrindedir. 

• Onların herbiri kendi makamına gider. Her biri kendi adına yaşar, kendi 
adına uygun olarak yürür. 

297 • Dünyada acı ve tatlı denizler bulunmaktadır. Aralarında bir berzah 
vardır, onların karışmalarına engel olmaktadır. 26 

26 Rahman Sûresi'nin 19-20. âyetlerine işaret var. 

• Şunu iyi bil ki, bu iki deniz de bir asıldan, bir kaynaktan meydana gelir. Sen 
ikisinden de vazgeç. Onların kaynağına git... 

• Şu da bir gerçektir ki; kötü kişinin övülmesinden Arş titrer. Allah'tan korkan 
muttaki kişi de kötü meth edilince, meth eden kişi hakkında fenâ bir zanna kapılır. 

• Kalp altını da, hâlis altını da mihenk taşına vurmayınca ayarını anlaya- 
mazsın. 

300 • Allah, her kimin rûhuna, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti vermişse, O 
kimse gerçek imanı, şüpheden ayırabilir. 

• Fakat hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar. Rûhu doğruluktan ayırır. 

333 • Kendini beğenme, başkasını çekememe duygusu gelince, garazın gö- 
nüle çektiği yüzlerce perde gönülden kalkar, gelir, göz önüne gerilir. 



32 

His merdivenleri 

• Dünya ile ilgili his, bu cihanın merdivenidir. Bu merdivenden çıkarak maddî 
hayatımızı, geçimimizi sağlarız. Din ile, irfân ile ilgili his ise göklerin merdivenidir. 
Bu merdiven bizi, mânevi hayata, gerçek insanlığa yükseltir. 

• Dünya ile ilgili hissin sağlığını hekimden, mânevi hissin sağlığını da 
dosttan, gerçek sevgiliden isteyiniz. 27 

27 Burada dosttan murad mürşid-i kâmildir. 

• Bu hissin sıhhati, vücud sağlığına, ten binasının yiyecek ve içeceklerle 
onarılmasına bağlıdır. Halbuki mânevi hissin sıhhati, az yemeğe, az içmeğe, az 
uyumaya, bedeni çok tahrib etmeğe dayanmaktadır. 

• Can, kurtuluş yolunu açarken, cismi viran eder, yıkar. Onu yıkıp viran 
ettikten sonra yeniden yapar. 

• Evini, barkını, malını, mülkünü Hakk uğruna, Hakk aşkına harcayan can ne 
mutludur! 

• O, altın definesini elde etmek için evini yıkar. Fakat altın definesini elde 
ettikten sonra, evini daha mâmur, daha güzel bir hale getirir. 

• Hikmetinden sual sorulmayan Hakkın işini kim anlayabilir? O işin 
hakikatine kim erişebilir? Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş 
zaruri sözlerdir. 

• Bazen öyle, bazen de böyle görünür. Bu sebepledir ki, din işi hayran olmak, 
şaşırıp kalmaktan başka bir şey değildir. 28 

28 Cenâb-ı Hakk'm esmâ ve sıfatları karşılıklıdır: Meselâ "Muhyî" ismi hayat verir, "Mümît" ismi öldürür. İlâhî 
isimlerin zuhuru da tezatlı ve karşılıklıdır. Yeryüzünün gülmesi, yâni yeşermesi gökyüzünün ağlamasına, yâni yağmur 
yağmasına bağlıdır. 



• Din işindeki bu hayranlık, bu işlere akıl eremediği için hakikat kıblesine sırt 
çevirmek, değildir. Belki dostun mest ve müstağrakı olarak hayrete düşmektir. 

• Birinin yüzü, dost tarafına, gerçek sevgili tarafına çevrilmiştir. Diğerinin 
yüzü, ikilikten kurtulup, Hakk'da müstağrak olduğu için dostun yüzü olmuştur. 29 

29 Onlar Hakk'a değil halka bakınca, yine o büyük sevgiliyi görürler. Bu hal, göze çokluk şeklinde görünen birliği 
görme halidir. Sofılerce, Allah ile bakıp, yine Allah'ı görmek budur. Yani, Allah'ı Allah ile görmektir. İlâhî tecellîye mazhar 
olmuş, kendini tam manâsıyla dünyevî isteklerinden arındırmış dost için Şeyh Sadi şunları yazmıştır: "Hayatta, uysal ve kafa 
dengi bir dosttan başka hiç bir şeyi kıskanmadım. Yarasından taze kan sızan gönül ehline, dostların yüzünü görmek merhem 
gibidir." 

33 

315 • Bu çeşitli yüzlerin her birine dikkatle bak, onların vasıflarını, nice 
olduklarını aklında tut. Belki sûfilik yolunda hizmette bulunurken yüz tanır olursun 
da, yüzüne baktığın kimselerin mânevi kimliklerini anlarsın. 

• Etrafında insan yüzlü bir çok şeytan vardır. Bu sebeple, her ele el vermek, 
her ele bağlanmak, intisab etmek uygun değildir. 30 

30 Şeyh Sadi'nin şu beyti Mevlâna'nın beytinin aynıdır: "Her gözü kulağı, ağzı olan âdem değildir. Nice şeytanlar 
vardır ki, âdem oğlu kılığında görünürler." 

• Görmez misin? Avcı kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalar. Kuş gibi ötmeğe 

çalışır. 

• O kuş, kendi cinsinin sesini işitir, havadan iner ve tuzağa düşer. 

• Rûhen düşük, alçak bir kişi, bir takım saf kimseleri kandırmak için velilerin 
sözlerini çalar. 

320 • Velilerin sözleri de, yaptıkları işler de aydınlıktır, sıcaktır, samimidir. 
Sahte şeyhlerin, aşağı kişilerin işleri ise kandırmak, hile yapmak ve utanmazlıktır. 
(Mesnevi, c. I, 303-320) 



Taassub yüzünden hıristiyanları öldüren yahudi 
pâdişâhın hikâyesi 

• Yahudiler arasında, Isâ düşmanı ve hıristiyanları öldüren zâlim bir hü- 
kümdar vardı. 

325 • Halbuki peygamberlik zamanı ve nöbeti Hz. Isâ'ya gelmişti. Mûsâ devri 
geçmişti. Öyle olmakla beraber o Mûsâ'nın, Mûsâ da onun rûhu gibi idi. 31 

31 "Allah'ın peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." Bakara Sûresi 285. 

• O şaşkın pâdişâh, Allah yolunda, Isâ yolunda yürüyen, Hakk dostları olan 
Mûsâ ile Isâ'yı birbirinden ayrı sandı. 

338 • O yahudi pâdişâhın sapık ve hileci öyle bir veziri vardı ki, hile ile akan 
suyu bile düğümlerdi. 

• Bu vezir dedi ki: "Hıristiyanlar, canlarını kurtarmak için, dinlerini pâ- 
dişâhtan gizlerler. 

34 

340 • Bu sebeple bu kadar çok hıristiyan öldürme, çünkü, öldürmede fayda 
yoktur. Din misk ve öd ağacı değildir ki kokusu çıksın. 

• Din, yüzlerce kılıf içinde gizlenmiş bir sırdır. Dışı seninle uyum halindedir. 
Sana benzer. Ama içi seninle çekişmede, sana uymamaktadır." 

• Pâdişâh vezire sordu ki: "O halde ne tedbir alalım? Bir yalan ve hile olan 
hıristiyanlığın yayılmasını nasıl önleyelim? 

•Ne yapalım ki, dünyada hıristiyanlığı açığa vuran veya gizleyen bir hıristiyan 
kalmasın." 

• Vezir dedi ki: "Ey pâdişâhım, sen bana kızmış, gazap etmiş görünerek emir 
ver, kulağımı, elimi kestir. Burnumu, dudağımı yardır. 



345 • Ondan sonra beni dar ağacına göndert. Tam o sırada bir şefaatçi senden 
suçumun bağışlanmasını niyâz etsin. 

• Sen bu işi, dört yol ağzı bir yerde, tellâl çağırılan kalabalık bir pazarda 

yaptır. 

• Ondan sonra da beni yanından uzaklaştır, uzak bir şehre sür ki ben orada 
hıristiyanlar arasına şer ve fitne, karışıklık salayım. 

• Ben onlara diyeyim ki: 'Ben de hıristiyanım ama, dinimi gizli tutarım'. Ey 
sırları bilen Allah'ım, sen benim gönlümü, inancımı biliyorsun. 

Pâdişâh benim hıristiyan olduğumu anladı. Yahudilik taassubu yüzünden beni 
öldürtmek istedi. 

350 • Ben de dinimi pâdişâhtan gizlemek, onun dininden görünmek istedim. 

• Pâdişâh, benim sırlarımı anladı. Sözlerim onun yanında kusurlu göründü. 

• Dedi ki: Senin sözlerin, içinde iğne bulunan ekmek gibidir. Benim 
gönlümden, senin gönlüne pencere var. 

• Ben o pencereden senin halini gördüm, onun sözlerine inanmam. 

• Eğer Isâ'nın rûhâniyeti bana yardım etmeseydi, pâdişâh yahudilik gayreti ile 
beni parça parça ederdi. 

355 • Isâ uğruna canımı, başımı veririm ve bunu canıma yüz binlerce minnet 
sayarım. 

• Isâ'dan canımı esirgemem. Fakat Onun dinine dâir iyiden iyiye bilgim 
vardır. Hıristiyanlara yararlı olmak için ölmek istemiyorum. 

• O pâk dinin, bilgisizler arasında kalıp yok olmasından üzülüyorum, 
hayıflanıyorum. 

35 

• Allah'a ve Isâ'ya şükür ki, biz bu hak dinin yol göstericisi olmuşuz. 

• Belimize hıristiyanlık zünnarını bağladığımızdan beri, yahudilikten 
kurtulduk. 

360 • Ey insanlar, devir Isâ'nın devridir. Onun dininin sırlarını candan ve 
gönülden dinleyiniz." 

• Vezir, bu hileyi, pâdişâha sayıp dökünce pâdişah'ın gönlünden endişeyi 

giderdi. 

• Pâdişâh, vezirin dediği, istediği şeyleri yaptırdı. Halk, vezirin başına gelen 
acıklı hallerden, bu gizli ve hileli işlerden dolayı şaşırıp kaldı. 

• Veziri, hıristiyanların bulunduğu memlekete sürdü. O da gittiği yerlerde 
halkı dine dâvete başladı. 

• Yüz binlerce hıristiyan azar azar onun etrafına toplandı. 

• Vezir onlara, gizlice, İncil'in, zünnarın ve namazın sırlarını anlatıyordu. 
365 • Vezir, görünüşte din vâizliği yapıyordu ama, bâtında, hakikatte o, kuşu 

avlayanların ıslığı ve tuzağı gibi idi. 

371 • Hıristiyanlar tamamiyle o vezire gönüllerini verdiler. Esasen câhil 
kişileri bir şeye inandırmak zor değildir ki... 

• Gönülleri, vezirin sevgisi ile doldu, taştı. Onu Isâ'nın vekili sandılar. 

• Halbuki o vezir, hakikatte, tek gözlü mel'un Deccal idi. Ey yardımcıların en 
güzeli olan Allah, feryadımıza yetiş! 

345 . O imansız vezir, âdetâ, badem ezmesi içine, sarımsak saklar gibi hile ile 
din nasihatçiliği yapıyordu. 

• Hıristiyanlar arasında zevk ve anlayış sahibi olanlar, vezirin tatlı sözleri 
arasında bir de acılık duyuyorlardı. 

• Vezir çok mânâlı, nükteli sözler söylüyordu, fakat o sözler, içine zehir 
karıştırılmış şeker şerbeti gibi idi. 



• Sözünün dış yüzünden; "Hakk yolunda gayretli ol, çabuk ol." mânâsı 
çıkıyordu. Hakikatte, çalışıp da ne yapacaksın, tenbellik et, keyfine bak dediği 
seziliyordu. 

452 .Vezirin sözleri, anlayışlı ve zevk sahibi olmayanların boyunlarına birer 
halka olup geçiyordu. 

• Vezir, altı sene yahudi pâdişâhtan uzak kaldı ve bu müddet içinde Isâ 
ümmetinin âdetâ sığınağı oldu. 

36 

• Bütün hıristiyanlar dinlerini de, gönüllerini de ona verdiler. Herkes onun 
emri ile seve seve ölüme atılıyordu. 

455» Pâdişâhla vezir arasında haberleşmeler vardı. Pâdişâh, gizlice, ona, gö- 
nül alıcı vaadlerde bulunuyordu. 

• Vezire; "Ey benim değerli ve makbul vezirim. Vakit geldi, çattı. Artık, 
gönlümden bu dert çıksın gitsin" diye mektup yazdı. 

• Vezir de ona; "Pâdişâhım, ben şu anda, Isâ dininden olanlara fitneler 
fesadlar salmaktayım." diye cevap verdi. 

• O devirde Isâ dininden olanları yöneten on iki emir vardı. 

• Her fırka, bu on iki emirden birine uymuş, faydalanmak için ona kul köle 
kesilmişti. 

460. Bu on iki emir ile onlara uyanlar, o soysuz vezirin tuzağına düşmüşlerdi. 

• Onların hepsi de onun sözüne inanıyor, hepsi de, onun gidişine ayak 
uyduruyordu. 

• Ona öyle inanmışlar, öyle bağlanmışlardı ki, vezir, öl dese emirlerden her 
biri, hemen onun önünde can verirdi. 

• Vezir, her emîrin adına ayrı bir tomar hazırladı. Her tomarda bulunan 
yazılar, meslek ve mezheb yönünden bambaşka idi. Birbirini tutmuyordu. 

• Bu tomarların her birindeki ayrı hükümler, emirler bir başka çeşitti. Her 
hüküm, baştan sona, ötekinin hilâfı ve zıddı idi. Her emir, öteki tomardaki emre 
aykırı idi. 

465. Tomarın birinde riyazet ve açlık yolunu, tevbenin esası, Allah'a dönüşün 
şartı saymıştı. 

• Diğer tomarda, hak yolunda riyazetin bir yararı yoktur. İnsan ancak 
cömertlikle Hakkı bulur, demişti. 

• Başka birisinde ise, sen aç durmakla veya cömert olmakla, Allah'ına şirk 
koşmuş olursun, denilmekte idi. 

• Gamlı olduğun zamanda da, esenlik çağında da tam mânâsıyla Allah'a 
teslim olmaktan başka her şey hile ve tuzaktı. 

• Tomarın birinde denmişti ki: "Kulun yapması gereken şey, hizmet ve 
ibâdettir. Yoksa ibâdetsiz bir tevekkül ve teslimiyet fikri suçtur." 

37 

470 • Allah'ın bize; "Şunu yap, bunu yapma." diye emredişi, biz bunları 
yapalım veya yapmayalım maksadı ile değildir. Bize bizim aczimizi, zavallılığımızı 
bildirmek için verilmiştir. 

• Böylece bu emirlerle, aczimizi, beceriksizliğimizi görelim, bilelim de bu acz 
zamanında Hakkın kudretini daha çok anlayalım, diye düşünülmüştü. 

• Tomarın birinde ise; "Aczini görme, kendine gel, aklını başına al, çünkü 
kendini âciz görmek, Allah'ın verdiği ni'meti görmemek, ni'mete kâfir olmaktır. 

• Kendi gücünü, kudretini gör, çünkü güç de, kudret de ondandır. Kendindeki 
yapma gücünü Allah'ın bir ni'meti bil." denmişti. 



• Başka bir tomarda ise; "Bu İkisinden de, yâni kendini her bakımdan âciz 
görmekten veya kendinde Hakk'ın kudretini bulmaktan vazgeç. Çünkü tevhid 
yolunda, göze görünen her şey bir puttur." denmişti. 

475 • Tomarın birinde de, şu görüş mumunu söndürme, çünkü bu görüş, bu 
nazar erenler meclisinin mumudur, nurudur, diye yazılmıştı. 

• Dikkat et, kemale ermeden, eğer nazardan, görüşten, hayâlden, istidlâlden 
vazgeçer isen, vuslat gecesinin yarısında mumu söndürmüş, karanlıkta kalmış 
olursun. 

• Bir tomarda da; "Yarattıklarına bakarak, Allah'ı dışta arama, korkma, görüş 
ve istidlâl mumunu söndür, söndür ki, karşılığında yüz binlerce mânevi nazar, görüş 
bulasın. 

• Çünkü dışta yanan görüş mumu söndürülünce, içteki can mumunun nûru 
artar. Aşkın acılarına sabreder olduğun için, Leylâ, sana Mecnun olur. 

• Kim zâhidliğe kalkışır da dünyayı terk ederse, dünya ona daha çok yaklaşır, 
daha çok kendini gösterir." diye yazılmıştı. 

480 Tomarın birinde şöyle deniliyordu: "Allah, sana her ne ihsan etti ise, her 
ne verdi ise, yaratırken, onu sana sevdirmiştir, tatlılaştırmıştır. 

• Sen de onu al, çünkü, Cenâb-ı Hakk, onu sana kolaylaştırmıştır, hoş bir hâle 
getirmiştir. Onu tatlılıkla kabul et, kendini zahmete sokma." 32 

32 

Hz. Ömer'den rivayet edilen bir hadîste "Dinde pek ince eleyip sık dokumadan sakının. Zira, Allah, dinde 
kolaylık göstermiştir. Dinin emirlerini takatiniz, miktarı ifâ ediniz", buyurmuştur. 

• Tomarın birinde ise şöyle yazılmıştı: "Senin olanı, kendine âit olanı terk et, 
çünkü senin tabiatının beğendiği şey iyi değildir." 

38 

• Görmüyor musun? Birbirine aykırı düşen yollar, insanlara kolay gö- 
rünmüştür de herkes kendine bir din seçmiştir. O din, o kişiye can kesilmiştir. 

• Eğer Allah'ın kolaylaştırdığı yol, doğru bir yol olsaydı, her yahudi, her ateşe 
tapan, Allah'tan haberdar olur, Allah'ı tanırdı. 

485 • Tomarın birinde de; "Allah'ın kendine varan yolu kolaylaştırması de- 
mek, o yolun rûha gıda, gönle hayat oluşudur. 

• İnsanın nefsinin zevk sandığı şeyler, gelip geçicidir. Çorak yere ekilmiş 
tohum gibidir. Bitmez, meyve vermez. 

• Ondan elde edilecek mahsul pişmanlıktır. Kârı da zarardan başka bir şey 
değildir." denilmişti. 

490 • Tomarın birinde; "Bir yol gösterici, bir mürşid bul, akıbeti, sonu görme 
gücünü, şunun bunun soyundan gelmekte ve bununla övünmekte bulamazsın." 
denmişti. 

493 .Başka bir tomarda ise; "Aslında mürşid sensin, çünkü mürşidin mürşid 
olduğunu, ancak sen bilirsin, sen tanırsın. 

494 • Adam ol da, başkalarına tabî olma. Yürü, kendi yolunu kendin seç. 
Mürşid bulmak arzusu ile şaşırıp kalma." diye yazılmıştı. 

495 • Başka bir tomarda ise; "Aslında bu ayrılıkların, bu çoklukların hepsi de 
birdir. Biri, iki gören kişi, şaşı bir zavallıdır." deniyordu. 

• Bir diğer tomarda da; "Yüz sayısı nasıl olur da, bir sayılır, böyle düşünen 
delidir." denmişti. 

• Bu sözlerin her biri diğerine ters düşen, zıt düşen bir sözdür. Şekerle zehir 
bir olabilir mi? 33 

13 Bu beyitte zıtlar âlemine işâret olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellîsi de hatıra gelebilir. 

• Şekerden de zehirden de vazgeçmedikçe, sen Vahdet Gülzarı'ndan nasıl 
koku alabilirsin? 

• Isâ dininin düşmanı olan vezir, on iki tomara, işte bu çeşit yazılar yazmıştı. 

• O vezir, Isâ'daki vahdeti, renk birliğini idrâk edememişti. Ve Isâ' nın mânâ 
köyündeki huydan da, bir huy edinememişti. 34 



34 Senâî Hazretlerinin Hadîka'smda şu meâlde bir beyit var: "Yeryüzünde görülen çeşitli renkler, vahdet küpünde tek 
bir renge çevrilir." 



39 

521 • Vezir de pâdişâh gibi bilgisizdi, gafildi. Bu yüzden Kadîm olan, 
kendisinden kaçmaya imkân bulunmayan Hakk'la pençeleşmeye kalkıştı. 

• O, bir anda içinde bulunduğumuz âlem gibi yüzlerce âlemi yoktan var 
edecek bir Hakk'la uğraşıyordu. 

549 . Vezir kendiliğinden başka bir hileye baş vurdu. Vâ'z ve nasihati bıraktı, 
halvete çekildi. 

550 • Halvette kırk, elli gün kadar kalıp, müridlerini ayrılık ateşine yaktı. 

. Halk onun insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbet 
zevkinden ayrı düştükleri için deli divâne oldu. 

• Müridler diyorlardı ki: "Sensiz, bizim için hidayet nûru yoktur. Sopasını 
tutup yol gösteren biri olmayınca körün hali nice olur? 

• Allah aşkına, büyüklüğünün başı için, bize ikrâm ve ihsanda bulun, bizi 
daha fazla kendinden ayırma. 

555 • Biz çocuklar gibiyiz, sen bizim dadımızsın. Terbiye ve irşad gölgeni, 
başımızdan eksik etme." 

• Vezir dedi ki: "Rûhum dostlarımdan uzak değildir. Fakat halvetten çıkmama 
izin yoktur." 

• Hıristiyan emirleri şefaat dilemek, müridler de nefislerini kötülemek, 
suçlarını i'tiraf etmek için vezirin yanına geldiler. 

• "Ey kerem sahibi!" dediler. "Biz, ne bedbaht kişileriz ki, senden ayrı 
düşünce, her şeyimizi kaybettik; gönülden de, dinden de yetim kaldık. 

• Sen halvetten çıkmamak için bahaneler buluyorsun, bizimse, dertli 
yüreğimiz yanıyor da, soğuk soğuk ah edip duruyoruz. 

560 • Biz senin güzel sözlerine alışmışız, hikmet sütünü içmişiz. 

• Allah aşkına, bize bu cefada bulunma, lütfet, ihsan et. Bugün yapacağın 
iyiliği yarına bırakma." 

565 • Vezir dedi ki: "Aklınızı başınıza alınız, ey dedikodu düşkünleri, ey dilin 
söylediklerinde, kulağın duyduklarında hikmet ve nasihat arayanlar 35 

15 Güzel söz söyleyen, şeyh geçinen, fakat söylediklerini yaşamayan, hal sahibi olamayan kişiler kasdediliyor. 

40 

•Şehvet duygusunun kulağına pamuk tıkayınız. Yâni, süfli, aşağı duygulara 
âit sesleri duyan, şu görünen baş kulağınızı sağır hale getiriniz ki, can kulağınız 
açılsın da, Hakkın, hakikatin sesini duyabilesiniz. Gözünüzden de, dünya sevgisi 
bağını kaldırıp atınız... 

• Aslında şu görünen baş kulağımız, can kulağımızın pamuk tıkacıdır. Bu 
sebepledir ki baş kulağımız tıkanmadıkça, can kulağımız sağır olarak kalacaktır. 

• Nefsanî duygulardan uzak, âdetâ duygusuz kalın, sağır olun, düşüncesiz bir 
hâle geliniz ki Hakkın; 'Rabbine dön' hitabını işitebilesiniz. 36 

36 Fecr Sûresi 27-30. 

• Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen 
rüyâlardan, rüyâlardaki konuşmalardan nasıl mânâ kokusu alabilirsin? Görünen 
âlemin sırlarından nasıl haberdar olabilirsin?" 

• Müridlerin hepsi de dediler ki: "Ey bizden kaçmak için bahane arayan 
hekim, bu hileyi, bu cefâyı bize yapma. 

585 • Senin sözün, şeytanı susturur, ağzından çıkan kelimeler, kulaklarımızı 
akılla doldurur. 

588 • Sen olmayınca, gökyüzü bile bize karanlıktır. Ey mânevi ay, sana nis- 
betle şu gökyüzü kim olabilir? 

• Gökler, görünüşte çok yüksektir. Fakat mânevi yükseklik, yücelik, tertemiz 
olan ruhlara mahsustur. 



590 . Görünüşteki yükseklik, cisimlere âittir. Cisimler ise mânâya nisbetle 
isimlerden ibârettir." 

• Vezir, müridlerine dedi ki: "Sözü uzatmayınız, öğüdümü canla ve gönülle 
dinleyiniz. 

• Bana inanıyor ve güveniyorsanız, ben emin isem, emin olan kişi suçlanmaz, 
ben yeryüzüne gök desem, bu böyledir, benden şüphe edilmez. 

• Eğer ben, kemal sahibi isem, kemali neden inkâr ediyorsunuz? Kemal sahibi 
değilsem, bu zahmet, bu azar neden? 

• Ben, bu halvetten çıkmayacağım, çünkü ben, burada içime kapanmış, gönül 
ahvali ile meşgulüm." 

595 • Müridlerin hepsi birden dediler ki: "Ey vezir, biz, senin kemalini inkâr 
etmiyoruz. Bizim sözümüz ağyar sözüne benzemez. 

• Senden ayrı düştüğümüz için, gözlerimizden yaşlar akmada, canımızın tâ 
içinden, ahlar, eyvahlar coşup durmaktadır." 

41 

643 • Vezir içerden seslendi de dedi ki: "Ey müridler, şunu bilmiş olun ki, 

• Hz. îsâ'dan bana, bütün dostlarından ve yakınlarından ayrıl, tek başına kal...' 
diye haber geldi. 

645 • Yüzünü duvara çevir, yalnız başına otur. Hatta, kendi varlığından, 
benliğinden, benlikten bile uzaklaş, halvet et. 

• Bundan sonra, bana konuşmaya izin yoktur. Bundan sonra benim, dedikodu 
ile de işim gücüm kalmamıştır. 

• Dostlar, Allah'a ısmarladık. Artık ben öldüm. Varımı yoğumu dördüncü kat 
göğe taşıdım. 

• Böylece istedim ki, dünyanın ateşle dolu derinliklerinde bir odun gibi 
zahmetler ve meşakkatler içinde yanmıyayım. 

• Bundan sonra dördüncü gökte, Hz. Isâ'nın yanında oturacağım." 

650 • Sonra, vezir, bütün hıristiyan emirlerini, birer birer çağırdı, her biri ile 
ayrı ayrı görüşüp, konuştu. 

• Herb irine dedi ki: "İsâ dininde, Hakkın vekili benim ve benim halifem de 

sensin. 

• Öbür emirlerin hepsi de sana uymak zorundadırlar. Isâ onların hepsini sana 
tâbi' kılmıştır. 

• Hangi emir aksilik yapar, sana uymazsa, onu yakala, ya öldür, yahud esir et. 

• Ama, ben sağ oldukça, bu söylediklerimi kimseye söyleme, ben ölmedikçe 
de bu reisliğe istekli olma. 

655 • Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırları hiç açıklama, pâdişahlık 
dâvâsına kalkma, bir çok şehirleri elde etmek sevdasına kapılma. 

• îşte şu tomarı al, onda bulunan, Isâ dininin hükümlerini ümmete açık bir 
dille, bir bir oku." 

• O emirlerden her birine, ayrı ayrı olarak; "Hakk dininin senden başka vekili 
yoktur." dedi. 

• Emirlerden her birini, birer birer ta'ziz ve takdis etti. Birine söylediklerini 
aynen ötekilerine de söyledi. 

• Böylece her birine bir tomar verdi. Her tomarda yazılı olanlar, öbürüne 
aykırı idi. 

560 • "Elif'den "ye" harfine kadar, nasıl harflerin şekilleri birbirine 
uymuyorsa, o tomarlardaki yazılar da, birbirine uymuyordu. 

42 

662 • Bundan sonra vezir, kırk gün daha kapısını kapadı. Sonra da kendini 
öldürüp, varlığından kurtulup gitti. 



• Halk, onun ölümünü duyunca, mezarının başı bir kıyamet yeri oldu. 

• Onun yası ile halk, saçını, sakalını yolarak ve elbisesini yırtarak mezarının 
başına öyle bir yığıldı ki... 

665 • Arab'dan, Türk'den, Rum'dan, Kürd'den oraya toplananların sayısını 
ancak Allah bilirdi. 

• Onun mezarının toprağını başlarına saçtılar, onun derdini kendilerine 
derman bildiler. 

• Kabri başında bir ay oturup mâtem ettiler, gözlerinden kanlı göz yaşları 
akıttılar. 

• Bir ay geçtikten sonra halk dedi ki: "Ey emirler, vezirin yerine, sizlerden 
kim geçecek? 

• Onu bilelim, vezirin yerine ona uyalım. Ona candan bağlanalım, elimizi de 
eteğimizi de onun eline teslim edelim. 

670 • Madem ki güneş battı da o batış bizim gönlümüzü dağladı. Onun yerine 
bir çerağ uyandırmaktan başka çare yoktur. 

• Sevgili, göz önünden kaybolunca, bize onun yerini tutacak bir armağan 

gerekir. 

• Gül mevsimi geçip de, gül bahçesi harap olunca, gül kokusunu nereden 
koklayabiliriz? Gül suyundan..." 

• Emirlerden biri ileri atıldı. O vefalı insanların yanına gitti. Dedi ki: "İşte o 
zâtın vekili, hatta bu zamanda Isâ'nın halifesi benim... 

• îşte şu tomar, ondan sonra benim vekil olacağımın belgesidir, şâhididir." 

• Başka bir emir de pusudan ortaya çıktı. O da vekillik dâvasına girişti. 

700 • O da koltuğunun altından bir tomar çıkardı, gösterdi. Derken ikisini de, 
bir çıfıt öfkesi sardı. 

• Diğer emirler de, birer birer ortaya çıktılar, keskin kılıçlarını çektiler. 

• Her birinin elinde bir kılıç ve bir de tomar vardı. Sarhoş filler gibi birbirine 
düştüler. 

• Yüzbinlerce hıristiyan öldürüldü. Kesik başlardan, tepeler meydana geldi. 

43 

• Sağdan soldan kan selleri aktı. Bu savaş yüzünden havaya dağlar gibi tozlar 

kalktı. 

• Vezirin ektiği fitne tohumları, başlarına âfet kesildi. 37 

31 Mesnevi şârihleri, bu hikâyenin kaynağının Kısâs-ı Enbiyâ ve Ahd-i Atik olduğunu ve hikâyenin kahramanının 
Pavlos (=Polos) olduğunu yazıyorlar. Fakat Hz. Mevlâna bütün dinlerin esas itibariyle vahdet üzerine kurulduğunu ve 
peygamberlerin aralarında fark bulunmadığını anlatmak için bu hikâyeye, kendi mübârek hayaline göre yeni bir şekil vermiştir. 
Hilekâr vezirin hazırladığı tomarlarda çeşitli görüşler, birbirine zıt inanışlar çok güzel bir şekilde belirtilmiştir. Hz. Mevlâna'nın 
görüşleri hep Kur'ân esasına dayandığı için bu hikâyede de bilhassa şu âyetlere işâretler vardır: "Onlar, dinlerim parçaladılar. 
Bölük bölük oldular. Her gurup kendi inancı ile sevinmekte ve ferahlamaktadır", Rûm Sûresi 32. 

"De ki, ey Kitap Ehli, geliniz aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah'a kulluk edelim. O'na hiç bir eş, ortak 
koşmayalım. Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim", Al-i İmrân Sûresi 64. 

"Biz, Allah'ın peygamberlerinin hiç birisinin arasında fark görmeyiz", Bakara Sûresi 285. 

Halbuki aynı sûrenin 253. âyetinde "Peygamberlerin bir kısmım, kendilerine verilen özellikleri ile diğerlerinden 
üstün kıldık" buyurmakta ise de esas peygamberlik vazifesinde, tebliğe me'mur oluşta, tebliğ ettiklerinin hepsinin de hakikatte 
aynı olduğu bir gerçektir. Meselâ Mûsâ Dini'nin on emri; hıristiyanlıkta da, müslümanlıkta da yürürlüktedir. 

Sayın okuyucularım, okuduğunuz bu uzun hikâyenin arasına sıkıştırılan bazı hikmetleri, tasavvufî görüşleri, bundan 
sonraki sahifelerde, ihtivâ ettikleri mevzulara göre konulan başlıklar altında bulacaksınız. 



Aldatıcı çeşitli renkler vahdet küpüne daldırılınca 
tek renk olur, aynı topraktan da çeşitli meyveler, 
bitkiler çıkar 



500 .Yukarıdaki hikâyede geçen vezir, îsâ (a.s.)'daki vahdeti, renk birliğini 
idrak edememiş ve Isâ'nın mânâ küpündeki huydan bir huy edinememişti. 38 



38 Rivayete göre Hz. îsâ gençliğinde boyacılık edermiş. Boyanmak üzere getirilen elbise ve kumaşları o küpe atarmış, 
elbise ve kumaş sahibi hangi rengi istiyorsa, onun elbisesi yahut kumaşı istediği renge boyanırmış. 

Aynı küpden istenilen çeşit çeşit renklerin çıkması Hz. Isâ'mn bir mu'cizesi olarak göriilmekte... Ve mutasavvıflara 
kesrette vahdeti (=çoklukta tekliği) hatırlatmakta ve bu sıbğatullah (=Allah boyası) olarak ta'rif edilmektedir. Hz. Isâ'mn 
küpünden renk renk kumaşlar çıktığı gibi Vahdet Küpü'ndende türlü türlü renk ve şekillerde mahlukların zuhur eylemiş olması 
ile eşyada görülen bu kesretin (=çokluğun) yegâne menbaınm vahdet olduğu anlatılmaktadır. 

44 

• Hz. Isâ'nın tertemiz mânâ küpünde, yüz renkli elbise, ışık gibi lekesiz bir 
hale gelir, tek renge boyanırdı. 39 

39 Şu renklerden sıyrılıp Hz. Isâ'mn küpüne girer, "Allah boyası" belirir. Artık, Allah dilediğini yapar. Dîvan-ı Kebîr, 

c. I, no. 28. 

• Bu tevhid, bu tek renklilik, Hakkı arayan kişiye usanç verecek, bıktıracak 
bir tek renklilik değildir. Balıkların duru su içinde tek renkli deryada, hayat ve rahat 
buldukları gibi onlar da tek renklilikte hayat ve rahat bulurlar. 

• Tek renkli denizlerin aksine, her ne kadar karalarda kesret âleminde binlerce 
renk varsa da, vahdet denizinin balıkları, kurulukla ve çeşitli renklerle savaştadır. 40 

40 Vahdet denizinin balıkları, Hakk âşıkı âriflerdir. Onlar vahdet deryasına dalmışlardır. Renklerden, şekil ve sûret 
âleminden çokluk âleminin kuruluğundan kurtulmuşlar, Allah aşkından başkasını bilmezler. 

• Örnek olarak söylediğimiz balık kimdir, deniz nedir ki, o büyükler 
büyüğüne o pâdişâhlar benzesin? 

• Varlık âlemindeki yüzbinlerce deniz, yüz binlerce balık, o kerem ve lütuf 
sahibinin huzurunda secdeye kapanır. 

• Ne kadar kerem yağmuru, lütuf yağmuru yağdı da, onun feyzi ile denizler 
inciler saçan bir hale geldi. 

• Hakkın ne kadar kerem güneşi parladı da, bulutlar, denizler ondan cömertlik 
öğrendi. 

• Suya ve toprağa, ilâhî ilmin ışığı vurdu da, yeryüzü tohumu kabul eder hale 

geldi. 

• Toprak emindir. Ona her ne ekersen, hâinlik etmez, ektiğini fazlasıyla 
biçersin. 

• Toprak bu emînlik vasfını, ilâhî adalet güneşinin üzerine doğması yüzünden 
kazanmıştır. 

• Bahar mevsimi, Hakkın fermanını getirmedikçe, toprak içindeki sırları 
açığa vurmaz. 

• Lûtuflar, iyilikler sahibi olan Allah, öyle cömert bir vericidir ki, bu haberleri 
anlamak ve bu kadar doğru ve emîn olmak vasfını, cansız sandığımız toprağa bile 
vermiştir. 

• O cemâliyle, fazl u ihsanı ile nice cansızları kendinden haberdar ederken, 
celâliyle, kahrı ile nice akıllı insanları kör eder, onlara hakikati göstermez. 41 

41 Bugün ilim isbat etmiştir ki cansız sandığımız ve cemâdât (=cansızlar) diye adlandırdığımız varlıkları Cenâb-ı 
Hakk kendinden haberdar etmiştir de, bu yüzden onların, kendilerine has hareketleri, yaşantıları var. Topraktaki esrar, bitkilerin 
ve hayvanların hususiyetleri insanı hayrette bırakır. Çiçeklerin bazı ellerden hoşlandıklarını bilginler haber veriyorlar 
(Çiçeklerin Hassasiyeti, Moris Meterlink). Ustun-i Hannane, Peygamber Efendimizden ayrı düşünce ağlamaya, feryad etmeğe 
başlamıştı. Bu sebeple Hz. Mevlâna: "Ey insanoğlu, sen odundan da aşağı mısın, kendine gel, kendine gel." (Dîvân-ı Kebîr, e. 
V, nu: 2131), diye buyurmuştur. Bütün varlıklar, O'ndan haberdar iken, eşref-i mahlûk olan insanın, hakikatlerden haberdar 
olmaması büyük bir talihsizliktir. Bu da Cenâb-ı Hakk'm "Celâl" isminin tecellîsi ile olduğundan, bu hususta biz âciz insanlar 
ne söyleyebiliriz? 

45 

• Hakkın esrarını anlamaya, onun san'atı ve kudreti karşısında hayran olmaya, 
coşmaya ne canda, ne gönülde takat vardır. Cânın ve gönlün anlıyamadığı bu sırları 
kime söyliyeyim? Dünyada bu hakikatleri anlayacak kabiliyette bir tek kulak yoktur. 

515 • Nerede dinlediği hakikatleri anlayacak kabiliyette bir kulak bulundu ise, 
o kulak; Allah'ın inâyeti ile göz olmuş, hakikatleri görmüştür. Nerede bir taş bulundu 
ise, Hakkın lütfü ile yeşim taşı olmuştur. 

• Allah kimyayı meydana getirmiştir. Onun gücüne, kudretine karşı, kimyanın 
ne önemi vardır? Allah, peygamberlerine mu'cizeler ihsan etmiştir. Mu'cizeler, 
sihirbazların yaptıkları ile bir olabilir mi? 42 



42 Kimya: Gümüş, bakır ve daha başka madenleri eritip iksir denilen ve ne olduğu bilinmeyen bir şeyi de katarak altın 
yapma san'atı. Fakat asıl kimya, gönülleri ayarı tam altın haline getiren velilerin nazarıdır. Onların tasarrufudur. Bu nazar, 
insanı kusurlarından arındırır, süflî duyguların tahakkümünden kurtarır, yüceltir. 

• Hakk'ı lâyıkıyla övebilmekten âcizim. Bu husustaki aczimi idrâk ederek 
övgüyü terk etmem lâzımdır. Çünkü, övgüde bulunuşum, benim varlığımın delilidir. 
Varlık ise büyük bir hatadır. 43 

43 Hz. Peygamber Efendimiz; "Ya Rabbi, ben sana lâyık medh ü senayı yapamam, sen zâtım nasıl senâ etmiş isen 
öylesin", diye dua ettiği gibi, İbn-i Sina da; "Allah'ım! Seni vasf edenler, senin sıfatından âciz kalırlar." demiştir. 

• Hakkın varlığı karşısında, kendimizi yok saymamız gerekir. O'nun varlığı 
karşısında bizim varlığımız nedir? Yaslara bürünmüş, etrafını göremiyen bir kör. 

• Eğer varlığımız kör olmasaydı, idrâk sahibi olsaydı da onun gerçek varlık 
güneşinin hararetini tanıyabilseydi, O'nun gücünü, kuvvetini görebilseydi, o güce, 
kuvvete tahammül edemez, erir yok olurdu. 

• Yaslara bürünmüş, etrafını göremeyen kör varlık, bu hayal âleminde hiç buz 
gibi donup kalır mı idi? 44 

44 Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri; "Yaradılmış, yaradana yaklaşınca eseri kalmaz." demiştir. Denize düşen bir damla 
suyun eseri kalır mı? 



46 

Bütün peygamberler, başka başka devirlerde 
insanlara doğru yolu göstermek için Hakk tarafından 
gönderilmiştir. Biz, onları ve getirdiklerini birbirinden ayırt 

etmeyiz. 

• Bir yere görünüşte, şekil ve sûret bakımından, her biri öbüründen ayrı on 
tane mum getirseler. 

• Sen, yüzünü mumların aydınlattığı yere çevirirsen, bu on mumun her birinin 
nûrunu, öbürünün nûrundan ayırt etmek imkansızdır. 

• Eğer sen, yüz tane elma, yüz tane de ayvayı sayarak bir yere toplar, sonra 
bunların hepsini sıkar, sularını çıkarırsan yüz sayısı kalmaz, hepsi de bir olur. 

• Mânâlarda bölüm, sayı yoktur. Mânâlarda, ayırt ediş, tek tek sayış olamaz. 

• Dostun, dostlarla buluşması hoştur. Sen de mânâyı yakala, eteğinden tut, 
sûret, görünüş inatçıdır, serkeştir. 

• İnatçı sûreti, görünüşü eziyetle, riyâzetle erit ki onun altında gizlenmiş 
bulunan Vahdet Hazinesi'ni görebilesin. 

• Sen o inatçı sûreti eritemez isen, kulu, kölesi olduğum Allah, inâyeti ile, 
merhameti ile onu eritir. 45 

45 Ey Hakk âşıkı, sen, dînî ve insânî vazifelerini yap. "Gönül gözüm açılmadı, kesret görüşünden kurtulamadım." 
diye ümidsiz olma. Esirgeyen ve acıyan Allah, hiç ummadığın bir zamanda, sûrete, şekle bağlılığı senden giderecektir. 

• Bu baş gözü ile o görünmez, ancak gönül gözü ile hissedilir. Çünkü o, hem 
kendini gönüllere gösterir, hem de dervişin dünyevî hadiselerle yırtılmış olan gönül 
hırkasını diker de onu, aşk ve irfân yoluna düşürür. 46 

46 Mu'tezile inancında olanlar, Allah'ı görmenin imkânsız olduğuna inanırken, sünnet ehli, peygamberimizin; "Aym 
ondördüncü gecesi, ayı semâda gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz." hadîsine göre Hakk'ı görmenin mümkün olduğu 
kanaatındadırlar. Hakk, kendi âşıklarına, kendini müşâhede etme lülfunda bulunur da, böylece Hakk'dan ayrı düşmenin verdiği 
ümidsizliği, kalb kırıklığını giderir, onların gönül yaralarını tedavi eder. Ezelî inâyeti ile ona yardım eder. 

47 

• Biz bütün kâinata, tek bir cevher halinde yayılmıştık, orada hepimiz de 
başsızdık, ayaksızdık. 47 

47 Ezelde, bütün rûhların bir kaynaktan geldiklerini anlatmak için Hz. Mevlâna'nın; "Tek bir cevher halinde 
yayılmıştık." diye buyurması peygamber efendimizin şu meâldeki bir hadîsinden mülhemdir: "Allah'ın ilk yarattığı beyaz bir 
inci idi." Bu beyaz inciye 'Hakîkat-i Muhammediye', deniliyor. Rûhların rûhu, nurların nuru, akl-ı küll, kalem-i küll, kalem-i 
a'lâ da ta'bir ediliyor. Bu cevher, bileşik olmayan bir cevher idi. Mahlukların hepsi bundan yaratıldı. Bütün yaratıklar bu 
cevherde, elsiz ayaksız ve birbirinden farksız bir halde bulunuyordu. 



• Bu âlemde görülen bölünmeler, tefrikalar, imtiyazlar o âlemde yoktu. Biz o 
âlemde Ehâdiyyet Mertebesi'nde, güneş gibi her tarafa nûr saçan bir cevher idik. Su 
gibi berrak ve saf bir halde bulunuyorduk. 48 

48 Cenâb-ı Hakk'm, Gayb-ı Mutlak'm meydana çıkmayan, belirmeyen ilk zuhur mertebesine arifler, Ehâdiyyet 
Mertebesi demişlerdir. Bu mertebeye gaybü'l-gayb (=bilinmeyenin bilinmeyeni), kenz-i mahfı (=gizli hazine) de denir. Allah 
fikrinin kalbde zuhur ve tecellîsi olan feyz de feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes diye ikiye ayrılır. Allah'ın Ehâdiyyet sıfatının 
tecellîsi olan feyz-i akdes, Allah'ın kendi kendine tecellî etmesi ve a'yan-ı sâbiteyi var kılmasıdır. Feyz-i mukaddes ise 
varlıkların vücuda gelmesine sebep olan Allah'ın isimlerinin tecellîsidir. 

• O güzel ve latif nûr sûrete gelince, şekle bürününce, kal'a burçlarının 
gölgeleri gibi sayılar meydana geldi. 

• Burçları mancınıklarla yıkın da, birbirinden bölünenlerin, ayrılanların 
arasındaki fark kalksın. 49 

49 Kal'a burçları: İnsanların maddî varlığı, benliği ve gururudur. 

690 • Ben, bu sırrı etraflıca açıklamayı, anlatmayı çok isterdim ama, zayıf 
akıllı birisinin ayağının kaymasından, inkâra düşmesinden korkarım. 

• Vahdet sırlarının nükteleri, mânâlı sözleri, keskin çelik bir kılıca benzer. 
Eğer kalkanın yoksa geriye doğru kaç. 

• Bu elmas kadar keskin kılıcın karşısına kalkansız gelme. Çünkü kılıç 
acımadan keser, kesmekten ona usanç gelmez. 

• Bu yüzden ben, nükteler kılıcını kınına koydum. Bu konuyu gereği gibi 
derinleştirmedim. Yanlış okuyan biri ters anlamasın, aykırı mânâ vermesin. 



Var olan sensin ancak Allah'ım! 

• Biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, sendendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı 
sendendir. 

48 

• Biz, kazanıp kaybetmede santranç gibiyiz. Ey san'atları hoş olan Allah'ım, 
bizi oynatan sensin. Kazanıp kaybetmemiz sendendir. 

• Ey bizim canımıza can olan Rabbim, biz kim oluyoruz da, sana karşı, 
"Biziz" diye ortaya çıkalım. 

• Aslında, bizler de, bizim varlığımız da birer, "yoktan" ibârettir. Allah'ım, 
fâniyi varmış gibi gösteren "Gerçek Varlık" senden ibârettir. 

• Görünüşte, biz hepimiz de, birer arslanız. Ama, bayrakların üstündeki 
arslanlar gibi... O arslanların, zaman zaman oynayışı, saldırışı rüzgârın tesiri iledir. 

• Bayrakların üstündeki arslanların oynayışları görülür de, onları oynatan 
rüzgâr görünmez. îşte o görünmeyen var ya... o görünmeyen eksik olmasın, hiç bir 
zaman bizden uzak kalmasın. 

• Allah'ım, bizi hareket ettiren güç de, bizim var oluşumuz da, senin lütfün, 
ihsanındır. Varlığımızın hepsi de sendendir. Senin eserindir, senin icâdındır. 

• Yok olan bizlere, varlık lezzetini sen tattırdın, sonra tuttun, var gibi görünen 
bizleri kendine âşık ettin. 

Bizlere verdiğin mânevi varlık lezzetini, lütfettiğin ni'meti geri alma. İhsan 
ettiğin mânâ aşkının, kadehini, şarabını, mezesini bizden esirgeme. 50 

50 Aşka müteallik olan mânevî zevkler bahis konusu. 

• Eğer o mânevî lezzeti, o feyzi esirgersen, onları, senden kim arıyabilir? 
Resim,; "Sen beni böyle yaptın." diye ressama nasıl olur da, çıkışabilir? 

• Allah'ım, sen, bize bakma. Bizim yaptıklarımızı görme, sen, kendi lûtfuna, 
kendi cömertliğine bak... 



• Allah'ım ne biz vardık, ne de bizim dileğimiz vardı. Senin lütfün, bizim 
söylenmemiş sözlerimizi duyuyor, işitiyor, bizi varlığa çağırıyordu. (Mesnevi, c. 1, 
599-610) 



Allah'ım! Bu duamızı sana ulaşan dualardan et. 

• Su, havuz içinde mahbus gibidir. Fakat, rüzgâr onu emer, yukarı çeker, alır. 
Çünkü su da, rüzgâr gibi dört unsurdan biridir. 

49 

880 • Rüzgâr, o suyu azar azar alır, ta madenine kadar götürür. Onu hapisten 
kurtarır, sen bu hali, bu gidişi, tükenişi göremezsin. 

• Bizim alıp verdiğimiz bu nefesler de, bizim canlarımızı, tıbkı onun gibi azar 
azar dünya hapishanesinden çalar götürür. 

• Candan, gönülden söylenen güzel sözler, dualar, niyâzlar, yakarışlar, Hakka 
doğru yükselir. Hakk'tan başka kimsenin bilmediği, bir yere kadar varır, ulaşır. 

• Temizlenmiş ve arınmış olan nefeslerimiz, hoş sözlerimiz, yücelir, yücelir, 
bizden armağan olarak ölümsüzlük, sonsuzluk âlemine varır. 

• Sonra sözlerimizin, niyâzlarımızın sevabı, Allah'ın rahmeti eseri olarak kat 
kat çoğalarak bize gelir. 

885 • Sonra da, kul, elde ettiklerine benzer sevabı, tekrar elde etsin diye, 
Allah, bize, yine onlara benzer sözler söyletir. 

• îşte böylece, hiç durmadan, güzel sözler, ötelere yükselir, yücelere gider. 
Karşılığında rahmet iner, bu iki hal, sende, senin varlığında dâima olur durur. 
(Mesnevi, c. I, 879-886). 



Nefsin hilesi 

• Gerçeği anlayabilmek için ashabdan bazıları Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'den 
insanı azdıran nefsin hilesine dâir bilgi isterlerdi. 

• Nefis, ibâdetlere, ruhî ihlâslara, öz temizliğine gizli garazlardan neler katar? 
diye sorarlardı. 

• Peygamberden, ibâdetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar da, görünen 
ayıblara dâir bilgiler isterlerdi. 

• Gülü kerevizden ayırd edercesine, inceden inceye, zerreden zerreye nefsin 
hilelerini tanır, bilirlerdi. 

370 • Sahabenin araştırıcı olanları, kılı kırk yaranları, Peygamberimiz 
Efendimiz'in, nefsin hilesi hususundaki beyanları karşısında hayran kalırlardı. 

• Bütün putların anası, sizin nefsinizin putudur. Hâriçte görülen putlar, birer 
yılandır, halbuki nefis putu bir ejderhadır. 

• Nefis, çakmak taşı ile demirdir. Put ise, çakmak taşından sıçrayan kı- 
vılcımdır. O kıvılcım su ile söner. 

50 

• Kıvılcım söner ama, çakmak taşı ile demir su ile söndürülebilir mi? İnsan 
oğlu bu ikisi kendisi ile beraber oldukça nasıl emin olabilir? 



• Çakmak taşı ile demirin ateşi, kendi içlerinde gizlenmiştir. Onların içlerine 
su girmez ki ateşi söndürsün. 

• Su, ancak, dışarda bulunan ateşi söndürür. O taşın ve demirin içine nasıl 

girer? 

• Nefsin ve şehvetin sembolü olan çakmak taşı ile demirden, küfrün ve bütün 
kötülüklerin kıvılcımları sıçrar. Dumanları yükselir. 

• Kaptaki, küpteki su bitse de, nefis çeşmesinin suyu tazedir, kesilmeden akar 

durur. 

• Put, testide gizli duran kara sudur. Sen nefsi, bu gizli kara suyun kaynağı 

bil... 

• O yontulmuş put, çamurlu, kirli kara bir sele benzer. Put yontan nefis ise ana 
yoldaki çeşmedir. 

• Bir taş parçası yüz testiyi kırar. Fakat çeşmenin suyu durup dinlenmeden 

akar. 

• Put kırmak kolaydır, hem de pek kolay, fakat nefis putunu kırmayı kolay 
sanmak, bilgisizliktir, bilgisizlik. 

• Nefsin, her anda bir hilesi vardır ki, onun her hilesi ile isyan denizinde 
yüzlerce Firavun ile o Firavun'a uyanlar batmadadır. 

• Sen, kurtulmak istiyorsan, Mûsâ'nın Rabbi'ne ve Mûsâ'ya sığın. Benliğe 
kapılıp, firavunluk ederek imanını kaybetme. 

• Ey kardeş! Sen Allah'ın emrine ve aziz Peygamberimizin sünnetine uy da, 
ten Ebû Cehli'nden ve nefsânî isteklerden kurtul... 



Hased 

• Hak yolunda yürürken, hased gelir çatar da gırtlağına yapışırsa, bil ki, bu 
hasedde şeytanın azgınlığı var. 

• Şeytan, Hz. Âdem'e hased ettiği için, ona secde etmeğe utandı. Hasedden 
ötürü, kendini saadetten mahrum kıldı. 

• Hakk yolunda hasedden daha zor, daha tehlikeli bir geçit yoktur. Gönlüne 
hasedi sokmayan kişi ne mutlu kişidir. 

51 

• Şunu iyi bil ki; bu beden, hased evidir. Ev halkı, bedene âit bütün duygular, 
idrâk, işitme, görme, takdir etme duyguları, hased yüzünden kirlenirler, pis bir hale 
gelirler. 

• Beden, hased evidir, ama, Allah, kâmil insanların bedenlerini tertemiz etmiş, 
arındırmıştır. 

• "Evimi temizleyin" âyet-i kerîmesi, vücud ve rûh temizliğini emreder. 
Gerçi, vücud topraktan yaratılmıştır. Fakat, hakikatte vücud bir nûr hazinesidir. 51 

51 Evimi titizlikle temizleyin diye İbrahim ve İsmâil'e de kuvvetli bir emir vermiştik." Bakara 125. âyete işaret var. 

• İçinde hased bulaşığı olmayan kimseye hased edersen, hile yaparsan, hased 
yüzünden gönlüne karartılar çöker, lekelenir. 

• Hakk erlerinin ayakları altına döşen, toprak ol, bizim gibi sen de hasedin 
başına toprak saç. 



Anbar ve fâre 

• Biz, şu dünya anbarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları 
kaybediyoruz. 

• Bir gün aklımızı başımıza alıp da, buğdayın böyle azalmasının, kay- 
bolmasının, anbara giren fâreden ve onun hilesinden ileri geldiğini anlayamıyoruz. 52 

52 Yaptığımız ibâdetlerden, iyiliklerden ve insanî vazifelerden elde edilen sevab, iç rahatlığı, kalb huzuru, buğdaylara 
benzetilmiştir. Ambar vücud şehrimizin mânevi ambarıdır. Fâre; nefsimizin, nefsânî arzuların sembolüdür. Yaptığımız 
ibâdetlerden mânevi zevk duymazsak, bilmeliyiz ki, gönül ambarına fâre düşmüştür. Şeytan; yaptığımız ibâdetleri çalmakta, 
dolayısıyla bizde mânevi zevk ve feyz bırakmamaktadır. Bu sebeple ibâdet var, fakat huzursuz olduğumuz için mânevi zevk ve 
feyz yoktur. 

• Fâre, anbarımızı delmiş, anbarımız onun hilesinden harab olmuştur. 

• Ey Hakk tâlibi can, önce anbara giren fâreden kurtulma çaresini ara, ondan 
sonra buğday toplamaya çalış. 

• Büyüklerin büyüğü olan, gönüllere gönül kesilen sevgili peygamberimizin; 
"Namaz ancak kalb huzuru ile tamam olur." hadisini hatırla da nefsten, yani 
şeytandan kurtulmak için kalb huzuru ile namaza başla. 

• Eğer anbarımızda, hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı 
nereye giderdi? 

52 

• Her gün azar azar da olsa, candan ve sevgi ile yapılan ibâdetlerden, 
iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzur neden gönlümüzde hissedilmiyor? 

• Çakmak demirinden bir çok kıvılcım sıçradı. İlâhî aşkla yanan gönül onları 
çekti aldı. 53 

53 İbâdetimirin, iyiliklerimizin meydana getirdiği mânâ kıvılcımını aşkla yanan gönül benimsiyor, alıyor, ondan feyz 
buluyor. Karanlıktaki hırsız şeytan nefs-i emmâredir. Onları söndürüyor, bize düşmanlık ediyor. Mânevi bil- çerağın 
uyanmasına engel oluyor. 

• Fakat karanlıkta gizli bir hırsız var. Kıvılcımları söndürmek için üstlerine 
parmak basıyor. 

• Dünyada mânevi bir çerağ uyanmasın diye, o karanlıktaki hırsız, kıvıl- 
cımları söndürüyor. 

• Allah'ım, senin inâyetlerin, merhametlerin bizimle beraber oldukça, 
şeytandan, o alçak hırsızdan ne korkumuz olur? 

• Sen, bizimle berâber olup, bizi korudukça, ayak altında yüz binlerce tuzak 
olsa da önemi yoktur. 



Bizi etkileyen dalgalar 

• Bizim sözlerimiz, yaptığımız işler, zâhirde, yani dışarda yürüyüş 54 gibidir. 
Bâtın yürüyüşümüz, gönül yürüyüşümüz ise göklerin üstüne gidiştir. 

54 Hz. Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr'in 2714 numaralı gazelinde; "Göklerin yolu gönüldedir." diye buyuruyor. 

• Bedenimiz topraktan yaratıldığı için, bedene âit duygularımız toprağı, sûret 
âlemini gördü. Can Isâ'sı ise ayağını mânâ deryâsına bastı. 

• Sûret âlemine ve toprağa mensup olan şu kuru beden karada gezebilir. Canın 
seyri ise mânâ denizinin ortasına ayak basmaktır. 



• Ömür, bazen dağlara tırmanarak, bazen denizleri geçerek, bazen de ovaları 
aşarak bu toprak âleminde geçti, gitti. 

• Böylece kıymetli ömrünü geçim derdi uğruna, şu madde âleminde harcayıp 
dururken, mânâ âleminin âb-ı hayatını nerede bulacaksın? Mâsivâ deryâsının 
dalgalarını yarıp da ilâhî âleme nasıl geçeceksin? 

53 

575 • Şu dünya hayatında karşımıza çıkan, bize çok önemli gibi görünen 
çeşitli vak'alar, haller, zorluklar, engeller, toprak âleminin dalgaları olup bunlar bizim 
vehmimizden, anlayışımızın kıtlığından, düşüncelerimizin noksanlığından meydana 
gelmektedir. 

• Halbuki mânâ denizinin, aşk denizinin dalgaları bizim vehmimizi, an- 
layışımızı, düşüncemizi mahveder. Bizim aklımızı başımızdan ve bizi bizden alır. 
Bizi kendimizden geçirir, mest eder. 

• Mânâ denizinin verdiği mestlik de senin için yetmez, bu tam ve hakîkî 
mestlik değildir. Sen, bu yarı mestlikte kaldıkça, gerçek mestlikten uzaksın. Bu yarı 
mestlik yüzünden kör olursun da gerçek mestlik kadehini göremezsin. 55 

55 Ey mü'minler, yaptığınız ibâdetin mesti olmayınız. İbâdetin verdiği gurur, sizin için öldürücü bir zehirdir." Bu mealde bir hadîs-i 

şerif var. 

• Bu dünyanın dedikodusu, toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını basma 
al da, bir zaman için susmayı huy edin. 



Arif uyanık iken de dünyaya karşı uykudadır. 

• Allah'ım, sen her gece rûhları ten tuzağından azad eder, onları dünyaya âit 
işlerden, hâtıralardan kurtarırsın. 

• Rûhlar, her gece ten kafesinden kurtulurlar da, kimsenin hükmü altında 
bulunmadan, kimseye hükmetmeden hürriyete kavuşurlar. 

390 Zindandaki mahbuslar, gece uyuyunca, zindanda bulunduklarından 
habersizdirlar. Yüksek mevkilerde bulunanlar da, refah içinde yaşayan mutlu kişiler 
de uykuya dalınca her şeylerini kaybederler. 

• Uykuda, ne gam, ne kazanmak, ne de kaybetmek endişesi vardır. Ne de 
şunun bunun hayali vardır. 

• Arif olan zâtın hali, uyanık iken de böyledir. Yâni ârif olan, uyanık iken de 
dünyaya karşı uykudadır. Cenâb-ı Hakk, Ashab-ı Kehf hakkında da; "Onlar uykuda 
idiler." 56 tâbirini kullanmıştır. Bu nasıl olur'? deme. 

" 6 Kehf Sûresi'nin 18. âyetine işâret var. 

• Onlar gece gündüz dünya hallerine karşı uykuya dalmışlardır, onlar Cenâb-ı 
Hakkın elinde evirip çevirdiği kalem kesilmişlerdir. 

• Yazı yazan eli göremeyen kişi, kalemin hareket ettiğini görür de, yazma 
işini kalemden bilir.. 

54 

395 • Halkın hiss uykusuna, tabiî uykuya dalarak, hiç değilse uyuduğu zaman 
bu âleme gözünü kapasın da dünya hırsından kurtulsun diye, Allah ârifierin halinden 
misaller vermiş, örnekler göstermiştir. 

• Halkın canları, nedeni, niçini olmayan bir sahraya, "Rûhlar âlemine" gider. 
Rûhları rûhlar âleminde, bedenleri de yattıkları yerde istirahat eder. 

• Sonra, ilâhî bir işâretle, bütün rûhları, tekrar ten tuzaklarına getirir, onları iyi 
ve âdil insan olmaya dâvet eder. 

• Vaktaki seherin nuru görünür, felek akbabası altın kanatlarını çırpar, sabah 
olur, güneş doğar. 



• Sabahın yaratıcısı olan Allah, İsrafil gibi bütün rûhları alır o ülkeden, rûhlar 
âleminden şu görünen âleme, sûret âlemine getirir. 

• Etrafa dağılmış, yayılmış olan rûhları ten ile, cesed ile bağlar. Böylece 
bedenleri, tekrar rûhlara hamile yapar, gebe bırakır. 

• Geceleri insanlar uykuya dalınca can atlarının beden eğerlerini soyar alır. 
"Uyku, ölümün kardeşidir." hadisinin sırrı budur. 57 

57 Şârihlere göre, geceleri, beden eğerinden kurtulan can atının sabah olunca tene geri gelmesini sağlayan uzun ip bir 
semboldür. Bu uzun ipin vazifesini tende kalan hayvânî rûh görür. Hz. Ali efendimizin; "Rûhlar, bir şua vasıtasıyla bedenlere 
bağlı kalırlar." sözü, bu konuya ışık tutmaktadır. 

• Fakat sabahleyin tekrar gelmeleri ve tenle ilgilenmeleri için ruhların ayağına 
uzun bir ip bağlar. 

• Bağlar ki gündüz olunca o mânâ âlemi çayırlığından geri gelsinler, tekrar 
kulluk yükü altına girsinler. 

• Keşke Cenâb-ı Hakk, bu rûhu da Ashab-ı Kehf gibi, yahud Nuh'un Gemisi 
gibi korusaydı da... 

• Bu uyanıklık ve idrak tufanından, bu anlayış ve akıl uçurumundan, şu kalbi, 
şu gözü, şu kulağı kurtarsaydı. 58 

58 Bizim mutluluğumuzun sırrı: "Görmemek-işitmemek-söylememek"tir. Hz. Mevlâna kendi iradelerim Hakk'm 
iradesine veren kişilerin hallerini Ashab-ı Kehf e benzetmektedir. Bilindiği gibi dinlerini muhafaza için zâlim bir hükümdardan 
kaçarak mağaraya sığınan, orada 309 sene uykuya dalan, sonra uyanan 7 kişi, bir de köpekleri bulunan Ashab-ı Kehfın 
tasarrufları kendilerinden değildi. Onları hareket ettiren, bir halden bir hale değiştiren Allah idi. Mevlâna bunları, ârif insanlara 
sembol olarak almıştır. Bu gibi kişiler, Hakk'ın irâdesinden dışarı çıkmazlar, kötü söz söylemezler. Söylenen kötü sözleri, 
hakaretleri duymazlar. Kimsenin aleyhinde konuşmazlar. Ölü gibidirler. Kimseye el kaldırmazlar. Hakk'a teslim oldukları için 
kimseden bir şey beklemezler. Mevki peşinde, şöhret peşinde, servet peşinde koşmazlar. Yanlış anlaşılmamalı: Dünyadan el 
ayak çekmek, çalışmamak, didinmemek değildir. Kimsenin lutfüna muhtaç olmamak için, ârif herkesten daha çok çalışacaktır. 
Çalışmaktan başka insan için kurtuluş yolu olmadığını dinimiz emretmektedir. Buradaki ölü gibi olmak, ihtirasları, kötü huyları 
öldürmek, uyanık iken de çalışırken de dünyaya, dünya isteklerine karşı uykuda olmaktır. 

55 

405 • Dünyada bugün bile nice Ashab-ı Kehf vardır ki, belki senin yanı 
başında, karşındadır. 

• Onlara yâr olan dost da, şimdi mağarada onlarla sohbettedir. Fakat senin 
gözün ve kulağın mühürlü olduğu için bundan sana ne fayda... (Mesnevi, c. 1, 388- 
406) 



Halifenin Leylâ'yı görmesi hikâyesi 

Halife Leylâ ya dedi ki: "Mecnun'un perişan olmasına, sapıtmasına sebep 
olan Leylâ sen misin? 

• Sende başka güzellerden daha fazla bir güzellik yoktur." Leylâ,; "Sen sus, 
çünkü, sen Mecnun değilsin." diye cevap verdi. 

• Kim, şu madde dünyasına daha çok düşkünse ve dünya işlerinde daha çok 
uyanıksa, o, aslında ötelerden habersiz derin uykulara dalmıştır. Mânevi âleme 
gözleri kapalı olan böyle bir kişinin normal uyknsu, daha az kötülük yapacağı için, 
uyanıklıktan hayırlıdır. 

410 • Eğer, rûhumuz, Allah'a karşı Allah ile uyanık değilse, Allah'tan gafilse, 
akılla, hisle uyanık oluşumuz, Hakk yolunda bize engel olur, perde olur, bizi ilâhî 
te'sirden uzak bırakır. 

• Yaşayışımız icabı her gün, bir çok kuruntularla, hayallerle örselenmekte, 
kârımızı zararımızı düşünmekte, eldeki malımızın yok olmasından korkmaktayız. 

• Bu yüzden rûhun ne safası kalır, ne neş'esi, ne gücü, ne güzelliği, ne nûru, 
ne de göklere çıkacak yolu kalır. 



• Asıl, uyuyan o gâfıldir ki, gönlüne gelen şehevânî duyguları, nefsânî 
vesveseleri canlandırır, onlarla beraber yaşar. Kapıldığı hayalleri huşuna gider, onu 
ümide düşürür, âdetâ onlarla konuşur. 

• O, rüyâsında çirkin, iğrenç şeytanı hûri gibi güzel görür de, ona şehvet 
suyunu döker. 

415 • Nesil tohumunu çorak yere döktüğünü anlayınca uyanır, kendine gelir, 
o vakit de hayâl gözünün önünden kaçar gider. 

56 

• O zavallıya, rüyâsından arta kalan şey, baş ağrısı, sersemlik, yorgunluk ve 
bedendeki pisliktir. Ah... O hem var gibi görünen, hem de görünmeyen hayâlden... 
Ah... 

• Güneşli havada, yüksekte uçan bir kuşun gölgesi, yerde bir kuş gibi uçar 
görünür. 

• Ahmakın biri de o gölgeyi avlamak ister, güçsüz düşünceye kadar o 
gölgenin arkasından koşar durur. 

• Arkasına düşüp boşu boşuna koştuğu o gölgenin, havadaki kuşun gölgesi 
olduğundan, o gölgenin aslının nerede olduğundan o ahmakın haberi yoktur. 

420 • Bu yüzden o, gölgeye doğru ok atar. Bu uğraşması, gölgeye oklar 
yağdırması yüzünden ok torbası bomboş kalır. 

• Gölgelere ok yağdırması sebebiyle, ömrünün ok torbası boşalır. Gölge 
avlamak için, hızla ve hararetle koştuğundan ötürü hayatı boş yere harcanmış olur. 

• Fakat, Allah'ın mânevi gölgesi, lûtf u inâyeti o gölge sahibinin dadısı olursa, 
onu, hayal peşinde koşmaktan, gölgeye ok atmaktan kurtarır. 

• Cenâb-ı Hakkın gerçek kulu, Hakkın mânevi gölgesidir. O, bu âleme âit 
bütün irâde ve isteklerini terk etmiş, bu âlemde ölmüş, fakat mânâ âleminde 
dirilmiştir. 

• Fırsatı kaçırmadan ve tereddüde düşmeden, bu âlemden ölmüş, kendini 
tamamiyle Hakka teslim etmiş olan kâmil insanın eteğini tut ki, âhir zamanın, şu 
bozulmuş dünyanın fitnelerinden kurtulasın. 

425 • "Allah, gölgeyi nasıl uzattı" âyeti, evliyaya bir nakştır. Yolu gösteren 
bir işârettir. çünkü evliya, veli, Allah güneşinin nûruna delildir, kılavuzdur. 59 

59 Furkân Sûresi'nin 45-46. âyetlerine işâret var. 

• Bu vâdide, bir kılavuz olmadıkça yola çıkma, Halil İbrâhim (a. s.) gibi; 
"Batanları sevmem." de. 60 

60 En'am Sûresi'nin 76. âyetine işâret var. 



Allah'ın kudreti karşısında bu âlem bir hiçten ibârettir 

• Allah, senin gözüne, kendi görüş nûrunu verirse, gözünde bu âlem gibi 
yüzlerce âlem peydahlanır. 

57 

• Her ne kadar bu dünya, senin nazarında çok büyük ve nihayetsiz ise de, 
bilmiş ol ki, ilâhî kudret karşısında o bir zerre bile değildir. 61 

61 Bir zelzele, bir tayfun, bir sel felâketi insanları nasıl perişan ediyor? 
"Bir zerre demekse şu semâvata göre arz 
Nisbetle beşer, etmelidir kendini yok farz." 

• Gerçekten de bu cihan, sizin canlarınızın hapishanesidir. Siz, asıl kendi 
yurdunuzun bulunduğu tarafa doğru gidiniz. 

• İçinde bulunduğunuz bu cihan sınırlıdır, mahduddur; halbuki öteki 
hudutsuzdur, sonsuzdur. Bu cihanda görülen nakışlar, şekiller, sûretler, mânâ 
âleminin önünde perdedir, engeldir. 



• Firavun'un yüzbinlerce mızraklık ordusunu, Hz. Mûsâ'nın bir tek asası kırdı, 

geçirdi. 

• Calinus'un yüzbinlerce ilâcı ve doktorluk hüneri, Hz. Isâ'nın ve onun hayat 
bağışlayan nefesi karşısında faydasız kaldı. 

.Câhiliyye devri şâirlerinin yüzbinlerce şiirleri vardı. Bütün bu şiirler, Hakkın 
ümmî bir peygamberine vahy edilen Knr'ân karşısında utanç vesilesi oldular. 

530 • Bu kadar üstün ve kudret sâhibi Allah'ın huzurunda, bir kimse, değer 
bilmeyen âdi bir insan değilse, nasıl olur da can vermez? 

• Anlayışlı olmakla, herkesin akıl erdiremediği şeyleri anlamakla insan 
Hakka varamaz. Allah'ın fazlı, keremi ancak kırık kalbleri, yıkık gönülleri arar. 62 

62 Hadîs: "Ben kalbi kırık kişilerin yanındayım." 

• Rûh, seni çok yukarlara, göklerin ötelerine götürürken sen, su ve balçık 
tarafına yönelerek, esfel-i sâfıline, aşağıların aşağısına düşmüşsün. 

• Bu düşüşle, sen kendini, akılların bile kıskandıkları çok üstün bir halden, 
süfliliğe, aşağının aşağılığı haline düşürmüşsün. 

• Şimdi senin bu değişmeni, şu masalda geçen Zühre yıldızına çevrilen 
kadının değişmesiyle bir mukayese et de gör ki, kendini çok değersiz bir şeyle 
değiştirmişsin. 

• Hırs atını yıldızlara doğru sürmüşsün. Onlara dâir bilgiler elde ediyor, 
mesafeler ölçüyor, yeni yeni yıldızlar keşf ediyorsun da, kendini keşf edemiyorsun. 
Meleklerin secde ettikleri Adem'i tanımıyorsun. 

58 

• Ey hayırsız evlâd, sen, Adem'in torunu olduğun halde, ne zamana kadar, bu 
alçaklığı bir yücelik; bu soysuzluğu bir şeref sayacaksın? 

• Ne zamana kadar, bütün dünyayı zabtedeceğim, bütün dünyayı kendimle 
dolduracağım, diye avunup duracaksın? 63 

63 "Dünyayı kendimle dolduracağım." demek; "Dünyayı kendi yaptıklarımla, kendi icâd ettiğim eserlerle 
dolduracağım." demektir. 

• Şunu iyi biliniz ki, ilâhî kudret karşısında bütün mahlûkât. iğne önündeki 
gergef gibi âcizdir. 

• İlâhî kudret gergefe, bazen şeytan resmi işler, bazen insan, bazen sevinç, 
bazen de gam nakşeder. 

• Gergefin eli yoktur ki, elini oynatsın da engel olsun, istemediğini yap- 
tırmasın; dili yoktur ki, yapılandan şikâyet etsin, bir an için olsun, zararından yahut 
kârından bahsetsin. 

• Sen bu beytin tefsirini Kur'ân-ı Ker-îm'den oku. Cenâb-ı Hakk, Hz. 
Peygamber'e; "Attığın zaman sen atmadın!" diye buyurdu. 64 

64 Enfâl Sûresi'nin 17. âyetine işaret var. 

• Gerçi görünüşte ok atan biziz, fakat gerçekte, ok atış bizden değildir. 
Aslında biz yayız, yayı çekip oku atan Allah'tır. 

• Yanlış anlaşılmasın... Bu söylenilen sözler cebir değildir. Allah'ın Cebbâr 
isminin tecellîsidir. Cebbâr isminin anılması da Hakka yalvarmak, yakarmak ve 
niyâz içindir. 



Topraktan yaratılan Adem bilgi ile yüceldi. 

• Topraktan yaratılan Adem, Allah'tan öğrendiği ilimle yedi kat göğü 
aydınlattı. 

• Hak ve hakikatte şüpheye düşen şeytanın körlüğüne rağmen o mânen 
yüceldi de, melekleri geride bıraktı. 65 



fc Bu beyit Hz. Mevlâna'nın şu meâldeki rubâisini hatırlattı: "Topraktan yaratılmış olan şu tenimiz, gökyüzünün 
nurudur. Hakikate varmak, Hakk'ı aı-amak hususundaki canlılığımızı, çevikliğimizi, melekler kıskanır. Mânâ üstünlüğümüze, 
rûhî temizliğimize hased ederler. Bazen de beşerî zaafımızdan, kötülüklerimizden şeytan bile kaçar." 



59 

• Altı yüz bin yıllık bir zâhid, şeytanın ağzını bir buzağı ağzı gibi bağladı. 
1015 • Böylece onun din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve sağlam köşkün 

etrafında dönüp dolaşmasına engel oldu. 66 

"Sağlam Köşk: "İlâhî sevgi" ve "Ledün ilmi"nin sembolüdür. 

• Ledün ilminden, o yüce ilimden süt emmesinler, nasib almasınlar diye 
yalnız zâhire itibar eden duygu ehlinin bilgileri kendilerine ağız bağı olmuştur. 

• Şu bir damlacık gönüle, öyle bir inci düştü ki, Allah, o, inciyi denizlere de, 
göklere de vermedi. 

1025 • O incinin bilgini ve adalet sahibi olmak birer mânevi vasıftır. 

• Onları bir yerde bulamazsın, onlar önde, ardda da değildir. 

• Onlar, ötelerde, mekânsızlık âleminde parıldarlar, oradan ten âlemine 
düşerler, can güneşi gökyüzüne sığmaz ki. 67 

"Şeyh Gâlib Hazretleri: 
"Bir şûlesi var ki şem-i cânm 
Fânusuna sığmaz âsumanın" 

dediği zaman acaba Mevlâna'nın bu beytinden mi ilhâm aldı? 

1031 • Bu bilgi, bu hüner yüzündendir ki, denizlerde, dağlarda, ovalarda 
bulunan bütün yaratıklar, insana karşı âciz kaldılar, çaresiz hale düştüler. 

• Kaplan da, arslan da, insandan fâre gibi korkar. Timsah da, onun yüzünden 
coşmuş, köpürmüştür, deniz de. İnsandan bunların ikisinin de ödü patlamıştır. 

• Yine insan korkusundandır ki cinler, periler sahillere sığınmışlar, her biri, 
bir gizli yere saklanmışlardır. 

• Bu yüzden insanoğlunun gizli düşmanı çoktur. Durumu anlıyarak, çekingen 
ve ihtiyatla hareket eden kişi, akıllı kişidir. 

1035 • Allah'ın bizim nazarımızdan gizli tuttuğu, nice çirkin, güzel mahlûkâtı 
vardır ki onlar her an gönül kapısını çalar dururlar. 68 

68 Şehvet duyguları, şeytânî vesveseler, nefsânî hatıralar, kin, nefret, kıskançlık zaman zaman gönül kapısını çalarlar. 
İçeri girmek isterler. Bazen de, ilâhî ilhamlar, rahmani duygular, bizi mânen uyandırmak için gönül kapımıza gelirler. İbn-i 
Mes'ud (r.a.)'den şu anlamda bir hadîs rivâyet edilmiştir: "Gerek şeytan ve gerekse melek tarafından insana bir fikir, bir ilham 
gelir. Bu sebeple kendi gönlümüzde, hayra dâir bir teşvik bulursak, bunun melekten geldiğini bilmeli 'Elhamdülillah' demeli, 
şerre dâir bir fikir bir duygu gelirse, bu duygunun şeytandan geldiğini anlayarak 'Eûzü' çekmeli ve şeytanın şerrinden Allah'a 
sığınmalıyız." 

Kâşânî Hazretleri de Tâiyye Şerhi'nde şunları yazıyor: "Akl-ı meâd, melek-i mukarreb bunlar bizi Allah'a dâvet eder. 
Kalbimize hidâyet yolunu açar, rûh ufkumuzu genişletir. Akl-ı meâş ise, bizi dünya işlerine doğru çeker götürür. Bize Allah'ı 
unutturur. Ceddimizin yâni Hz. Adem'in cennetten kovulmasına sebep olan şeytan, bu dünyada da bizim peşimizi bırakmaz, bizi 
nefsânî arzuların meyvelerini yemeğe teşvik eder de, iç rahatlığından, huzur cennetinden uzaklaşlınr." 

60 

• Yıkanmak için dereye girersen, su içindeki dikenin sana zararı dokunur. 

• Her ne kadar, diken, aşağılarda suyun dibinde gizlenmiştir, görülme- 
mektedir. Ama batınca, suda diken olduğunu anlarsın. 

• İçimize doğan, bizi rahatsız eden şeytânî düşünceler, hayâller, vesveseler 
kalbimize batan, görünmez dikenlerdir. Bu dikenler, bir kişiden değil, binlerce 
kişiden gelip kalbimize batmaktadır. 

• Sabr et, hislerin değişsin, gönül gözün açılsın da onları gör, gör de 
müşkillerin hallolsun. 

• O vakit kimlerin sözlerini dinlememiş, kimleri kendine baş edinmiş, yol 
gösterici sanmışsın. Anlarsın... 



Sûret ve mânâ = Kabuk ve öz 

• Ey şekle, sûrete tapan, git de mânâyı elde etmeğe çalış, çünkü mânâ, sûretin 
kanadı gibidir. 69 

69 Mânâyı, "İlâhî ma'rifet" diye târif etmişlerdir. Sûret, dış görünüş, kabuktur. Mânâ, rûhdur. "Allah sizin sûretinize 
ve amellerinize bakmaz, belki kalblerinize ve niyetlerinize bakar." hadîs-i şerifi öze inmeyi, şekle bağlanıp kalmamayı 
emretmektedir. Şekle bağlı kalan ibâdetin makbul olmadığını haber vermektedir. 

• Mânâ ehli ile düş kalk da, onlardan hem lûtuflar, ihsanlar elde et, hem de 
mânevi güç kazan, ilâhî muhabbetle genç ve dinç kal. 70 

™Mânâ ehli olanlar, ilâhî muhabbetle yaşayanlar, kalblerinden dünya hırsını, hasedi, kini, nefreti çıkarıp atanlar 
huzur içinde, sağlıklı yaşarlar. Çekişmelerden uzak kalırlar, bu yüzden de fizikî bakımdan dünya ehlinden daha geç çöküntüye 
ma'ruz kalırlar. 

• Şu, ten içinde bulunan rûh, mânâdan, aşktan habersiz ise, o, kın içindeki 
tahta kılıç gibidir. 

• O tahta kılıç, kınında bulundukça, görünüşte kıymetli, işe yarar sanılır, 
dışarı çıkınca, ancak yanmaya yarar. 

61 

• Tahta kılıçla, sakın savaşa gitme, önce onu, bir gözden geçir, onun ne 
olduğunu anla ki, işin ağlayıp, inlemeğe varmasın... 

• Eğer o tahtadan ise, git, başka bir kılıç ara. Eğer elmastan ise, sevinerek, 
oynayarak ileri atıl. 71 

71 Başka bir kılıç aramak, sembolik bir mânâ taşımaktadır. Kılıç rûhun sembolü olduğuna göre, rûh nasıl değiştirilir? 
Nerede bulunur? Elmas kılıç velilerin silâh deposundadır. Onların sohbeti ve himmeti ile tahtadan olan kılıç, elmas gibi keskin 
olabilir. 

• Elmas kılıç, velilerin silâhlığındadır. Onları görmek size kimyadır. Mânevi 

güçtür. 

• Bütün bilgi sahihlerinin, âriflerin hepsi de; "Alemlere rahmet olan gerçek bir 
bilgin vardır." demişlerdir. 72 

72 "Âlemlere rahmet olarak gönderilen" Peygamber Efendimizi hatırlatıyor. Enbiyâ 107. 

• Nar alacak isen, gülen, çatlamış nar al ki, o gülüş, sana içindeki dânelerden 
haber versin. 

• Arifin gülüşü, ne mübârek gülüştür ki, o gülüş, can kutusundaki inci gibi 
ağızdan gönlü gösterir. 

• Mukallidin, sahte şeyhin gülüşü, lâlenin gülüşü gibi uğursuzdur. Ağzını 
açınca, içinin siyâhlığı görünür. 

• Gülen nar, bağı, bahçeyi de güldürür. Âriflerin sohbeti, seni de ârifler 
arasına katar. 

• Sen, kaskatı bir taş veya mermer parçası olsan, bir gönül sahibine eri- 
şebilirsen cevher olursun. 

• Temiz erlerin sevgisini gönlüne yerleştir. Ariflerin muhabbetinden başka bir 
şeye gönül verme. 

• Ümitsizlik tarafına gitme, ümid kapıları vardır. Karanlıklar semtine varma, 
güneşler parlamaktadır. 

• Gönül seni gönül ehlinin, âriflerin mahallesine doğru çeker, ten ise seni su 
ve çamur hapsine koymak ister. 

• Aklını başına al da, bir gönül arkadaşının sohbeti ile gönlüne gıda ver. Git, 
ikbali, mânevi gücü, bir ermişten, bir ikbâl sahibinden iste. 

• Ey sûrete, şekle tapan kişi, ne zamana kadar, sûrete tapıp duracaksın? Senin 
mânâsız canın, sûretten kurtulmadı gitti. 

• Eğer insan, şekli ile sûreti ile insan olsaydı; Hz. Ahmed (s.a.v.) Efendimiz 
ile Ebû Cehil bir olurdu, aralarında fark olmazdı. 

62 

• Duvara yapılan adam resmi de, adama benzer. Dikkatle bakarsan görürsün 
ki onun hiç bir eksiği yoktur. 

• O parlak resimde can yoktur. Sen git de, o az bulunur inciyi ara. 73 



73 Bu bölümün birinci 710 numaralı beytini şerh ederken Sarı Abdullah Efendi merhûm, Farsça bir nazım koymuş. 
Nâzımının kim olduğunu bildirmediği bu güzel şiirden bir iki beyti tercüme ederek sayın okuyucularıma armağan ediyorum: 
"Ey Hakk talibi, sûrete, şekle, görünüşe bağlanma. Kendini bulmaya, benlikten kurtulmaya çalış. Dışa bakma. Öze bak. Sûretten 
kurtulur, mânâya varırsan, Hakk'ı bulmuş gibi olursun. Suret, nişansız izsiz olan gerçek varlığa perde olmuştur. Bu perde bir 
puttur. Sen onu kaldır, at. Sen şekle, benliğe kapılarak İblis'in yolunda değil, âriflerin yolunda yürü. Bu yolda benliksiz, hilesiz 
ol. Çünkü senin yaratılışında kâfir nefs de vardır. O gittiğin yolda seninle beraberdir." Mesnevi Şerhi, Sarı Abdullah Efendi, c. I, 
s. 455. 



Bir yahudi padişahın, kucağında çocuğu bulunan bir 
anneyi getirtip, çocuğunu ateşe attırması, çocuğun ateş 
içinde dile gelerek; halkı ateşe atılmaya teşvik etmesi. 

• Yahudi pâdişâhı, kucağında çocuğu bulunan bir kadını, putun önüne getirtti. 
Ateş alev alev yanıyordu. 

• Çocuğu anasının kucağından aldı, ateşin içine attı. Kadın korkusundan 
imandan çıkacak gibi oldu. 

• Puta secde etmek istedi. Tam bu sırada, çocuk ateşin içinden; "Anne ben 
ölmedim." diye seslendi. 

• "Sen de buraya gel, anneciğim, gerçi ben görünüşte ateş içindeyim ama... 
Burada iyiyim, hoşum. 

• Bu ateş, hakikati örten, göstermeyen bir göz bağıdır. Aslında bu ateş, mânâ 
yakasından başını çıkaran bir rahmettir, bir lûtuftur. 

• Anne, korkma, ateşe atıl, ateşe gir de, Hakkın iyiliğini, ihsanını gör. Has 
kullarının zevk ve safasını seyret. 

• Su gibi görünen, fakat aslında yakıcı bir ateş âlemi olan şu dünyadan çık da, 
ateşe benzeyen, ateş gibi görünen suya dal. 

• Anne korkma, ateşe gir de, ateş içinde yâseminler, güller, serviler bulan Hz. 
İbrâhim'in sırlarını gör. 

• Ben de senden doğmayı ölüm sanmıştım, senden ayrılacağım diye pek çok 
korkmuştum. 

63 

• Fakat doğunca, pis, daracık bir zindandan kurtuldum. Günün ışığına çıktım. 
Havası hoş, rengi güzel bir dünyaya geldim. 

• Şimdi de şu ateş içinde rahatı, huzuru bulunca, dünyayı bir ana rahmi gibi 
yaşanılmaz bir yer olarak görmekteyim. 

• Bu ateşin içinde öyle bir âlem gördüm ki, her zerresinde Isâ nefesi var, her 
zerresi bir ölü diriltebilir. 

• Ateş içinde gördüğüm dünya, şekil, sûret itibârı ile yok, fakat kendisi ve 
hakikati var. Halbuki içinde bulunduğumuz var gibi görünen dünyanın şekli ise, 
sebatsız, bir kararda durmaz. 

• Anne, annelik hakkı için gel, ateşe gir de, bu ateşte, ateşlik, yakıcılık ol- 
madığını gör. 

• Anne gel, ateşe gir, devlet, saadet geldi. Gel ateşe gir de, devleti, saadeti 
elden kaçırma... 

• Ben sana acıyorum da, o yüzden, seni ateşe çağırıyorum. Yoksa neşemden 
seni düşünmeye vaktim yok. 

• Anne gir ateşe, başkalarını da çağır. Çünkü Allah, ateş içinde ni'met sofrası 
kurmuştur. 

• Ey Müslümanlar, hepiniz gelin, ateşe girin, iman zevkinden başka her şey 
azabdan ibârettir." 74 (Mesnevi, 1, 783-801) 



74 Bediuzzaman Firûzanfer'ın eserinde yazıldığına göre daha evvel geçen taassub yüzünden hıristiyanlan yok etmek 
isteyen bir yahudi pâdişâhın soyundan gelen başka bir yahudi pâdişâhı da, îsâ dinini ve ona bağlı olanları yok etmek ister. Bir 
ateş yaktırır. Yanı başına da bir put diktirir. Herkesi bu puta secde etmeğe çağırır. Secde edene dokunmaz, secde etmeyeni ateşe 
attırır. Derken bir kadını da alev alev yanmakta olan ateşin başına getirirler ve çocuğunu alıp ateşe atarlar. Kadın can korkusu 
ile, imanından dönecek iken, çocuk ateş içinden bağırmaya başlar. "Korkmayın, ateş yakmıyor, gelin, ateşe girin, burası çok 
hoş." diye onları ateşe çağırır. Halk bu mu'cizeyi görünce, kendilerini ateşe atarlar. Ateş onları yakmaz. Pâdişâh kızar, ateşe 
çıkışır, onu kınamaya başlar. Ateş de dile gelerek yahudi pâdişâhına cevab verir, der ki: "Ben bir emir kuluyum. Allah 
emretmedikçe kimseyi yakmam." Derken ateş alevlerini artırır, etrafa yayılır. O zâlim pâdişâhı da, ona uyanları da yakar, kül 
eder." Mesnevi Mehazları, Firûzanfer. 

Hz. Mevlâna'nın bu hikâyeyi alarak, bu hikâyeden ne hakikatler çıkardığı, görünen dünya ile görünmeyen dünyanın, 
sûret ile sıfatın nasıl karşılaştırıldığı görülmektedir.Böylece Hz. Mevlâna anlatmak istediği konuları açıklamak için nereden 
olursa olsun misaller alarak,hikâyelerle o konuları câzib şekle sokarak Hakk âşıklarına sunmaktadır. Hikâyede anlatılan zâlim 
Yahûdî pâdişâhının Zû-Nuvas adında biri olduğunu yazanlar da var. 



64 

Muhammed (s.a.v.)'in mübarek adım alay ederek anan 
kimsenin ağzının çarpık kalması 

• Birisi Peygamber Efendimizin mübârek adını alay ile ağzını eğerek söyledi 
de bu yüzden, o kötü niyetli kişinin ağzı çarpıldı ve öyle kaldı. 75 

75 Bu şaşkın adamın adı, sonradan Emevî halifesi olan Mervan'ın babası ve Peygamber Efendimiz'in de komşusu 
Hakem ibn Ebi'I-As idi. 

• Sonra yaptığından utandı, pişman oldu da; "Ey ilâhî bilgilere, ledün ilminin 
lûtuflarına mazhar olan Muhammed, beni afvet..." diye yalvardı. 

• "Ben bilgisizliğim yüzünden seninle alay ettim. Halbuki asıl alay edilecek 
kişi benmişim." 

• Allah, birisinin perdesini yırtmak, ayıbını ortaya dökmek isterse, onun 
gönlüne, temiz kişileri kınama isteği verir. 76 

76 Mesnevî-i Şerifin V. cildinin 15 numaralı beytinin mânâsı aynen şöyle: "Dünyamızı aydınlatan güneşi çekiştirmek, 
onda kusur aramak, benim iki gözüm de kördür, karanlıktır, çirpildir diye kendini çekiştirmek, kendini kötülemektir." 

• Allah, bir kimsenin de ayıbını örtmek isterse, o kişi nefs yüzünden 
kirlenmiş, günahlara, ayıblara bulanmış insanların bile ayıblarını görmez, söylemez 
olur. 

• Allah bize yardım etmek dilerse, gönlümüze yalvarma, ağlayıp inleme isteği 

verir. 

• Allah aşkıyla ağlayan göz, ne mutlu gözdür. Allah aşkı ile tutuşup yanan 
gönül ne mübârek bir gönüldür. 

• Her ağlamanın sonu, gülmektir. Bu sebepledir ki her hadisenin sonunu 
gören kişi mutlu ve kutlu bir kuldur. 

820 • Nerede akarsu varsa, orada yeşillik vardır. Nerede göz yaşı dökülürse, 
oraya rahmet gelir, merhamet olur. 

• Bostan dolabı gibi inleyerek gözlerinden yaşlar saç da, can bağında 
yeşillikler bitsin. 

• Göz yaşı istiyorsan, gözü yaşlı olanlara acı. Acınmak, merhamete kavuşmak 
arzu ediyorsan, zayıflara, zavallılara merhamet et. 77 

77 "Çalış gamginleri şâd etmeğe, şâd olmak istersen. 
Sevindir kalb-i nâsı gamdan âzad olmak istersen." 



65 

Sebep iplerini feleğin çektiğini sanma. 

• Kederlendinse, kalbinde gam hissettinse, tevbe istiğfar et, Allah'tan 
bağışlanmanı dile, çünkü gam, Allah'ın izni ile gelir, yaptığı işi Allah'ın emri ile 
yapar. 

• Allah dilerse, gamın tâ kendisi neşe olur. Ayak bağının tâ kendisi de âzadlık 
kesilir, hürlüğe sebep olur. 78 

78 Sana, gam elçisi gelince, onu tanıdık aziz bir dost gibi kucakla, bağrına bas. Şunu iyi bil ki, dünyada gamdan daha 
mübârek, daha kutlu bir şey olamaz. Onun karşılığı sonsuzdur." Dîvân-ı Kebîr, nu: 2679. 



• Her şeyin aslı sayılan, dört unsur (hava, toprak, ateş, su) bunlar birer emir 
kuludur. Bunlar bana karşı, sana karşı ölüdür. Fakat Hakk'la diridirler. 79 

79 İsrâ Sûresi'nin 44. âyetinde olduğu gibi Kur'ân-ı Kerîrn'de bir çok âyetlerde, göklerde ve yerlerde bulunan her 
şeyin Allah'ı teşbih ettiği bildirilmektedir. Teşbih için bütün varlıkların diri olması gerekir. Bu günün müsbet ilmi de her 
maddenin atomunun bir çekirdek etrafında hızla döndüğünü ortaya koymuştur. Canlı olmayan nasıl dönebilir? Mevlevi 
evradında bulunan şu cümleleri dikkatle okursak bu beyitlerin ifade buyurduğu hakikat daha iyi anlaşılır: "Allah'ım, gecenin 
karanlığı, gündüzün ayıdınlığı, güneşin ışıkları, ayın nûru, suların şırıltıları, ağaçların hışırtısı, gökteki yıldızlar, yeryüzünde 
topraklar, dağların kayaları, çöllerdeki kumlar, denizlerin dalgaları, denizlerde ve karalarda yaşayan bütün hayvanlar, bütün 
varlıklar hepsi hepsi seni teşbih etmektedirler." 

• Ateş, Hakkın huzurunda dâima ayakta emir beklemektedir. Âşık gibi, gece 
gündüz alevleri ile kıvranıp durmaktadır. 

840 • Çakmak taşını, demire vurduğun zaman çıkan kıvılcım, senin vuruşunla 
değil, Allah'ın emri ile dışarıya ayak basmaktadır. 

• Ey Allah'ın iyi kulu, taş ile demir, kıvılcımın doğmasına, meydana gel- 
mesine sebeptir ama, sen, daha yukarısına, bunun da üstünde olan sebebe bak. 80 

80 Hz. Mevlâna Dîvân-ı Kebîr'de bu konuya çok temas eder. Meselâ VI. cildin 1751 numaralı beytinde aynen şöyle 
buyurur: "Sebepleri meydana getireni bulurum ümidi ile, ben, sebepler kervanlarının yollarını kesmedeyim." 

• Çünkü Allah bu sebebi başka bir sebepten meydana getirmiştir. Hakîkî bir 
sebep olmadıkça, zâhirî bir sebep kendiliğinden nasıl ortaya çıkar. 

•Peygamberlere yol gösteren hakîkî mânevî sebepler ise, bu zâhirî se- 
beplerden çok üstündür. 

66 

845» Bu sebebi iş görür hale getiren, o sebeptir. Bazen de o hakikî sebep, 
zâhirî sebebi iş gördürmez hale sokar. Bu zâhirî sebeplere akıllar mahremdir. Hakîkî 
sebeplerin mahremi ise peygamberlerdir. 81 

81 Akıllar mahremdir demek, akıllar o sırrı bilir, anlar, bu zahiri sebeplere kapalı değildir. Şöyle ki: Ateş aslında 
yakıcı değil, Allah'ın izniyle, onun koyduğu fizikî kanun gereğince yakar. İnsanın karnını ekmek vasıtasıyla Hakk doyurur. İlâç 
devâ, şifâ vermez, Allah şifâ verir. Zehir öldürmez, zehir Allah'ın emri ile öldürür. 

• Şu Arapça olan "sebep" kelimesinin Farsça karşılığı "resen" olup, bunun 
Türkçesi de "ip"tir. Bu sebepler ipi, bu dünya kuyusunda işe yarar. 

• Kuyu çıkrığının dönüşü, ipin sarılıp çözülmesine sebeptir. Ama, asıl çıkrığı 
döndüreni görmemek kötü bir şeydir. 

• Dünyadaki şu sebep iplerini sakın ha sakın, şu başı dönmüş felekten bilme. 

• Bilme de, felek gibi eli boş, başı dönmüş bir halde kalma, özsüzlükten çıra 
gibi yanma... 

850» Gerekirse Hakkın emri ile rüzgâr ateş olur. Aslında onların her ikisi de, 
Hakkın şarabiyle sarhoş olmuşlardır. 

• Evlâdım, baş gözü ile değil de gönül gözü ile bakacak olursan, su gibi latîf 
olan hilmin ve ateş gibi yakıcı olan hiddetin de Hakk'tan olduğunu görürsün. 

• Eğer rüzgârın canı, Hakkı bilmeseydi, tanımasaydı, Ad kavmini, Allah'a 
inananlardan ayırt edebilir mi idi? 82 

82 Ad Kavmi Arabistan'da Yemen'in Ahkaf denilen kısmında otururlardı. Hûd Peygamber bunları imana davet etti. 
Hûd Aleyhisselâm'ın dâvetini kabul etmeyenler yedi gece, sekiz gün şiddetle esen bir rüzgârla helâk oldular. Şiddetli rüzgârların 
estiği zamanda Hazret Hûd kendine inananları bir araya toplamış, onların etrafına bir dâire çizmiş, kasırga o dâireye gelince, 
bahar rüzgârı gibi latîf latîf esermiş. 

(Mesnevi, c. 1, 836-853) 



Hûd (a.s.) zamanında Âd kavmini helâk eden 
rüzgârın hikâyesi 

• Hûd Peygamber mü'minlerin bulundukları yerin etrafına bir çizgi çizmişti. 
Şiddetli rüzgârlar, oraya gelince yumuşuyor, hafif ve hoş bir şekilde esiyordu. 



67 



855 • O çizginin dışında kalanların hepsini havaya kaldırıyor, havada param 
parça ediyordu. 

• Tıpkı bunun gibi Şeybân-ı Ra î Hazretleri de, koyun sürüsünün etrafına 
belirli bir çizgi, bir hat çekerdi. 83 

83 Şeybân-ı Râ'î, tmam şafıî ile çağdaş bir veli. Mısır'da yaşarmış çobanlık yaparmış. İmam Şâfıî bu çoban velinin 
huzurunda diz çökerek bir talebe gibi oturur, ona sualler sorarmış. Bu duruma hayret edenlere Şâfıî hazretleri; "Ben kitap ilmini 
biliyorum, O Allah ilmini biliyor." dermiş. 

• Cuma günleri, namaz vakti gelince, kurtlar sürüye saldırmasınlar diye böyle 
yapardı. 

• Hiç bir kurt, o çizgiden içeri girmezdi, hiç bir koyun da, çizgiden dışarı 
çıkmazdı. 

• Allah adamının çizdiği çizgi, kurdun da, koyunun da hırsını, hevasını 
bağlamıştı. 

860 »Böylece ecel rüzgârı da, âriflere, Yûsuf(a.s.)'ın gömleğinin kokusu yahut 
gül bahçesinden gelen rüzgâr gibi yumuşak, güzel eser. 

• Ateş, İbrâhim(a.s.)'a diş geçiremedi. Çünkü o, Hakkın sevgilisi, seçkin kulu 
idi. Onu nasıl ısırabilirdi? 

• Din ehli de, şehvet ateşi ile yanmaz. Din ehli olmayanları ise, o ateş alır, tâ 
yerin dibine götürür. 

• Allah'ın emri ile kabaran deniz dalgaları, Hz. Mûsâ nın adamlarını tanıdı, 
Kıbtîlerden ayırt etti. 

• Hakkın fermanı gelince yer, Karûn'u altınları ve tahtı ile beraber aldı içine 
çekti, yuttu. 

865 »Su ile toprak Isâ (a.s.)'ın nefesinden feyz alınca, kol kanat açtı, bir kuş 
olup uçtu. 83 

84 A'raf Sûresi'nin 49. âyetine işâret var. 

• Senin Hakkı teşbih edişin, aslında sudan ve topraktan yaratılmış vücudunun 
bir buharı, bir nefesidir. Ancak, bu nefes gönülden gelince, cennet kuşu gibi 
kanatlanır, yükselir. 

• Tür Dağı, Mûsâ (a.s.)'ın nurundan aşka geldi, oynamaya başladı, olgun bir 
sûfi oldu, hatadan, noksandan kurtuldu. 

• Dağın aziz bir sûfi olup oynaması şaşılacak bir şey değildir. Mûsâ'nın teni 
de aslında Tur Dağı gibi toprak değil mi idi? 



68 

Arslan ve av hayvanları 

900 »Hoş bir vâdide bulunan av hayvanları, arslanın korkusundan huzur- 
suzluk içinde idiler. 

• Çünkü arslan, zaman zaman pusudan çıkıyor, hayvanlardan birini ka- 
pıyordu. Bu yüzden o vâdi, onların hoşlarına gitmez bir yer olmuştu. 

• Hayvanlar, hileye baş vurdular. Arslanın yanına geldiler, ona dediler ki: 
"Biz sana her gün, ne yiyecek isen, getirir, veririz, seni doyururuz. 

• Bundan sonra avlanmaya çıkma, pusuya yatıp, bir av peşine düşüp bizi 
ürkütme ve bu otlağı, bu vâdiyi bize zehir etme..." 

• Arslan, hayvanlara dedi ki: "Sizden hile değil de vefâ görsem, dediğiniz 
doğru ama, ben şundan, bundan çok hile gördüm, çok ağzım yandı. 

905 • Ben insanların yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helâk olmuşum. O 
yılanlar, o akrepler tarafından çok ısırılmışım. 

• İçimde pusu kurmuş olan nefs ise, hilede, kin gütmede insanlardan fenâ, 

beter. 



• Benim kulağım, 'Gerçek mü'min bir yılan deliğinde iki kere sokulmaz' 
hadisini işitti ve Peygamberin bu sözünü canla, gönülle kabul etti." • Hepsi de; "Ey 
her şeyden haberi olan hakim! Sakınmayı bırak, çünkü sakınmak, insanı kader 
hükmünden kurtaramaz." dediler. 

912 • Arslan dedi ki: "Evet, kader hükmüne uymak, Allah'a tevekkül etmek 
yol göstericidir, ama sebeplere baş vurmak da Peygamberin sünnetidir. 

• Hz. Peygamber, yüksek sesle buyurmuştur ki: "Devenin dizini tevekkül 

bağla...' 

• 1 Çalışıp kazanan Allah'ın sevgilisidir' hadisini dinle, tevekkül edeceğim diye 
sebeplere sarılmakta tenbellik etme." 

915 »Hayvanlar, arslana dediler ki: "Rızık için çalışıp kazanmak halkın i'ti- 
kâd, inanç zayıflığındandır. İnsanların kazançları, hırsları miktarınca elde ettikleri 
riyâ lokmasıdır. 

• Gökten yağmur yağdıran Allah'ın, rahmeti ile ekmek vermeğe de gücü 

yeter." 

• Arslan dedi ki: "Evet dediğiniz doğrudur. Fakat Allah, ayağımızın önüne de 
bir merdiven koymuştur. 

930 »Dama basamak, basamak çıkmak gerek. Burada cebrî olmak, her şeyi 
Hakk'tan bilmek, ham bir ümiddir. 

69 

• Ayağın varken, kendini nasıl topal edersin? Elin varken pençeni yapma 
gücünü nasıl gizlersin? 

• Efendisi kölesinin eline beli verince, söz söylemeden, efendinin ne demek 
istediği anlaşılır. 

• Bele benzeyen el de, Hakkın bir işâretidir. Çalışmamız için bize verdiği bir 
emirdir. îşin sonunu düşünme gücümüz ise, onun sözleri, buyruklarıdır. Her şeyi, 
çalışmamıza bir sebeptir." 

948 • Hayvanların hepsi de, arslana bağıra bağıra dediler ki: "Sebep 
tohumlarını eken o harisler... 

• Yüz binlerce kadın ve erkek, sebeplere baş vurdukları halde, ne diye 
zamanın faydalarından birisini elde edemediler? 

950 • Dünya kurulalıdan beri, yüzbinlerce devirler içinde, sayısız insanın ağzı 
ejderha gibi açıldı. 

• O akıllı ve bilgili insanlar, öyle hilelere baş vurdular ki, hilelerinden dağlar 
bile yerinden koptu. 

• Bunca tedbirlerine rağmen, gerek ava giden kişilerin, gerekse çeşitli işlerde 
hırsla çalışanların ellerine, ezelde verilen kısmetten başka bir şey geçmedi. 85 

85 Merhûm Şeyh Gâlib Hazretleri bir şiirinde: 
"Ne zaman ki bezm-i canda buluşuldu kâle-i kâm 
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü." diye yazar. 

• Bütün bu uğraşan, didinen insanların hepsi de tedbirlerinden, çalışma- 
larından âciz kaldılar, bir şey elde edemediler, sonra da Allah'ın emri ve takdiri ne idi 
ise, o oldu. 

955 • Ey tanınmış kişi, kazanmayı bir addan başka bir şey bilme, ey hilekâr, 
senin bu hileli çalışmalarını da, bir vehimden başka bir şey sanma." 

971 • Arslan; "Evet." dedi. "Tevekkül doğrudur. Fakat, bir de peygamberlerin 
ve müminlerin çalışmalarına bak. 

• O mübârek insanlar, türlü cefâlar, mihnetler çektilerse de yılmadılar, Allah, 
onların uğraşmalarını, didinmelerini boşa çıkarmadı. 

• Onlarnı tedbir ve çare aramaları, her zaman hoş ve latif oldu; zâten güzelden 
ne gelirse güzeldir. 

• Onların tuzakları, göklerin mânâ kuşunu yakaladı. Çalışmaları yardımı ile 
onlar, noksanlardan kurtuldular, tamamiyle kemal mertebesi buldular. 



70 

975 • Ey mânâ yolunun isteklisi, ey Hakk âşıkı, gücün yettikçe peygamber- 
lerle, velilerin yolunda bulunmaya çalış." 

992 • Arslan, bu çeşit bir çok deliller getirdi. O cebrîler, yâni av hayvanları, 
arslanın cevaplarını dinleyip kandılar. 

• Tilki, ceylan, tavşan, çakal cebrîliği bıraktılar, dedi-koduyu kestiler. 

• Bu alış verişte ziyana düşmemek için, kükremiş arslanla anlaşmaya vardılar. 

• Her günün payı zahmetsizce arslana gidecekti. Bu sûretle onun da başka bir 
isteği olmayacaktı. 

995 • Her gün kur'a, hangi hayvana düşerse, o hayvan, pars gibi koşup, ars- 
lanın yanına gidecekti. 

• Bu ölüm kadehi, bu kur'a döne dolaşa tavşana, gelince, tavşan; "Bu cefâ 
daha ne vakte kadar sürüp gidecek." diye bağırdı. 

• Hayvanlar dediler ki: "Bunca zamandır, biz, ahdimizde vefâda bulunduk, 
sözümüzde durduk, bu uğurda canlarımızı fedâ ettik. 

• Ey inatçı tavşan, bizim adımızı kötüye çıkarma, haydi, çabuk yürü git, 
arslan incinmesin..." 

1000 • Tavşan; "Dostlar, kızmayın, bana mühlet verin de hilemle, ona oyun 
oynayacağım, oyunla, siz de belâdan çıkın kurtulun." dedi. 

• "Mühlet verin de, hilemle canınız eman bulsun, bu can kurtaracak hilem, 
oğullarınıza miras kalsın, söylensin dursun." 

1005 • Hayvanlar, tavşana dediler ki: "Bizim sözümüze kulak ver, tavşan ol- 
duğunu unutma, haddini aşma.. 

• Bu ne biçim lâf? Senden daha iyi, daha güçlü olanlar, bu sözü hatırlarına 
bile getirmediler. 

• Sen, ya gurura kapıldın, yahut da başımıza gelecek bir kaza var. Yoksa 
böyle bir söz, senin gibi bir âcize, bir zavallıya nasıl yaraşır?" 

• Tavşan; "Dostlar!" dedi. "Bu sözleri bana Allah ilhâm etti. Bu yüzdendir ki, 
benim gibi âciz ve zavallı bir mahlûkta, kuvvetli bir fikir ve bir kurtuluş tedbiri hâsıl 
oldu." 

• Cenâb-ı Hakkın bal arısına öğrettiği hüner ve ma'rifet ne arslanda vardır, ne 
de yaban eşeğinde... 

1010 • Arı, taze balla dolu petekler yapar, Allah, o bilginin kapısını ona aç- 
mıştır. 

71 

• Allah'ın ipek böceğine öğrettiği hüneri, hangi fil bilir?" 

1041 • Ondan sonra, hayvanlar; "Ey çevik tavşan!" dediler. "Aklında ne 
varsa, ne düşünüyorsan onları söyle, ortaya koy. 

• Sen cüssene bakmadan, bir arslanla uğraşmaya kalkışmışsın. Bu hususta, 
aklına gelen tedbir ne ise, bize de söyle. 

• Birbirinden fikir sormak, danışmak, ayıklık, uyanıklık verir, akıllar, akla 
yardım eder." 

• Hz. Peygamber efendimiz; 'Ey tedbir sahibi kişi, bir kere de güvendiğin bir 
kimseye danış.' diye buyurdu." 

1045 • Tavşan dedi ki: "Her sır açığa vurulmaz. İşin sonunun ne olacağını 
bilemezsin, bazen tek dediğin çift, bazen çift dediğin tek olur. 86 

86 Tek, çift kelimelerini "tek-çift"şeklinde Türkçe olarak Mevlâna bu beyitte kullandığı gibi oğlu Sultan Veled 
Hazretleri de şu meâlde olan bir beytinde aynen kullanmıştır: "Bu ayrılık dünyasında kulları, Cenâb-ı Hakk'tan ayrı düşmüş gibi 
görünürlerse de, aslında hepsi, Allah'la beraberdir. Zahirde çift gibi görünürlerse de bâtında tektirler." 

• Aynanın saflığını, berraklığını yüzüne karşı söyleyecek olursan, ayna 
çabucak buğulanır, bulanır da bizi bize göstermez. 



• Şu üç şey hakkında dudağını az kımıldat: Fikrini, kanaatini, paranı, bir de 
mezhebini kimseye söyleme. 87 

87 Altınını, gidişini ve mezhebini ört" diye bir hadîse işâret var. 

• Çünkü bu üç şeyin düşmanı çoktur. Düşman bunları bilince sana pusu kurar. 

• Bir sırrı, bir iki kişiye söyledin mi, artık o sırra veda et. İki kişiyi aşan bütün 
sırlar, yayılır, gider." 

1050 • Tavşan gitmeyi bir zaman geciktirdi. Sonra kalkıp pençesi kuvvetli 
arslanın yanına gitti. 

• Tavşanın gecikmesinden ötürü, arslan kızgınlığından toprağı kazıyor, 
kükreyip duruyordu. 

• Kendi kendine diyordu ki: "Ben zaten 'o alçakların ahidleri hamdır, 
gevşektir, onlar sözlerinde durmazlar' demiştim. 

• Onların bir ağızdan bağrışıp ulumaları beni aldattı. Şu zaman, beni ne vakte 
dek böyle aldatacak." 

• Arslan, öfkeli bir halde diyordu ki: "Düşman kulağıma aldatıcı sözler o 
söyledi de, benim gözümü bağladı. 

72 

• Cebrî olan o hayvanların hileleri beni bağladı. Onların sahte kılıçları 
bedenimi yaraladı. 

• Bundan sonra ben, artık, onların riyâkâr sözlerini, aldatıcı bağrışmalarını 
dinlemem, o seslerin hepsi de şeytan sesleri, gulyabânî sesleri. 

• Ey gönül, durma, onları parçala, postlarını yüz; zâten onlar posttan başka bir 
şey değildir." 

• Öfkelenip duran, coşup köpüren arslan, tavşanın uzaktan gelmekte olduğunu 

gördü. 

• Tavşan korkusuz ve küstahça koşuyordu. Öfkeli, asık suratlı idi, kızmış, 
aksileşmişti. 

• Çünkü o, kırık dökük bir hale gelmek, suçlu gibi görünmek istemiyordu. 
Cesur ve korkusuz görünmekle, şüpheleri üzerinden atacaktı. 

• Tavşan, ilerleyip yaklaşınca, arslan ona; "Ey soysuz!" diye haykırdı. 

• "Ben ki, öküzleri parçalamış, erkek arslanların kulaklarını burmuş, onları 
yola getirmiş bir kahramanım. 

• Senin gibi, bir tavşan parçası kim oluyor ki, benim gibi bir arslanın emrini 
ayaklar altına atıyor." 

• Tavşan; "Aman efendim." dedi. "Lütfeder de bağışlarsan, bir sözüm var, arz 
edeyim." 

• Arslan dedi ki: "Ey ahmakların anlayışsızı, basiretsizi, ne gibi özrün var? 
Pâdişâhların huzuruna böyle mi; bu vakitte mi gelirler? 

• Sen vakitsiz öten bir horozsun, senin başını kesmek gerekir. Zaten ahmağın 
özrü dinlenmeğe değmez ki... 

• Ahmağın özrü, kabahatinden beterdir. Câhilin özrü ise, ilmin zehri 
mesâbesindedir. 

• Ey tavşan, senin özründe bilgi yok, bomboş. Ben tavşan değilim ki, böyle 
bilgisizce söylenmiş bir sözü kulağıma sokabileyim." 

• Tavşan; "Pâdişâhım!" dedi. "Adam olmayanı, adam yerine koy; zulüm 
görmüş, canı yanmış birisinin de özrüne kulak ver. 

• Hele yolunu şaşırmış bu zavallıyı, pâdişahlık makamının zekâtı, şükranı 
olarak kabul et, onu yolundan kovma. 

• Bütün ırmaklara, arklara su veren, o büyük deniz bile çeri çöpü başının 
üstünde gezdirir. 

73 



1165 • Bu keremi yüzünden denizden bir şey eksilmez, bu kereminden ötürü 
deniz ne çoğalır, ne de azalır." 

• Arslan; "Ben" dedi. "Keremi, iyiliği yerine göre yaparım, yerinde lûtufda 
bulunurum. Herkese boyuna göre elbise biçerim." 

• Tavşan dedi ki: "Her ne kadar lûtfa lâyık değilsem de, beni dinle. Zaten ben, 
nehir ejderhasının önüne başımı koydum, ne yaparsan yap. 

• Ben kuşluk vakti yola düşmüş, arkadaşımla beraber pâdişâhımın huzuruna 
geliyordum. 

• Arkadaşlarım, senin için, benimle beraber başka bir tavşanı da bana yoldaş 
etmişler, yollamışlardı. 

1170 • Yolda önümüze çıkan bir arslan, kulunuza ve huzurunuza gelmekte 
olan yol arkadaşıma saldırdı, her ikimizin de canına kasd etti. 

• Bize saldıran arslana dedim ki: 'Biz pâdişâhlar pâdişâhının kullarıyız, o 
kapının değersiz iki küçük kapı yoldaşlarıyız. Bize dokunma...' 

• Fakat, o, hiddetlendi de dedi ki: 'Pâdişâhlar pâdişâhı dediğin de kim oluyor? 
Benim huzurumda, öyle her adam olmayanın adını ağzına almaktan utan! 

• Her ikiniz de, kapımdan döner giderseniz, hem seni, hem de pâdişâhını 
param parça ederim'. 

• Ben de, o arslana dedim ki: 'Bana izin ver de bir kere daha pâdişâhımın 
yüzünü göreyim de, ona, senden haber vereyim'. 

• O arslan da bana; 'Yoldaşını, yanımda rehin olarak bırak, yoksa inancıma 
göre sen, benim kurbanımsın.' dedi. 

• Ona çok yalvardımsa da hiç fayda etmedi. Arkadaşımı rehin olarak aldı, 
beni yalnız bıraktı. 

• Arkadaşım, letafette, güzellikte ve semizlikte benim üç mislimdi. 

• Bundan sonra o arslan yüzünden o yol kapanmıştır. Bizim halimiz de arz 
ettiğim gibi oldu. 

• Bundan sonra, sana gönderilen günlük nafakadan ümidini kes, ben sana 
doğruyu söylüyorum; doğru ise acıdır. 

• Eğer sana, günlük nafaka gerekse, yolu temizle; haydi gel de o korkusuz 
arslanı ortadan kaldır." 

• Arslan dedi ki: "Haydi bakalım, bismillah, gidelim. O bahsettiğin arslan 
nerededir? Doğru söylüyorsan, öne düş... 

• Gidelim de, onun da cezasını vereyim, onun gibi yüzlercesinin de. Bu 
söylediklerin yalansa senin de hakkından gelirim." 

74 

• Tavşan arslanı tuzağına düşürmek için kılavuz gibi önüne düştü. 

• Önceden, nişan koyduğu bir kuyuya doğru yürümeğe başladı. Tavşan bu 
derin kuyuyu, onun canına tuzak yapmıştı. 

• Her ikisi de, kuyunun bulunduğu yere yaklaştılar. İşte, sana su gibi, saman 
altında yürüyen bir tavşan. 

• Kuyu yanına gelince, arslan, tavşanın geri kaldığını gördü. 

• Ona dedi ki: "Niçin ayak sürüyorsun? Geri kalma, öne düş." 

• Tavşan; "Ayağım nerede? Korkudan bende el, ayak kalmadı ki, canım tir tir 
titriyor. Yüreğim yerinden oynadı." dedi. 

• "Yüzümü görmüyor musun? Betim, benzim sapsarı. Zaten, rengim içimin ne 
hale geldiğini haber veriyor." 

• Arslan; "Sen, şu hastalık sebeplerini bırak da, neden geri kaldın? Bana onu 
söyle, onu öğrenmek istiyorum." dedi. 

• Tavşan; "O arslan" dedi. "Bu kuyuda oturuyor. O, bu kalede, her türlü 
âfetlerden emindir." 



• Arslan dedi ki: "Korkma, ileri gel. Benim açacağım yara onu kahreder. Bir 
bak bakalım, o arslan orada mı?" 

• Tavşan; "Ben o ateşten yanmışım, yaklaşamam." dedi. "Sen beni kucağına 
alırsan... 

• Ey kerem madeni, ancak o zaman gözümü açar, kuyuya bakabilirim." 

• Arslan tavşanı, kolları arasına aldı. O da arslanın himayesinde kuyuya kadar 
sokuldu. 

• Kuyuya baktıkları zaman, su içinde, arslanın ve tavşanın hayali göründü. 

• Arslan, suda kendi aksini gördü. Kuyuda bir arslan, kucağında da semiz bir 
tavşan görünmekte idi. 

• Arslan, düşmanını suda görünce, tavşanı bıraktı kuyuya atladı. 

• Kazdığı kuyuya kendisi düştü. Yaptığı zulüm, kendi başına geldi. 

• Tavşan, kurtulduğuna, sevinerek müjde vermek için hayvanların bulunduğu 
ovaya koştu. 

• Arslanın kuyu içinde inleyerek öldüğünü gördüğü için tavşan, çayıra doğru 
koşarken, sevincinden oynuyor, çarh atıyordu. 

75 

• Ölümün elinden kurtulduğu için havada oynayan dal gibi, yaprak gibi raks 
ediyor, sallanıyor, el çırpıp duruyordu. 

1357 • Durumu öğrenen bütün vahşi hayvanlar, güle oynaya, sevinerek, zevke 
dalıp coşarak, sıçrayıp oynamaya başladılar. 

• Etrafında halka oldular. Tavşanı mum gibi ortaya aldılar. Karşısında saygı 
ile yerlere kapanıp dediler ki: 

• "Sen gökten inmiş bir melek misin? Yoksa peri misin. Hayır hayır, ne 
meleksin ne de peri, sen erkek arslanların Azrail'isin. 

• Ne olursan ol, canımız sana kurban olsun, onu yendin; elin, kolun sağ olsun. 

• Bir kere daha söyle, onu nasıl kandırdın, nasıl faka bastırdın? O zâlimi hangi 
hile ile kahrettin? 

• Bir kere daha söyle de, hikâyen derdimize derman olsun, bir kere daha söyle 
de, can yaralarına merhem olsun." 

• Tavşan dedi ki: "Ey büyük varlıklar, benim bu başarım, Allah'ın yardımı ile 
oldu. Yoksa bir tavşan kim oluyor ki, böyle bir iş yapabilsin? 

• Allah, benim koluma kuvvet, gönlüme nûr ihsan etti. Gönlümdeki nûr da 
elime, ayağıma güç verdi." 88 



88 Mesnevi'nin I. cildinin 900 numaralı beyti ile başlayan ve Mesnevî-i Şerifin en uzun hikâyelerinden biri olan 
"Arslan ve Av Hayvanları" hikâyesini Mevlâna, Kelile ve Dimne kitabından aldığını haber veriyor; "Kelile'den bu hikâyeyi oku 
ve kıssadan hisse almaya bak." (Mesnevi, I, 899) diye buyuruyor. Kelile ve Dimne aslı Hindistan'da milâdın 3. asrında 
Keşmir'de; Sanskrit diliyle kaleme alınmıştır. Müellif oarak gösterilen Beydaba bir ünvan olup "âlimlerin başı" demekmiş. 

Şu halde bu kitabın yazarı bilinmemektedir. Bu kitapta bulunan hayvan hikâyeleri ve onlara söyletilen sözler, 
hikmetler de, Hind milletinin, Hind halkının görüşleri ve düşünceleri demektir. Asırlardan beri, Kelile ve Dimne çeşitli adlar 
altında, çeşitli dillere çevrilmiş olup, dünyada ölmez eserler arasına girmiştir. Denilebilir ki, insanoğlunun hayvanlara ait olan 
hikâyelerinin ilk kaynağını bu kitap teşkil etmektedir. Eski Yunanlıların "Aesipos" (Ezop) hayvan masallarını bundan aldığı 
gibi, Lâtin Phaedras ve Fransızların La Fontein'in fabl'ları da kaynağını hep bu hind efsanelerinden almıştır. 

Bu kitap dilimize de tercüme edilmiştir. Önce Ali Çelebi (1455) tarafından Hüımâyûnnâme adı ile çevrilmiş, 
sonradan Ahmed Midhat Efendi tarafından sade dille hülâsası neşredilmiştir. Bu değerli kitap daha sonra Ömer Rıza tarafından 
Arapça aslından Türkçeye çevrilmiştir. 

Hz. Mevlâna; Arslan ve Av Hayvanları hikâyesini Kelile'den almış ama, ona bambaşka bir şekil vermiş, onu 
genişletmiş, içine başka hikâyeler katmış. Kendi anlatmak istediği konuları yeri geldikçe derinleştirmiş, böylece; okuyucuya 
kendi görüşlerini, fikirlerini, inançlarını hayvanların ağzından iletmiştir. Dikkatle okunduysa görülür ki, Hz. Mevlâna, bu 
hikâyede, arslanın ve diğer hayvanların ağzından "çalışmanın önemi, Allah'a tevekkül, kazâ, kader, irâde-i cüz'iyye" konuları 
üzerinde özlü, derin mânâlar, fikirler yürütmekte, bizi Mu'tezile tâifesinin İslâmî olmayan inançlarından knrtarmaya çalışmakta, 
gerçek İslâmî inanca götürmektedir. Konuların daha iyi anlaşılması için, birbirine zıd düşen görüşler ortaya koymakta, 
okuyucuyu düşünceye sevk etmekte, sonunda da onu tam Muhammedi imana götürmektedir. Hikâyeden çok tatlı sonuçlar 
çıkarmakta, çok hoş, hayatî yorumlar yapmaktadır. 

Ezcümle: "O arslanın kendine saldırması gibi, sen de başkalarına saldırırken, haberin olmadan kendine 
saldırıyorsun." 1323. beyt. "Sen kendi kendine kılıç çekiyorsun.' "Ey insanoğlu, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, 
senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, onlardan görünmesidir." 1319. beyt. 



76 

Azrâil(a.s.)'ın bir adama bakması; o adamın da 
Hz. Süleyman'a gitmesi hikâyesi. 



• Saf bir kişi, bir kuşluk vakti, koşa koşa Hz. Süleyman'ın adalet sarayına 

sığındı. 

• Yüzü gamdan, korkudan sararmış, iki dudağı mosmor kesilmişti. Hz. 
Süleyman, ona; "Efendi! Sana ne oldu?" diye sordu. 

• Adam; "Azrâil, bana öyle öfkeli, öyle kin güder bir gözle baktı ki..." dedi. 

• Hz. Süleyman; "Peki." dedi. "Sen, şimdi benden ne istiyorsun? Onu söyle!" 
Adam; "Ey canları koruyan büyük varlık! Rüzgâra emret de... 

• Beni buradan Hindistan'a götürsün; belki kulunuz, oraya gidince canını 
kurtarmış olur." 

• Hz. Süleyman rüzgâra emretti. Rüzgâr da o adamı aldı, hemen deniz 
üstünden uçurarak Hindistan'ın iç taraflarında bir yere götürdü. 

• Ertesi gün dîvân kurulmuştu. Herkes, Süleyman'ın huzuruna gelmişti. Hz. 
Süleyman Azrâil' e dedi ki: 

•"Senin korkundan bana gelip sığınan, o müslümana, onu canından, malından, 
evinden, barkından ayırmak, avare etmek için mi öyle öfkeli baktın?" 

• Azrâil dedi ki: "Ben ona öfkeli bakmadım. Ben onu, yol üstünde gördüm de, 
şaşırdım kaldım, bu sebeple ona, şaşkın şaşkın baktım. 

77 

• Çünkü, Cenâb-ı Hakk bana 'Onun canını, bugün Hindistan'da al' diye 
buyurmuştu. 

• Şaşırdım da, kendi kendime dedim ki: , 'Bu adamın yüzlerce kanadı bile 
olsa, onun bugün Hindistan'a varabilmesi çok uzak, çok zor'." 

• Ey yoksulluktan, ilâhî takdirden korkan ve ihtiraslarına kapılan kişi; sen, 
bütün dünya işlerini buna kıyas et, gözünü aç da, hakikati gör. 

970 • Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Ne de olmayacak şey! Kimden 
neyi kapıyoruz? Neyi kaçırıyoruz? Allah'tan mı? Ne de büyük günah... 



Kazadan korkma, sonunda senin elinden tutacak yine 

kazadır. 

1255 • Bu kaza güneş örten bir bulut idi. Arslanla ejderha bile kaza yüzünden 
fâreye döner. 

• Kaza ve kader zuhur edince, bir tuzağı göremiyorsam, bu yolda bilgisiz olan 
yalnız ben değilim ki... 

• Ne mutlu o kimseye ki işin iyi yönünü tutmuş, zorlamayı saldırmayı 
bırakmış, yalvarma yakarma yoluna düşmüştür. 

• Eğer kaza, seni gece gibi kaplıyacak ve karanlıkta bırakacak olursa, gam 
yeme, çünkü kaza ve kader, sonunda yine senin elinden tutar, seni aydınlığa çıkarır. 

• Kaza ve kader, yüz kere canına kasdetse, yine sana can verecek, derman 
edecek odur. 



1260 • Şu kaza, yüz kere yolunu vursa, yine senin çadırını gökyüzünün 
yücesine kurar. 

• Kazanın seni korkutmasını, kerem eseri bil... Çünkü bu korkutma, seni 
emniyet meleğine götürmek içindir. 



Kazâ gelince, uyanık gözlerin bile bağlanacağını 
bildiren Hüdhüd hikâyesi. 

• Vaktaki Süleyman Peygamberin otağını, dîvân çadırını kurdular, bütün 
kuşlar, ona hizmet etmeğe geldiler. 

78 

• Onu, kendilerinin dillerini bilir, sırlarına mahrem kesilir buldular da teker 
teker canla başla huzuruna koştular. 

• Bütün kuşlar, cik cik diye ötmeyi bırakmışlar, sen bir kardeşinle nasıl 
konuşursan, onlar da Süleyman(a.s.)'la daha fasih, daha rahat bir şekilde konuşmaya 
başlamışlardı. 

• Bir dili konuşmak, birbirinin dilinden anlamak, bir çeşit yakınlık, bir çeşit 
bağlılıktır. İnsan dilini bilmediği yabancılarla bir arada kalınca, bağlanmış, hapse 
düşmüş gibi olur. 

• Aynı dili konuşan, nice Hindli ile nice Türk vardır ki, birbirleri ile anlaşırlar, 
ahbab olurlar. Fakat iki Türk birbirinin dilinden anlamazlarsa, birbirlerine yabancı 
kalırlar. 

• Halbuki gönül dili, mahremlik dili, karşılıklı içten anlaşma dili, bambaşka 
bir dildir. Hiç bir dile benzemez. Gönül birliği, dil birliğinden daha üstündür. 

• Gönülden sözsüz, işâretsiz, yazısız, yüzbinlerce ifadeler, konuşmalar belirir. 

• Bütün kuşların her biri, kendi sırlarını, hünerlerini, bilgilerini, işlerini, 

• Bir bir Süleyman'a söylüyor, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için ö- 
ğünüyorlardı . 

• Kuşların bu öğünmeleri, kibirlerinden, kendilerini göstermek istediklerinden 
ötürü değildi. 

• Sadece Süleyman(a.s.)'ın huzurunda, kendilerine mevki verilmesi ve onun 
yakînından olmayı arzu ettikleri içindi. 

• Hüdhüd'e sıra geldi. Sıfatını, düşüncesini bildirme nöbeti ona düştü. 

• Dedi ki: "Pâdişâhım, en küçük hünerimi kısaca arz edeyim; çünkü kısa 
söylemek daha iyidir." 

• Hz. Süleyman; "Söyle bakalım, o hünerin nedir?" diye sordu. Hüdhüd dedi 
ki: "Ben havada, çok yükseklerde uçarken... 

• Yukarlardan, şaşmayan bir gözle, yakîn gözü ile bakınca, yerin derin- 
liklerindeki suyu gördüm. 

• O su nerededir? Derinliği ne kadardır? Ne renktedir? Nereden coşup gelir? 
Topraktan mı, yoksa taştan mı? Hepsini gördüm, bilirim. 

• Ey Süleyman! Ordunun konacağı yeri, belirlemen için, bu bilen, anlayan 
kulunu seferlere berâber götür." 

79 

• Bunun üzerine Süleyman Peygamber; "Susuz, uçsuz bucaksız çöllerde sen 
bize arkadaş ol, bizimle beraber bulun." dedi. 

• Karga bu sözleri duyunca, hasedinden, Süleyman'ın huzuruna geldi de; "O" 
dedi. "Yalan söyledi, kötü söyledi. 



• Pâdişah'a karşı söz söylemek edebe aykırıdır. Hele o söz, yalan olursa, 
olmayacak bir söz olursa.. 

• Eğer Hüdhüd'de bu görüş olsa idi, bir avuç toprak altındaki tuzağı nasıl olur 
da görmezdi? 

• Nasıl olur da tuzağa tutulurdu? Nasıl olur da muradına ermez, kafese 
girerdi?" 

• Bunun üzerine Süleyman dedi ki: "Ey Hüdhüd, ilk iddianın yalan çıkması 
sana yakışır mı? 

• Ey ayran içmiş olan, nasıl olur da sarhoşluk taslarsın, huzurumda lâf 
edersin, hem de yalan söylersin." 

• Hüdhüd dedi ki: "Ey pâdişâhım, benim gibi çıplak, yoksul, bir zavallı 
aleyhinde düşmanımın söylediği sözleri, Allah için olsun, dinleme. 

• Bu iddiamın aslı yoksa, işte, yere başımı koydum, boynumu vur. 

• İlâhî kazayı inkâr eden karganın binlerce aklı bile olsa kâfirdir. 

• Eğer ilâhî kaza, aklımın gözünü kapatmasa, ben tuzağı havadan görürdüm. 

• Fakat kaza gelir çatarsa, bilgi uykuya dalar, ay kararır, güneş tutulur. 89 

89 "Kaza, gelip çattığı zaman, göz kör olur, görmez" mealindeki bir hadîs-i şerif vardır. 

• Hakkın kazasının insanı şaşırtan bu çeşit tertiplerinin zuhuru nâdir değildir. 
Kazayı ve kaderi inkâr edenin inkârını da kazadan ve kaderden bilmelidir." 



Allah'ın takdirine karşı ölü gibi olmak gerek 

• Kaderden sakınmakta perişan olmak, kötülüklere uğramak vardır. Yürü, 
tevekkül et, çünkü tevekkül, işlerin en iyisidir. 

• Ey öfkeli kişi, kaza ve kaderle pençeleşme ki, kaza ve kader de seninle 
pençeleşmesin, kavgaya tutuşmasın. 

80 

• Allah'ın hükmüne ve takdirine karşı ölü gibi olmak gerek ki, sabahın Rabbi 
olan Allah'tan bir kahır yarası almıyasın. 90 

90 Eski şâirlerden biri: 

"Hakka tefviz-i umur et ne elem çek ne keder 

Gelir elbette zuhura, ne ise hükm-i kader, "demiştir. Ama, bu görüş tam islâmî bir görüş değildir. 

• Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Hakka teslim olmaktan daha 
hoş ne vardır? 91 

" Bu tevekkül, kalbe inanca aittir. Yoksa uzuvlarımızın uğraşması, menfaat peşinde koşması tevekküle aykırı 
değildir. Uğraştıktan, sebeplere baş vurduktan sonra gelen şeyin "takdir-i ilâhî" olduğuna inanmaktır. Eğer yaptığımız iş bize 
zor gelirse, O'nun takdiri ile zorlaşmıştır. Eğer o iş kolaysa, yine Hakk'ın takdiri ile kolaylaşmıştır. Sebeplere teşebbüs edilsin 
veya edilmesin, netice Hakk'ın takdiridir. Bu hal, kulun isti'dadına, yahut ezeldeki yazısına göre kulun başına gelirse Hakk'tan 
gelir. İşte tevekkül buna inanmaktır. 

• Bir çok kimseler, belâdan kaçıp, başka bir belâya tutulurlar. Yılandan 
kurtulayım, derken ejderhaya düşerler. 

• İnsan çare arar, hileye sapar, fakat, hilesi ayağına dolaşır, tuzak olur. Can 
sandığı, bağrına bastığı en yakını, onun kanını içmek ister. 

• İnsan düşmanından korunmak için kapısını kapar, kilitler. Halbuki düşman, 
evin içindedir. Firavun'un hilesi de buna benzer. 

• Madem ki, bizim gözümüzde bir çok hastalıklar vardır. O halde, git kendi 
görüşünü, dostun görüşünde yok et. 92 

92 Kendini dostun görüşünde yok etmek demek, benliği yok etmek mânâsına gelir. O zaman şöyle demek gerekir: 
"Benliği yok et de, sen, seninle görme, her şeyi Hakk'la gör, kendim, kendi görüşünü at gitsin." 

• Bizim görüşümüze karşılık dostun görüşünü elde edebilmek, verilenin 
yerine alınan ne güzel bir karşlılıktır. Onun görüşünde bütün dilekler bulunur. 

• Henüz ayakta duramayan, yürümeyen, bir şey tutamayan çocuk babasının 
omuzunda taşınır. 93 

93 Burada, bu çocuk gibi tamamiyle Hakk'ın emrine teslim olmak bahis konusudur. 



• Fakat olmayacak şeyler yapmaya, el ayak sahibi olmaya başlayınca 
zahmetlere düşer, kötülüklere uğrar. 

• Halkın rûhları da, ezelde, el ayak sahibi olmadan önce, fenâdan safâya uçup 
duruyordu. 

81 

• Ne zaman ki ruhlar âleminden beden âlemine "ininiz" emrini aldılar, öfkeye, 
hırsa, kanaata bağlanıp kaldılar. 

• Bizler, Allah'ın âilesi ve onun süt isteyen çocukları gibiyiz, nitekim 
Resûlullah Efendimiz; "Halk Allah'ın âilesidir." diye buyurmuştur. 94 

94 Bu beyitte geçen hadîs-i şerifin aslı şu anlamdadır: "Bütün mahlûkât yâni yaratılmış bütün varlıklar Allah'ın 
âilesidir. Yaratılmışlar içinden Allah'a en yakın, en sevgili olan da, âilesine, yâni halka en ziyâde sevgisi olan, onlara menfaati 
dokunandır." Gerek bu hadîsteki "Allah'ın âilesi" tâbiri, gerek yukarıki beyitte Hz. Mevlâna'nın; "Yürüyemeyen çocuk 
babasının omuzunda taşınır." diye buyurması yanlış anlaşılmamalıdır. Hepsi mecâzi anlam taşır. 

• Hakkın yakını, onun sevgilisi olur da, onun buyruklarını canla, başla kabul 
edecek olursan, sevgilinin buyruğunu yerine getirmek için de gerekince canını bile 
verirsin. 

• Onun buyruklarını candan kabul edince, o sana, nice sırların işâretlerini 
verir, yükünü kaldırır, seni senden alır. Sana başka işler, rûhânî güçler ihsan eder. 

• Şu dünya hayatının, beşerî ihtiyaçların yükü altında ezilirken, seni yük 
altından kurtarır, artık sen, dünya istekleri altında ezilmezsin sen onları altına alır 
ezersin. Buyruklarını candan ve gönülden kabul ettiğin için, Allah seni makbul bir 
kul haline kor. 

• Ey Hakk âşıkı, Allah'ın buyruklarını kabul eder ve o buyruklara göre 
yaşarsan, zaman gelir, o buyrukları sen söylersin. Şimdi ona ulaşma yollarını 
aramada ve istemedesin. Bir gün lütfeder, ona ulaşırsın. 



Cebre inanmak, Allah'ın verdiği nimeti inkâr 
etmektir. 

• Çalışman, Hakkın sana lütfettiği güce, cüzî irâde nimetine bir şükürdür. 
Cebr inancın ise, o nimeti inkâr etmektir. 

• Ey Hakk tâlibi, çalışarak, onun verdiği cüzî irâde gücüne şükretmen, senin 
mânevî gücünü, kuvvetini artırır. Cebr inancı ise, çalışma, bir şeyler yapma nimetinin 
elden gitmesine sebep olur. 

• Ey Hakk yolunun yolcusu! Senin cebre inanman, yolda uyumaya benzer. 
Vahdet dergâhının kapısını görmeden, o kapıya varmadan sakın uyuma. 

82 

• Ey ibret almayan tenbel cebrî! Sakın uyuma; o meyveli ağacın gölgesinden 
başka yerde uyuma. 95 

95 Bu beyitte şu meâldeki bir hadîs-i şerife işâret var: "Cennet ağaçlarından birine rast geldiğiniz zaman gölgesinde 
oturan ve yemişlerinden yiyiniz" diye buyuranca: "Yâ Resûlallah, bu hal dünyada nasıl mümkün olur?" diye sordular. "Bir 
âlime tesadüf ettiğinizde, cennet ağaçlarından birine rast gelmiş olursunuz." cevabını vermişti. 

• Yalnız orada yat, uyu, her lahza, her an, rüzgâr dalı silksin de uyuyanın 
başına meyveler, rızıklar dökülsün. 

• Cebre inanmakla, yol kesen eşkiyalar arasında yatıp uyumak birdir. Vakitsiz 
uçmaya çabalayan yavru bir kuş, kedilerden nasıl kurtulur. 

• Hakkın buyruklarına önem vermezsen aldanırsın da, sen de, şu bir parçacık 
akıl da yiter, kaybolur. Aklını kaybeden baş ise, kuyruk kesilir. 

• Sana akıl veren, gönül veren, çalışma gücü veren Allah'a şükretmemek 
uğursuz, ayıp bir şeydir. Bu hal, şükretmeyeni cehennemin tâ dibine kadar götürür. 



• Eğer tevekkül edecek isen, çalışarak, uğraşarak tevekkül et. Ekini ek, ondan 
sonra Allah'a tevekkül et. 

• Çalışmak da haktır, dert de hak, devâ da hak. Fakat inkâr eden, çalışmayı 
inkâr etmeğe çalışır durur. 96 

Çalışmanın, derdin, devanın hakikatleri meydandadır. Çalışmayı inkâr eden kişi, çalışmayı isbat eden kişinin, 
çalışmasını, gayretini inkâr eder. Bunun için aklî ve nakli deliller getirir. Bu gibi kişilerin çalışmayı inkâr hususundaki 
gayretleri kendi kendilerini yalancı eder de çalışmanın bir hakikat olduğunu ortaya koyar. Aslında bunlar, menfi de olsa, 
çalıştıkları halde çalışmayı inkâr eden zavallılardır. 



Çalışıp çabalamak 
kazâ ve kadere karşı gelmek değildir. 

• Çalışıp, çabalamak, kaza ve kadere karşı gelmek, onunla savaşa girişmek 
değildir. Çünkü, bizi, çalışıp çabalamaya zorlayan da kaderimizdir. 

• İman yolunda, kulluk ve insanlık yolunda yürüyen bir kimse, bir nefes ziyan 
ederse, ben kâfirim. 

• Kendini zorla "cebrî" yerine koyma. Yapmaya gücün varken işten kalma. 
Başın kırılmamış, yarılmamış, onu bandla sarma. Bir iki gün olsun, bu fâni hayatta 
boş durma, çalış, çabala, iyi işler yap. Sonra ebedî mutluluğa ulaş, neşelen, gül. 

83 

• Fânî olan dünyayı arayan kişi, olmayacak, kötü bir şeyi aradı; âhireti arayan 
ise iyiyi, güzeli, doğruyu aramış oldu. 

980» Dünya kazancı için didinmek, hilelere baş vurmak, çareler aramak soğuk 
şeylerdir. Ama dünyayı terk etmek için çalışmak, uğraşmak, hatta hile yapmak 
yerindedir, doğrudur. 

• Nedir bu hile, çare? Hile ve çare, dünya zindanının duvarını delip oradan 
çıkmak ve hapisten kurtulmaktır. Açılmış kurtuluş deliğini kapatmak ise, soğuk ve 
uygunsuz bir hiledir. 97 

"Sadece tevekküle bağlanıp kalanlar, çalışmaktan kaçınanlar, çalışmaya hile demişlerdir. Hz. Mevlâna, onlara cevap 
veriyor da, buyuruyor ki: "Dediğiniz, gibi de olsa, bu hile, bir mahbusun, bulunduğu zindandan kurtulması için duvarı 
delmesine benzer. Çalışmamak ise açık bir kurtuluş deliğini tıkamak gibidir. Dünya zindanının duvarı ibâdetle, iyi, hayırlı 
işlerle, zikrullah ile delinir." 

• Aslında bu dünya, bir zindandır. Biz de bu zindanda bulunan mahbuslarız. 
Ey Hakkı arayan kişi, zindanın duvarını del de kendini kurtar. 

• Dünya nedir? Dünya Allah'ı bilmemek, Allah'tan gâfil olmaktır. Yoksa 
kumaş, para, kadın ve evlâd değildir. 98 

98 Bu beyit şu hadîsten mülhem olsa gerek: "Bir gün Hz. Fahr-i âlem'e; ' Dünya nedir?' diye sormuşlar. Fahr-i Alem 
Efendimiz aynen şunları söylemiş; 'Seni oyalayan, seni Allah'tan gâfil kılan ne varsa senin dünyan odur.'" Sarı Abdullah 
Efendi, Mesnevi , Şerhi, c. 11, s. 56. 

• Mala, dîn için, Allah için sahib olanlar hakkında, Resûlullah Efendimiz; "Bu 
ne güzel, ne hayırlı mal." diye buyurdu. 

• Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise gemiyi 
kaldırır, sırtında taşır. 

• Mal, mülk sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için Süleyman (a.s.) kendisine 
fakir dedi. 

• Ağzı kapalı desti, uçsuz bucaksız denizin üstünde, hava dolu bir gönülle 
yüzer, durur. 

• Gönlünde dervişlik havası, aşk havası bulunan kimse de dünya denizinin 
üstünde batmadan durabilir. 



• Gerçi bu cihan bütünüyle onun mülkü ise de, cihan mülkü, onun gönül 
gözünde bir hiçten ibarettir. 

• Şu halde, gönlü, "minledün" ilmiyle yâni ilâhî aşk havasıyla doldur da, onun 
ağzını bağla ve mühürle. 

84 

Bizim ihtiyarımız, cüz'î irâdemiz yâni yapma gücümüz 

vardır. 

• Bizim inlememiz, sızlamamız, ağlamamız, ıstırabımızın, aczimizin, za- 
vallılığımızın delilidir. Fakat yaptığımız hatalardan, işlediğimiz günahlardan pişman 
olmamız, utanmamız da ihtiyarımızın yâni yapma gücümüzün olduğunu 
göstermektedir. 

• Eğer bizde ihtiyar, irâde olmasaydı, yaptıklarımızdan neden utanacaktık, 
niçin günahlarımızdan pişman olup, bir daha yapmamaya ahdedecektik? 

• İhtiyar olmasaydı, hocalar neden talebelerini terbiye etmeğe uğraşırlardı? 
Ve niçin türlü türlü tedbirler düşünürlerdi? 

• Sen tutar da; "Çocukları terbiye ile uğraşan hocanın cebr ile iş gördüğünden 
haberi yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın cebbârlık ayı, yüzünü hocanın gafletinin bulutu 
altında gizledi." dersen.. 

• Buna karşı hoş bir cevap vardır: Bunu dinlersen, küfürden vazgeçer, dîni 
tasdik edersin... 

• Hastalık zamanında insan sağlığa özlem duyar, inler, ağlar; insan hasta 
olunca ğaflet uykusundan uyanır. 

• Sen hasta olunca, günahlarını düşünür, tevbe eder, bağışlanmak niyâzında 
bulunursun. 

• Sana, işlediğin günahların çirkinliği görünür; "Artık yola geleyim, iyi insan 
olayım." diye niyet edersin. 

• "Bundan sonra iyiliklerden, ibâdetten başka bir şey yapmayayım" diye 
ahidler edersin, söz verirsin. 

• Şimdi, iyiden iyiye anlaşıldı ki; hastalık sana akıl veriyor, uyanıklık 
bağışlıyor. 

• Ey işin aslını arayan kişi, şu hakikati iyi bil ki, kimde aşk derdi varsa, kimin 
gözü yaşlı, gönlü yaralı ise o, ilâhî sırlardan koku alır. 

• Kim daha uyanıksa, o daha çok dertlidir. Kim hakikati daha iyi anlamışsa, 
onun beti benzi daha çok sararmıştır. 

• Eğer sen Allah'ın cebrini yâni "Külli İrâdesini"; dilediği gibi her şeyi 
yapabildiğini anladınsa, kendi âcizliğini idrâk ederek neden ağlayıp inlemiyorsun? 
Hakk'ın üstün kudretinin esiri bulunuşunun, O'nun cebbâriyet zincirine bağlı 
oluşunun belirtisi nerede? 

85 

• Zincire bağlı olan bir köle, nasıl olur da sevinir, neşelenir? Hapiste bulunan 
bir kimse hür olabilir mi? Serbestçe yaşayabilir mi?" 

" Bir ârif-i billah şu meâlde bir beyit söylemiş: "Bu dünyada bizim neşemiz, zevkimiz, kasap dükkânında oynayıp 
sıçrayan kuzunun haline benzer." 

634 • Madem ki Allah'ın cebrini görmüyorsun, bâri cebirden söz açma. Yok 
görüyorsan, gördüğünün alâmeti, belirtisi nerede? 

635 • Dünya işlerinden, zevklerinden hangi işe meylin varsa, o işte, kendi 
yapma gücünü açıkça görüyor, cebre bırakmayıp, onu kendinden bilerek, kendin 
yapıyorsun. 

• Meylin ve isteğin olmayan bir işte ise cebri kabul ediyor; "Kul ne yapsın, bu 
Allah'ın takdiridir." diye düşünüyorsun. 



• Peygamberler dünya işlerinde, kâfirler ise âhiret işlerinde cebrîdirler. 100 

100 Nebiler, dünya işlerini bırakmışlardır, kâfirler de âhiret işlerini hiç düşünmezler. 

• Peygamberler âhiret işlerini, câhiller ise dünya işlerini tercih ve ihtiyar 
eylemişlerdir. 

640 • Kâfirler, "siccîn" cinsinden oldukları, cehennemin karanlık 
bölgelerinden geldikleri için, dünya zindanından hoşlanırlar. 101 

101 Siccîn" ve "İlliyyin" hakkında çeşitli rivâyetler vardır: Siccîn cehennemin altında, "İlliyyin" ise Sidretü'l- 
müntehâ'da yahut Arş-ı a'lâ'da bir makam olduğu söylenmiştir. "Siccîn", süflî bir yer, "İlliyyin" ise ulvî, yüce bir makamdır. 

• Peygamberler ise, "illiyyin" cinsinden, cennetin en yüksek makamından 
oldukları için can ve gönül illiyyinine gittiler. (Mesnevi, c. I, 618-641) 



ilâhî kazâ gelip çatınca yalvarmaya başla, duâ et. 

• İlâhî kaza gelince, basiret bağlanır, sûrette kalır da, işin iç yüzünü, 
hakikatini göremezsin, dostları düşmandan ayırt edemez olursun. 

• Böyle olunca Allah'a yalvarmaya başla. Ağlayıp inlemeğe, teşbih çekmeğe, 
oruç tutmaya devam et. 

• Feryad ederek; Ey gâibleri bilen Allah'ım! Bizi nefsin hileleri, kötü 
düşünceleri, kayaları altında ezme. 

86 

• Ey ars lanlar yaratan Allah'ım! Eğer, biz bir köpeklik etti isek, nefs-i emmâre 
arslanını pusudan çıkarıp, üstümüze saldırtma. 

• Aslında bize mânevi kuvvet veren, hoş, tatlı su gibi olan ibâdetlerimizi, 
iyiliklerimizi, yapılması zor, ateş gibi yakıcı gösterme. Hakikatte ateş olan ve bizi 
felâkete sürükleyen günahlarımızı, dünya sevgisini de, bize hoş, latif su gibi 
sevdirme... 

• Allah'ım! Sen, bizi, dünya sevgisi ile sarhoş eder de âdetâ, kahır şarabından 
mestlik verirsen, aslında yok olan şeyleri, dünya ziynetlerini varlık sûretine 
büründürür, var gibi gösterirsin. 

• Allah'ım! İlâhî yardımının, merhametinin sembolü olan "mâ-i tahûr"u, o 
tertemiz suyu serp de şu günahkâr dünyanın gaflet, cehâlet ve sapıklık ateşi 
tamamiyle nûr kesilsin ve günahkârlar kurtulsun. 102 

102 Acaba Cenâb Şahâbeddin merhum, bu beyitten mi ilham alarak bir münâcâtmda şöyle dedi: 
"Doludur afv ile sebû-yı semâ 

Cürm ile pür lekeyse rûy-ı zemîn 
Aç sebû-yı semâya bir mecrâ 
Beşeriyyet bütün temizlensin." 

• Allah'ım! Bütün denizlerin suyu senin emrindedir. Senin emrine ve 
fermanına tabidir. Su da senindir, ateş de senindir. 103 

103 Bu beyitte su Allah'ın rahmet ve mağfiret denizinin; ateş de kahır ve gadabının sembolüdür. 

• Sen dilersen, ateş tatlı su olur, dilemezsen, su bile ateş kesilir. 

• Allah'ım! Bizdeki bu istek de, duâ da, senin îcâdın eseri, zulümden 
kurtulmamız da senin lütfün... 

• Bu isteği bize, bizim isteğimiz olmadan vermişsin, bütün mahlûkâtına ihsan 
hazînelerini açan yine sensin Allah'ım! 



Adem (a.s.)'ın yaptığı hatayı kadere yüklememesi, 
kendi üstüne alması. 



• İnsan oğlunun babası olan Hz. Âdem; "Adları öğretti." âyetinin emîridir. 
Onun her damarında yüzbinlerce ilim vardır. 104 

104 Bakara Sûresi'nin 3 1 . âyetine işâret ediliyor. 

• Ezelde her şeye ne ad verilmişse, Hz. Adem, onu kendi adı ile bilmiş, hem 
de o şeyler, sonuna kadar, ne hale gelecekse hepsi ona bildirilmişti. 

87 

• O varlıklara, ne ad verdi ise değişmedi. Onun, çevik ve atik dediği tenbel 

olmadı. 

• Sonunda mümin olacak kişiyi, o, önceden gördü. Sonunda kâfir olacak kişi 
de ona mâlum oldu. 

• Sen, her şeyin adını, adları bilen kişiden işit, "adları öğretti" remzinin sırrını 

duy. 

• Bize göre her şeyin adı, görünüşüne uygundur. Nasıl görünüyorsa, biz ona 
öyle deriz. Fakat Allah'a göre adlar, onun iç yüzüne, sırrına, hakikatine tabidir. 105 

l05 Biz her şeyi görünüşe göre isimlendiririz. Allah Teâlâ ise, onların iç yüzlerine isim kor. Biz tene, cisme ad takarız. 
Allah ise, gönüle ad kor. 

1240 • Hz. Mûsâ'ya göre elindeki sopanın adı âsâ, Allah'ın nazarında ise 
ejderhâ idi. 

• Hz. Ömer'in adı, önceleri putperestti. Fakat Elest Alemi'nde ismi mümindi. 

• Bizim "meni" adını verdiğimiz "erlik suyu" Hakkın nazarında, şu varlık ve 
benlikle kendini gösteren şeklimiz, sûretimiz idi. 

• Bu meni, yokluk âleminde bir şekle bürünecekti. O, o ana rahmine 
düşmeden önce, ind-i ilâhîde, bir sûret idi, hem de fazla ve eksik olmaksızın 
tamamıyla mevcut ve mâlum bir sûret. 

• Hâsılı ind-i ilâhîde sonumuz ne olacaksa, hakikatte Allah'ın bize verdiği ad 
ve sıfat odur. 106 

106 İlm-i ezelî ne ise, zuhûr edecek odur. 

1245 • Cenâb-ı Hakk, insana âkibetine, sonuna göre bir ad koyar, onun 
koyduğu ad, halkın koyduğu muvakkat ad, eğreti ad değildir. 

• Adem(a.s.)'ın gözü pâk olan basiret nûru ile bakınca, isimlerin rûhu, sırrı, iç 
yüzü ona belirdi. 

• Melekler onda ilâhî nûrun parladığını gördüler de, ona secdeye vardılar, 
hizmetine koştular. 

• Adını andığım şu Adem'i, kıyâmete kadar medh etsem, vasıflarını saysam, 
övüp dursam yine bir şey yapamamış, onun meziyetlerini, büyük ve üstün bir varlık 
oldnğunu tamamiyle anlatmamış olurum. 

• Hz. Adem her şeyi bilirdi. Fakat, ilâhî kaza ve kader gelip çatınca,; 
"Yapma!" emrinin hakikatini bilemedi, hataya düştü. 

88 

• Hz. Âdem, şöyle düşündü; "Acaba" dedi. "Hakkın bu; "Yapma!" emri, 
haram olduğundan mı verildi, yoksa korkutmak için mi?" Bu yorum, bu te'vil onu 
vehme düşürdü. 

• Gönlünde te'vil üstün gelince, şaşırdı da, bu şaşkınlıkla "Yapma!" emrini 
unutnp "buğday"a koştu. 

• Hz. Âdem, ayağına diken batan bahçıvan gibi, kendi derdi ile meşgul iken, 
hırsız şeytan onun elbiselerini çaldı, kaçtı. 

• Âdem şaşkınlığından kurtulup, kendine gelince, eşyasının alınıp götü- 
rüldüğünü gördü. 

• "Rabbimiz, gerçekten de biz, nefsimize zulmettik." deyip, ah etmeğe; 
"Karanlık bastı, yolumuz kayboldu." demeğe başladı. 107 

""Âdem (a.s.), kendisinden zuhûr eden hatayı, kendi nefsine yüklemiş: "Adem'le Havva; 'Ey Rabbimiz, kendimize 
zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmez isen, muhakkak ziyan edenlerden oluruz.' dediler." A'raf 23. Halbuki 
şeytan Adem(a.s.)'daki hakikati göremeyip, ilâhî emre karşı gelerek Adem'e secde etmedi. "Beni azdırışın hakkı için..." (Hicr 



39) diyerek, bu sapıklığı benimsememiş, hâşâ, Cenâb-ı Hakk'ın takdirine yükleme küstahlığında bulunmuştu. Bu beyitte bu 
hâdiseye işâret var. 



Akıl ve nûr 

• Aklın yapısında ne âlemler vardır. Şu akıl denizi ne de geniştir. 

• Bizim sûretimiz, dış görünüşümüz şu tatlı akıl denizinde suyun üstünde 
yüzen kâseler gibi yüzer, durur. 108 

108 Gönlümüz, ilâhî aşkla dolu değilse, bizim şu görünen maddî varlığımız boş bir kap gibi deniz üstünde serseriyane 
gezer, durur. Bu hal, bizde bulunandan habersiz olarak koşup durduğumuz, dünyevî hayatın bir ifâdesidir. Biz boş bir kap gibi 
deniz üzerinde yüzüp dururken, sûret âleminden, kesretten kurtulamayız. İçimiz aşk ve imanla dolu olmadığı için "Vahdet 
Deryası"na dalamayız. Vahdet deryasına dalamayan, hakîkat incisini nasıl elde eder? 

• Sûretimizin, şeklimizin içi aşk ve imanla dolu olmadıkça, o, denizin 
üstündeki boş kap gibi yüzer durur. Fakat içi ilâhî şuurla dolunca akıl denizine gark 
olur gider. 

• Akıl denizi gizlidir, görünmez görünen âlem, sûret âlemidir. Bizim şu dış 
görünüşümüz, akıl denizinin bir dalgası, yahut bir ıslaklığıdır. 

• Şekil ve dış görünüş, akıl denizine külli aklın nûr deryasına dalmak, deniz 
olmak ister, fakat, aklı akılla, nûru nûrla aramayıp da, hislerine ve sebeplere baş 
vurduğu için, akıl denizi, onu, o baş vurduğu şeyden de uzağa atar. 

89 

• Çünkü, o, dış görünüşe ve şekle kapılmıştır. Âdetâ gönül kendini, kendi 
zâtını bilmemekte, kendisine sırlar söyleyen gerçek sevgiliyi görememektedir. Ok da 
kendisini uzaklara atan, gerçek atıcıyı müşahade edememektedir. 

• Kendinde bulunandan gâfil olan, kendindeki hakikati göremeyen kişi, kendi 
atının üstünde bulunduğu ve atını hırçınlıkla koşturduğu halde, kendi atını 
kaybolmuş sanır. 109 

l0 'Hz. Mevlâna Dîvan-ı Kebîr'inde bir yerde şöyle buyurur: "Dostla beraber oturmuşuz, onun yanında olduğumuz 
halde... 'dost nerede? dost nerede?' diye sorup duruyoruz." 

• Evet, o kişi, kendi atını kaybolmuş sanır, atı ise onu rüzgâr gibi koş- 
turmaktadır. 

• O şaşknı feryâd eder, her tarafta atını arar, sorar soruşturur, kapı kapı gezer 

durur. 

• "Atımızı çalan kimdir? Nerededir?" diye söylenir. "Efendi, sen kendi atının 
üstündesin, neyi arıyorsun?" diye sorulsa, 

• "Evet, bu attır, fakat benim atım nerede?" cevabını verir. Ey atının üstünde 
olduğu halde, atını arayan yiğit binici, kendine gel. 

1120 • Aradığımız sevgilimiz, canımız, apaçık ortadadır. Ve bize çok 
yakındır. Bu yüzden onu göremiyoruz, bu yüzden o kaybolup gitmiştir. însan da içi 
su ile dolu, fakat ağzı kuru bir küpe benzer 110 

"°Biz, bizde bulunan değer biçilmez inciden haberimiz yok da, yoksulluk içinde yaşıyoruz. 

• Nûr, ışık olmayan yerde kırmızı, yeşil, sarı; bu üç rengi ne vakit, nasıl 
görebilirsin? 

• Fakat senin aklın, fikrin renklere takıldı kaldı; renklerde kayboldu da, bu 
renkler nûru görmene perde oldu. 

• Gece gelip de, renkleri örtünce, renkler görünmez olunca, rengi görmenin 
ışığa, nûra bağlı olduğunu anlarsın. 

• Dışarda nûr, ışık olmayınca, renk görmenin imkânı olmadığı gibi, gönül 
âleminin, iç âlemin renkleri için de bu böyledir. 

1125 • Bu dışarda görülen renkler, güneşin ve Süha yıldızının ışığı ile 
görünür. İç âlemin renkleri ise, ancak Allah'ın yücelik nurlarının aksi ile belli olur. 

• Aslında, senin kendi gözündeki nûr da, gönlünün nurunun aksidir. Çünkü, 
göz nûru, gönüllerin nurundan meydana gelir. 



• Gönül nurunun nuru, Allah'ın nurudur. Allah'ın nuru ise, akıl nurundan, 
duygu nurundan pâktır, tamamıyla ayrıdır. 

89 

• Gece nûr olmadığı için, renkleri göremedin, şu halde nurun zıttı ile şunu 
anladın ki... 

• Önce nûr görünür, sonra renk görünür. Bunu da şüphesiz, nûrun zıttı olan 
karanlıkla anlarsın. 

• Cenâb-ı Hakk, eziyeti, gamı; gönül hoşluğu nedir anlaşılsın diye gönül 
hoşluğuna zıt olarak yarattı. 

• Gizli şeyler, hep zıtları ile meydana çıkıyor, görülüyor. Cenâb-ı Hakkın zıttı 
olmadığından, o dâimâ görünmeyecek, gizli kalacaktır. 

• Önce nûra, ışığa bakılır, sonra renge. Beyaz tenli Rûmîler'le, siyah tenli 
zencilerde olduğu gibi, zıt, zıttı ile meydana çıkıyor. 

• Şu halde sen nûru, nûrun zıttı ile bilirsin. Çünkü zıt meydana çıkarak zıttı 
gösteriyor. 

• Varlık âleminde, Allah nurunun zıttı yoktur ki, o zıt ile meydana çıksın 
görünsün... 



Bizim gözlerimiz O'nu idrâk edemez. 

• Hiç şüphesiz, bizim gözlerimiz O'nu idrâk edemez, kavrayamaz. Fakat O, 
bizi görüp idrâk eder. Sen bunun sırrını Hz. Mûsâ ile Tur Dağı vakasından anla. 111 

111 A'râf Sûresi'nin 143. âyeti ile En'am Sûresi'nin şu meâlde olan 103. âyetine işâret var: "Allah'ı gözler idrâk 
edemez. O ise gözleri idrâk ve ihâta eder. Allah latîfdir, habîrdir." 

• Mânâ âleminden gelen bu sûret âlemini, ormandan çıkıp gelen bir arslan 
say. Mânâ âlemi, fikir ve düşünce gibidir. Sen sûret âlemini, düşünceden meydana 
gelen söz ve ses bil. 

• Bu söz ve ses düşünceden doğdu. Fakat sen, düşünce denizinin nerede 
olduğunu bilmezsin. 

• Fakat, hoşuna giden bir söz seni heyecanlandırdığı, sana mânevi bir zevk 
verdiği zaman, işittiğin söz dalgasının güzelliğini hissedersin de, onun kopup geldiği, 
mânâ denizinin çok yüce, çok hoş bir deniz olduğunu anlarsın. 112 

112 Bugünkü fen bilgisi, seslerin gerçekten dalgalar halinde geldiğini ortaya koymuştur. Bu ilmî hakikat bilinmeden 
Hz. Mevlâna'mn seslerin dalgalar halinde olduğunu tavsif etmesi insanı şaşırtmaz mı? 

• İlâhî bilgi, düşünce dalgaları halinde belirdi. Önce ses ve söz hâline girdi. 
Bu ses ve söz de kelimeler, cümleler şekline girip sûret bağladı. 

91 

• Böylece sözden bir şekil, bir sûret meydana geldi. Söz dalgası, önce 
kulağımıza çarptı, etkisini yaptı, sonra söndü, ölüp gitti. Kendini yine geldiği denize 
götürdü, görünmez oldu. 

• Şu görünen sûret âlemi, sûretsizlikten, yâni mânâ âleminden meydana geldi. 
Sonra yine oraya döndü. "Gerçekten de, biz, yine O'na dönenlerdeniz." âyeti bu 
hakikati belirtmektedir. 113 

113 Bakara Sûresi'nin 156. âyetine işâret var. 

• Şu halde, sen her lahzada, bir göz açıp kapamada ölüyor, tekrar dinliyorsun. 
Hz. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz; "Dünya bir andan ibârettir." diye buyurdu. 114 

""Şu beyit Peygamber Efendimizin hadîsinin aynen tercümesi gibidir: 
"Saat-i vâhidedir ömr-i cihân 
Durma sen saati sarf eyle hemân." 

• Cümle âlem, her an yok olur gider. Sonra tekrar, varlık âlemine dönüp beka 
şeklinde görünür. Âlemin varlığı, dâima gidip gelmededir. Tek nefes bile bu soyunup 
giyinmeden hâli değildir. 



• Düşüncemiz, Hakk tarafından havaya atılmış ok gibidir. O nasıl olur da 
havada durabilir? Uçar gider, yine Hakk'a ulaşır. 115 

115 Her şey Hakk'dandır, Hakk'dan gelmektedir. Hayaller, gölgeler halinde dolaşan bizler, aslında yokuz. Yalnız O 
vardır. Midhat Bahârî merhum ne güzel söylemiş: 

"Varlığa, ben seninle âgâhım 
Var olan sensin ancak Allah'ım." 

• Her nefeste, dünya ve dünyada bulunan her şey yenilenir. Adetâ, her an ölür 
ve dirilir. Fakat biz, onu hiç değişiklik olmadan, duruyor görürüz de bu 
yenilenmeden haberimiz bile olmaz. 

• Ömür, ırmak gibi yeniden yeniye gelir gelir akar gider, yenisi gelir. Fakat 
biz, bu akışı, kesintisiz olarak görürüz. 

• Ucu yanmakta olan bir sopayı eline alsan da tez tez, sağa sola oynatsan, 
göze durup duran, kesilmeyen bir ateş çizgisi gibi görünür. Ömür de pek tez akar 
gider de, bu yüzden devamlı duruyormuş gibi görünür. 

• Ucu ateşli bir dalı hızla sallasan, o ateş noktası sana, uzun bir çizgi gibi 
görünür. 

• Bu ömür uzunluğu, bu sürüp giden zaman, yaratılışının süratindendir. 
Cenâb-ı Hakkın yeniden yeniye ve hızlı yaratması, ömrü böyle uzun ve dâimi 
gösteriyor. 

• Bütün bunlara akıl ermez. Ey can, bu âlemin direği gaflettir. Akıllı olmak, 
her şeye akıl erdirmek, bu dünya için âfettir. 

92 

• Akıllılık, o mânevi cihandandır. Oradan gelen gerçek akılla akıllansak, bu 
dünya gözümüzde çok küçülür, alçalır. 116 

116 Bize verilen bu gat7ette de bir lütuf var. Şöyle ki: Gaflet olmasaydı, bu dünya böyle ma'mûr ve âbâd olmazdı. 
İnsan ömrü ne kadardır? Yüz seneyi nâdir geçer. Öyle olduğu halde, hiç ölmeyecek gibi hırs peşinde; servet, mevkî, şöhret 
peşinde koşarız. Eğer gaflet olmasaydı, kimse bu dünyâya bir çivi bile çakmazdı. Bu sebeple bir insanın yarın ölecekmiş gibi 
dînî ve insanî vazifesini yapması, hiç ölmeyecek gibi de dünyâ işine düşmesi gerekmektedir. 

• Oradan gelen akıl, güneştir. Hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu dünya ise 
kirdir, pisliktir. 

• Bu dünyada insanlar, büsbütün kine ve hasede kapılmasınlar, ahlâklarını 
büsbütün bozmasınlar diye, mânâ âleminden, arada sırada, azıcık da olsa akıl damla 
damla sızar, durur. 

• Eğer gayb âleminden gelen o akıl sızıntısı artsa, çok fazla olsa, bu dünyada 
ne hüner kalırdı, ne de ayıp. 117 

" 7 Mânâ âleminden yâni gayb âleminden gelen akıl sızıntısı artsa da, bir gerçek akılla akıllansak; kesret âlemi, zıtlar 
âlemi ortadan kalkar; tevhid, birlik görüşü tecellî ederdi de çirkin-güzel, ayıp-hüner bu dünyada görünmezdi. 



Yüz, gönlün aynasıdır; biz de bir bütünün cüz'üyüz. 

• Cenâb-ı Hakk, yüz için "bildirici" adını takmıştır. Bu sebepledir ki ârif 
kişinin gözü, hep yüze dalmış, gitmiştir. 118 

118 A'râf Sûresi'nin 48.; kezâ Yunus Sûresi'nin 27. âyetlerinde yüzün "bir şeyler haber verici, bildirici" olduğu beyan 
buymlmaktadır. Esasen insanın neşesi, üzüntüsü, nefreti, kini yüzünden belli olduğu gibi, tertemiz yüzlerin de kalp sâfiyetini, iç 
güzelliğini belirttiği bir hakikattir. 

• Hz. Peygamber Efendimiz, insanları ayırd etmek hususunda; "însan, dilinin 
altında gizlenmiştir." diye buyurmuştur. 

• Yüzün rengi, gönül halini bildirir; "Acı bana, sevgimi gönlünde tut.." demek 

ister. 

• Al al olmuş yüzde, sanki, şükür sesi vardır. Solmuş, sararmış yüzün verdiği 
ses ise sabrı, cefâyı bildirir. 

• Dünyanın hali böyle, bazısı sabrediyor, bazısı şükrediyor. Bazı bahçeler 
elbiseler giyiyor, bazısı çırçıplak kalıyor. 



93 

• Görmez misin? Ateş renginde doğan güneş, bir müddet geçince, zevale 
uğrar, tepe taklak batar gider. 

• Göklerde parlayan yıldızlar da, zaman zaman, ihtirak belâsına uğrarlar, 
âdetâ yanar yakılırlar, görünmez olurlar. 

• Güzellikte, parlaklıkta, yıldızlardan üstün olan Ay ince ağrıya tutulurda, 
hayale döner. 

• Çok sâkin ve edebli olan yeryüzü bile, depremlerle sıtmaya tutulur da tir tir 

titrer. 

• Nice dağlar, bu ansızın gelen belâdan, felâketten dolayı yeryüzünde parça 
parça olmuşlar, kuma dönmüşlerdir. 

• Rûha yaknı olan şu teneffüs ettiğimiz hava, bir gün ilâhî takdire uyar, pis pis 
kokar, vebâ kesilir. 

• Ruhun kız kardeşi olan tatlı su, uzunca müddet, bir gölcükte kalınca, sararır, 
bulanır ve acılaşır. 

• Yalım yalım yanan, kendini beğenmiş ateşi, rüzgâr söndürüverir. 

• Denizin hâlini de ızdırabından, çırpınışından, coşup köpürüşünden anla ve 
idrâk et ki, bu değişmeler, bu dövünüşler bir akıldan bir akla geçişin, ondaki gizli 
şuurun eseridir. 

• İlâhî aşk ile, başı dönmüş olan ve bir şeyler arayıp duran gökyüzünün hâli 
de oğullarının hâli gibidir. 119 

119 Şârihler, "Gökyüzünün oğullarını" çeşitli yönden açıklamışlardır. Bir kısmı "mevâlid-i selâse" dedikleri 
"hayvanlar, bitkiler, mineraller"i gökyüzünün oğulları saymışlardır. Bazıları da gökyüzünde dolaşıp duran yıldızları 
kasdetmişlerdir. 

• Yıldızların bazısı aşağılara düşer, bazısı ortaya gelir, bazısı da yukarılara 
çıkar. Onlarda da bölük bölük kuvvetliler var, kuvvetsizler var. 

• Ey külliyât ile karışmış olan cüz'ü küçük varlık! Ey insan! Her yapılmış 
şeyin, her basit cismin hâlini, var kendinle kıyas et. 120 

120 Sen ey insan! Külliyâtın (bir bütünün) bir cüz'ü, bir küçük parçasısın. Sen nasıl, Hakk'ın koyduğu kanun gereğince 
değişiyorsan, çeşitli hallere dönüşüyorsan, külliyât dediğin bütün de öyle. Kâinatta her şey durmadan değişmektedir. 

1290 • Külliyâtın böyle zahmetleri, böyle dertleri olduktan sonra, onların 
cüz'lerinin yüzleri nasıl olur da sararmaz? 

• Hele birbirine zıt olan sudan, topraktan, ateşten, havadan meydana gelen 

cüz'... 

94 

• Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Asıl şaşılacak şey şudur ki, bu koyun 
kurda gönül vermiştir. 121 

121 İnsanın bedeninde birbirine zıt unsurlar vardır. Su, ateş, toprak, hava; bu unsurlar birbirine düşmandır. Su ateşi 
söndürür. Ateş ise suyu kaynatır, su buharı haline sokar yok eder. Koyun, kurdun düşman, olduğu gibi, su da ateşin düşmanıdır. 
Bu beyitte bu hususa işâret edildiği gibi başka görüş de var. Koyun kurda gönül vermiştir. Burada koyun, insanın, kurt da fâni 
cihanın sembolüdür. İnsan mükerrem bir mahlûk olduğu halde fânî cihana gönül veriyor, halbuki cihân bir kurt gibi insanın 
düşmanıdır. Bir şâir-i ârif bir rubâisinde bu hususu pek güzel ifâde etmiştir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için o rubâiyi 
aynen tercüme ederek aldım: "Birbirine muhâlif, serkeş dört unsur bir araya gelmişler. Bir kaç gün beraber yaşayalım demişler 
ve insan vücudunda yerleşmişler. Birbirine düşman olan bu unsurlar, rahat durmazlar. Huyları gereği bunlar birbirine düşünce 
ve bunlardan biri ötekilerini alt edince tatlı can ten kafesini bırakır, geldiği yere gider." 

• Hayat, zıtların birbirleri ile uzlaşmasıdır. Aralarında savaş meydana gelmesi 
de ölümdür. 

1295 • Aslında üzerinde yaşadığımız şu dünyanın kendisi hasta ve zindan gibi 
olunca, bir hastanın fânî olmasına şaşılır mı? 



Kusuru, kötülüğü başkasında değil, kendimizde 
aramalıyız. 

• Bütün bilginler; "Zâlimlerin zulmü karanlık bir kuyudur." demişlerdir. 122 

122 Bir hadîs-i şerifin meâli şöyle: "Zulümden çekinin, gerçekten de zulüm, kıyamet gününün karanlıklarıdır." 

1310 • Her kim daha fazla zâlimse, kuyusu daha korkunçtur, daha karanlıktır. 
İlâhî adalet, betere beter ceza buyurmuştur. Ey zâlim... 

• Sen, zulmünle bir kuyu kazmadasın ama, şunu bil ki: O kuyuyu kendin için 
kazıyorsun. 

• İpek böceği gibi, kendi etrafını örme, kendin için bir kuyu kazacaksan bâri, 
boyuna göre kaz. 

• Zayıfları yardımcısız sanma, Kur' ân' dan; "Allah'ın yardımı gelince" sûresini 

oku. 123 

123 Nasr Sûresi'nin 1-3. âyetlerine işaret var. 

• Sen bir fil bile olsan, düşmanın senden ürküp kaçsa, ebâbil kuşları cezâsı 
seni de gelir bulur. 124 

l24 Fil Sûresi'nin 1-5. âyetlerine işâret var. 

95 

1315 • Yeryüzünde bir zayıf, bir zavallı emân diyecek, Hakk'tan yardım 
isteyecek olursa, (göklerde meleklere) gökyüzü ordusuna bir gürültü düşer. 

1318 • Ey insan, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi 
kötü huyunun onlardan aksetmesidir, görünmesidir. 

1320» Senin varlığın, iki yüzlülüğün, zâlimliğin, gafletin onlara aksetmiştir. 

• O sensin, sen kendini yaralıyorsun; lânet ipliğini, kendine, kendin do- 
kuyorsun. 

• O kötülüğü, sen, kendinde apaçık göremiyorsun. Görecek olsaydın 
başkalarına değil, kendine candan ve gönülden düşman kesilirdin. 

• Ey gâfil adam, arslanın kuyuda kendi aksini görüp kendisine saldırdığı gibi, 
sen de, başkalarına saldırırken haberin olmadan kendine saldırıyorsun. 

1325 • Sen kendi huyunun, tabiatının derinliklerine inseydin, kötülüğün, 
ahlâksızlığın senden, senin kendinden olduğunu anlardın. 

• "Müminler, birbirlerinin aynasıdır." Bu hadisi Hz. Peygamber'den 
naklederler. 

• Gözünün önüne, mavi renkli bir şişe tutuyorsun da, bu sebepten ötürü, âlem 
sana, masmavi görünüyor. 125 

125 Dünyayı mavi cam arkasından görmek, o devrin inancına göre dünyayı kara görmekti. 

1330 • Eğer kör değilsen, bu maddî görüşü kendinden bil, kendine kötü de, 
başkasına deme. 

• Eğer mümin, Allah'ın nuru ile bakmamış olsaydı, bazı gizli halleri, ona nasıl 
olurdu da apaçık görünürdü? 126 

126 Bir hadîs-i şerifin meâli şöyle: "Müminin bakışından, kavrayışından sakının. Çünkü mümin, Allah'ın nûru ile 
bakar." Bu hadîs Buhârî'de kaydedilmiştir. 

• Eğer sen, Allah nûru ile baksaydın, kötülük hususunda başkasını ayıplar, 
başkasının kusurlarını görür de gaflete düşer mi idin? 

• Ey hüzün ve keder sahibi, yavaş yavaş, azar azar, nûru nâra vur ki Nâr-ı 
İlâhî ile bakışın Nûr-ı İlâhî'ye çevrilsin de, başkalarında ayıp ve noksan yerine hüner 
ve kemâl görebilesin. 



96 



Başarıdan gururlanma, başarı Hakk'ın ihsanıdır. 

1367 • Başarılar da, üstünlükler de hep Hakk tarafmdan ihsan edilir; halden 
hale dönüş de yine Hakk'tan gelir. 



• Cenâb-ı Hakk, şüphelere düşenlere de, gerçek iman sahihlerine de zaman 
zaman, nöbetle bu gücü, bu kuvveti verir. 

• Ey varlığa, ikbâle erişen kişi, aklını başına al da bu gelen kudretin, kuvvetin 
eğreti olduğunu bil. Zenginliğine, bulunduğun mevkie sevinme. Sen de sıraya 
bağlısın; sıran gelince gideceksin, yerine başkası gelecek. 

1370 • Saltanatları nöbete bağlı olmayan, nöbetin de üstünde bulunan ve ik- 
bâlleri ebedî olanların sultanlık davullarını, Yedi Yıldız'ın da üstünde çalanlar. 

• İkbâl için nöbet beklemeyenler, nöbetten de üstün olanlar ölümsüz 
sultanlardır. Onlar, kabiliyetli, isti'datlı rûhlara dâimi olarak sâkîlik vazifesi görürler. 
Hakk âşıklarına aşk ve muhabbet şarabı içirirler. 

• Bu dünyada, bir iki gün içmeyi bıraksan, ağzını ebediyet şarabına, ö- 
lümsüzlük şarabına daldırır ve o hakikat şarabını içersin. 



Hakk yolu tehlikelerle doludur. 

1060 • Hakk yolunda yürüyen kişinin uyanık olması gerekir. Çünkü yol, gö- 
rünüşte dümdüz ve güzeldir. Fakat altında tuzaklar vardır. Nitekim bu yolda bize 
kılavuz olacak bir çok tanınmış, parlak isimlerde mânâ kıtlığı, mânâ uymazlığı 
vardır. Bir çok kişiler, adlarının adamı değildir. Görünüşe kapılmamalıdır. Şunu iyi 
bilmeli ki: 

• Sahte şeyhlerin adları, sözleri tuzaklara benzer. Onların kulağı okşayan, 
fakat rûhânî olmayan güzel sözleri, ömrümüzün suyunu emen kumdur. 

• Kum gibi ömür suyunu emen, bizi tüketen boş sözler olduğu gibi, içinden 
âb-ı hayat fışkıran kum da vardır. Bu kum pek az bulunur. Sen git de içinden irfan 
coşan, ilâhî sırları meydana vuran kumu ara. 

97 

• Evlâdım, işte yukarıda anlatılan o kum Allah adamıdır. Allah adamı, kendi 
benliğinden kopmuş, kendinden ayrı düşmüş, Hakka ulaşmıştır. 127 

127 Ömür suyunu emen kum, sahte şeyhi, içinden âb-ı hayat fışkıran kum da mürşid-i kâmili göstermektedir. 

• Allah adamından, dinin tatlı suyu kaynayıp durmaktadır. İstekliler, o sudan 
hayat bulurlar, gelişirler, yetişirler. 

• Allah adamından başkasını, kuru kumsal bil. O kumsal, her zaman senin 
ömür suyunu içer, seni tüketir. 

• Hikmeti, hakîm olan, ârif olan üstün bir varlıktan iste ki onun feyzi ile sen 
de gerçeği gören bir kişi olasın. 

• Zamanı gelince, hikmet arayan kişi hikmet kaynağı olur da, artık o, 
çalışmaktan, sebeplere baş vurmaktan kurtululur. 128 

128 Hikmet kaynağı olan kişinin, artık ibâdetten kurtulacağı, çalışmayacağı gibi yanlış bir kanaate varmamalıdır. 
Burada hikmete ulaşan kişinin kîl ü kaalden kurtulması, hal sahibi olması, mürşid aramaktan fâriğ olması bahis konusudur. 
Peygamber olduğu halde Resûlullah Efendimiz sabahlara kadar namaz kılıyor ve mübârek ayakları şişiyordu. Mevlâna'mızın 
oğlu Sultan Veled'in bir beytinin mânâsı şöyle: "Artık o, 'kaal'den 'hal'e geçer. Böylece hiç şüphesiz vuslat şehrine ulaşır." 
Böyle bir kişi; "Artık, biz, ilmimizi 'Hayy'den, ölmeyen büyük varlıktan alıyoruz." der de mürşid aramaktan el çeker. Çünkü 
kendisi mürşid olmuştur. 

• Böyle bir Hakk âşıkının sinesi, bilgileri ezberleyen, saklayan bir "levh" iken, 
kendisi, Allah bilgilerini hıfzeden "Levh-i Mahfuz" olur. Ve onun aklı, vasıtasız 
olarak, kendi ruhundan zevk alır, feyz alır, nasîb alır. 

1065 • Önce aklı, o kişiye bir şeyler öğreten bir hoca iken, sonradan, aklı ona 
talebe olur. 

• Akıl, ona Cebrâil gibi der ki: "Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım." 

• "Ey can pâdişâhı, sen artık beni burada bırak; sen yürü, ileri git, benim 
hududum burasıdır." 



• Tenbellik yüzünden, şükretmeyen, sabretmeyen kimse, bilmiş olsun ki, cebr 
inancı onun ayağını tutmuş, bağlamıştır. 

• Cebr inancına kapılan, cebrîlik iddia eden kişi, kendini hasta eder. O 
hastalık onu alır, mezara kadar götürür. 

1070 • Ey gönülden günah işlemeye istekli olan, nefsânî arzularını gizlice 
tazeleyen kişi, sen, imanı tazele, fakat yalnız dilinle söyleyerek değil de kalbinle 
tazele. 

• Nefsânî istekler, şehvânî arzular tazelendikçe iman tazelenmez, çünkü 
şehvetin, nefsin dileğine uymak Hakk kapısını kapar, kilitler. 

98 

1080 • Sen, çok derin mânâlı ve anlamına dokunulmamış olan sözü te'vil edi- 
yor, ona başka türlü mânâ veriyorsun. Sen Kur'ân-ı Kerîm'i değil, kendini te'vil et, 
kendini anlamaya çalış. 129 

129 Te'vil etmek: Yorumlamak anlamına gelir. Bir sözden mecazî anlamlar çıkarmaktır. Batınî inançta olanlar, âyetleri 
kendi çıkarlarına göre yorumlarlar. Meselâ: Bazı kişiler, meleği, fizikî bir kuvvet olarak yorumlarlar. Böylece şeriat hududunu 
aşarlar. Mevlâna, Muhammedi inançlara aykırı düşen bütün yorumlara karşıdır. Kezâ Miraç'ı, müfekkire ile yapılmış rûhânî bir 
haldir diye yorumlamak, dirilmenin madden değil de mânen dirilme olduğunu düşünmek, öyle te'vil etmek mümini imanından 
eder. Te'vil bâbmda müminlere gereken husus şudur ki: Hakk'm vahdaniyetine, indirilen kitaplara, gönderilen peygamberlere, 
ahirete, kaza ve kadere, cennet, cehenneme, sorgu ve suale, sevap ve itâba inanmak, Kur'ârı-ı Kerîm'in getirdiği hakikatlere ve 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in haber verdiği şeylere hiç şüphe etmeden inanmak, hükümleri te'vile kalkmadan iman etmek 
gerekmektedir. Bu iş akıl işi, yorum işi değildir, iman işidir. İnandıklarını tatbik etmeden, ibâdet ve tâat etmeden nefsiyle 
mücâdeleye girişmeden, bu işin edebiyatını yapmak, güzel konuşmak, yorumlarda bulunmak bizi kurtaramaz. 

• Sen, kendi heva ve hevesine uyuyor, Kur' ân' a kendi çıkarlarına göre mânâ 
veriyorsun. Bu yüzden, o yüksek mânâ alçalıyor, eğriliyor, çarpılıyor. _ 



"En büyük savaş kulun nefsi ile, nefsinin istekleri ile 
savaştır." hadisinin açıklanması 

1375 • Bu nefs, cehennemdir, cehennem ise öyle bir ejderhadır ki, denizler 
bile onun ateşini söndüremez. 

• Yedi denizin suyunu içer de, halkı yakıp yandıran ateşi eksilmez, sönmez. 

• Taşlar ve taş yürekli kâfirler, yüzleri yerde, inliyerek, ağlıyarak cehennemin 
içine girerler. 130 

130 Şârihlerden birisi, bu beyti şerh ederken: "Cehennemde yanan taşlar" düşüncesi üzerinde durmuş; "Hz. Mevlâna 
asırlarca evvel ma'den kömürünü, taş kömürünü haber vermiştir." diye yazmıştır. 

• Cehennem, bunca gıda alır, yine de yatışmaz, yine de doymaz; sonunda 
Hakk Teâlâ'dan ona şu nidâ gelir: 

• Cenâb-ı Hakk, ona; "Doydun mu?" diye sorar. O hâlâ; "Daha doymadım." 
der. Cenâb-ı Hakk; "Öyle ise, işte sana daha ateş, işte sana daha alev, işte sana daha 
hararet." der. 

99 

1380 • Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da, midesi hâlâ; "Daha yok mu?" 
diye bar bar bağırır. 

• Nihâyet, Cenâb-ı Hakk, mekânsızlık âleminden onun üstüne kudret ayağını 
basınca, o zaman cehennem sâkinleşir, yatışır kalır. 

• Bizim bu nefsimiz de, doymamak husûsunda, cehennemin bir cüz'üdür. 
Cüz'ler ise küllün tabiatında, küllün huyundadırlar. 

• Nefsin cehennem ateşini, ancak Cenâb-ı Hakkın kudret ayağı bastırır, 
söndürür. Zaten azgın nefsi öldürecek oku da, Cenâb-ı Hakk'tan başkası atamaz. 

1385 • Yaya, ancak doğru ok koyarlar, bu yayın ise, tersine eğri okları var- 



131 Yani bu nefse atılan oklar eğri olursa hedefe varmazlar. Bu sebeple ey tâlib, doğru ol ki hedefe varasm da nefsi 

öldüresin. 

• Sen de, ok gibi doğru ol da yaydan kurtul, çünkü doğru oktan başkası 
yaydan fırlamaz. 

• Artık, dışta bulunan düşmanla, savaşmaktan dönünce, içteki düşmanla 
savaşmaya; nefsimi yenmeğe yöneldim. 

• En küçük bir savaştan döndük ama, peygamberle beraber en büyük 
savaştayız. 

• Şu nefsin Kaf dağını, iğne ile yerinden kaldırabilmek için Hakk'tan güç, 
kuvvet dilerim, başarı niyâz ederim. 

• Şunu iyi bil ki, safları bozan, dağıtan arslanla savaşmak kolaydır. Asıl 
arslan, kendini tutan ve nefsini alt edendir. 



Dallar, yapraklar ve canlar 

• Dallar, yapraklar toprak hapsinden kurtulunca, başlarını kaldırıp rüzgârların 
eşi, dostu olurlar; rüzgârlarla oynaşırlar. 

• Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca, ağacın tepesine kadar 
tırmanırlar. 

• Her yaprak, her meyve, kendi tomurcuğunun dili ile ayrı ayrı Allah'a 
şükreder: 

1345 • İhsan, iyilik sahibi Allah, bizim kökümüzü besledi, ağaç da o kökten 
kuvvet alıp kalınlaştı. Doğrulup yükseldi. 

100 

• Su ve toprak içinde mahpus bulunan, yâni balçığa saplanmış kalmış olan 
canlarımız da balçıktan kurtulunca neşeli bir halde, 

• Hakkın aşk ve muhabbet havası içinde, neşeli neşeli oynarlar, ayın ondördü 
gibi noksansız ve tastamam bir hale gelirler. 

• Onların tenleri oynayıp durur, canlarının nasıl olduklarını sorma. Hele 
cismaniyeti kalmamış, tümden can kesilmiş olanların halinden hiç sorma, onları 
anlatmaya imkân yoktur. 



Rum Kayseri elçisinin gelip Emîrû 1-müminîn Ömer 
(r.a.)'ın kerametlerini görmesi. 

1390 • Uçsuz, bucaksız çölleri aşarak Rum Kayseri'nden Hz. Ömer'e bir elçi 
geldi, Medine'ye ulaştı. 

• Medine halkına; "Halifenin sarayı nerededir?" diye sordu. "Lütfen bana 
gösterin de atımı ve eşyamı oraya çekeyim." 

• Sorduğu kişiler; "Halifenin sarayı yoktur. Fakat onun pek parlak, pek 
aydınlık bir can sarayı, bir gönül sarayı vardır." dediler. 

• "Hz. Ömer'in emîr ve halife diye adı cihana yayılmışsa da, onun fakir ve 
garip dervişler gibi küçük bir evceğizi vardır. 

• Ey kardeşim, sen onun mânevi ve rûhânî sarayını nasıl görebilirsin ki senin 
gönül gözünde hastalık vardır. 132 

132 Metinde "Senin gönül gözünde kıl bitmiştir." denilmektedir. Gözde kıl bitmesi tâbiri göz hastalıklarındanmış. 
Burada, gözün maddî olarak hastalanması değil de mânevi hastalığı bahis konusudur. İnsanın gözünü hasta eden, hatta 
körleştiren duygulan şârihler şöyle sıralamışlardır: Şehvet, şöhret, hiddet, benlik gibi nefsanî görüşler ve kesret görüşü. 



1395 • Sen gönül gözünü mânevî hastalıktan temizle de, ondan sonra Hz. 
Ömer'in rûh sarayını gör." 

1408 • Hiç işitmediği bu güzel sözleri duyunca, Rum Elçisi'nde Hz. Ömer'i 
görme özlemi arttı. 

• O büyük insanı aramak, görmek sevdasına kapıldı da atını ve eşyasını 
düşünmez oldu. 

101 

1413» Bir Arab kadını, elçinin yabancı bir kimse olduğunu ve Hz. Ömer'i 
aradığını anlayınca; "İşte Ömer, şu hurma ağacının altında." dedi. 

• "Oraya var da, halktan ayrılmış yapayalnız, hurma ağacının gölgesinde 
yatan, Allah'ın gölgesini gör." dedi. 133 

133 "Sultan yeryüzünde Allah'ın gölgesidir" diye bir hadis var. Mevlâna bu hadise işâret etmektedir. Gölge anlamı 
tamamiyle mânevî ve mecâzîdir. Hâşâ, Allah maddî bir varlık değildir ki, onun gölgesi olsun. Buradaki gölge mecâzî anlamda 
Allah'ın adâletini temsil etmektedir. 

1415 • Elçi, oraya geldi. Uzakta durdu. Hz. Ömer'i görünce titremeye başladı. 

• Elçiye, o uyuyandan bir heybet geldi. Gönlünde hoş bir hal belirdi. 

• Sevgi ile korku, birbirine zıt duygular olduğu halde, elçi, gönlünde bu iki zıt 
duygunun birleştiğini hissetti. 

• Kendi kendine; "Ben nice pâdişâhlar gördüm, nice büyük sultanlar ta- 
rafından takdir edildim, beğenildim. 

• Ben, o pâdişâhlardan ne ürktüm, ne de korktum. Fakat bu adamın heybeti 
aklımı başımdan aldı. 

1420 • Arslanların, kaplanların bulundukları ormanlara daldım. Onların 
korkusundan betim benzim uçmamıştı. 

• Bir çok savaşlara katıldım, arslan gibi dövüştüm. 

• Bir çok defalar yaralandım, bir çok defa da düşmana ağır yaralar açtım. 
Bütün bu haller içinde, yine de yüreğim, başkalarından güçlü idi. 

• Bir adam silahsız olarak yerde yatmış uyuyor. Benimse yedi â'zâm da, 
ondan tir tir titriyor. Bu ne haldir? 

• Bu heybet, bu korku halifeden değil, Hakk'tandır. Bu heybet, şu hırkaya 
bürünmüş yatan adamın korkusu değildir. 

1425 • Kim Allah'tan korkar ve takva yolunu tutarsa, onu gören cin de, insan 
da ondan korkar." 

• Bu düşüncelere daldı da, saygı ile elini bağlayıp durdu. Bir zaman sonra Hz. 
Ömer uykudan uyandı, kalktı. 

• Elçi, Hz. Ömer'e ta'zimde bulundu, selâm verdi. Çünkü; Peygamber 
Efendimiz; "Önce selâm, sonra kelâm." diye buyurmuştur. 

• Hz. Ömer elçinin selâmını aldı, yanına çağırdı. Onu teskin etti. Rahatlattı. 
Sonra karşısına oturttu. 

102 

1432 • Korkudan yüreği çarpan elçinin gönlünü aldı, neşelendirdi. Virân olan 
hatırını tâmir etti. 

• Sonra ona, ince, derin mânâlı sözler söyledi. Nerede olursak olalım, hep 
bizimle beraber bulunan ve bizim en yakın, en iyi dostumuz olan Allah'ın pak 
sıfatlarından bahsetmeğe başladı. 

• Elçi, makam ve hali öğrensin diye, ona, Cenâb-ı Hakkın Ebdallar 
hakkındaki iltifat ve ihsanlarını anlattı. 134 

134 Makam, mânevî mevkidir. Hal ise gelip geçen mânevî his ve heyecanlardan ibarettir. Şevk, hüzün, müşâhede, 
havf, kabz ve bast gibi mânevî hisler birer haldir. Hal, Hakk vergisidir, çalışarak elde edilmez. Makam, çalışarak kazanılabilir, 
riyâzât ve mücâhede ile elde edilir. Ebdal. (Yediler), her birisi yedi iklimden birini idâre eden velîler heyetidir. 

• Sofilerden hal sahibi olanlar çoktur. Fakat onlar arasında makam sahibi 
olanlar pek azdır. 



• Hz. Ömer elçiye, can menzillerinden haber verdi ve ruhun yolculuklarından 
bahsetti. 

1440 • Zamanın da ötesinde bulunan zamandan, ululuklarla dopdolu kutluluk 
makamından, 

• Can Zümrüd-i Ankasının, şu dünyaya gelmeden önceki hudutsuz 
uçuşlarından söz açtı. 

• Ruhun can âlemindeki her bir uçuşu ufukları aşıyordu. Tan yerlerinden de 
ötelerde idi. Özlem duyanların ümitlerinden de ileri idi, korkularından da... 

• Hz. Ömer dışı yabancı gibi görünen o elçiyi, mânen uyanık ve dost buldu. 
Onun rûhunun ilâhî sırlara tâlib olduğunu anladı. 

• O, bir insan-ı kâmil idi. Elçiye hakikati öğretmeği çok arzu ediyordu. Yolcu 
çevik idi. At da kapıda hazırdı. 

1445 • O mürşid, onun irşâda kabiliyetli olduğunu gördü de, tertemiz gönlüne 
irfan ve tevhid tohumunu ekti. 

• Elçi dedi ki: "Ey müminlerin emîri, rûh, yücelikler âleminden nasıl oldu da 
yeryüzüne indi? 

• Hiç bir şeyle bağlı olmayan, sonsuzluklar âleminin rûh kuşu, nasıl oldu da, 
geldi, bu ten kafesine girdi?" Hz. Ömer dedi ki: 

• Allah rûha efsunlar okudu, kıssalar söyledi yâni emir verdi. Rûh da ilâhî 
emirle büyülendi. 

103 

• Gözü kulağı olmayan yoklara, Allah, efsun okuyunca; "Ol!" emrini verince, 
yoklar hemen coşarlar, var olurlar. 135 

135 Yâsin Sûresi'nin şu meâldeki 82. âyetine işâret var: "Allah'ın şânı, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona sadece 
'ol' demektir; o, oluverir." 

• Onun efsunuyla yoklar, hemen koşa koşa varlık âlemine gelirler. 

1450 • Sonra var olana, bir efsun okur; "Yok ol!" emrini verir, o da yokluğa at 
sürer, mahvolur gider. 136 

n6 Mevlid'i yazan Süleyman Çelebi merhumun şu beytim hatırlatıyor: 
"Ol dedi bir kerre var oldu cihan 
Olma derse mahvolur, ol dem heman." 

• Allah gülün kulağına bir söz söyledi, onu güldürdü, âdî taşa bir söz dedi, 
onu akîk hâline getirdi. 

• Topraktan yarattığı bedene bir âyet okudu, beden canlandı, can kesildi. 
Güneşe bir şey dedi, güneş parıl parıl parladı, nûr saçıcı oldu. 

• Yine güneşin kulağına korkutucu bir nükte söyler, ona; "Tutul!" der, 
güneşin yüzüne yüzlerce perde iner, tutuluverir. , 

• Emirler veren, nükteler söyleyen O Azîz varlık, acaba, bulutun kulağına ne 
söyledi de, bulutun gözlerinden su tulumu gibi yaş akıttı? 

1455 • Acaba, Cenâb-ı Hakk, toprağın kulağına ne fısıldamıştır ki, toprak, 
dervişler gibi murâkabeye varmış, susmuş kalmıştır? 137 

137 Murakabe, dervişin, kimsenin bulunmadığı bir yerde abdestli olarak kıbleye karşı dizlerinin üstünde oturarak, 
gözlerini kapaması ve gönlünden dünya işlerinden geçmişi, geleceği ve her şeyi çıkarmasına; Allah'ın, Resûlullah'ın ve velîlerin 
feyzini beklemesine denir. Murâkabeye, gönül beklemek, gönül haline varmak da denir. 

• Tereddüt içinde şaşırıp kalan kimsenin kulağına da Cenâb-ı Hakk, örtülü bir 
söz, bir muammâ söylemiştir. 

• O muammâyı söylemesi ile, o kimseyi, Hakkın dediğini mi yapayım, yoksa 
onun zıttını mı? diye iki şüphe arasında hapsetmiştir. 

• İki taraftan birini tercih etmesi de yine Hakk'tandır. Yâni kararsız kişi, o iki 
işten birini seçer, onu yaparsa, bu seçiş kendinden değildir. 

• Eğer sen, can aklının, şüpheye, tereddüde düşmemesini istiyor isen gaflet 
pamuğunu can kulağına tıkama. 

1460 • Can kulağına, gaflet pamuğu tıkama da, Allah'ın muammâlarını anla; 
gizli açık, söylediği sözleri idrâk et. 



104 

• Böyle yaparsan, can kulağı vahy yeri olur. Vahiy nedir? Bu beş duygudan 
da bile gizli söylenen söz. 

• Can kulağı ile duymak, can gözü ile görmek; bu bizim bildiğimiz işitmek ve 
görmek duygularından bambaşkadır. Akıl kulağı da his kulağı da bu vahiy ve ilhâmın 
idrakinden âcizdir, yaya kalmıştır. 

• Cebrden bahsedişim, aşkı sabırsız bir hâle getirdi. Âşık olmayan kişi ise 
cebri hapsetti, inkâr eyledi.! 38 

138 Cebriyye ve Mu'tezile gibi felsefi inanca bağlananların inanışlarını çürütmek için Hz. Mevlâna Mesnevî'nin bir 
çok yerlerinde bu konuya değinir. Bu beyitte olduğu gibi Cebriyyeciler'in iddiasına göre, Cenâb-ı Hakk'm ezelî takdiri insanın 
hürriyetini (irade gücünü) elinden almıştır. Bu beytin birinci mısraındaki "cebr"; "memduh cebr" (=makbul cebr)'dir. İkinci 
mısradaki "cebr" ise, "mezmum" (=makbul olmayan); islâmî olmayan cebrdir. Sevmek, sevmemek elimizde midir? Sevmemizin 
ezelî takdire uygun düşmesi sözü, aşkı coşturdu, sabrı elinden aldı. Halbuki âşık olmayan kişi, nefsine, kendi çıkarma uygun 
düşmediği için cebri reddetti. 

• Bu hal Hakk'la mânevi beraberliktir, cebr değildir. Bu ayın görünüşüdür, 
bulutun görünüşü değildir.! 39 

'"Allah, neyi takdir etmişse, kul onu seçer, onu yaşar. Bu cebr değildir. Ayın görünüşü vahdet nurunun görünüşüdür. 
Şüphe bulutlarının görünüşü değildir. 

1465 • Bu cebr bile olsa herkesin sandığı, anladığı; hele nesf-i emmârenin 
kendi çıkarına göre yorumladığı cebr değildir. 

• Evlâdım, bu türlü cebr inancını, Allah, kimin gönül gözünü açmışsa ancak o 

anlar. 

• Kalp gözü açılmış kişilere gizli şeyler de apaçık görünür, gelecek ve olacak 
şeyler de... Onun yanında, yıkılıp giden mâzi de bir hiçten ibârettir. 

1468 • Onların ihtiyâr (=cüz'î irâde) inançları da, cebr (=kaderin esiri oluşu- 
muz) inançları da bambaşkadır. Nitekim bazı damlalar, sedeflerin içinde inci 
kesilirler. 140 

140 Eski bir inanca göre, Nisan'da yağan yağmur taneleri sadetlerin içinde inci olurmuş, aynı yağmur taneleri de 
yılanların ağzında zehir olurmuş, "cebr inancı" müminlerde memduh (=makbul) bir inanç halinde tecellî eder, imanı zayıf 
olanları da yoldan çıkaran, cebr-i mezmum olur. Nitekim, ilâhî emri dinlemeyen, bu yüzden cennetten yeryüzüne sürgün edilen 
Hz. Adem, suçunu kendi üstüne aldı. "Biz nefsimize zulmettik" dedi. Halbuki şeytan, "Sen öyle takdir ettin. Sen beni azdırdın" 
demek küstahlığında butundu. 

• Sedeflerin dışında küçük, büyük damlalar vardır. O damlalar, sedefin içinde 
küçük, büyük inciler olurlar. 

105 

1473 • Dilediğini yapma gücü (=ihtiyar), yahut Allah'ın zoru ile işleyiş(-cebr) 
inancı sende bir kuruntudan, bir hayalden ibâret iken onlarda kemal, olgunluk, ululuk 
nûru kesilir. 

1474 • Ekmek sofrada bulundukça cansızdır. Fakat insanın bedenine girince 
enerji olur, neşeli ruh olur. 

• Sofranın ortasında, kımıldamadan duran ekmeğin can kesilmesine imkân 
yoktur. Fakat boğazımızdan aşağı gidince hayvânî rûh, onu, selsebil suyu ile yoğurur, 
onu canlandırır, can haline kor. 141 

141 Ağzımıza aldığımız lokma, bilindiği gibi, önce tükrükle karışır; mideye 
inince, ayrı ve eritici bir su ile karışır. Bunları bugünkü ilim "peptiyalin" ve "pepsin" 
diye adlandırıyor. Mevlâna yedi asır önce bu hârika suları, cennetteki bir çeşmenin 
(Selsebil) suyuna benzetiyor. 

• Ey doğru okuyup, doğru anlayan kişi, ekmeği canlandıran, onu kudret 
enerjisi haline koyan hayvânî rûhun kuvvetidir; ya canlar canının kuvveti nedir? 
Nasıl olur, neler yapar? Bir de onu düşün. 

• İnsanın bir tek kolu candan, rûhdan gelen kuvvetle, dağı, denizi ve madeni 
yarıp delmektedir. 

• Dağ yaranın can gücü, kayaları parçalar, canlar canının gücü ise kameri 
(=Ay'ı) ikiye böler. 

1479 • Eğer "gönül" sır dağarcığının ağzını bir açarsa, can, arşa doğru koşup 
gitmeye başlar. 



• Eğer, gizli sır, söylenebilseydi, o sırra tahammül edemezdi de bu cihan 
yanardı. 

• Rum elçisi, Hz. Ömer'den bu sözleri işitince, mânevi bir neşe duydu, gönlü 
nûrlandı. 

• Öyle bir hale geldi ki, onun için sual de, cevap da mânâsını kaybetti. Âdetâ 
yok olup gitti de, yanlış ve doğru gibi düşüncelerden kurtuldu. 

• Aslı bulunca, teferruâttan, önemsiz şeylerden kurtuldu. Hikmete dâir suale 

başladı. 

1515 • Elçi dedi ki: "Ya Ömer, ne hikmettir, ne sırdır ki o tertemiz, saf rûh, bu 
bulanık yerde, bu kirli cesedde hapsedilmiş kalmış. 

• Duru su çamurun içine gizlenmiş, tertemiz saf bir rûh da gelmiş bedene 
bağlanmış." 

• Hz. Ömer buyurdu ki: "Sen çok derin bir bahse dalıyor, mânâyı harfle, 
kelime ile bağlamak istiyorsun. 

106 

• Ses ve sözle ilgisi olmayan, hür olan mânâyı, harf ve kelimeye hapse- 
diyorsun. Sanki, varlığı bağlanamayan, mücerred olan rüzgârı, rüzgâr kelimesi ile 
anlatmak istiyorsun. 

• Sen bunu bir fâide için, maksadın daha güzel anlaşılsın diye yaptın, halbuki 
sen, kendin mücerred olan rûhun bedene girmesindeki fâideden perdelisin, 
habersizsin. 

1520 • Fâideler, hayırlar kendisinden zuhûr eden Allah, nasıl olur da, bizim 
gördüğümüz fâideyi görmez? 

• Mânânın kelimelerle söylenmesinde, kelimelere bağlanmasında, yüzbinlerce 
fâide var. Bu yüzbinlerce fâide rûhun bedene girmesindeki fâideye karşı pek az, onun 
binde biri bile değil. 

• Söz söylerken harcadığın nefes, cüz'lerin cüz'üdür. Öyle iken külli fâideyi 
mûcibdir. Rûhun bedene girmesindeki fâide ise küllün küllüdür. Nasıl olur da, 
bundan fâide görülmez? 

• Sen bir cüz'sün, bir zerresin, senin yaptığın işte fâide varken, ne diye küll'ü 
kınamaya teşebbüs edersin? 142 

142 "Saf bir su, çamur içinde gizlenip kalmış" misâli ile balçıktan yaratılmış bedende, ilâhî bir emânet olan rûhun ne 
işi var? gibi bir düşünceye varmanın "Cüz'ün, küllü kınaması" olarak yorumlanıyor. 

• Sözün bir fâidesi yoksa söyleme, eğer varsa, dil uzatmayı bırak da 
şükretmeğe bak. 

1525 • Allah'a şükretmek, her boynun borcudur. Onunla, bununla kavga et- 
mek, yüzünü ekşitmek kimseye borç değildir." 

1529 • Bu bir iki mânâ kadehinin neşvesi ile, o elçi kendinden geçti; hatırında 
ne elçilik, ne de haber alıp verme kaldı. 

• Allah'ın büyüklüğüne, gücüne, kuvvetine şaşırdı, hayran oldu. Bu makama 
erişince, artık, elçiliği bıraktı da bir manâ pâdişâhı kesildi. 



Kimin gönlünden bir kapı açılırsa, o her zerrede bir 

güneş görür. 

1396 • Kimin canı, şehvetten, hiddetten, nefsanî arzulardan arınmış, temiz- 
lenmişse, o kimse mânâ âlemini ve mânâ sarayını çabucak görür. 

107 

• Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, hiddet ateşinden ve şehvet dumanından 
arınmış olduğu için, nereye baksa, orada, Allah'ın hikmetini, kudretini, yaratma 



gücünü görürdü. 143 Ey gözü ve gönlü açılmamış kişi, seni kötülüğe sevkeden nefsânî 
istekler, 

143 Bir Hakk âşıkı şu mealde bir beyit söylemiştir: "Cihan bizim sevdiğimizin güzelliğinin aynasıdır. Her zerrede 
onun güzelliği, kudreti görünmektedir." 

• Şeytanın vesveselerine yoldaş oldukça; "Nereye dönseniz, Allah'ın lûtfuna, 
rahmetine dönersiniz." âyetinin sırrına nasıl erersin? Bunun ne olduğunu nasıl 
anlarsın? 144 

144 Bakara Sûresi'nin 115. âyetine işâret edilmektedir. 

• Kimin gönlünden bir kapı açılırsa o, her zerrede bir güneş görür. 

1400 • Ay, nasıl parlaklığı, büyüklüğü ile yıldızlar arasında ihtişamlı bir 
şekilde görülürse, Cenâb-ı Hakk da lütfü, ihsanı, kudreti ve yaratma gücü ile fâni 
varlıklar arasında öylece apaçık görülür. 145 

145 Hakk ehline Hakk Teâlâ peyda ve zahirdir; halk gâib ve mestûrdur. Halbuki halka, dünya ehline, halk zâhir ve 
peydadır, Hakk gâib ve hal? yani gizlidir. 

• Sen iki parmağının ucunu götür de iki gözüne koy. Dünyadan bir şey 
görebilir misin? İnsaf et de söyle. 

• İşte sen, gözünü kapadığın için bu dünyayı görmesen de, bu dünya yok 
değildir. Dünyayı görmemek ayıbı, hakikati göstermemek kabahati, ancak uğursuz 
nefsin parmağına aittir. 

• Sen aklını başına al da, önce gözlerinden parmaklarını çek, ondan sonra 
dilediğine bak, gör. 

• Hz. Nûh'a ümmeti; "Sevab nerededir?" diye sordular. Nûh; "Görmeyelim, 
duymayalım diye elbiselerinizle örtündüğünüz yerde." cevabını verdi. 146 

' 46 Mesûd olmanın sırrını büyük insanlar, şu üç hususta toplamışlardır: "Görmemek, işitmemek, söylememek." 

1405 • Hz. Nûh dedi ki; "Yüzünüzü, başınızı elbise ile sarıp sarmalıyorsunuz. 
Bu sebeple gözleriniz varken etrafı görmüyorsunuz. 

• İnsan, gözden ibârettir. Geri kalan deridir, ceseddir. Göz ise, ancak dostu 
görmüş olandır. Dostu görmeyen gözü, sen göz sayma. 

• Dostu görmeyen gözün kör olması iyidir. Vefasız olan, ebedî olmayan, 
dosttan uzak düşmek daha iyidir. 



108 

Adem(a.s.)'ın; "Rabb'imiz, kendimize zulmettik, 
diyerek yaptığı yanlış hareketi kendi üstüne alışı, İblis'in 
ise; "Sen beni azdırdın." diye suçu üstünden atışı. 147 

147> Bu başlıkta, A'râf Sûresi'nin 23. âyetine işâret var. 

1480 • Hakkın yaptıklarını gör, bizim yaptıklarımızı da her ikisini gör de, bi- 
zim de yaptıklarımız işler bulunduğunu bil. 

• Ortada halkın yaptığı işler yoksa ve insanlarda yapma gücü bulunmuyorsa 
ve her şeyi Hakk yapıyorsa, hiç kimseye; "Bunu neye böyle yaptın." deme. 

• Allah'ın yaratışı, takdiri, bizim işlerimizi meydana getiriyor. Bizim işle- 
rimiz, Hakkın yaratışının eserleri oluyor. 

• Söz söyleyen kişi, ya harfleri görür, yahut mânâyı. Bir anda ikisini birden 
nasıl görebilir? 

• İnsan konuşurken, mânâyı düşünür, mânâyı kasdederse harfleri göremez. 
Bir göz bile bir anda hem önünü, hem ardını nasıl görebilsin? 

1485 • Şunu iyi bil ki sen, önünü gördüğün zaman, ardını görebilir misin? 

• Ey oğul, Allah, her şeyi muhittir, her şeyi kavrar, bir işi yapması, başka bir 
işi yapmasına engel olmaz. 

• Şeytan, Cenâb-ı Hakka; "Beni sen azdırdın." dedi. Böylece o alçak, kendi 
yaptığı işi gizledi, üstüne almadı. 

• Hz. Adem ise; "Biz nefsimize zulmettik." dedi. Fakat, o, Hakkın hik- 
metinden ve işinden bizim gibi habersiz değildi. 



1490 • O, suçu işlerken kendisine güç verenin Hakk olduğunu bildiği halde, 
edebi sebebiyle, suçu, hâşâ Hakka yüklemedi. Kendi üstüne aldı da, lûtfa erişti. 

• Tevbe ettikten sonra, Allah, Hz. Adem'e dedi ki: "Senin işlediğin o suçu, 
uğradığın o mihnet ve kederleri ben takdir etmedim mi? 

• Başına gelen o kaza, benim takdirimle değil mi idi? Ne diye özür dilediğin 
vakit onu gizledin?" 

1493 • Hz. Adem dedi ki: "Korktum, edebi bırakmadım." Cenâb-ı Hakk da; 
"İşte Ben de onun için seni bağışladım." diye buyurdu. 

• Kim hürmet ederse hürmet görür, şeker getiren de badem helvası yer. 

109 

1495 • Temiz şeyler kimler içindir? Temiz kişiler için. Sevgiliyi hoş tut, 
hoşluk gör incit, incin... 

• Ey gönül, "cebr" ile "ihtiyar"ı, birbirinden ayırt etmek için bir örnek ver de 
"cebr" nedir, "ihtiyar" nedir, bilesin, anlayasın... 

• Hastalıktan, yaşlılıktan ötürü titreyen bir el var. Bir de senin titrettiğin kendi 
elin var. 

• Her iki hareketi de Allah yaratmıştır. Bunu böyle bil. Ama, her iki titremeyi 
de birbiri ile kıyas etmeğe imkân yoktur. 

• Sen kendin isteyerek, elini oynattığın, titrettiğin için pişman olabilirsin. 
Fakat eli titreyen bir yaşlının pişman olduğunu ne vakit gördün? 

1500 • Anlayışı kıt birisi de şu "cebr" ve "ihtiyar" meselesine yol bulsun, bu 
işi iyi anlasın diye söylediğimiz bu söz, bu bahis aklî bir bahistir. Fakat bu hilekâr 
akıl, zaten akıl değildir ki... 

• Akla dayanan, aklın anlayabileceği bahis, inci de olsa mercan da olsa, cana 
âit bahis yine başkadır. 

• Can bahsi, başka bir makamın bahsidir. Can şarabının kıvamı ve çeşnisi de 
bambaşkadır. Onu akıl ve his dimağı anlayamaz. 

1506 • Akıl bahsini, duygu bahsini sen bir eser, yahut sebep bil. Can bahsi 
ise, şaşılacak, hem de pek şaşılacak bir bahistir. 

• Ey aydınlanmak isteyen kişi, can nuru parlayınca, ne gereken kaldı, ne de 
gerektiren; ne gideren kaldı, ne de kalan. 

• Çünkü, gönül ğözü açık olan birinin nuru, parıl parıl parlarken onun 
kılavuza, sopaya benzeyen delile ihtiyacı kalmaz. 



"Her nerede bulunursanız bulunun, Allah sizinle 
beraberdir." âyetinin tefsiri 148 

148 Hz. Mevlâna Mesnevî-i Şerifin bir çok yerlerinde bazı âyetlerden iktibaslar yaptığı gibi, bazı âyetleri de şerh 
etmiştir. Bu başlık Hadîd Sûresi'nin 4. âyetinde bulunmaktadır. 

1510 • Bilgisizlik, yani Allah'ın bizimle beraber olduğunu bilmemek, onun 
zindanıdır. Bu hali, bu ihsanı bilmek, hissetmek de O'nun bağı bahçesi, köşkü, 
sarayıdır. 149 

149 Velîler indinde ilm (=bilgi) bugün bizim anladığımız gibi, çeşitli dallarda, konularda bir şeyler bilmekten ziyade, 
bize Hakk'tan haber veren, bizi Hakk'a götüren ilim, ilim sayılmaktadır. Bu sebepledir ki, Hz. Yunus Emre: "İlim, ilim 
bilmektir, ilim kendin bilmektir Sen, kendini bilmezsen ya nice okumaktır Okumaktan mânâ ne kişi Hakk'ı bilmektir Çün 
okudun, bilmezsin ha bir kuru emektir." diye buyurmuştur. Dolayısıyla Yunus da, Mevlâna gibi kendinde bulunanı bilmek için 
ilim peşinde koşmamızı haber vermektedir. 

Aslında bugün liselerde, üniversitelerde, bilhassa tıp fakültelerinde verilen bilgiler astronomi, biyoloji, fizik, kimya, 
anatomi okuyanları düşündürmekte; vicdanı ve insafı olanları Hakk'tan, hakikatten haberdar etmektedir. Ne yazık ki; o bilgileri 
öğrenenlerin bir kısmının tabiat sözcüğü ile gözleri perdelendiği, kulakları sağırlaştığı için, Allah'ın kudretini, san'atım, 
büyüklüğünü, yaratma gücünü görememektedirler. 



110 



• Uykuya varırsak, onun aşkıyla kendimizden geçmişiz, onun mesti ol- 
muşuzdur. Uyanık bulunursak onun yazdığı destanda, bize verdiği rolü yaşarız. 

• Eğer ağlarsak, O'nun rızklarla, bereketlerle dolu bulutuyuz, gülersek, onun 
parlak şimşeği oluruz. 

• Kızar, hiddete kapılır, savaşa girersek, bu, onun kahrının aksi, celâlinin 
tecellîsi olur. Barışır, özür dilersek, bu da onun sevgisinin açığa çıkışıdır, 
görüntüsüdür. 

1514 • Bu karma karışık olan dünyada biz kim oluyoruz? Biz birer gölge 
varlık, birer hiçten ibaretiz. Hiç bir harfle birleşmeyen, hiç bir nokta almayan elif 
gibiyiz. Bizden zuhûr eden her hareket, her hal, O'nun esmâ ve ilâhî sıfatlarının 
tecellîsidir. 

1513 • Kendinden uzaklaşıp, kendinden, kendi nefsanî benliğinden kurtulup 
da bir diriye, kendinde bulunan ölümsüze bağlanan kişi ne mutlu bir kişidir. 

• Yazıklar olsun, o diriye ki, ölü ile oturmuş, mânen ölmüş, hayatını kay- 
betmiştir. 

• Hulûs ile, canla, başla, Kur'âıı-ı Kerîm okur, ona sığınırsan, peygamberlerin 
rûhları ile âşinâlık peyda edersin. 

• Kur' ân peygamberlerin halleridir. Onlar tertemiz, saf vahdet denizinin 
balıklarıdır. 

• Kur' ân okuduğun halde, onun emirlerine uymazsan, Kur' ân ahlâkını 
yaşamaz isen, sana peygamberleri ve velîleri görmenin ne faydası olur? 

1540 • Peygamberlerin Kur'ân'da bulunan kıssalarını okur, Kur'ân'ın emirle- 
rini yaşarsan, can kuşuna, ten kafesi dar gelmeğe başlar. 

111 

• Kafesteki kuş, zindandaki mahpusa benzer. Kurtulmayı istememesi onun 
bilgisizliğindendir. 

• Kafeslerinden kurtulan ruhlar, peygamberlerdir. Onlar Hakk ve hakikate 
erdikleri için, insanlara yol göstermeğe lâyık olmuşlardır. Onların sesleri kafeslerin 
dışından gelir, dinden duyulur. 

• O ses; "Senin için kurtuluş yolu, ancak ten kafesinden kurtulma yoludur." 

der. 

• Biz, bu daracık kafesten, diri olan bir velîye bağlanarak dirildik de 
kurtulduk. O kafesten kurtulmanın bundan başka çaresi de yoktur. 

1545 • Kendini hasta, zayıf, düşkün göstermeğe bak ki, seni değersiz bulup, 
şöhret halkasının dışına atsınlar. 

• Çünkü halk arasında şöhret sahibi olmak, insanı dünyaya öyle sağlamca 
bağlar ki, bu bağ, demir zincirden de beterdir. 



Tacir ile papağanı 

1547» Ticaretle uğraşan bir adamın kafeste mahpus güzel bir papağanı vardı. 

• Tâcir Hindistan'a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. 

• Cömertliğinden ötürü, köle ve cariyelerinin her birine; "Çabuk söyle, sana 
Hindistan'dan ne getireyim?" diye sordu. 

1550 • Onlardan her biri bir şey istedi. O iyi adam da hepsine istediklerini 
getireceğine dâir söz verdi. 

• Sıra papağana gelince, tâcir ona da; "Sana Hindistan'dan ne getireyim?" diye 

sordu. 

• Papağan; "Oradaki papağanları gör... Benim durumumu onlara anlat; de ki: 



• 'Sizi çok özleyen filân papağan, Cenâb-ı Hakk'ın takdiri ile bizde mahpus 
bulunmaktadır. 

• Size selâm söyledi. Sizden yardım diledi. Bir çare, bir kurtuluş yolu 
bulmanızı niyâz etti.' 

1555 • Ve yine, size seslenerek dedi ki: Benim, gurbet ellerde, özlemler 
içinde, sizden ayrı düşmenin acıları ile çırpınıp durmam, can vermem doğru mudur? 

112 

• Ben burada, demir kafes içinde mahpus olayım, her şeyden mahrum bir 
hayat yaşayayım da, siz, bazen yeşil ormanlarda gezesiniz, bazen ağaç dallarına 
konasınız? Bu ilgisizlik size yakışır mı? 

• Dostların vefası böyle mi olur? Ben hapiste çok sıkıntılı bir hayat yaşa- 
yayım, siz ise gül bahçelerinde gezip tozasınız. 

• Ey mutlu kardeşlerimiz, ey hür bir hayat süren büyükler. O yeşilliklerde bir 
sabah şarabı içerken, bu ağlayıp inleyen esir papağanı da hatırlayınız. 

• Dostların dostu yâd etmeleri, dost için kutluluk ve mutluluktur. Hele ' yâd 
Leylâ, yâd edilen Mecnun olursa... 

1560 • Ey dostlar, siz, boyu posu düzgün güzel eşlerinizle, zevk ve safâ için- 
desiniz, bense burada mahpus bir halde, yüreğimden akan kanları içmedeyim. 

• Bana yardım etmek istemezseniz bile, hiç olmazsa beni yâd ederek birer 
kadeh şarap içiniz. 

1562 • İçerken de bu topraklara serilmiş düşkünü, zavallıyı yâd edin de içkinin 
bir yudumcuğunu da toprağa dökün. 

• Bu ne şaşılacak şeydir! O ahd, o yemin nerede? O şeker gibi dudaklardan 
çıkan vaadler ne oldu? Dostluk ne çabuk unutuldu?" 

1586 • Tâcir, papağanın selâmını, Hindistan'daki papağanlara götürmeyi ka- 
bul etti. 

• Ve yola çıktı. Hindistan'ın tâ öte ucuna varınca, orada bir kaç papağan 

gördü. 

• Atını durdurarak onlara seslendi. Evindeki mahpus papağanın selâmını 
onlara iletti. Onun gönderdiği haberleri, söylenmesini istediği sözleri söyledi. 

• O papağanların içinden biri, bu sözleri duyunca titredi, titredi düştü, nefesi 
kesildi ve öldü. . 

1590 • Tâcir, söylediğine pişman oldu. "Bir canlının ölümüne sebep oldum, 
günaha girdim." dedi. 

• "Bu papağanın, belki de bizim papağanla akrabalığı vardı. Belki de bunların 
ruhları birdi, belki de bunlar iki ayrı bedende aynı rûhu taşıyorlardı. 

1592 »Bu işi neye yaptım? O haberi ne diye verdim? Zavallı kuşu bu haberle 
yaktım, yandırdım." dedi. 

113 

1649 • Tâcir, alış verişini tamamladı. Muradına ermiş bir hâlde, döndü 
memleketine geldi. 

1650 • Her kölesine Hindistan'dan armağan getirdi. Her cariyesine bir bağışta 
bulundu. 

• Papağan; "Bu kulun armağanı nerede? Görüp söylediklerini bana anlat." 

dedi. 

• Tâcir; "Bırak Allah aşkına." dedi. "Söylediğime ve söyleyeceğime hâlâ 
pişmanım, pişmanlıktan ellerimi parmaklarımı ısırıyorum. 

• Ben bilgisizliğimden, akılsızlığımdan böyle olumsuz bir haberi lâf olsun 
diye götürdüm, ne diye söyledim." deyip duruyordu. 

1654 • Papağan; "Efendi!" dedi. "Neden pişman oluyorsun? Bu öfkeye, bu 
kedere sebep nedir?" 



1655 • Tâcir dedi ki; "Senin sözlerini, şikâyetlerini sana benzeyen 
papağanlara söyledim. 

• İçlerinden bir papağan, senin derdinden bir koku aldı. Şikâyetlerinin 
sebebini anladı. Üzüntüden ödü patladı. Titredi, titredi, düştü ve öldü. 

1657 • Ben ne yaptım da söyledim diye pişman oldum ama... Değil mi ki 
söyledim, son pişmanlık neye yarar?" dedi. 

1691 • Tâcirin papağanı da Hindistan'daki papağanın başından geçeni 
duyunca o da titreyerek düştü, kaskatı kesildi. 

• Tâcir, güzel papağanının düşüp öldüğünü görünce, yerinden fırladı. 
Üzüntüden külâhını başından çıkarıp yere vurdu. 

• Papağanının bu perişan haline dayanamadı, yenini yakasını yırttı. 

• "Ey güzel papağan!" dedi. "Ey benim hoş sesli kuşum! Sana ne oldu? Neden 
bu hâle geldin? 

• Vah benim güzel sesli kuşum, vah benim yoldaşım, sırdaşım. 

1695 • Vah benim güzel, hoş sesli kuşum, neşem, canım, bağım, bahçem, çi- 
çeğim! 

• Eğer Süleyman (a.s.)'ın böyle bir kuşu olsaydı, o hiç başka kuşlarla oyalanır 

mı idi? 

• Ey dil, sen ölümlere sebep oldun! Bana çok zarar verdin, söyleyen sen 
olduktan sonra, ben sana ne diyeyim? 

1700 • Ey dil, sen, hem ateşsin, hem de harman; bu ateşi bu harmana nice bir 
salacaksın? 

114 

• Ey dil, can da, senden şikâyetçidir. Çünkü, can, her ne dersen onu yapıyor 
ama, yine de gizlice senin elinden feryad etmektedir. 

1702 • Ey dil, sen, hem tükenmez bir hazinesin, hem de dermanı bulunmaz 
bir dertsin. 

1703 • Sen hem kuşları tuzağa düşüren hilesin, ıslıksın, hem de insana ayrılık 
zamanında eşsin, dostsun.'" 150 

150 Mevlâna bu beyitlerde dil üzerinde duruyor. Dil güzel şeyler, konuştuğu zaman iyidir, kötü şeyler konuştuğu 
zaman kötüdür. Atalarımız: "Dil yılanı ininden, insanı dininden çıkarır" demişlerdir. Bu beyitte sahte şeyhlerin güzel 
konuşmaları ile saf insanları kuşlar gibi avladıklarına işaret ediyor, hem de hicrandaki Hakk âşıklarına, güzel ledünni sözlerin 
dost olduğunu haber veriyor. 

1815 »Tâcir ateşler, dertler, feryadlar içinde, bu çeşit yüzlerce darmadağın 
sözler söylüyordu. 

1816 »Kâh birbirini tutmaz sözler söylüyor, kâh nazlanıyor, kâh yalvarıyor, 
kâh gerçek sevgiden, kâh mecâzî aşktan bahsediyordu. 

1825 • Bundan sonra, tâcir, papağanı kafesten çıkartıp attı. Papağan da hemen 
uçup yüksek bir dala kondu. 

• Güneş tan yerinden nasıl doğuverir ve yükselirse, ölmüş papağan da öylece 
uçtu ve yükseldi. 

• Tâcir, kuşun bu haline şaşırdı, kaldı. Hiç bir şeyden haberi yok iken 
papağanın sırları beliriverdi. 

• Başını yukarı kaldırdı da; "Ey bülbül gibi güzel sesli olan papağan." dedi. 
"Anlat da, biz de bu mânevi halden nasibimizi alalım, biz de ne olduğunu bilelim. 

• O Hindistan'daki papağan, orada ne yaptı? Sana ne öğretti de bize bir hile 
yaptın? Canımızı yaktın." 

1830 • Papağan dedi ki: "O kuş yaptığı işle, hareketle bana öğüt verdi. 'Söz 
söylemeği, neşelenmeyi bırak demek istedi. 

• 'Çünkü senin güzel sesin, söz söylemen, seni kafese koymuştur. Kurtulmak 
için, kendini ölü gibi göstermesinin sebebi budur. 

• Ey halkın da, üstün insanların da çalgıcısı olan esir papağan, sen de benim 
gibi öl de, esirlikten kurtul.' dedi. Ben de öyle yaptım, kurtuldum." 



115 

1845 • Papağan, tâcire, hoşa giden bir iki öğüt daha verdi. Sonra "Allah'a 
ısmarladık artık ayrılık zamanı geldi." dedi. 

• "Allah'a ısmarladık ey efendi, ben, esirlikten kurtuldum, asıl geldiğim yere, 
vatanıma dönüyorum. Benim gibi yaparsan sen de kurtulursun, hürriyetine 
kavuşursun." 

• Tâcir de, sevgili papağanına dedi ki: "Haydi git, Allah'a emânet ol, sen bana 
şimdi, yeni bir yol gösterdin." 

• Tâcir, kendi kendine; "Bu bana iyi bir öğüttür. Ben, papağanımın yolunu 
tutayım. Bu yol insanı hakikate götüren nûrlu bir yoldur." dedi. 

1848 • "Ben insanım, benim canım, papağanın canından nasıl aşağı ve 
kabiliyetsiz olur? Can, bunun gibi iyi bir iz izlemeli." 



İlâhî akıl kuşlarının kanatlarının evsâfı 151 

151 İlâhî akıl kuşları, peygamberlerin, velîlerin sembolüdür. Kanatlar; aşkı, vecdi ifade eder. İnsan, kendinden, kendi 
benliğinden ancak aşk kanadı ile uzaklaşabilir: Ancak aşk kanadı, vecd kanadı ile yukarılara çıkabilir. 

1575 • Can papağanının hikâyesi de biraz evvel görülen tâcirin papağanının 
hikâyesine benzer. Fakat kuşların dilinden anlayacak, onların sırlarına mahrem 
olacak kişi nerede? 

• Nerede o zayıf ve günahsız kuş ki, onun gönlünde, ordusu ile beraber 
Süleyman bulunsun. 152 

152 Gerçek Süleyman olan Cenâb-ı Hakk. Derviş, zayıf bir mahluktur ama, onun gönlü ilâhî tecellîye mazhar 

olmuştur. 

• O zayıf ve masum kuş, şükretmek için de değil, şikâyet etmek için de değil; 
sadece aşkla feryada başlayınca, yedi kat göğe müdhiş bir gürültü düşsün. 

• Her an ona Allah'tan yüzlerce mektup, yüzlerce haberci gelsin. Onun bir; 
"Ya Rabbi!" demesine karşılık, Hakk'tan altmış kerre; "Lebbeyk" (=buyur kulum) 
nidası ulaşsın. 

• Hakk yanında bunların hatası, başkalarının ibâdetlerinden hayırlı olsun. 
Küfürlerine karşı bütün inançlar değersiz bir hale gelsin. 153 

133 Buradaki küfür, islâmın ve imanın reddettiği küfür değildir. Velîler, mevhum varlıklardan kurtulmuşlardır. 
Hakk'ın varlığında kaybolmuşlardır. Onlar taklidi imandan kurtulmuşlar, gerçek varlığı bulmuşlardır. Şekle bağlanıp kalan, 
farkında olmadan şirke düştüğü halde tevhid yolunda olan sofi, puta tapana bile kâfir dememektedir. 

Ben Allah'ın lûtfuna da, kahrına da âşıkım. 



116 

1580 • Her an da, ona özel bir miraç olsun. Başındaki velilik tâcının üstüne, 
yüzlerce tâc konsun. 

• Her ne kadar onun maddî varlığı, cismi yeryüzünde ise de, rûhu mekânsızlık 
âleminde, hem de Hakk yolcularının vehimlerine bile gelmeyen bir mekânsızlık 
âleminde uçsun. 

• Orası, senin anlıyacağın, bir mekânsızlık âlemi değildir ki, sana her an 
oradan bir hayal doğsun. 

• Cennetteki dört ırmak, nasıl cennetin emrinde, cennetin hükmünde ise, 
mekân âlemi de, mekânsızlık âlemi de, o mekândan münezzeh olanın emrindedir. 

1584 • Bu zor bahsin açıklanmasını kısa kes, başka konuya dön. Allah, her 
şeysin doğrusunu daha iyi bilir. 



Ben Allah'ın lûtfuna da, kahrına da âşıkım. 

1564 »Bu kulun ayrılığı, ayrılığa düşmesi, onun günahından, onun kötü kul 
oluşundan ise, kötüye karşı kötülük edersen, aramızda ne fark kalır? 154 

154 Hakk'ın sevgilisi olan velîler, Hakk'a yakın oldukları için onlar Cenâb-ı Hakk'a böyle münâcatta bulunabilirler. 
Bizler için, böyle hitap cür'et olur, günah olur. Cenâb-ı Hakk'ın kötülüğe karşı kötülük yapması, hâşâ, onun şanına yaraşır mı? 
Cünahları bağışlamak, afv etmek onun sıfatı, değil midir? Aslında bize kötülük gibi gelen şeyin ötesinde ne lûtuflar gizlidir. Bu 
sebeple, ârifler Hakk'tan gelen belâları, bir kötülük değil de bir lütuf ve ihsan olarak kabul etmişlerdir. Nitekim Hz. Mevlâna da 
bu beyitten sonra gelen beyitlerde sevgiliden gelen acılıkların ne kadar tatlı olduğunu ifâde buyurmaktadır. Nitekim Dîvâıl-l 
Kebîr'in I. cildinin 128 numaralı gazeli şu meâlde bir beyitle başlar: "Ey dertli zamanında canımızın rahatı, ey yoksulluk 
acılığında, ruhumuzun hazinesi olan sevgili." 

• Fakat, kızar da savaşır, kuluna cefada bulunursan, yaptığın cefâ, verdiğin 
acılıklar, elemler, kederler, bana, çalgı seslerinden, cenk sesinden daha fazla zevk 
verir. 

• Ey cefâsı devletten, dünya malından daha güzel, intikamı candan daha hoş 
olan, Allah'ım! 

• Ateşin bu kadar zevkli olunca, kim bilir nurun nasıl olur? Rabbim, mâtemin 
bu derece neşveli olursa, düğünün, derneğin nasıl olur? 

117 

• Çevrinde bu tatlılıklar varken, lûtfunun künhüne kim dalabilir? 

• Sevgilinin çevrinden, cefâsından inliyorum, sızlanıyorum. Fakat, bu 
inleyişime, bu göz yaşıma acır da çevrini azaltır diye de korkuyorum. 

1570 • Gerçekten de ben, onun lûtfuna da, kahrına da âşıkırn. Asıl şaşılacak 
şey: Benim, bu iki zıttın ikisine de âşık oluşumdur. 

• Cenâb-ı Hakk'a yemin ederim ki, bu kahır dikeninden kurtulur da, gül 
bahçesine varırsam, onun dikeninden ayrı düştüğüm için bülbül gibi feryâd etmeğe 
koyulurum. 

• Bu ne şaşılacak bülbüldür ki gül bahçesinde, gül yemek için değil, diken 
yemek için ağzını açar, diken için öter. 

1574 • O, küllün âşıkıdır. Zaten, onun kendisi küll'dür. Bu yüzdendir ki 
aslında o, kendinin âşıkıdır. Kendi sevgisini aramaktadır. 



Söze çok dikkat etmek gerektir. 

1593 • Bu dil, çakmak demiri ile çakmak taşı gibidir. Dilden sıçrayıp çıkan 
söz, ateşe benzer. 

• Bazen lâf olsun diye, bazen de bir şeyi anlatmak, nakletmek için o demiri ve 
taşı birbirine vurma. 

1595 • Çünkü, ortalık karanlık ve her tarafta pamuk var, kıvılcım pamuğa 
sıçrarsa ne olur? 

1596 • Zâlimler; insanlara kötülük yapmak isteyenler o kimselerdir ki 
gözlerini kapamışlar, söyledikleri sözlerle âlemi fitne ateşiyle yakıp yandırmışlardır. 

1658 • Şunu bil ki, ağızdan, dilden ansızın çıkan söz, yaydan fırlamış ok 
gibidir. 155 

155 Bu üç beyit; yani 1658, 1659, 1660 numaralı beyitler; konu ile ilgili olduğu için buraya alındı. 

1659 • Ey oğul, o ok bir daha geri dönmez; suyu baştan kesmek gerek. 

118 

1660 • Selin başlangıçta başı bağlanmaz, önü çevrilmezse, bütün dünyayı tu- 
tar; bir çok yerleri yıkarsa buna şaşılmaz. 



1597 • Bir söz vardır, dünyayı yıkar, harap eder; bir söz de vardır, ölü gibi 
cansız duran tilkiye, arslan cesareti verir. 

• Rûhlar, aslında, aynı yerden geldikleri için, Isâ nefeslidirler. Bazen nefse 
uyarlar, yara olurlar. Bazen Hakka uyarlar, dertlere devâ, yaralara merhem kesilirler. 

• Rûhlar, nefsânî arzulardan kurtulsalardı, günah perdelerini yırtsalardı her 
rûhun sözü, îsâ nefesi gibi diriltici olurdu. 

1600 • Şeker gibi söz söylemek istersen, sabret, hırstan vazgeç, nefsânî zevk- 
ler helvasını yeme. 

• Çünkü helva yemeyi, çocuklar arzu eder; akıllı ve fikirli kişiler ise sabrı 
arzu ederler. 

1602 • Sabreden göklerin üstüne yükselir, helva yiyen ise geriledikçe geriler. 



Feridüddin Attar hazretlerinin; "Sen nefis sahibisin, 
ey gafil! Riyâzâtla kendini erit, Hakk uğrunda uğraş, 
için yanarak, yüreğinden kanlar akıtarak savaş. Fakat 
ermişlerin hâlini, kendine kıyas etme. Çünkü bir velî, zehir 
de yese, o zehir, ona bal olur.' 
sözünün açıklanması 

1603 • Gönül sahibi olan kişi en öldürücü zehiri bile yese, o zehir ona ziyan 
vermez. 

• Çünkü o sağlığa, esenliğe kavuşmuştur. Perhizden kurtulmuştur. Halbuki, 
nefsânî hastalıklara tutulmuş zavallı tâlib, ateşler içinde yanmaktadır. Bu yüzden ona 
perhiz gerekir. 

1605 • Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Ey cesur tâlib, aklını başına al da, 
matlûbiyet derecesine ulaşan erlerle inada ve iddiaya kalkışma." 156 

136 Hakkı, hakikati aramağa başlayanlar, dervişlik yoluna yeni girenler tâlibdir. Matlûb ise seyr ü sülûkünü bitirmiş, 
fena ve bekâ mertebesine ermiş olanlardır. Bunlar, mânevi hastalıklardan kurtulmuş kişilerdir. Talibe mürid; mürşide murad 
derler. 

119 

• Sende bir nemrud var. Nefis nemrudunu alt etmeden ateşe atılma, yanarsın. 
Atılmak istiyorsan önce İbrahim ol. 

• Ne yüzme biliyorsun, ne de denizcisin; hissine uyup da kendini denize 

atma... 

• Vahdet deryasının usta yüzücüsü, denizin dibinden inci çıkarır. Ziyanlardan 
bile faydalanmasını bilir. 

• Kâmil insan, toprağı tutsa altın olur. Kâmil olmayan kişi altını alsa da bir 
yere götürse, altın onun elinde kül olur. 

1610 • Hakkın makbûlü olan kâmil insanın eli, Allah'ın eli mesabesindedir. 
Kâmil olmayan kişinin eli şeytanın eli; devin elidir. Çünkü o, şeytanın tuzağına 
düşmüştür. 

• Bilgisizlik, kâmil insanda olursa hüner kesilir. Fakat bilgi bile nâkıs bir 
kişide bilgisizlik olur. Hasta bir kişi neyi tutsa hastalık olur. Halbuki kâmil insanın 
küfrü bile din ve iman kesilir. 157 

157 Fenâ fıllah mertebesine ermiş, Hakk'ta kendini kaybetmiş velînin, Hallac'ın "Ene' 1 -Hakk" (=Ben Hakk'ım) demesi 
gibi bazı sözleri, halk tarafından yanlış anlaşılır, yanlış yorumlanır. Bu makama erişen bir kişinin, dış yüzü şeriate aykırı gibi 
görünen sözlerinde bir hikmet ve hakikat vardır ki, o hakikat şeriate aykırı değildir. 



1614 • Ey atlı ile yarışa girişen yaya, sen bu yarışı kazanamazsın. İyisi mi bu 
işten vazgeç... 



Can çocuğunu şeytan sütünden kes. 

1630 • Allah, eşsiz ve örneksiz yaratıcıdır. O'nun hocası, üstadı yoktur. 
Herkes O'na muhtaçtır. O'na dayanır; O kimseye muhtaç değildir, kimseye da- 
yanmaz. 

• O'ndan başka herkesin hem sanatta, hem sözde bir üstada ihtiyaçları vardır. 
Bir örnek görmek isterler. 

• Eğer bu söylediklerimin yabancısı değil isen, bu mânevi duyguların daha iyi 
anlaşılmasını istiyorsan uğraşman, fazla ibâdet etmen gerekir. Bu sebeple bir hırkaya 
bürünüp, bir virâneye çekil ve göz yaşı dök. 

120 

• Çünkü Hz. Adem, Allah'ın azarından göz yaşı ile kurtuldu. Tevbe edenin 
göz yaşları, onun nefesi, sözü, yalvarışlarıdır. 

• Adem (a. s.) yeryüzüne ağlamak, feryâd etmek, inlemek, mahzûn olmak için 

geldi. 

1635 • O cennetten, yedi kat göklerin üstünden indi de özür dilemek için 
geldi, kapının arkasındaki papuçlukta niyâza durdu. 

• Eğer sen de Âdemoğlu isen, onun soyundan geldinse, onun gibi özür dile, 
onun yolunda ol. 

• Gönül ateşini, göz yaşlarını kendine mânevi gıda yap. Çünkü bostanları 
güneşle yağmur şenlendirir. 

• Ey gâfil, göz yaşı dökmenin zevkini ne bilirsin? Çünkü, sen, görmemişler 
gibi ekmek âşıkısın. 

• Sen, şu ten dağarcığını ekmekten boşaltırsan, onu değerli incilerle dol- 
durmuş olursun. 

1640 »Önce can çocuğunu, şeytan sütünden kes de sonra onu meleklere ar- 
kadaş et. 

• Sen karanlık duygular içinde bulundukça, hayattan usanmış, bıkmış, melûl 
ve bulanık halde oldukça bil ki lânetlenmiş şeytanın kardeşisin. 

• İnsanın nurunu, kemalini artıran lokma, helâl kazanç ile elde edilen 
lokmadır. 

• Haram lokma ise, kandilimize konunca kandili söndüren yağa benzer. Sen 
ona yağ değil su adını koy, çünkü ışığımızı söndürüyor. 

• Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helâl 
lokmadan meydana gelir. 

1645 • Bir lokmadan hased, hile doğarsa, bilgisizlik gaflet meydana gelirse 
sen o lokmanın haram olduğunu bil. 

• Hiç buğdayını ektin de arpa çıktığını gördün mü? Hiç atın eşek yavrusu 
doğurduğu görülmüş müdür? 

1647 »Lokma tohumdur.. Düşünceler onun mahsûlüdür. Lokma denizdir, 
incileri fikirlerdir. 

1648 • Ağzına alınan helâl lokmadan, Allah'a hizmet ve öteki âleme gitme ar- 
zusu, doğar. 



121 

Velîlerin kudreti 

• Velîlerde, Hakk tarafından ihsan edilmiş öyle bir kudret vardır ki, onlar 
atılmış, yaydan çıkmış oku yoldan geri çevirirler. 

1670 • Bir velî, bir hadisenin meydana gelmesinden huzursuz olursa, o 
hadiseyi meydana getiren sebep kapısını velî, Hakkın kudret eliyle kapar. 

• Allah'ın lûtfu ile kapıyı açınca da, velî, söylenmiş sözü söylenmemiş yapar 
da, ne şiş yanar, ne kebab. 

• O gönüllerden geçen her şeyi duyup işittiği için, o söylenmiş sözü de bütün 
gönüllerden siler, yok eder. 

• "Size zikrimi unutturdum." âyetini oku da, velîlerin unutma gücünü, 
gönüllere nasıl koyduklarını anla. 158 

158 Kehf Sûresi 28. âyete işâret var. 

1675 • Madem ki velîlerin hem hatırlatmaya, hem unutturmaya güçleri 
yetiyor, şu halde halkın gönüllerinde de buyrukları yürümektedir. 

• Bir velî, unutturmak sûretiyle, birinin nazarını, görüş yolunu kapatacak 
olursa, o kimse, ne kadar hünerli olursa olsun hiç bir iş göremez. 

• Köy ağası tenlerin, bedenlerin pâdişâhıdır. Gönül sahibi ise gönüllerin 
sultanıdır. 

• Hiç şüphe yok ki, yaptığımız bütün işler, ameller, şu gözümüzün, gö- 
rüşümüzün çeşitli şekillerde kendini gösteren, çeşitli dallara ayrılan eserleridir. Şu 
halde, insan, göz bebeğinden başka bir şey değildir. 

1680 • İnsan-ı kâmilin, kâinâtın merkezi ve göz bebeği olduğu hakikatinin 
tamamını söylemeyeceğim. Çünkü merkezin sahibi olan peygamberler, bunu men 
etmişlerdir. 

• Madem ki halkın unutuşu da, hatırlayışı da insan-ı kâmilden gelmektedir. 
Halkın feryadına da, imdadına da yine o yetişir. 

• O kâmil insan, her gece, yüz binlerce iyi ve kötü hatıraları gönüllerden 
sürüp çıkarır. 

• Gündüz olunca, gönülleri yine hatıralarla, isteklerle doldurur. Yine sedefleri, 
incilerle dopdolu hale getirir. 

• Geceleri uykuya dalınca, gönüllerden sürülüp çıkarılmış olan hatıralar, 
duygular, düşünceler, sabah olup da bedenler uyandıktan sonra Hakkın hidayeti ile 
geri gelirler, tanıdıkları yurtlarına dönerler. 

122 

1685 • Uyanınca, senin hünerin, sanat ve bilgin sana, sebepler kapısını açmak 
için koşarak gelirler. 

1686 • Kuyumcunun sanatı, demirciye gitmez, şu iyi huylunun huyu da, o 
kötü huyluya varmaz. 

• Sanatlar, huylar, yapılan işler, kıyamet günü çeyiz gibi kalkar, sahibine 
gelirler. 

• Sanatlar da, huylar da uykudan uyanınca koşa koşa gelirler, sahihlerini 
bulurlar. 

• Güzel olsun, çirkin olsun bütün hünerler, sanatlar, düşünceler nereden 
gittilerse, sabah olunca, yine oraya döner gelirler. 

1690 • Haber götüren güvercinler gibi, beden şehirlerinden uçar giderler, ö- 
telere mektuplar götürürler. Sonra dönerler, kendi şehirlerine gelirler. 

• Etrafında neyi görüyorsan, her şey, kendi aslına doğru koşar gider. Cüz', 
kendi küllüne geri döner. 



Hakk âşıklarının hayatı ölümdedir. 

1709 • İnsanın hakikatini bilmeyen ve mânevi zevkten habersiz olan kişi, her 
zaman mihnete, derde âşıktır. Kalk da; "And olsun ki şehre" âyetinden; "İnsan 
mihnet içinde yaratılmıştır." âyetine kadar oku. 159 

159 Beled Sûresi'nin 1-4, âyetlerine işaret var. 

1710 • Senin cemalinin nûru tecellîsi ile dünyaya bağlılıktan, kederden, mih- 
netten kurtuldum. Senin aşk ırmağında yıkandım da mânevi kirlerden, kötülükten, 
korkudan arındım, tertemiz oldum. 

• Bu vah vah demeler, bu sızlanmalar, bu yanıp yakılmalar, ezelî sevginin 
güzelliğinin hayal edilmesinden ve her şeyde devamlı olarak onun zât ve sıfatlarının 
tecellî nurlarının müşâhede kılınmasındandır. Bu görüşe varmak, o tür her şeyde 
müşâhede etmek zevkine ermek ise, sen seninle oldukça "Beni göremezsin." âyetinin 
sırrına ererek, varlıktan ve benlikten ayrılışın bir ifadesidir. 160 

l60 Len terânî" (=Beni göremezsin) hitâb-ı izzetine işâret var. 

• Yukarıda hikâyesi geçen tâcirin çok sevdiği papağanının ölümüne sebep 
Hakkın gayretine kıskançlığı idi. Çünkü Cenâb-ı Hakk, kendisinden başka her şeyi 
kıskanır. Hakkın emrine, hükmüne karşı çare yoktur. Nerede bir gönül ki Yaradan'ın 
hükmünde yüz parça olmasın? 

123 

• Allah, bütün varlıkların gayridir. O'nun nasıl üstün, büyük, benzeri olmayan 
bir varlık olduğu anlatılamaz. O, bütün tefsir ve söz kalabalığından münezzehtir. 

1714 • Ah, ne olurdu göz yaşlarım, denizler misâli çok olsaydı da, onu 
sevgilimin yoluna saçabilseydim. 

1720 • Ey teni uğruna canını yakan, ey nefsânî arzuları için canını veren kişi! 
Sen canı yaktın da, bedeni aydınlattın, neşeler verdin. Sen ebedî saâdeti, ruhanî zevki 
fânî olan ten zevkine fedâ ettin. 

1724 • Nasıl anlatayım? İçime yine hasret ateşi düştü. Gönül tutuştu. Ayrılık 
arslanı kükredi ve kan dökmeye başladı. 

1725 • Hakk âşıkları, aslında ayrılık ateşiyle mesttirler, üzgündürler. Onlar, 
ellerine kadeh alıp sarhoş olurlarsa ne hale gelirler? 

1726 • Mânevî zevkinin, neşesinin anlatılmasına imkân bulunmayan mest 
arslan, yani ilâhî aşk ile kendinden geçmiş, kendi benliğinden kurtulmuş kâmil insan, 
şu yeryüzüne, enine boyuna serilmiş çayırlığa, gülzâr-ı vahdete gelince büsbütün 
mest olur. 

1727 • Onun aşkıyla söylediğim Mesnevi beyitlerinin düzgün ve kafiyeli 
olmasını düşünüyorum. Sevgilim ise, bana; "Benim yüzümden başka bir şey 
düşünme." diyor. 

• Ey benim kafiye düşünenim, benim karşımda hoşça otur, sen benim için 
devlet ve saadet kafiyesisin. 

• Duyguların açığa vurulması için kafiyeye, harfe ne lüzum var? Harf nedir 
ki, sen onu düşünüyorsun? Harf nedir? Üzüm bağının, aşk bahçesinin dikenden 
duvarı. 

1730 • Harfi de, sesi de, sözü de, birbirine vurup kırayım da bu üçü olmadan 
seninle konuşayım, duygularımı sana açayım. 

• Ey sırlar dünyası olan sevgili. "Hz. Adem'den bile gizlediğim sırrı, harfsiz, 
sessiz, sözsüz sana söyleyeyim. 

• Halil İbrahim'e söylemediğim o sözü, Cebrâil'in bile bilmediği o gamı, o aşk 
ıztırabını sana söyleyeyim. 

• Hz. Isâ'nın dem vurmadığı, hatta Cenâb-ı Hakkın bile kıskandığı, bizden 
başkasına söylemediği sırrı ben sana açayım. 



124 



• Lügat bakımından biz (=mâ) ne demektir? Hem varlığı bildiren, hem de 
yokluğu belirten bir söz; benimse, varlığım yok. Bana, ne var diye bir söz 
söylenebilir; ne de yok denilebilir. 

1735 • Ben varlığı yoklukta buldum. Onun için varlığı, yokluğa fedâ ettim. 
Bütün pâdişâhlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi uğrunda 
ölenin yolunda ölür. 

• Pâdişâhların hepsi de kendilerine karşı alçak gönüllü olanlara alçak gönüllü 
olurlar. Bütün insanlar aşkları ile mest olanların mesti olurlar. 

• Kendilerine gönül vermiş olanları dilberler can ve gönülden isterler. Bütün 
sevilenlerin, kendilerini sevenlere bağlanmaları bundandır. Sevgililer, sevenlerin avı 
olmuşlardır. 

1740 • Kimi âşık görürsen, bil ki o, mâşûktur. Yani seven kişi aynı zamanda 
sevgilidir. Çünkü seven kişi, bir bakımdan âşık ise, bir bakımdan da ma'şuktur. 

• Bu dünyada, susamış kişilerin su aradıkları gibi, su da, dünyada susamışları 

arar. 

• Madem ki âşık odur, sen artık sus. Madem o sana gizli sır söylemek için 
kulağını kendine doğru çekerse, sen de kulaktan ibaret ol. 

1745 • Allah aşkının deryasına batmış olan kişi, daha fazla batmak ister. Can 
denizinin dalgası gibi alt üst olmayı diler. 

• Aşk denizinin altı mı daha hoştur? Yoksa üstü mü? Sevgilinin oku mu daha 
güzeldir? Kalkanı mı? 

• Ey gönül, eğer sen neşeyi belâdan ayırt edersen, vesvese tarafından pa- 
ramparça edilirsin. 

• Murada ermekte, şükür tadı bile olsa, murada erişmemek sevgilinin muradı 
olunca, vazgeç murattan. 

1751 • Ey dost, âşıkların hayatı ölmektedir. Gönül vermeyince, sen gönül bu- 
lamazsın. 

1757 • Ben, öyle bir aşka tutulmuşum, batmışım ki, benden önce gelenlerin 
aşkları da, benden sonra geleceklerin aşkları da, hepsi, benim aşkıma dalmış batmış 
gitmiştir. 

• Ben aşkın sırlarını kısaca anlattım geçtim; tam anlatmadım, açıklamadım. 
Açıklamış olsaydım anlayış da, akıl da, dil de, dudak da yanar. 

125 

1760 • İçimde duyduğum mânevi zevkten, tatlılıktan ötürü, yüzümü ekşitmiş, 
oturmuşum. Söylenecek sözlerin çokluğu yüzünden de susmuş kalmışım. 

• Böylece, yüzümüzü ekşitmemiz perde olsun da, mânevi zevkimiz, tat- 
lılığımız, iki cihandan gizli kalsın. 

• Her kulağın duymaması için, ledün sırlarına âit sözlerden yüzde birini 
söyleyeceğim. 



Hakîm Senâî'nin; "Küfür olsun, iman olsun, seni 
yoldan alıkoyan, geri bırakan her şey birdir. Aralarında 
fark yoktur. Seni dost'tan uzaklaştıran ister çirkin olsun, 
ister güzel; ikisi de birdir." sözünün açıklanması. 161 

161 İman insanı nasıl yoldan alıkoyar? Burada Senâî hazretleri yalnız dili ile müslümanım diyen, fakat gönlü 
müslüman olmayan kişileri kasdediyor. Bir insan müslüınan adını taşır, duymadan, hissetmeden ibâdet de yapar. Fakat Kıır'ân 
ahlâkını yaşamazsa, onun taklidi ve sahte imanı o kişiyi Hakk'a götürmez. Aynü' 1 -Kuzât-ı Hemadanî, Zübdetü'l-Hakayık adlı 
kitabında: "Eğer mezhebi bir kişiyi Hakk'a ulaştırırsa o kişi müslümandır. Eğer mezhebi onu Hakk'tan haberdar etmezse o yol, 
küfürden de beterdir" der. Ben beni Hakk'a götürmeyen mezhebi ateşe verir yakarım. Allah'ım, benim için mezheb Senin 



aşkındır. Ne zamana kadar aşkını gönlümde gizleyeceğim? Benim arzum ne dindir, ne de mezheb. Ben Senin yolunu, ben Seni 
istiyorum Allah'ım." der. 

1763 • Allah'ın gayreti, cümle âlemden ileri olduğu için, bütün dünya, o 
yüzden kıskanç oldu. 

• Allah can gibidir, dünya da sanki bedendir; beden iyiyi de, kötüyü de 
candan alır. 

1765 • Can namazının mihrabı, Vahdet-i Mutlaka olan ve hakikatlerin 
hakikatini kalp gözü ile gören bir kişinin zâhirî ve taklidi iman tarafına gitmesi bir 
kusur sayılır. 162 

162 Yanlış anlaşılmasın, bu beyitte imanı, taklitten tahkika götürmüş, "ayne'l-yakîn" makamına ulaşmış mutlu kişiler 
bahis konusudur. "Erbâb-ı yakîn delile muhtaç olmaz." "Sükkân-ı Haram kıblenümâyı neyler." 

• Allah, kendisinden başkasına gönül verenleri, bilhassa dünya sevgisine 
kapılanları kıskanır. Kıskançlık O'nun şânındandır. Bu sebeple kıskançlıkların aslı 
Allah'tandır. Bütün insanların kıskançlığı Allah'ın kıskançlığının bir cüz'üdür. 

126 

• Bu vahdet ve gayret sırrını anlatmayı bırakayım da, o çeşitli tecellîlerde 
bulunan güzelin cefasından şikâyet edeyim. 

• Feryad edeyim, inleyeyim; çünkü âşıkların iniltisi O'nun hoşuna gider. Hatta 
iki dünyada da ona feryad gerektir, gam gerektir. 

1775 • O'nun ayrılık destanından, O'ndan ayrı düşmenin ıztırabından acı acı 
nasıl feryad etmeyeyim, yanıp yakılmayayım? Ne yazık ki, ben, O'nun aşkıyla mest 
olmuş kendilerinden geçmiş olanların arasında da değilim. 

• Onun gündüz gibi nûrlu olan yüzünü, güne gün katan, günü aydınlatan 
mübârek cemalini görmeyince, nasıl olur da geceye dönmem; karanlıklar, kederler 
içinde kalmam? 

1777 • O'nun, hoş olmayan tecellîsi bile, canıma hoş gelir. Gönlümü inciten, 
kıran sevgilime canım fedâ olsun... 

• Tek olan, eşsiz olan O sultanımın hoşnud olması için çektiğim derdimin de, 
ızdırabımın da âşıkıyım. 

• Birer deniz gibi olan gözlerimin, incilerle dolması için, gam toprağını, 
gözlerime sürme gibi çekerim. 

1780 • Allah aşkıyla dökülen göz yaşları, aslında birer incidir, fakat halk on- 
ları göz yaşı sanır. 

• Ben, canlar canından şikâyet ediyorum. Ama aslında, şikâyet etmiyorum, 
olup bitenleri hikâye ediyorum. 

• Gönlüm, ondan incindim diye söyleniyor, bense gönlün bu zavallı iki 
yüzlülüğüne gülüp duruyorum. 

• Doğruluktan ayrılma, ey doğruların kendisiyle övündükleri aziz varlık, sen, 
mânâ âleminin baş köşesisin; ben ise, senin kapının eşiğiyim. 

• Mânâ âleminin başköşesi ve eşiği nedir? Sevgilimizin olduğu yerde ben ve 
biz nasıl olur? 

1785 • Ey rûh, biz ve ben kaydından kurtulmuş olan, ey erkekte de, kadında 
da söze sığmaz, gözle görülmez, latîf rûh!. 

• Erkek, kadın vahdette bir olunca, o bir olan sensin. Adetleri meydana 
getiren binler yok olunca, kalan bir yine sensin. 

• Çeşitli varlıklardaki vahdeti, tecelli birliğini göstermek için, bu "ben" ile 
"biz"i meydana getirdin. 

• Böylece benler ve senler, vahdetin zuhûru ile tek can olur ve sonunda; 
cananın birliğinde yok olurlar. 

127 

• Bunların hepsi de vardır ve böyledir. O halde, sen gel, ey gel sözünden ve 
gelmekten münezzeh olan, sen gel. 

• Ten gözü seni görebilir mi? Senin gamlanman, gülmen, hayal edilebilir mi? 



• Gam ve gülmeğe bağlanmış kalmış bir gönüle, onu görmeğe lâyık bir gönül 

deme... 

• Gama, gülüşe bağlanmış kalmış kişi, ancak bu iki eğreti duygu ile yaşar, 
hayatını sürdürür. 

1793» Geniş, hudutsuz, ucu bucağı bulunmayan aşk bahçesinde gamdan, 
neşeden başka bir çok meyve daha vardır. 

• Âşıklık, neşe ve keder hallerinden üstündür. Bu hallerden kurtulmuştur. Aşk 
bahçesinin ne ilkbaharı vardır, ne de sonbaharı. O bahçenin gülleri solmaz; dâima 
yeşildir, tâzedir. 

1795 • Ey güzel yüzlü, o güzel yüzünün zekâtını ver. Paramparça olan canın 
hikâyesini anlat... 

• O güzel gözlerini süzdü, göz ucu ile bir baktı da, gönlümü yeniden dağladı. 

• Sevgilim kanımı dökerse döksün, ben ona helâl ettim. Ben helâl olsun 
dedikçe o benden kaçıyordu. 

• Balçıktan yaratılmış olan âşıkların feryadlarından ne diye kaçarsın? 
Gamlıların, kederlilerin gönüllerine ne diye gam, keder dökersin? 

• Ey yarattıklarına bol ikramlarda bulunan Allah, doğudan yüz gösteren her 
sabah vakti, seni, durmaksızın akan bir nûr çeşmesi olan güneş gibi coşmuş, kâinâta 
ihsanlar, lûtuflar dağıtır bir halde bulur. 

1800» Ey tatlı dudaklarına baha biçilmeyen güzel, aşkının dîvânesine 
cemalini göstermemek için nasıl bir bahane bulursun? 

• Ey köhne cihana yeni can olan Rabbim! Cansız gönülsüz bir hale gelmiş 
olan şu tenin feryadlarını dinle... 

• Allah aşkına olsun, artık, gülü anlatmayı bırak da, gülden ayrılmış olan 
bülbülün halini anlat. 

• Bizim coşkunluğumuz gamdan, neşeden değildir. Bizim aklımız, fikrimiz 
hayalden, vehimden meydana gelmez. 

• İçinde bulunduğumuz bu hal, bize mahsus, pek az bulunur bir haldir. Bunu 
inkâr etme. Çünkü akıllı ve bilgili insanlara verilmeyen, hakkı idrâk etme hâli, ancak 
Hakk âşıklarına lûftedilmiştir. 

128 

1805 • Sen bu hali diğer insanların halleri ile kıyaslama; cevr, cefa, lütuf, ih- 
san mertebelerine de bağlanıp kalma. 

1806 • Cevr çekmek de, ihsan etmek de, zahmete düşmek de, neşelenmek de, 
sonradan meydana gelen şeylerdir. Sonradan meydana gelen şeyler ise bâkî değildir, 
ölürler; Hakk onların vârisi olur. 

• Sabah oldu. Ey sabahları hazırlayan ve koruyan Allah'ım, bize çok hizmeti 
dokunan Hüsameddin Çelebi'den sen özür dile. 163 

163 Bu beyitte mecâzî bir anlam var: Sabahlara kadar Mesnevî'yi yazmaya devam ederek yorulan Hüsameddin 
Çelebi'ye Hz. Mevlâna şunları demek istiyor: "Benim, senin bu büyük hizmetine, gereği gibi özür dilemek elimden gelmiyor. 
Ey sabahları hazırlayan, koruyan Allah'ım! Sen nasıl, sana ibâdet eden kullarının kusurlarını afveder, onları rahmet deryasına 
gark edersen, Hüsameddin Çelebi'nin de özrünü Sen dile, kusurları varsa affet, onu da rahmet deryasına gark et." 

• "Akl-ı Külf'ün "can"ın da özür dilesin. Sensin, sen, canın canısın; mercan 
gibi olan Hakk âşıklarının gönüllerindeki parıltı da sensin. 

• Sabahın nûru parladı. Biz de nûrunla nûrlandık, feyz aldık da bu sabah 
vaktinde senin mansur şarabını içmekteyiz. 

1810 • Senin feyzin, bizi böyle mest edip, kendimizden aldıkça, şarap da ne 
oluyor ki, bizi neşelendirsin, coştursun? 

• Şarap köpürmekte, coşmakta, bizim köpürüp coşmamızın kuludur. Gökyüzü 
dönüşte, bizim aklımızın yoksuludur. 

• Aslında biz, şarabdan mest olmadık. Şarap bizden mest oldu. Kalbimiz, 
bedenimiz bizden var oldu. Biz ondan olmadık. 

• Biz bal arılarına benzeriz... Bedenlerimiz de mum gibidir. Bedenlerimizi 
peteklerde olduğu gibi göz gözhane hane yapan biziz. 



Gösterişten uzak dur, kendini gizle. 

1833 • Tane olursan, seni kuşlar devşirirler, yerler. Gonca olursan seni ço- 
cuklar koparırlar. 

• Taneyi gizle, tamamiyle tuzak ol, tuzaktaki tane gibi görün. Goncanı sakla, 
kendini damda bitmiş bir ot gibi göster. 

1835 • Kim güzelliğini mezâda çıkarırsa, şöhret peşinde koşarsa, başına yüz- 
lerce belâ gelir, yüzlerce kötü kaza yüz gösterir. 

129 

• Kıskançlıklar, öfkeler, kötü gözler, tulumlardan boşalan sular gibi meşhur 
olan kimsenin başına boşalır. 

• Düşmanları kıskançlıkla onu yaralar, yırtıp parçalarlar. Dostları ise, ih- 
tiyaçları yüzünden onun başını ağrıtır dururlar. 

• Bahar vakti ekin ekmesini bilmeyen gâfil kişi, bu zamanın değerini anlar 

mı? 

• Allah'ın lûtfuna kaçmalı, ona sığınmalı, çünkü O, rûhlara binlerce lûtuflarda 
bulunmuştur. 

1840 • Allah'ın lûtfuna sığındığın zaman, öyle bir sığınak bulmuş olursun ki, 
su ve ateş emrine girer, senin askerin olur. 

• Deniz Nûh ve Mûsâ(a.s.)'lara dost olmadı mı? Onların düşmanlarını 
hiddetle, kinle kahretmedi mi? 

• Ateş Hz. İbrahim'e kale olmadı mı? Bu yüzden Nemrud'un gönlünden 
üzüntü ve başarısızlık ahları çıkarmadı mı? 

• Dağ, Yahya (a.s.)'ı kendi yanına çağırmadı mı? Ona kasdedenlerin başlarına 
taşlar yağdırıp, onları kovmadı mı? 

• Dağ Hz. Yahya'ya; "Ey Yahya, gel, bana kaç, kaç da, seni keskin kılıçlardan 
kurtarayım, sana sığınak olayım." demedi mi? 



Halkın bir kişiyi büyük görmesinin veya parmakla 
gösterilmesinin kötülüğü 

• Ten, kafes şeklindedir. Fakat, ten kafesine girenlerin ve oradan çıkanların 
aldatışları yüzünden, bu ten, rûhu hırpalayan bir diken olur. 164 

164 Rûh, ezelde, rûh âleminde çok mutlu idi. Oradan ayrı düşüp yeryüzünde topraktan yaratılmış olan bedene haps 
edilince çok muztarip oldu. Güzeller güzeli sevgiliden ayrı düşmesi, sonra ten hapsine girmesi onu perişan etmiştir. Bu acılar 
yetmiyormuş gibi yeryüzünde mahpusluk hayatını sürdürürken, ten kafesine girenlerin ve oradan çıkanların söyledikleri bazı 
sözler, hevayî meşreb ve cismânî zevklere düşkün olan teni şımartmıştır. Ve ten, benliğe kapılarak rûhu hırpalamaktadır. Ten 
kafesine girip çıkanlar, riyakâr sözleri ile teni aldatanlar, hayatta her insanın başına belâ olan kötü huylarının sembolik 
ifadeleridir. Kötü huylarımızdan ten kafesi içinde bulunanlar; şehvet, şöhret, heva ve heves, dünya sevgisi, benlik, gurur ve 
haseddir. Dışta bizi yıkmak için uğraşan düşman huylarımız da sûret güzelliği, nakışlar, süsler medh ü senâlar, riyâlardır. 
Mevlâna'nm kötü huylarımızı birer insana benzetmesi dikkati çekicidir. 

130 

1850 • Bu ten kafesine girip çıkanlardan birisi rûha der ki: "Ben senin sırdaşın 
olayım." Başka birisi; "Hayır, senin en yakın dostun ancak benim." der. 

• Ten kafesine girenlerden birisi; rûhu öğmeğe başlar. Ona der ki: "Bu âlemde 
güzellikte, incelikte, fazilette, cömertlikte senin gibi kimse yoktur." der. 

• Öbürü de der ki: "İki âlem de senindir. Hepimizin canları senin canına kul 
olsun, kurban olsun, 



• Ten kafesi esiri olan ruh, halkın kendisine karşı duyduğu hayranlıktan âdetâ 
sarhoş olduğunu görünce benliğe kapılır, kibirlenir; kendini idare edemez olur. 

• O bilmez ki şeytan, kendisi gibi binlercesini helâk ırmağının sularına 
atmıştır. 

1855 • Dünya insanlarının lûtuflarda bulunmaları, yaltaklanmaları hoş bir 
lokmadır. Ama o lokmayı az ye, çünkü o lokma, ateşle doludur. 

• O lokmanın tadı, lezzeti meydandadır, fakat içindeki ateş gizlidir. Dumanı 
işin sonunda meydana çıkar. 

• "Ötekinin, berikinin övüşüne ben kulak verir miyim? Onlar, benden bir şey 
umdukları için beni övüyorlar." deme. 

1858 • Seni öven, göklere çıkaran kişi, halk arasında kusurlarını söylerse; 
seıni kınarsa, o kınayışın ateşinden gönlün günlerce kanar. 

• Gerçi o, sende umduğunu elde edemediği için aleyhinde bulunur. Sen bunu 
bildiğin halde... 

1860 • Tesiri altında kalırsın. Aynı hal, övgü için de böyledir. Tecrübe eder- 
sen bilirsin ki... 

• Övgünün tesiri, günlerce devam eder, içindeki kibir ve aldatmayı besler. 

• Fakat övme tatlı olduğu için, tesiri derhal görünmez. Halbuki kötüleme, 
kınama acı olduğundan tesiri görülür. 

1863 • Kınama kaynatılmış, hap haline getirilmiş bir ilâca benzer. İçer, yahut 
yutarsan uzun bir zaman içini karıştırır, elem verir. 

1867 • Nefis çok övülme yüzünden fıravunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; hor, 
hakir ol; ululuk taslama. 

• Elinden geldikçe kul ol; sultan olma. Top gibi zahmetler çek, mihnetlere 
katlan; çevgen olma... 

131 

• Yoksa, senin şu lütfün, iyiliğin, servetin, güzelliğin kalmayınca, seninle 
düşüp kalkanlar, senden usanırlar, yüz çevirirler. 

1870 • Vaktiyle seni övenler, aldatanlar, senin yüzüne gülenler seni görünce; 
"İşte şeytan!" derler. 

1871 • Bir ihtiyaç için seni kapılarına varmış görünce; "Mezardan başını 
çıkarmış bir hortlak!" diye bağırırlar; senden kaçârlar. 

1874 • Şeytan insanın yanına kötülük için gelir, şerre teşvik için gelir. 
İnsanlığını kaybetmiş bir kişinin yanında şeytanın ne işi var? Böyle bir kişi şeytandan 
da beterdir. 

1875 • Sen insan olduğun müddetçe, şeytan, senin arkandan koşar, sana gaflet 
şarabını tattırır. 

• Fakat, sen, şeytanlaşınca, sende şeytanlık huyu hâkim olunca, hiç bir işe 
yaramayan şeytan bile senden kaçar. 

1877 • Sen, bu hale gelince, vaktiyle senden ayrılmayanlar, eteğine sarılanlar 
bile senden kaçar giderler. 



"Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz." hadîs-i 
şerifinin açıklaması 

1878 • Bunca söz söyledik, yol gösterdik fakat Hakkın inayetleri, lûtufları, 
ihsanları olmazsa bizler hiçiz, hiç. 

• Allah'ın ve Allah'ın has kullarının inayetleri olmadıkça, bir insan, melek bile 
olsa amel defteri kapkaradır. 



1880 • Lûtufları ve ihsanları ile bizleri murada erdiren Allah'ım. Sen 
dururken, başkasını yâd etmek, ondan yardım istemek doğru olmaz. 

• Bu kadarcık olsun, doğruluk gösterme gücünü de bize sen bağışladın. Bu 
ana gelinceye kadar, bizim bir çok kusurlarımızı, hatalarımızı, ayıplarımızı örtmüş ve 
gizlemişsin. 

• İlâhî, ezelde bize bağışladığın bir damlacık bilgiyi, kendi deryalarına ulaştır. 

• Benim canımda bir damlacık ilâhî bilgi var. Sen, bu bilgiyi, nefsânî is- 
teklerden, topraktan yaratılmış olan şu tenin süflî arzularından kurtar. 

132 

• Allah'ım, bu topraklar, o bilgi damlasını örtmeden, şu rüzgârlar kurutmadan 
onu koru. 

1885 • Gerçi rüzgârlar onu kurutsa, mahvetse bile, sen onlardan tekrar kur- 
tarmaya ve almaya kaadirsin. 

• Buhar olup havaya uçan, yahut toprağa düşüp kaybolan damla, Senin kudret 
hazinenden nasıl kâçabilir? 

• Yokluğa; yokluktan da öte yüzlerce yokluğa gitse, Allah'ım, Sen onu 
çağırınca, başını ayak yapar da yine koşar gelir. 

• Yüzbinlerce zıt, kendi zıddiyetini yok eder. Sonra Senin buyruğun yine 
onları varlık âlemine getirir... 

• Aman ya Rabbî! Her an yokluk âleminden, varlık âlemine katar katar 
yüzbinlerce kervanlar gelir durur. 

1890 • Hele, her gece, bütün akıllar, bütün fikirler uyku yüzünden o uçsuz 
bucaksız derin denize batar gider. 

• Sabah olunca da, Allah'ın insanlara lütfü, ihsanı olan akıllar, fikirler, 
balıklar gibi denizden başlarını çıkarır. 

1892 • Sonbahar gelince, o yüzbinlerce dal, o yüzbinlerce yaprak, bozguna 
uğrar da ölüm denizine batar gider. 

• Siyahlar giyinmiş kargalar, ölülere ağlayan kadınlar gibi, solmuş, perişan 
olmuş gül bahçesinde, yeşilliklerin yok oluşuna ağlar dururlar. 

• Tekrar varlık âleminin sultanından, yokluğa; "Yutmuş olduğun şeyleri geri 
ver." diye ferman gelir. 

1895 • Ey kara ölüm, bitkilerden, şifa verici köklerden, yapraklardan, neyi 
yemiş isen, onları geri ver, diye buyrulur. 

• Ey kardeş, bir an için olsun aklını başına al da düşün ki, sende senin 
varlığında da kâinâtta olduğu gibi her an, hazan ve bahar halleri vardır. 

• Gönül bahçesinin yemyeşil, ter ü taze goncalarla, güllerle, serviler ve 
yaseminlerle dolu olduğunu gör. 

• Fikir meyvelerinin, söz yapraklarının çokluğundan gönül dalı görünmez 
oldu. Ma'rifet gülü ve sevgi reyhanının sık oluşundan akıl ovası, anlayış köşkü gizli 
kaldı. 

• Akl-ı Küll'den gelen bu sözler de, o gül bahçesinin, o selviliğin, o sün- 
büllüğün kokusudır. 

133 

1900 • Gül olmayan yerde, gül kokusu duydun mu? Şarap olmayan yerde 
şarabın köpürüp coştuğunu gördün mü? 

• Koku sana kılavuzdur, yol göstericidir. Seni sonsuzluk cennetine ve kevser 
ırmağına kadar götürür. 

• Koku, göze nûr veren bir devadır. Hz. Yâkub'un gözü, bir koku yüzünden 

açıldı. 

• Kötü koku, gözü karartır, Yûsufun kokusu ise, göze yardımda bulunur. 



• Madem ki, Yûsuf değilsin, hiç olmazsa Yâkub ol; onun gibi göz yaşı dök, 

coş. 

1905 • Hakim Gaznevî'den bu öğüdü dinle de eskimiş bedeninde bir canlılık, 
bir yeni feyz bul. 

1906 • Nazlanmak için, gül gibi bir yüz sahibi olmak gerek. Böyle bir yüzün 
yoksa, boş yere huysuzluk etme. 

• Çirkin yüzlünün nazı da çirkindir. Gözün hem kör olması, hem de hastalıklı 
bulunması çok acıdır. 

1908 • Yûsuf gibilerin karşısında nazlanma, güzellik taslama; yalvarıp 
yakarmaktan, Yâkub gibi, ah etmekten başka bir şey yapma. 

• Yukarıdaki hikâyede geçen papağanın ölümünün mânâsı niyâz idi, 
yalvarıştı, yakarıştı. Sen de yalvarışta ve yoklukta kendini öldür. 

1910 • Sen de aşk uğrunda kendini öldür de Hz. Isâ nın nefesi seni diriltsin. 
Kendisi gibi güzel ve mübarek bir hale getirsin. 

• Baharlarda hiç taş yeşerir mi? Sen de toprak ol da, senden renk renk güller 
yetişsin. 

• Yıllardır gönüller inciten, kalpler kıran taş oldun; denemek için bir zaman 
da toprak ol... 



Hz. Ömer zamanında, 
ihtiyar bir çalgıcının aç kaldığı bir gün , mezarlığa 
gidip Allah için çeng çalması hikâyesi 

• Bilmem işittin mi? Hz. Ömer zamanında, pek güzel, pek latif çeng çalan bir 
çalgıcı vardı. 

134 

• Bülbül, onun çenginin sesini duyunca kendinden geçerdi. O güzel sesi 
dinleyenlerin neşeleri yüz kat artardı. 

1915 • Meclisleri, toplulukları onun nefesi süslerdi. Sesinden, çalgısından kı- 
yametler kopardı. 

• Sesi İsrâfil (a.s.) gibi mucizeler gösterirdi. Ölülerin ruhlarını, bedenlerine 
geri gönderir, onları diriltirdi. 

2072 • O öyle bir çalgıcı idi ki, dünya onun yüzünden neşe ile dolmuştu, onu 
dinleyenler, eşi bulunmaz, acayip hayallere dalıyorlardı. 

• Onun çenginin sesinden, can kuşu kanatlanır uçardı. Gönlün de aklı 
başından gider, şaşırır kalırdı. 

• Aradan nice zamanlar geçip de, çalgıcı ihtiyarlayınca, gönüller avlayan 
doğan kuşu gibi olan canı acze düştü de sinek avlamaya başladı. 

2075 • Sırtı, köpek sırtı gibi kamburlaştı. Kaşları, gözünün üstüne semer 
kayışı gibi düştü. ' 

• Cana can katan güzelim sesi çirkinleşti. Artık, hiç kimse, o sese önem 
vermez oldu. 

• Zaten hangi bir hoşluk vardır ki, sonunda hoşluğunu kaybetmesin, kötü 
kolmasın? Hangi tavan vardır ki yıkılıp yerlere serilmesin? 

2982 • Seneler geçti, çalgıcı çok yaşlandı ve çöktü. Artık bir şey kazanamaz 
hale geldi. Bir dilim ekmeğe muhtaç oldu. 

• Bir gün içi yanarak, Cenâb-ı Hakka yalvardı da dedi ki: "Allah'ım, bana 
uzun bir ömür, tükenmez bir fırsat verdin. Benim gibi değersiz bir kula nice 
lûtuflarda, ihsanlarda bulundun. 



• Yetmiş yıl günah işledim durdum; bir gün olsun rızkımı kesmedin, nimetini 
esirgemedin, 

2085 • Artık kazancım yok; elim ermez, gücüm yetmez oldu. Ben, bugün 
Senin misafirinim Seninim, bugün yalnız Senin için çeng çalacağım." 

• Çengi omuzladı. Allah'a sığınmak, O'na çeng çalmak için, ah vah ederek 
Medine mezarlığına yöneldi. 

• Kendi kendine dedi ki: "Ben çalacağım, çengin ücretini Allah'tan isterim, 
çünkü O, özü doğru olanları kabul eder, kerem buyurur." 

• Bir hayli çaldı, ağladı. Sonra da çengi yastık yaptı, bir mezarın yanında, 
başını çengine koyup yattı. 

135 

• Uyku onu kendisinden aldı, can kuşu, hapisten kurtuldu. Çalgıyı da, 
çalgıcıyı da bıraktı, uçtu gitti. 

2090 • Ten esaretinden, dünya ızdırabından kurtulunca, mânâ âlemine ve can 
ovasına vardı. 

• Çalgıcının canı, mânâ âleminde hayaller kuruyor, maceralar arıyordu. Ah, 
diyordu, beni burada bıraksalar; bana burada yer, yurd verseler, ne iyi olurdu. 

• Canım bu bağda, bu bahçede, bu bahar mevsiminde ne de hoş bir hale 
gelirdi. Bu ovada, bu gayb â.leminin lâle bahçesinde mest olur, giderdi. 

• Burada, bu mânâ âleminde, başsız, ayaksız yolculuklar ederdim, dudaksız, 
dişsiz şekerler yerdim. 

•Dünya meşgalelerinden, işlerinden; akıl, fikir zahmetinden kurtulurdum da, 
rahatlıkla dostu zikreder, onu düşünürdüm. Gökyüzünü yurd edinmiş olan meleklerle 
ahbablık eder, onlarla şakalaşırdım. 

2095 • Gözlerim kapalı olduğu halde, bir dünya görürdüm. Kolsuz, elsiz 
güller, fesleğenler toplardım. 

2100 • Rüyada bana görünen bu âlem, öyle bir âlem ki, ferahlığından kolum, 
kanadım açıldı. 

• Eğer, o mânevi dünya ve onun yolu gözle görülür olsaydı, bu dünyada hiç 
kimse bir an bile kalmazdı. 

• İhtiyar çalgıcıya; "Burada kalmaya özenme, tama' etme. Madem ki, 
ayağından mâsivâ dikeni çıkmıştır, korkma, haydi git." diye emir geldi. 

• Çalgıcının rûhu ise; "Allah'ın rahmet ve ihsanı fezasında durdukça dur, 
oradan ayrılma." diyordu. 

• O sırada, Cenâb-ı Hakk, Hz. Ömer'e öyle bir uyku verdi ki, bu uykudan 
başını kaldıramadı. 

2105 • Hz. Ömer, bu hale şaştı kaldı da; "Böyle bir uykuya alışık değilim, bu 
uyku sebepsiz değildir. Her halde, gizli âlemden geliyor." diye düşündü. 

• Başını koydu yattı, uykuya daldı, bir rüyâ gördü: Rüyâsında Hakk tarafından 
bir ses geldi. Bu sesi, rûhu işitti. 

• O ses, dünyada duyulan her güzel sesin, her nağmenin aslıdır, ses ancak 
odur. Başka seslerin hepsi de, o mübârek sesin yankısıdır. 

• Türk de, Kürt de, Farsça söyleyen de, Arapça söyleyen de o sesi, kulaksız ve 
dudaksız, duymuş, anlamıştır. 

• Türk, Tâcik, Zenci şöyle dursun, o sesi, ağaçlar, taşlar bile anlamıştır. 

136 

2110 »Her an, Allah'tan; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sesi gelip duru- 
yor, varlıkların asılları olan "cevherler" ve teferruatı sayılan "â'raz"da bu sese evet 
diyorlar ve bu sesten var oluyorlar. 

• Her ne kadar, cevherlerden ve ârazdan gelen "evet" cevabı duyulmuyorsa 
da, onların yokluktan varlık âlemine gelmeleri hali "evet" demektir. 



2162 • Hz. Ömer'e gâipten, yine bir ses geldi. "Ey Ömer, bizim kulumuzu ih- 
tiyaçtan kurtar. 

• Bizim has ve muhterem bir kulumuz var. Onu görmek için, mezarlığa kadar 
yürümek zahmetine katlan." 

• "Ey Ömer, herkesin hakkı olan Beytü'l-Mâl'den yediyüz dinar al, 

2165 • O parayı ona götür de deki: Ey bizim seçkin erimiz, şimdilik bu kadar 
getirdim, bunu al ve bizi ma'zur tut. 

• Bu kadarcık para, senin basit ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bunu harca, 
tükenince, yine buraya gel." 

• Hz. Ömer, rüyâsında işittiği sesin heybetinden uyandı, yerinden sıçradı, 
kalktı ve bu hizmeti görmek için hazırlandı. 

• Para kesesi koltuğunda, mezarlığın yolunu tuttu. Koşa koşa Allah'ın has 
kulunu aramağa başladı. 

• Mezarlığın çevresinde bir hayli döndü, dolaştı. Fakat, o ihtiyardan başka 
oralarda kimseyi göremedi. 

2170 • Kendi kendine; "Bu olmasa gerek." dedi ama, aramak için tekrar koş- 
tu. Döndü, dolaştı, yoruldu, bitti. Ondan başka kimseyi göremedi. 

• Cenâb-ı Hakk; "Tertemiz, arı duru, hizmete lâyık bir kulum var." diye 
buyurmuştu, 

• İhtiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Allah'ın has kullarından olabilir? 
•"Ey Allah'ın sırrı, sen ne kadar hoşsun, ne kadar garipsin." dedi. 

• O, bir kere daha mezarlığın etrafını dolaştı, araştırdı. Sanki o, çölün 
çevresinde dolaşan, av arayan bir arslandı. 

• Orada, o ihtiyardan başka kimsenin bulunmadığına iyiden iyiye inandıktan 
sonra, kendi kendine; "Karanlıklar içinde, nice nûrlanmış gönüller vardır." dedi. 

2175 • Sonra geldi, ihtiyar çalgıcının yanına büyük bir saygı ile oturdu: Bu sı- 
rada Hz. Ömer, aksırdı. Aksırınca, ihtiyar uyandı, sıçrayıp kalktı. 

137 

• Ömer'i görünce, şaşırdı kaldı. Gitmek istedi ve korkudan titremeğe başladı. 

• İçinden dedi ki: "Ya Rabbi, Sen bana yardım et. Nasıl oldu da muhtesib 
(=polis) geldi, ihtiyar çalgıcıya çattı?" 

• Hz. Ömer o ihtiyarın yüzüne baktığı zaman, onu utanmış, beti benzi 
sararmış gördü. 

• Ona "Benden korkma, ürkme; sana Hakk tarafından müjde getirdim." dedi. 
2180 • "Allah, senin huyunu o kadar övdü ki, sonunda, Ömer, senin yüzüne 

âşık oldu. 

• Gel, şöyle yanıma otur, benden kaçma da kulağına, devlet sırlarından sırlar 
söyliyeyim. 

• Hakkın sana selâmı var, senin halini hatırını soruyor; hadsiz, hesapsız 
zahmetler, kederler, gamlar yüzünden nasıldır, ne haldedir diye soruyor. 

• İşte zarûrî ihtiyaçların için, bir kaç altın. Bunları harca, yine buraya gel." 

• İhtiyar bu sözü duyunca titremeye, elini ısırıp dövünmeye başladı. 

2185 • "Ey eşi, benzeri olmayan Allah'ım. Zavallı ihtiyar kulun, utancından 
eridi, su kesildi." diye feryad etti. 

• Bir hayli ağladı; derdi, kederi haddi aştı. Nihâyet çengi yere vurdu, parça 
parça etti. 

• Parçaladığı çenge seslenerek dedi ki: "Ey Rabbimle arama perde olan, ey 
Hakk yolundan beni saptıran, ey benim yolumu kesen. 

• Ey yetmiş seneden beri kanımı içen, ey kemal sahibi insanlar yanında, beni 
küçük düşüren, yüzümü karartan. 

• Ey ihsan ve vefâ sahibi Allah'ım, cefalarla, suçlarla geçen ömrüme, sen acı. 



2190 • Allah bana öyle bir ömür lütfetti ki, o ömrün bir gününün bile 
kıymetini kimse bilemez, ona değer biçemez. 

• Ben ise hayatımı, kıymetli ömrümü boş yere harcadım. Bana verilen sayılı 
nefeslerimin hepsini de, tiz ve pes seslerle tükettim, gitti. 

• Ben nağmelerle uğraşırken, ırak perdesini düşünürken, firak zamanını 
düşünemez oldum, yâni dünyadan ayrılacağım zamanın acılığı hatırımdan çıktı gitti. 

138 

• Yazıklar olsun ki zîr efgend hurd makamının tizliğinden, bunu düşünüp, 
onunla meşgul oluşumdan, gönlümün ekini, gönlümde bulunması gereken mânevi 
duygular kurudu; gönlümse öldü. 

• Eyvahlar olsun ki, şu yirmi dört perdenin sesi ile ömür kervanı geçti gitti. 
Gün bitti, akşam oldu. 

2195 • Allah'ım, verdiklerine râzı olmayan, sızlanıp duran, feryad eden nef- 
simin elinden feryad ediyorum, başkasından şikâyette bulunmuyorum. Senden, 
maddî çıkarım için yardım isteyen kendimden sana şikâyette bulunuyor, adâlet 
istiyorum. 

• Kimsecikten adalet beklemem, derdime çare bulamam; ancak bana, benden 
yakın olandan adâlet bekler, çare bulurum. 

• çünkü, bu be lik, bu varlık her an bana ondan gelmekte; bu varlık vehmi 
azalacak, bitecek olursa, başka bir şey kalmayacağı için yalnız onu görürüm." 

2199 • Hz. Ömer, çalgıcıya dedi ki: "Senin bu ağlayıp sızlayışın, senin ken- 
dinde oluşunun, ayıklığının belirtisidir. 

• Allah'ın aşkında fâni olmuş, kendinden geçmiş, aklını yitirmiş bir kimsenin 
yolu başka bir yoldur. Bu sebepledir ki, kendinde olmak, aklı başında bulunmak bir 
günah sayılmıştır. 

• Kendinde olmak, aklı başında bulunmak, yıkılıp giden geçmiş zamanları 
anmak demektir. Aslında geçmişi anmak da, gelecekten korkmak da Allah'a karşı 
perdedir. 

• Her ikisi de, yâni geçmiş zamanı da, gelecek zamanı da ateşe at, yak. Bu 
ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi düğümlü kalacaksın? 

• Sen, benliğe kapılıp, kendi etrafında döndükçe, kendini tavaf eder sayılırsın. 
Böylece, sen, kendi kendini tavaf etmekle, dinden dönmüş bir kâfirsin. Bu halle sen 
nasıl olur da Kâbe'ye varmış sayılırsın? Sen kendindesin, daha kendinden 
kurtulamadın. 

• Hem Allah evine gelmek, hem de kendi benliği etrafında dönmek, kendini 
tavaf etmek olur mu? 

2205 • Senin haberlerin ve bilgin, o haberleri verenden habersizdir. Sen bil- 
gileri, haberleri kendinin zannediyorsun. Benliğe kapılıyor, şirke düşüyorsun. Senin 
tevben de günahından beterdir. Çünkü, sen, tevbe etmekle, kendinde bir varlık 
buluyor, sanki senin elinde imiş gibi, bu işi bir daha yapmayacağım diye şirke 
düşüyorsun; böylece de, bir türlü kendinden geçmiyor, kendini terk etmiyorsun; 
benlikten, varlıktan kurtulamıyorsun. 

139 

• Ey geçmiş günahlarına tevbe etmeğe kalkışan kişi, sen, şu tevbe etmekten 
ne vakit tevbe edeceksin? Onu söyle." 

• Hz. Faruk sizlere ayna olunca, ihtiyar çalgıcının rûhu da bedeninden uyandı. 

• O, can gibi ağlayıştan ve gülüşten kurtuldu. Onun canı gitti de, o, başka bir 
canla dirildi ve yaşamaya başladı. 

2210 • O zaman, ihtiyar çalgıcının gönlüne öyle bir hayranlık düştü ki, yerden 
de dışarı çıktı, gökten de; böylece bütün âlemi unuttu. 



•Özlediğini bulmak için, arayıp durmanın yetersizliğini hissetti de, gönlüne, 
bu arayışın ötesinde bir başka arama tarama duygusu düştü. Öyle bir özlem, öyle bir 
hayranlık haline erdi ki, bu hali ben bilmiyorum. Eğer biliyorsan sen söyle. 

• O "hal"den de, "kaal"(=söz, bilgi)den de ötede bulunan bir hale ve kaale 
erişti. Böylece o, Celâl sâhibinin Cemâline, güzelliğine daldı, gitti. 

• Bu öyle bir dalıştı ki, kurtuluşuna imkân yoktu. Artık, ilâhî deryadan başka 
onu kimse tanımaz, anlayamaz. 

• İhtiyar çalgıcının hikâyesi oraya erişince, ihtiyar da, onun hali de perde 
arkasına çekildi. 

• İhtiyar, eteğini dedi-kodudan çekti. Ona ait, bizim ağzımızda ancak yarım 
bir söz kaldı. 



Velîler vaktin Isrâfilleridir. 

• İsrâfıl (a.s.), günün birinde, ilâhî emre uyarak sûrunu üfürecek, yüzlerce 
senelerden beri çürümüş cesedlere can verecektir. 

• Peygamberlerin de gönüllerinde öyle diriltici nağmeler vardır ki, o 
nağmeler, Hakkı arayanlara değer biçilmez bir hayat bağışlar. 

1920 • O nağmeleri, duygu kulağı duymaz; çünkü, bu görünen duygu 
kulağımız günahlarla kirlenmiştir. 

• İnsanlar perilerin nağmelerini duyamazlar, çünkü insanlar, perilerin sırlarına 
yabancıdırlar. 

• Gerçi, perilerin nağmesi de bu âlemdendir. Fakat gönül nağmesi her iki 
âlemden de üstündür. Gönül nağmesi ötelerden gelmektedir. 

• Çünkü, peri de, insanoğlu da mahpustur. Her ikisi de bu bilgisizlik 
zindanında hapsedilmiştir. 

140 

2079 • Ancak, ermişlerin, azizlerin göğüslerinden taşan mübârek seslerdir ki, 
İsrafil'in suru gibi dirilticidir, ebedîdir. 

• Onların gönülleri öyle bir gönüldür ki, gönüller, onların yüzünden mest 
olmuştur. Onların yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız, onların 
yokluğundan var olmuştur. 165 

165 Velîler, gölge varlıklarından kurtuldukları ve yokluk mertebesine erdikleri için, tam manâsıyla Hakk'ın tecellîsine 
mazhar olmuşlardır. Bizler de kendi mânevî varlıklarımızı onların nuru ile, onların lütuf ve insanıyla idrâk edebilmekteyiz. Bu 
er 1 inişlerin yokluğu sayesindedir ki, mânevî varlığımızın zevkini ve mânâsını tanımış olduk. Bir bakıma da velîler yoklukta var 
olmuşlardır. Onlar bize yok gibi görülen gerçek varlıklar, biz var gibi görünen yoklarız. 

• Onların gönülleri her düşünceyi, her sesi kendine çeker; ilhamın, vahyin ve 
sırrın lezzeti de onlardır. 166 

166 Velîlerin duyguları ve düşünceleri ötelerden geldiği, ilâhî aşk eseri olduğu için çok güçlü ve çekicidir. Bu 
yüzdendir ki, Hakk âşıkları, bu güçlü duyguların etkisi altında kalırlar da mânevî zevklere, ledünnî sırlara ererler. 

1925 • Velîlerin gönüllerindeki ilâhî sesler, nağmeler önce der ki: "Ey yokluk 
âleminin cüz'leri. 

• Kendinize gelin, şu nefis yokluğundan baş çıkarın; şu hayali, şu vehmi bir 
yana atın... 

•Ey bu fânî âlemde, ey bu oluş ve bozuluş dünyasında tamamiyle çürümüş 
gitmiş olanlar, sizin ölümsüz olan canlarınıza ne oldu? Onlar, ne kemale geldi, ne 
erişti, ne uyandı, ne de doğdu! 

• Eğer velîlerin gönül nağmelerinden birazcık söylersem, çürümüş be- 
denlerdeki canlar, mezarlarından baş kaldırırlar. 

• Kulağını yaklaştır, velîlerin gönül nağmeleri sana uzak değildir. Fakat, onu 
sana anlatmaya izin yok. 

1930 • Şunu bilmiş ol ki velîler, vaktin İsrâfilleridir. Ölüler, onların gönül 
nağmeleri ile dirilirler. 



• Onların seslerini duyunca, her ölünün canı, kefene bürünmüş bir halde, ten 
mezarından sıçrar, çıkar. 

• O dirilip kalkan ölü, der ki: "Bu ses, diğer bütün seslerden bambaşka. 
Diriltmek, Allah sesinin yapacağı bir iş. 

• Biz ölmüş, tamamiyle çürümüş idik. Allah'ın sesi geldi, hepimiz, dirildik ve 
kalktık." 

141 

• Allah'ın sesi, ister perde ardından gelsin, ister perdesiz gelsin... Kâmil 
insanın gönlüne, Hz. Meryem'in yakasından üflemek sûretiyle verilmiş feyzi ihsan 
eder. 167 

167 Şûra Sûresi'nin şu mealdeki 51. âyetine işâret edilmektedir: "Allah, bir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahiy 
ile kulunun gönlüne dilediği düşünceyi doğurarak, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini 
vahyeder." Yine bu beyitte Meryem Sûresi'nin 16-21. âyetlerine işâret vardır. 

1935 • O ses, Hakk âşıklarına der ki: "Ey mecâzî vücudlarını, gölge 
varlıklarını yoklukta mahvedenler; ey ölmeden önce ölenler, yokluk, derilerinizin 
altında ne varsa hepsini çürütmüş. Dostun sesi ile yokluktan geri dönün, yeniden 
dirilin." 

• O ses bir Allah kulunun ağzından çıktı ama, aslında o ses, kesin olarak 
pâdişahlâr pâdişâhının sesidir. 

• Cenâb-ı Hakk, insan-ı kâmile der ki: "Ben senin dilinim, gözünüm, ben 
senin duygularınım, ben senin rızanım, ben senin öfkenim." 

• "Yürü, ey has kulum. Sen benimle duyarsın, benimle görürsün. Sen gizli 
şeylere sahipsin, hayır, gizli şeyler sensin." 

• Madem ki sen, hayret âlemine daldın da kendinden geçtin, kendini Hakka 
verenlerden oldun; ben de senin olurum, hadisinin sırrına erdin. Bu bir gerçektir ki: 
Varlığı Hakka verene, Hakk, kendi lûtfunu, keremini ihsân eder." 168 

168 Bu beyitte Kurb-ı nevâfıl hadisine işâret var: Bir kulun farz namazları kıldıktan sonra nafile namazlarına devam 
ederse, Cenâb-ı Hakk'a mânen yaklaşacağı kudsî bir hadisle müjdelenmiştir. Bu hadiste Cenâb-ı Hakk'm; nafilelere devam eden 
kulunun görür gözü, işitir kulağı, tutar eli olacağı haber verilmiştir. Başka bir hadiste de, bir mümin, Allah'ın olursa, yâni 
Allah'ın emirlerine, yasaklarına tamamiyle uyarsa, Allah'ın da onun olacağı beyan buyrulmuştur. Bu iki hadîse de bu beyitlerde 
işâret var. 

1940 • Cenâb-ı Hakk, has kuluna; "Ey kâmil insan! Kulluğun yüzünden bazen 
sana 'sen' diye hitap ederim. Bazen de, senin yaratıcın olduğum, sende ilâhî nefha 
bulduğum için, sana 'ben' diye seslenirim. Her ne dersem diyeyim, ben, bütün kâinâtı 
aydınlatan vahdet güneşiyim." diye buyurdu. 

• Her nerede benden bir nûr parlarsa, orada cümle âlemin zorlukları çözülür, 
hallolur. 

• Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizden 
kuşluk vakti gibi aydınlanır. 

• Cenâb-ı Hakk, Hz. Adem'e, kendi esmâ ve sıfatını bizzat gösterdi ve 
bildirdi. Başkalarına ise, o esmâyı Adem vasıtasıyla açığa vurdu. 

142 

• Allah'ın nurunu ister Allah'tan al, ister kâmil insandan. Aşk şarabını, ister 
küpten iç, ister testiden. 

1945 • Zira bu testi, iyiden iyiye şarap küpü ile bitişiktir. O mutlu testi, senin 
gibi gelip geçici, nefsânî zevklerle neşeli değildir. 

• Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz; "Benim yüzümü görenler, beni 
görmüş olanları görenler ne mutlu kişilerdir." diye buyurmuştur. 

• Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüş olur. 

• Böylece, o mumun ışığı, yüz muma nakledilse, o mumdan yüzlerce mum 
yakılsa, sonuncu mumun aydınlığını gören bile asıl ilk mumu görmüş olur. 

• İstersen, aradığın hidayet nurunu, aşk nûrunu son mumdan al; istersen bizzat 
ondan, can mumundan al; aralarında hiç bir fark yoktur. 



1950 • İstersen son mumun nurunu gör, ondan feyiz al; istersen gelip geçmiş 
velîlerin mumlarından ma nen aydınlan, nûrlan... 



"Yaşadığın günlerde 
Rabb'inizin güzel, hoş mânevî kokuları vardır. Uyanık 
bulunun, kendinize gelin de 
o güzel kokuları almaya çalışın." hadîsinin 
açıklanması. 

• Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: "Hakk'ın esintileri, güzel, temiz 
kokuları, mânevî lûtufları, ihsanları, feyizleri, bu günlerde olduğu gibi, dünya 
durdukça vakit vakit eser durur. 

• Bu vakitlere kulak verin; aklınız, fikriniz onlarda olsun da o güzel kokuları 
duyun; o lûtufları, feyizleri kaçırmayın. 

• Ondan güzel bir koku geldi. Sizi gaflette gördü, geçti bitti. Uyanık olan, onu 
isteyen kişiye de can bağişladı, hayat verdi. 

• Ey dost, bir başka güzel koku daha geldi. Aklını başına al, uyanık ol da, hiç 
olmazsa bundan mahrum kalma.. 

1955 • Şehvet ve hiddete mağlup olanlar, şehvetlerini, hiddetlerini yenmeyi, 
kâmil insandan gelen o ilâhî esintiden elde ettiler. Mânen ölü olanlar da, 
kımıldamayı, dirilip kalkmayı ondan gelen feyizle kazandılar. 

143 

• Ateşi canlı olan şehvet ve hiddet onun yüzünden yatıştı, söndü. Gaflet ve 
bilgisizlik sebebiyle ölmüş kişi de, onun feyzinden mânevî bir kaftan giydi. 

• Velînin feyzi ile gaflet ölüsünün dirilmesi, elde ettiği bu tazelik ve hareket, 
"Tuba" ağacının tazeliği ve hareketidir. Bu halkın hareketi değildir. 169 

169 Cennette bulunan bir ağacın adı olan Tuba'nın gölgesi bütün cenneti kaplatmış, Cennet ehlinin her biri bu ağacın 
gölgesinde oturacak, yemişinden yiyecektir. Kökü gökte olan bu ağacın dalları cenneti ve cennetlikleri gölgesinde barındıracak. 
Meyvelerini cennetliklere ikram edecektir. Bu ağaç, Allah'ın lûtfunun, ihsanının, sevgisinin bir sembolüdür. 

• Eğer o ilâhî nefes, o ilâhî emanet yerlere, göklere verilseydi, yerlerin de 
göklerin de ödleri patlar, su kesilirdi, korkudan erirlerdi. 

• Zaten bu sonu bulunmayan, sonuna erilmeyen nefesin korkusundan; 
"Yüklenmekten çekindiler." âyetini yine okuyuverir ." 170 

170 Ahzab Sûresi'nin 72. âyetine işâret vardır. 

1959 • Dağın gönlü, onun korkusundan kan kesilmeseydi; "Ondan korktular." 
denir mi idi? 

1986 »Can kemaldir, olgunluktur. Onun sesinde de kemal vardır. Bu 
yüzdendir ki Hz. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz; "Ey Bilâl, bizi dinlendir, ferahlat. "diye 
buyurdu. 171 

171 Peygamber Efendimiz de mânevî esintiler, ilâhî te'sir çoğaldığı zamanlarda kendinden geçerdi. Beşeriyet haline 
dönünce, Hz. Bilâl'e seslenir: 

"Ey Bilâl! Ruhumuza şevk ve neş'e ver. Bizi dinlendir" diye buyururdu. Bilâl Hazretleri de, Efendimize, Cenâb-ı 
Hakk'ın büyüklüğünü, kudretini belirten bazı övgü şiirleri okurdu. 

• Ey Bilâl, gönlüne nefhettiğim o nefesten, o feyizden seslen; sesini dalga 
dalga yükselt!" 

• Hz. Adem'i bile kendinden geçinen, gök ehlinin bile akıllarını hayrete 
düşüren o nefha ile sesini yücelt." diye buyurdu. 

• Hz. Mustafa (s.a.v.) Efendimiz o büzel ses yüzünden kendinden geçti de 
ta'ris gecesinde namaz vaktini geçirdi. 172 

172 Ta'ris: Yolcunun bütün gece yol alması, sehere yakın bir zamanda yalıp biraz uyuması mânâsına gelir. Buhâri 
Hadisleri kitabında Resûlullah Efendimizin geceleyin yaptığı bir iki yolculukta sabaha karşı uyuyup kaldığı ve sabah namazını 
kılamadığı haber verilmektedir. Hz. Mevlâna, Resûlullah'm sabah tatlı uykusunda, rüyâda Hakla buluştuğunu anlatmak istiyor. 



144 

1990 • Sabah namazının vakti geçip kuşluk namazı gelinceye kadar, Resû- 
lullah Efendimiz, o mübârek uykudan başını kaldıramadı. 

• Gerçek sevgili ile, o gelinle, buluşma zamanı olan ta'ris gecesinde, bu pâk 
can el öpme şerefine erdi. 

•Aşk da, can da, her ikisi de gizlidir, örtülüdür. Ona "gelin" dediğim için beni 
ayıplamayın. 

• Sevgili benim sözüme üzülseydi, bir an için olsun, beni sevgisinden uzak 
bıraksaydı, susardım. 

• Fakat kendi, haydi söyle diyor, ayıp değil; bu gizli olan kaza ve kaderin bir 
isteğidir. 

1995 • İnsanlarda ayıptan başka hiç bir şey görmiyene, ayıplar olsun. Gayb 
âleminden gelen temiz rûh, aynı yerden gelen kardeşlerde, nasıl olur da ayıp görür? 

• Ayıp, hiç bir şey bilmeyen kişiye göre ayıptır. Fakat, her şeyi hoş gören, 
olduğu gibi kabul eden, Cenâb-ı Hakka karşı ayıp değildir. 

• Bize göre "kâfirlik" âfettir, ama, Hakka göre, onda bir hikmet vardır. 

• Birisinde yüzlerce faziletle beraber, bir de ayıp bulunsa, o ayıp, armudun 
sapı, üzümün çöpü gibi kınanmaz bir ayıptır. 

• Terazide her ikisini de beraber tartarlar, çünkü sapla, yahud çöple meyve, 
beden ile can gibi birbirleri ile uyuşmuşlar, birbirlerinden hoşlanmaktadırlar. 

2000 • Demek ki büyükler; "Temiz kişilerin bedenleri tertemiz can kesilmiş- 
tir" sözünü, boş yere söylememişlerdir. 

• Onların sözleri de, nefisleri de, şekilleri de belirmeyen, bir bağla bağ- 
lanmayan, bir renge boyanmayan can olmuştur. 

• Bu hale gelmiş velîlere düşman olanların canları ise, tamamen şekilden, 
cisimden ibârettir. O tavla oyununda kırık pul gibi sadece bir addan başka bir şey 
değildir. 

• O velî düşmanı toprağa girince, toprak olur gider. Velînin bedeni ise tuzlaya 
düşmüş gibi tamamiyle arınmıştır. 

• O, öyle bir mânevî tuzdur ki, onun feyzi ile Hz. Muhammed'in mübârek 
yüzü cümleden daha güzel, sözleri ve hadisleri daha fasîh olmuştu. 

2005 • Bu tuz, yâni feyz Hz. Muhammed den miras kalmıştır. Hâlâ vardır. O 
mirasa konanlar seninle berâber yaşıyorlar; onları ara, bul. Onlardan yararlan. 

145 

• Hz. Muhammed(s.a.v.)'ın vârisi, senin karşında oturmaktadır. Fakat, senin 
karşın nerededir? O, senin önündedir. Ama önü, ardı düşünen can nerededir? 

• Sen bir candan ibâretsin. Canın önü, ardı olmaz. Eğer, sen kendini önü, ardı 
var sanıyorsan bedene bağlanmışsın, candan mahrumsun. 

• Aşağı, yukarı, ön, ard bedenin sıfatlarıdır. Yönsüzlük ise parlak olan canın 
öz sıfatıdır. 

• Gözünü, o gerçek pâdişâhın pâk nûru ile aç da, kısa görüşlüler gibi zanna, 
şüpheye düşme. 

2010 • Ey gerçekten de yok olan insan, yok'un önü, ardı olur mu? Sen aklını 
başına almadıkça hep böyle gama, neş'eye dalar gidersin. Halbuki aslında sen, bir 
gölge varlıksın. Yoktan ibaretsin. Bu sebeple gamın da, neş'en de yoktur. 



Lokma ve ilham 

1960» Dün gece ilham bize, başka türlü tecellî etti. Fakat mideye birkaç 
lokma girdi de ilham yolunu kapadı. 

• Bir lokma uğruna, Lokman tabiatlı ilâhî rûh, nefsânî gıdalara esir oldu. 
Şimdi Lokman devridir; ey lokma, sen çekil git. 

• Bu ıztırap dünyasında, bütün çektiklerimiz lokma yüzündendir. Lokmayı az 
yiyerek "Can Lokmanı"nın tabanına batmış olan dikeni çıkarıp atın. 

• Aslında "Can Lokmanı"nın ayağında diken değil, dikenin gölgesi bile yok. 
Fakat siz hırsa kapılmışsınız da gerçeği göremiyorsunuz. 

• Nefsinin arzu ettiği nefis yemekler, hurmalar, incirler aslında, seni Hak 
yolundan alıkoyan ayağına batmış dikenlerdir. Sen ilâhî sevgiyi göremeyen çok 
nankör birisisin. 

1965 • Can Lokmanı, Allah'ın gül bahçesidir. Bütün ilâhî bilgiler, irfan, aşk, 
hep oradan gelmektedir. Böyle mübârek bir varlığın (Can Lokmanı'nın) ayağı niçin 
bir dikenle yaralansın? 

• Bu beden, diken yiyen deve gibidir. Nûr-ı Muhammedi'den olan rûhun bu 
deveye binmiştir. 

146 

• Ey deve, senin sırtında öyle bir gül dengi var ki, onun çevreye yayılan güzel 
kokusundan, sende yüzlerce irfan ve ma'rifet gülistanı meydana gelmiştir. 

• Ama senin gözün dünya dikeninde ve kumluktadır. Bakalım bu değersiz 
dikenlerden ne güller devşireceksin? 

• Ey bu dünya talebi uğruna, nefsânî istekler için, diyar diyar dolaşan ve 
Allah'ın sıfatlarını, gücünü, büyüklüğünü göremeyen, gönlü körleşmiş kişi, ne vakte 
kadar "Bu gülistan nerede, nerede?" deyip duracaksın? 

1970 • Can ayağına batmış, nefsânî istekler dikenini, şehvet ve hiddet 
dikenini çıkarmadıkça gözün kararır, göremezsin. Bu halde nasıl dönüp dolaşa- 
caksın? 

1971 • İlâhî emaneti taşıdığından çok üstün bir güce sahib olan ve dünyalara 
sığmayan Adem oğlu, cismânî zevkler dikeninin etrafında gizlice dolaşır durur. 

1977 • İnsanda bulunan bu ilâhî emanet, bu can, ekmekle, yemekle semiren 
yahud kâh şöyle, kâh böyle olan can değildir ki... ' 

• Bu ilâhî nefha, Hakk'tan gelen bu rûh, yemeden içmeden hasıl olan hayvani 
rûh değildir. Bu, hayvani rûha, insan bedenine de hoşluk verir; hoştur. Hoşluğun tâ 
kendisidir. Ey emeline ulaşmak için çare arayan kişi, hoş olmayan bir şeyden insana 
hoşluk gelir mi? 

1981 »İyi huyu ile şekerleşen âşık, şekeri de sâfi sevgi şarabını da dışarda 
aramaz; onu kendinde, kendi varlığında bulur. O aşk ve hakikat şarabını kendi 
gönlünde içer. Ey dost, bu sırra akıl ermez. Bu durumda aklı yolunu şaşırır, kaybolur 
gider. 

• Zaten cüz'î olan akıl, gizli şeyleri bilir görünmekle beraber, aşkı inkâr eder. 

• Akıl anlayışlıdır, bilgindir ama, yok olmamıştır. Melek bile olsa yok 
olmadıkça, varlık iddia edince şeytan olur. 

• O, sözde ve işte bizim dostumuzdur ama, hal bahsine gelince orada, bir 
hiçten, bir yoktan ibârettir. 

1985 • Akıl, varlıktan geçip yok olmadıkça yoktur. Zaten, o, dileyerek, isteye- 
rek yok olmazsa, zorla yok olacaktır, bu da ona lâyıktır. 



147 

Hz. Aişe'nin -Allah ondan razı olsun- 
Mustafa (s.a.v.) Efendimize; "Bu gün yağmur yağdı, 
siz mezarlığa gittiğiniz halde niçin elbiseniz ıslanmamış." 

diye sorması. 

2012 • Resûl-i Ekrem Efendimiz, dostlarından birinin cenazesi ile mezarlığa 
gitmişti. 

• Onun kabrine toprak attı da, sanki, toprak altına gömülen dostunun, rûhunu 

diriltti. 

2027 • Peygamber Efendimiz, mezarlıktan dönünce Hz. Aişe-i Sıddıkâ nın 
yanına vararak onunla konuşmaya başladı. 

• Hz. Aişe'nin gözü Peygamberimizin yüzüne ilişince, önüne doğru eğildi, 
elini üstüne sürdü. 

• Mübârek sarığına, yüzüne, saçlarına, yenine, yakasına, göğsüne, kollarına 
elini sürdü. 

2030 • Peygamber Efendimiz; "Böyle acele acele ne arıyorsun?" diye sordu. 
O da: "Bugün hava bulutlu idi, yağmur yağmıştı. 

• Elbisende bir ıslaklık arıyorum. Fakat ne tuhaf şey! Hiç bir ıslaklık 
bulamıyorum." dedi. 

• Hz. Peygamber; "O sırada başına ne örtmüştün? Baş örtün ne idi?" diye 
sordu. Hz. Aişe de; "Senin şalını örtmüştüm." diye cevap verdi. 

• Peygamber Efendimiz de buyurdu ki: "Ey gönlü tertemiz olan Aişe, Allah 
bu yüzden senin pâk olan gözüne gayb yağmurunu göstermiş. 

• O senin gördüğün yağmur, bu gök yüzündeki buluttan değildir. O başka 
buluttan, başka göktendir." 

2035 • Gayb âleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, 
başka bir güneşi vardır. 

148 

• Gayb âleminin ahvali, yalnız Hakk'ın hâs kullarına maTumdur. Onlardan 
başkaları: "Ölümden sonra, dirilişinden şüphe ederler." 

• Yağmur vardır, beslemek, yetiştirmek için yağar; yağmur vardır, her şeyi 
perişan etmek için yağar. 

2038 • Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak bir şeydir. Fakat sonbahar 
yağmuru, bağ ve bahçeler için sıtma yerine geçer, ağaçları titretir, yaprakları sarartır, 
döker, çürütür. 

• Bahar yağmuru, bağı ve bahçeyi nazla besler, güz yağmuru ise onu sarartır, 
soldurur. 

2040 • Böylece soğuğu, rüzgârı, güneşi, hep birbirine aykırı bil de şaşırıp kal- 
ma. 

• Tıpkı bunun gibi gayb âleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlı, bazısı 
faydalı; bazı yağmurlar bereket getirir, bazısı ziyan. 

• Ermiş kişi olan abdalın nefesi de, gayb âleminin o baharındandır. O nefes 
yüzünden, gönülde, canda mânevi yeşillikler, tazelikler belirir. 

• Onların nefesleri talihli, kabiliyetli kişilere, bahar yağmurlarının ağaçlara 
yaptığı te'siri yapar. 

• Eğer, herhangi bir yerde kuru bir ağaç varsa, bunun kuruluğunu can 
rüzgârından bilme. 

2045 • Rüzgâr vazifesini bildi, esti gitti. Canı kabiliyetli olan kişi, rüzgârın te- 
'sirini candan kabul etti. 

• Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: "Ey ashabım, ey benim dostlarım, 
sakın, ilkbahar serinliğinden ürkerek, bedenlerinizi örtmeyin.. 



• Çünkü, ilkbahar rüzgârı, ağaçlara yaptığı te'siri bedenlerinize de, canlarınıza 
da yapar. 

• Fakat sonbahar soğuğundan kaçının, çünkü, sonbahar soğuğu, üzüm 
bağlarına yaptığını size de yapar." 

• Bu hadisi rivâyet edenler, mânâsını zâhire, görünüşe göre vermişler; bunu 
da yeter bulmuşlardır. 

2050 • Bu kişilerin, candan, hadisin ruhundan haberleri yoktur. Onlar hadisin 
dışında kalmışlar, içine girememişlerdir. Onlar, dağı görmüşler de, dağdaki ma'deni 
görememişlerdir. 

149 

• Hadiste bahis buyurulan sonbahar, nefistir, nefsin isteğidir. Akıl ile can da, 
ilkbaharın ta kendisi, sonsuzluktur. 

• Şu halde hadisin mânâsı şöyle yorumlanır: Velîlerin pâk, temiz nefesleri 
bahar gibidir. Yaprakların, filizlerin hayatıdır. 

2055 • Bu sebeple yumuşak olsun, sert olsun; velîlerin sözlerini dinlemekten 
örtünüp kaçınma; onlara kulak ver; o sözler, dinine destek olur. 

• Sıcak da söyleseler, soğuk da söyleseler onları hoş gör; o sözleri tut. Tut da 
şu dünya hadiselerinin çeşitli etkilerinden, sıcağından, soğuğundan, yakıp kavuran 
cehennem azabından kurtul. 

• O mübarek sözlerin sıcağı da, soğuğu da ilkbahardır, hayattır. O sözler 
gerçekliğin, tam inancın, kulluğun özüdür, mayasıdır. 

• O nefeslerle can bahçeleri dirilir, gerçek hayata kavuşulur. O nefeslerle 
gönül deryaları incilerle dolar. 

• Bu hale gelmiş akıllı bir kişinin gönül bahçesinden bir çöp misali, cüz'î bir 
mânevî zevk eksilse, o kişinin gönlüne binlerce gam, binlerce keder gelir, dolar. 

2060 • Hz. Âişe-i Sıddıka; "Ey varlığın özü, özeti!" diye sordu. "Bugünkü 
yağmurun sırrı, hikmeti ne idi?" 

• Bu yağmur, rahmet yağmurlarından mı idi, yoksa korkutmak için mi 
yağıyordu? Pek yüce, pek büyük olan Allah'ın adaletinden mi idi? 

• Bu yağmur, baharların lûtfundan mı idi? Yoksa güz mevsiminin, âfetler(e 
dolu yağmurlarından mı idi?" 

• Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Bu yağmur, musibetler yüzünden, 
insanın gönlüne çöken gamı yatıştırmak için yağıyordu." 

• İnsan, o musibet ateşi ile kalsaydı, yıkılırdı. Bedeni de erir giderdi; aklı, fikri 
de kalmazdı. Hiç bir şey yapamaz hale gelirdi. 

2065 • O anda dünya yıkılırdı, insanın içinden yaşama gücü, ümide sarılma 
duygusu çıkar giderdi. 

2011 • Bu gün yağmurlu gündür. Gece oluncaya kadar yürü. Bu yağmur, 
bildiğin yağmurlardan değildir. Bu yağmur Allah'ın rahmetidir." 



150 

Ağaçların hakikati 

• Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan dışarıya 
çıkararak, 

2015 • Halka yüzlerce işâretler ederler. Kulağı olana, anlayana sözler söyler- 
ler, nasihatler ederler. 

• Yemyeşil dilleri ile, up uzun elleri ile toprağın gönlünden sırlar açarlar. 

• Ağaçlar, kış gelince başlarını kazlar gibi su içine çekerler. Onlar soğuklarda 
çirkinleşmiş, kargalaşmışken, ilkbahar gelince çiçeklerle, yaprak ve meyvelerle 
süslenir, güzelleşir, tavus haline gelirler. 



• Allah, onları kış mevsiminde hapseylemişti; hapiste sıkılmışlar, kargaya 
dönmüşlerdi. Allah acıdı da bahar gelince onları tavus haline getirdi. 

• Kış onları öldürdü ama, bahar gelince hepsini de diriltti. Yapraklarla süsledi. 
2020 • Allah'ı inkâr edenler derler ki: "Bu hal, yâni ağaçların yapraklarının 

dökülmesi, sonra tekrar yapraklanması, eskiden beri olagelen tabiî bir haldir. Bunu, 
ne diye kerem sahibi Allah yarattı diyelim?" 

• Onların körlüğüne rağmen, Cenâb-ı Hakk, dostlarının gönüllerinde de 
mânevi bağlar, bahçeler bitirir. 

• Gönülde mânevi kokular saçan her gül, Küll'ün (Allah'ın) sırlarından 
haberler verir durur. 

• O güllerin kokuları, inkâr edenlerin burunları yere sürünsün diye perdeleri 
yırtar da âlemin çevresine yayılır. 

• Allah'ı inkâr edenler, o gülün kokusuna karşı kara böcek gibi dayanamazlar, 
yahud da, davul sesinden ürken sinirli hastalara benzerler. 

2025 • Onlar, rûhlarını uyandıracak hakikatleri dinlememek için, kendilerini 
işe güce vermiş meşgul bir halde gösterirler, evliyânın yüzlerindeki nûra sırt 
çevirirler, şimşek parıltısına karşı gözlerini yumarlar. 

• Nûra karşı gözlerini yumarlar dedik ama, aslında, onlarda göz yoktur ki 
yumsunlar. Göz ona derler ki, kendine mânevi bir huzur verecek, eman verecek, onu 
hayran bırakacak şeyleri görsün. 

151 

Peygamber Efendimizden ayrı düştüğü için Hannâne 
Direği'nin inlemesi mu'cizesi 

• "Hannâne Direği", Aziz Peygamber Efendimiz'in ayrılığından ötürü, duyan, 
düşünen bir varlık gibi inledi, feryad etti. 173 

173 Bugün, bütün cami ve mescidlerde, cuma günleri imamların hutbelerini okumak için çıktıkları merdivenli 
minberler vardır. Medine'de yapılmış olan ilk mescidde minber yoktu. Namaz kıldırdığı, o mütevazı' mescidde cuma günleri, 
Peygamber Efendimiz, ayakta hutbesini okurken mihrab yanındaki bir hurma direğine dayanırdı. Hicretin sekizinci senesine 
kadar bu böyle devam etti. Müslümanlar çoğalmış ve Peygamberimizin mescidinde cemaat bir hayli artmıştı. Mescidde, 
mihraba uzak düşen yerlere oturanlar, Peygamber Efendimizin mübârek yüzünü göremez olmuşlardı. Bu sebeple, üç basamaklı 
ve en üstte oturacak yeri bulunan basit, mütevazı' bir minber yapıldı. Peygamber Efendimiz, ilk defa minber üzerine çıkıp 
hutbesini okumaya başlayınca, evvelce, hutbe okurken dayandığı hurma direğinden bir inilti, bir feryad duyuldu. Kundaktaki bir 
çocuğun ağlamasına benzer sesler işitildi. Bütün mescidde bulunanlar bu iniltiyi ve feryâdı duydular. Peygamber Efendimiz 
minberden aşağı indi, inleyen hurma direğinin yanına gitti. Onu okşadı, kucakladı, direk sustu. Bu mu'cize Buhârî'de ve diğer 
güvenilir hadis kitaplarında yazılıdır. ('Sahîh-i Buharî, Bulak, 1312, c. II, sahife 9). Bu sebeptendir ki, o inleyen direğe 
"Hannâne Direği" (=Ağlayan Direk) adı verildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu mu'cizeyi izah için "Bu direk, işitmekte olduğu 
zikir ve hutbeden uzak düştüğü için inledi, ağladı" diye buyurdu. Kur'an-ı Kerîm'de "Allah'ı teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur. 
Fakat siz onların teşbihlerini duyamaz, anlayamazsınız." (İsrâ Sûresi 44) diye buyurulmuyor mu? Allah'ı teşbih etmek için her 
şeyin canlı olması gerekir. Bugün, ilim de her maddenin, görülen her şeyin cansız sandığımız bütün varlıkların atomlarının baş 
döndürücü bir hızla döndüğünü haber vererek Kur'ân 'm mu'cizesini isbât etmektedir. Hz. Mevlâna Divan-ı Kebir'de de bazen 
Hannâne Direğinden bahseder. "Hz. Mustafa (s.a.v.), kendinden ayrı düştüğü için inleyen Hamıâne Direğini okşadı. Sen, bir 
ağaçtan da aşağı değilsin. Hannâne Direği ol da sen de ayrılıktan inle." (Divan-ı Kebir, 2131) diye buyurur. 

• Öyle ki mescidde hazır bulunan genç, ihtiyar herkes bu inilti ve feryadı 

duydu. 

• Cansız bir direğin böyle inleyip feryad etmesine, Resûlullah Efendimizin 
sahabeleri şaşırıp kaldılar. 

• Peygamber Efendimiz inliyen, ağlayan direğe; "Ey direk ne istiyorsun?" 
diye sorunca; direk "Senin ayrılığın yüzünden canım, kan kesildi." dedi. 

2115 • "Hutbe esnasında bana dayanırdın, şimdi beni bıraktın, minberin 
üstüne çıktın." 

• Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona dedi ki; "Ey sırrı bahtına yoldaş 
olan güzel ağaç... 



152 



• Söyle ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapsınlar 
da, doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler. 

• Yahud da, âhirette ve cennette Hakk'ın seni bir selvi haline getirmesini ve 
ter ü taze, ölümsüz bir halde kalmayı mı istersin?" diye sordu. 

• Direk; "Yâ Resûlallah, ben ölümsüzlüğü; dâima bâkî olanı isterim." dedi. Ey 
gafil, bunu duy da, bâri, bir ağaçtan aşağı kalma. 

• O direği kıyamet günü, insanlar gibi dirilmesi için, yere gömdüler. 

2120 • Şunu bilmiş ol ki: "Allah, kimi kendisine dâvet ederse, o kimse, müm- 
kün olduğu kadar, bütün dünya işlerinden vazgeçer de Hakka yönelir. 

• Ve her kim Cenâb-ı Hakk'ın lûtfuna mazhar olursa Hakka yaklaşmak 
imkânını bulur, dünya işlerinden, dünya dedi kodusıından kurtulur. 

• Fakat, ilâhî sırlardan kendisine bir şey verilmemiş olan, nasıl olur da cansız 
bir varlığın inlediğine inanır. 

• O kişi; "Evet." der ama, gönülden değil; kendisine münafık demesinler diye 
inanmış görünür, onu bunu kandırmak için; "Evet." der. 

• Eğer cansızlar, Allah'ın kün (=ol) emrini idrâk etmeselerdi, bu emre uyarak 
varlık âlemine gelmeselerdi, o zaman bu söz reddedilirdi. 

2125 • Yüzbinlerce taklid ehlini, delile dayananları, cüz'î bir vehim, zanlara, 
şüphelere düşürür. 

• Çünkü, onların taklitleri de, delil ile bir hükme varışları da hep zann 
üzerinedir. Onları imkânsızlıktan kurtaracak kolları, kanatları yâni akıl ve fikirleri de 
hep zanna dayanır. 

• O alçak şeytan, onların içlerine bir şüphe sokar, böylece bu körlerin hepsi de 
baş aşağı düşüverirler. 

• Delil ile hükme varanların ayakları tahtadandır. Tahta ayak ise zayıftır, 
kararsızdır. 

153 

• Basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir. Onun sebatına, ayak 
diremesine, dağ bile şaşırır kalır. 

2130 • Taşlar üzerine düşmemesi için, kör adama, elindeki asa ayak yerine 

geçer. 

• Din ehli askerinin zaferine yol açan süvari kimdir? Basiret sahibi olan 
zamanın kutbu. 

• Körler yolu asaları ile görürler. Görürler ama, yine de gözleri gören kişiler 
onları korurlar. 

• Basiret sahihleri ile ermişler olmasalardı, dünyadaki körler ölürlerdi. 

• Körler, ne ekin ekebilirler, ne ekin biçebilirler, ne yapı yapabilirler, ne alış 
veriş, ne de kâr. 

2135 • Allah, size acımasaydı, lûtuflarda bulunmasaydı, delil ile hükme varış 
asanız kırılır, giderdi. 

• Bu bahsettiğiniz asa nedir? Kıyaslar, delillerdir. Bu asayı onlara kim verdi? 
Her şeyi gören Allah.. 174 

174 Kıyas, herhangi bir şeyle diğer bir şeyi mukayese etmek, karşılaştırmak; istidlal ise, bu karşılaştırmadan bir netice 
çıkarmaktır. Akla dayanan bir görüş olduğu için Mevlâna kıyas ve istidlale değer vermez. 

• Mademki elindeki asa savaş ve kavga âleti olmuştur, ey kör, o asayı kır, 
parça parça et. 

• Allah insana aklı, fikri, kıyas, delil asasını, hakkı, hakikati bulsun diye 
verdi. İnsan, onu başka türlü kullanmaya başladı. Öfkeye kapıldı da, o asayı 
kendisine verene vurdu. 

• Ey körler topluluğu, ne iştesiniz? Ne yapıyorsunuz? Aranıza bir gören kişiyi 

alın.. 



2140 • Sana delil ve kıyas asasını veren Hakk'ın hidâyet eteğine sarıl; tam 
teslimiyetle Ona itaat ve kullukta bulun; baksana Hz. Adem istidlâli kendisine asa 
yaptığı için isyana düştü. Başına neler geldi. 

• Hz. Mûsâ'nın, Hz. Muhammed'in mu'cizelerine bak. Asa, nasıl yılan oldu? 
Direk nasıl ayrılıktan inledi, feryad etti? 

• Asanın yılan olduğunu, direkten inilti çıktığını aklın kabul etmezse, din 
aşkiyle, günde beş defa direk gibi olan minarelerden, yüzyılllardan beri sesler 
geldiğini düşün, bu da bir mu'cize değil midir? 

• Bu mânevi hakikatlerin lezzeti, akla aykırı olmasaydı, bunca mu'cizeye 
ihtiyaç olur mu idi? 

• Akıl, akla uygun olan her şeyi sağa sola çekmeden, mu'cizeye ihtiyaç 
duymadan kabul eder. 

2145 • Sen, herkesin gidemediği bu akla uymayan yolu, bahtı yâver uyanık 
kişilerin gönüllerinin yolu olarak gör. 

• Mu'cizelere inanmayanlar, cansız şeylerin inlemesini, seslenmesini inkâr 
ederlerse de kıyamette, onların elleri ile ayakları böyle bir şeyin olabileceğine 
tanıklık eder. 175 

175 Yâsin Sûresi'nin 65. âyetine işaret var. 

154 

Peygamber Efendimizin bir mu'cizesi gereği Ebû 
Cehil'in avucundaki taş kırıklarının 

dile gelmesi ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gerçek 
peygamber olduğuna tanıklık etmesi. 

• Ebû Cehil Peygamber Efendimizi denemek için eline ufak taş parçaları 
almış, onları avucunda gizleyerek; "Ey Ahmed, çabuk söyle bu nedir?" demişti. 

2155 • "Eğer, sen, gerçek peygamber isen, eğer, göklerin sırrından haberin 
varsa, bil bakalım, şu avucumda gizlediğim nedir?" 

• Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Elindekilerin ne olduğunu, ben mi 
söyleyeyim? Yoksa benim, gerçek peygamber olduğumu onlar mı söylesin?" 

• Ebû Cehil; "Bu ikincisi imkânsızdır, olamaz." dedi. Resûlullah Efendimiz; 
"Evet." diye buyurdu. "Fakat Allah'ın gücü, kudreti bundan da üstündür." 

• Bunun üzerine, Ebû Cehil'in avucundaki kırık taş parçalarının her biri, 
kelime-i şehâdet getirmeye koyuldular. 

• Taşlardan her biri; "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah." dedi. 

• Ebû Cehil, taşlardan bu sözleri duyunca, öfke ile onları yere çarptı 



İyilik et, başkalarına hizmette bulun da 
kendinden kurtul, ten âleminden dışarı çık. 

2220 • Görmüyor musun? Dünyamızı aydınlatan yüce güne can saçar, hayat 
saçar. Her an nûrdan boşanır, yine her an nûrla doldurulur. 

• Ey mânâlar âleminin güneşi, sen de canlar saç, şu köhne dünyaya yenilik 
ver, yenilik göster. 

• İnsanın vücuduna da akıl ve can, gayb âleminden akar sular gibi gelip 
duruyor. 



• Her zaman gayb âleminden insanın bedenine yeni yeni hayat ve ilâhî 
feyizler gelir. Bu feyizlerle insana, ten âleminden dışarı çık, kendinden kurtul, iyilik 
et, başkalarına hizmette bulun emri verilir. 

155 

• peygamber Efendimiz, buyurdu ki: "Dâima iki melek, öğüt vermek için, hoş 
bir şekilde, tatlı bir sesle seslenirler. 

• Derler ki: Ya Rabbi, cömertleri, yoksullara ihtiyaçları olan şeyleri verenleri 
doyur, ihtiyaçtan uzak tut, onların verdikleri her dirheme karşılık, yüzbin dirhem 
ihsan et. 

2225 • Allah'ım, malını esirgeyenlere, cimrilere de dünyada ziyan üstüne 
ziyandan başka bir şey verme." 

• Yardım etme, verme durumu müsaid olan nice kişiler vardır ki, onların lâyık 
olmayanlara vermemeleri, vermelerinden daha iyidir. Sen de bu yüzden, Allah'ın 
verdiği malı, ancak Allah'ın emrine göre harca. 

• Harca ki, hadde hesaba sığmaz hazine elde edesin ve bu suretle Allah'ın 
ihsan ettiğini israf ederek, kâfirlere katılmayasın. 

• Çünkü, Mekke kâfirleri, kılıçları Peygamber Efendimize üstün olsun diye, 
kendi ma'budlarına develer kurban ederler, mallarını boş yere harcarlardı. Hakkın 
emrini, Hakka ulaşmış bir kâmilden sor, öğren; çünkü her gönül, Hakkın emrini 
anlamaz ki. 

2230 • Yersiz ihsan, âsi bir kölenin, güyâ adalet ediyorum, ihsanda 
bulunuyorum diye, pâdişâhın malını eşkiyaya dağıtmasına benzer. 

• Kur'ân-ı Kerîm' de "Onların bütün bağışları hasrettir, iç acısıdır." diye gaflet 
ehlini korkutan bir âyet vardır. 176 

176 Enfâl sûresinin 8. âyetine işaret edilmektedir. 

• Şu âsi kulun adaleti, ihsanı, onu pâdişâhtan daha çok uzaklaştırır, gözden 
düşürür, yüzünü karartır. 

• İşte bunu içindir ki, mü'min yardıma, lûtfa mazhar olamamak korkusundan, 
dâima namazda; "Ya Rabbi, Sen, bizi doğru yola sevk ve hidâyet eyle." diye dua 
eder. 

2235 • Para vermek, mal vermek, cömert kişiye lâyıktır. Aşikarın cömertliği 
ise can bağışlamaktır. 

• Sen, Allah rızası için ekmek versen, sana ekmek verirler. Allah uğruna can 
verirsen, sana can verirler. 177 

177 Bu beyit Fuzulî'nin şu beytini hatırlatıyor: "Canını cânâna vermektir kemâli âşıkın 
Vermeyen can, i'tiraf etmek gerek noksanın." 

• Şu çınarın yaprakları dökülürse, Cenâb-ı Hak, ona yapraksız da yaşama 
gücü verir. 

156 

• Dağıtmaktan, cömertlikten ötürü elinde mal kalmasa, Allah'ın inâyeti, seni, 
hiç ayak altında çiğnetir mi? 

• Ekin ekenin anbarı boşalır ama, bu işin iyiliği tarlada belli olur. 

2240 • Fakat, buğday ekilmez, yerinde kullanılmaz da, anbarda saklanırsa, 
bitlere, küçük kurtlara, fârelere benzeyen hadiseler onu tamamiyle mahveder. 

• Bu dünya fânidir, geçicidir. Aradığını geçici olmayan sebatlı ve kararlı ; 
olan âlemde ara. Senin görünüşün, şeklin sıfırdır, hiçtir; sen, kendi mânânı, sende 
bulunanı ara. 

• Şu tuzlu, şu acı hayvani rûhu kılıç önüne götür de, ona karşılık, tatlı denize 
benzeyen ilahî rûhu al. 



Akıl ile nefsin savaşını anlatan, simgeleyen 
bir bedevî ile karısının hikâyesi 

• Bir gece, bir bedevinin karısı, kocasına uzun uzadıya söylendikten sonra 

dedi ki: 

• "Bu kadar yoksulluğu, cefayı biz çekiyoruz. Herkes hoş, rahat bir halde 
yaşamakta; hoş olmayan ancak biziz." 

• "Ekmeğimiz yok, katığımız dert ve hased, testimiz yok, suyumuz ise göz 

yaşı. 

2255 • Gündüzleri elbise yerine güneş ışığını, sıcaklığını giyiyoruz. Geceleyin 
döşeğimiz, yorganımız ay ışığı. 178 

178 Herhalde Şeyh Galib Dede, "Giydikleri âfıtab-i Temmuz içtikleri şûle-i cihansuz" derken bu Mesnevi beytini 
hatırlamıştır. Zaten kendisi de Hüsn ü A,sk'ı yazarken: "Esrârını Mesnevî'den aldım-çaldımsa da mîrî malı çaldım" demektedir. 

• Ay değirmisini yuvarlak pide sanıyor, onu kapmak için elimizi gök yüzüne 
uzatıyoruz. 

•Bizim yoksulluğumuzdan, yoksullar bile utanıyor. Günlük rızkımızın 
endişesinden, aç kalmak korkusundan gündüzlerimiz gece olmuştur. 

• Bir komşudan bir avuç mercimek isteyecek olsam, bana; "Sus, babalar 
çıkarasıca, geber." diyor. 

157 

2260 • Arablar savaşla, iyilikle övünürler. Sen ise, Arabların içinde yazıda 
yanlışa benziyorsun. 

• Savaş ne demek? Biz savaşsız öldürülmüş gitmişiz. Biz, yoksulluk kılıcı ile, 
başsız yerlere serilmişiz. 

• İhsan etmek, iyilikte bulunmak kim, biz kimiz? Biz yoksulluk çevresinde 
dönüp ağ kurmadayız. Havada uçan sineği sokup damarının kanını emmedeyiz. 

•Bize bir konuk gelir de gece kalır, uyursa, elbisesini soymazsam, ben ben 
olmıyayım. 

2269 • Yokluk ve perişanlıkta bizim halimiz de böyledir. Hiç kimse aldanıp 
da bize konuk olmasın. 

2270 • On yıllık kıtlığın neler yaptığını görmedinse, gözlerini aç da bizim 
halimize bak." 

2288 • Kocası dedi ki: "Ne zamana kadar gelir arayacaksın? Ekin 
isteyeceksin? Zaten ömrümüzden ne kaldı ki?... Çoğu geçti, gitti. 

• Akıllı kişi Allah'ın verdiği rızkın azına, çoğuna bakmaz. Çünkü ikisi de 
gelip geçicidir, sel gibi akar gider. 

2290 • Sel ister duru, ister bulanık aksın, mademki kalmıyor, akıp gidiyor, 
onun üzerinde durma, ondan hiç söz etme. 

• Bu dünyada binlerce canlı varlık, sıkıntısız, hoş bir halde yaşamakta, 
geçinip gitmektedir. 

• Üveyk kuşu, geceki rızkı, henüz meydanda yokken, ağacın üstünde Allah'a 
şükreder. 

• Bülbül; "Ey duaları kabul eden Allah'ım, sana güveniyorum, beni aç 
bırakmayacağına, rızkımı vereceğine inanıyorum, sana hamd ü senâlar olsun." der. 

• Doğan kuşu, rızkını pâdişâhın elinden bekler de, pis leşlerden ümidini keser. 
2295 • Böylece, sivrisinekten tut da file kadar, bütün mahlûkat, Allah'ın âilesi 

sayılır. Allah da ne güzel bir âile reisidir! 

• Gönüllerimizde bulunan ve bizi rahatsız eden gamlar, kederler, ümit- 
sizlikler, hep bizim varlığımızın tama' tozundan, hırs dumanından meydana gelir. 



158 



• Bu bizi kökümüzden söküp atan gamlar, ümitsizlikler ömrümüzün orağıdır. 
Bu böyle oldu, şu şöyle oldu demeler, böyle düşünmeler, şeytanın gönlümüze 
düşürdüğü vesveseler, kuruntulardır. 

• Bilmiş ol ki, her hastalık, ölümden bir parçadır. Eğer yolunu bulursan, 
ölümün bu parçasını, bu cüz'ünü kendinden sür, çıkar, at gitsin. 

•Mademki ölümün bir cüz'ünden kaçamıyorsun; bil ki hepsini de bir gün 
başından aşağı dökeceklerdir. 

2300 • Yok, ölümün cüz'ü sana tatlı geliyorsa, bilmiş ol ki, Allah, hepsini, 
tamamını da sana tatlılaştırır. 

• Derdler, hastalıklar, ölümden gelen elçilerdir. Ey olmayacak şeylerle 
uğraşan kişi, ölümün elçilerinden yüz çevirme, onlarla iyi geçin ki ölüme de alışmış 
olasın. 

• Bolluk içinde tatlı bir ömür sürenin ölümü acı olur. Çünkü alışılmış 
şeylerden ayrılması güç olur. Bedenine tapan, yâni nefsinin her arzusunu yerine 
getiren canını kurtaramaz. 

• Koyunları şehirlere kırdan sürer, getirirler. Hangisi daha semizse tutar onu 
keserler. 

• Karıcığım, ey benim canım, sabah oldu. Sen daha ne vakte kadar, şu 
yoksulluk masalını yeni baştan söyleyip duracaksın? 

2305 • Genç iken daha kanaatli idin, önce, altın gibi kıymetli ve sevimli idin; 
ihtiyarlayınca, altınlığı terk ettin de, altın isteğine düştün. 

• Sen, üzümlerle dolu bir asma idin. Nasıl oldu da üzümlerin döküldü? Nasıl 
oldu da, meyvelerin tam olacağı bir zamanda bozulup gittin, kuruyup, çürüdün? 

• Sen, bizim eşimizsin; eş olan kişinin, eşinin huyu ile huylanması gerek ki 
işler, yolunda gitsin. 

• Eşlerin birbirine benzemesi gerek, ayakkabı ve mest gibi çift olan şeylere 
bak da bunu anla. 

2310 • Ayakkabının bir teki, ayağa dar gelince, öbürü de senin işine yaramaz. 

• Bir kapının iki kanadından birinin büyük, öbürünün küçük olduğunu gördün 
mü? Ormandaki arslana, bir kurdun eş olduğu görülmüş müdür? 

• Ben, kuvvetli bir imanla, Rabbime olan sonsuz güvenimle, kanaat yoluna 
düşmüşüm de, bana verileni yeter buluyorum. Sen ne diye kötülük tarafına gider de, 
halinden şikâyet eder durursun?" 

159 

• Kanaat sahibi bedevi, ihlâsla yüreği yana yana sabaha kadar, karısına bu 
çeşit sözler söyledi, durdu. 

2315 • Kadın, kocasına; "Ey namustan başka birşeyi olmayan, artık bundan 
fazla senin efsununa kanmam." diye haykırdı. 

• "İddialı, fakat boş sözler söyleme; beni kanaat etmeye zorlama. Yürü git. 
Kibirden, böbürlenmeden konuşup durma. 

• Bu şatafatlı, bu süslü sözler, bu yapmacık işler ne vakte kadar sürecek? 
Yaptığın işlere bak, kendi halini düşün de utan.. 

• Kibir, çirkin bir şeydir. Fakat, dilencilerin kibri, daha çirkindir. Bu hal, kış 
mevsiminde, karlı bir günde ıslak elbise giymeye benzer. 

• Ey, evi bir örümcek ağı gibi olan zavallı, ne zamana kadar bu dâva, bu 
çalım, bu büyüklüğün sürüp gidecek? 

2320 • Sen bu kanaatten ne elde ettin? Ne kazandın? Onunla ne vakit ruhunu 
aydınlattın? Sen kanaatin ancak adını öğrenmişsin. 

• Resûlullah Efendimiz "Kanaat, bitmez, tükenmez bir hazinedir." diye 
buyurmuştur. Ama, sen, bu hazineyi mihnet ve elemden ayırd edemiyorsun. 

• Bu kanaat devamlı bir hazineden başka bir şey değildir. O sürekli gam ve 
dâimi sıkıntı; sen ondan bahsetme. 



• Sen, bana eşim deme; beni az koltukla; ben insâfın eşiyim, hilenin değil. 

• Sen açlıktan havadaki çekirgenin damarını vurmaya çalışırken, nasıl olur da, 
beğlerle, paşalarla adım atmağa kalkışırsın? 

2325 • Bir kemik kapmak için, köpeklerle hırlaşıp boğuşmada ve içi boş 
kamış gibi açlıktan inlemektesin. 

• Bana öyle horlukla, kötü kötü bakma ki, senin damarlarında nelerin 
dolaştığını, içinden ne kötülüklerin geçtiğini söylemeyeyim. 

• Sen kendi aklını benimkinden üstün sanıyorsun. Benim gibi aklı kısa birini 
kim bilir nasıl görüyorsun? 

• Gafil kurt gibi üstüme atılma.. Senin gibi, insanı utandıracak bir akla sahib 
olmaktan ise, akılsız olmak daha iyidir. 

• Mademki senin aklın, insanlara ayak bağı kesilmiş, artık ona sen akıl deme. 
O yılandır, akrebdir. 

160 

2330 • Senin hilenin, zulmünün hakkından Allah gelsin, aklının bize kurduğu 
tuzaklar, düşündüğü hileler bizden uzak olsun." 

2341 • Kadın kocasına bu çeşit sert ve acı sözler söyledi. Yığın yığın lâflar 

etti. 

• Adam karısına; "Hanım!" dedi. "Sen kadın mısın? Yoksa hüzün ve keder 
kumkuması mı? Ben, yoksullukla övünürüm. Yoksulluk, benim başımın tâcıdır, onu 
başıma kakma.. 

• Mal, mülk, altın, başa giyilen külâha benzer. Ancak kel olan bir baş külâha 
sığınır, onunla örtünür. 

• Kıvırcık ve güzel saçları olan kişinin külâhı giderse, bu onun daha da 
hoşuna gider. 

2345 • Hak eri, göze, görüşe benzer. Gözün açık olması, kapalı olmasından 
daha iyidir. 

2350 • Tamâ eden tama'ı yüzünden zenginin ayıbını görmez, zaten hırslar, 
tamahlar bütün gönülleri kaplar. 

• Yoksul bir kişi, hâlis altın gibi, derin mânâlı, güzel sözler söylese bile, 
kimse onu dinlemez, kimse onun kumaşına dükkânında yer vermez. 

• Yoksulluk, dervişlerin yoksulluğu senin anlıyacağın yoksulluk değildir. Bu 
sebeple yoksulluğa hor bakma. 

• Çünkü yoksulların mülkün, malın ötesinde, Celâl sâhibi olan Hak'tan, başka 
türlü, pek büyük mânevi rızıkları vardır. 

• Cenâb-ı Hak, adalet sahibidir. Adalet sahibi olanlar, hiç Hak âşıklarına 
zulmederler mi? 

2355» Adalet sahibi, bir kuluna ni'met verir, mal, mülk ihsan eder; bir kulunu 
da yansın diye ateşe atar mı? 

• Her kim iki cihanı yaratan Allah'a karşı böyle bir zanda bulunursa, onun 
ateşi bu zanda bulunanı yakar. 

• "el-Fakru fahrî" (=Ben yoksullukla öğünürüm) hadisi, mânâsız veya mecâz 
bir söz müdür? Hayır, onda binlerce yücelik, binlerce naz gizlidir. 

2362 • Allah saklasın, benim halktan bir tama'ım, bir ümidim yok; gönlümde 
kanaatten bir dünya var. 

161 

2371 • Ey kadın, beni tama' a kapılmış görüyorsan, bu kadınca araştırmadan 
çık, yücel. 

• Kanaat hakkında söylediğim sözler tama' a benzerse de rahmettir. O 
ni" metin bulunduğu yerde tama' nasıl olur da yer bulur? 

• Sen de, bir iki gün yoksulluğu dene de, yoksullukta, kat kat gönül zenginliği 
olduğunu gör. 



• Yoksulluğa sabret, şu usancı bırak. Çünkü, yoksulluğun içinde, Celâl sâhibi 
Allah'ın izzeti, ikrâmı, lütfü, ihsanı gizlenmiştir. 

2375 »Yoksulluk nedeni ile yüzünü ekşitme, kanaat yüzünden, bal gibi tatlı 
olan mânâ zevki denizine batmış binlerce canı gör. 

• Gül gibi, gülbeşekerle karışmış, fakat görünüşte, acılar çeken, acılıklar tadan 
yüzbinlerce canı seyret. 179 

179 Gülbeşeker gül yapraklarını şekerle karıştırarak yaptıkları bir tatlı. Bu beyitte, gül yaprağı şekerle nasıl 
kucaklaşmış, dost olmuşsa, sen de bu yoksullukla kucaklaş, dost ol da manevî değer kazan demek istiyor. 

• Ne yazık, ne olur sende anlayış olsaydı da rûhumdan gönül sırlarının 
açıklanmasına yol bulunsaydı. 

• Bu söz, can memesinde bulunan, mânevi bir süttür. O sütü emici, çekip alıcı 
olmazsa, iyice akmaz. 

• Dinleyici, hem gerçeği dinlemeğe susamış, hem de arayıcı olursa, konuşan, 
ölü bile olsa konuşur durur. 

2383 • Neyi güzelleştirir, hoş bir hale getirirlerse, onu, gören göz için 
güzelleştirirler, süsleyip püslerler. 

• Nasıl olur da, duygusuz, sağır bir kulağa, çengin tiz ve pest perdeleri 

çalınır? 

2385 • Allah, miski, boş yere güzel kokulu bir hale getirmedi. O güzel 
kokuyu, burnu koku alamayan için yaratmadı. 

• Allah yeri, göğü yarattı ve aralarında bir çok nûr ve nar uyandırdı. 

• Allah, şu yeri, yerdekiler, toprağa mensup olanlar için; göğü de, göktekilere, 
göklere mensup olanlar için yaratmıştır. 

• Bu yüzdendir ki, süfli olan aşağılık kişi ulvîliğin, yüceliğin düşmanı olur. 
Her mekânın, her yerin isteklisi, davranışları ile kendini belli eder. 

162 

• Ey örtünmüş, örtülere bürünmüş kadın, sen kalkıp da bir kör adam için 
süslendin mi? 180 

180 Bedevi karısına demek istiyor ki: "Hanım, sen benim mânevi durumumu bilmiyorsun, ben de sana 
anlatamıyorum. Çünkü sen, mânâ yönünü göremeyecek derecede körsün. Benim iç yüzümü sana anlatmaya kalkışmam kör bir 
adama, güzel görünmek için süslenmeye benzer. 

2390 »Tutsam da dünyayı en değerli, görülmemiş incilerle doldursam, senin 
nasibin yoksa, ben ne yapayım? 

• Hanım, kavgayı, benimle uğraşmayı, yolumu vurmayı bırak; bırakma- 
yacaksan, bari benim yakamı bırak. 

•İyi ile de, kötü ile de kavga edecek, didişecek halim yok. Benim gönlüm 
kavga şöyle dursun, barıştan bile ürküyor, kaçıyor. 

• Susacaksan sus, yoksa, şimdi kalkar, evi, barkı terkeder giderim." 

• Kadın, kocasının öfkelendiğini, sinirlendiğini görünce ağlamaya başladı. 
Zaten ağlamak kadının tuzağıdır. 

2395 • "Ben, senden bunu beklemezdim, senden daha başka şeyler umardım." 

dedi. 

• Kadın benliği bıraktı, yokluk yoluna düştü de, kocasına; "Ben hanım 
değilim, senin ayağının toprağıyım." dedi. 

• "Bedenim de canım da, varım yoğum da hep senindir. Her şey senin 
elindedir, senin emrindedir. Ne emredersen o olur. 

• Yoksulluk yüzünden sabrım kalmadı ise, bu da kendim için değil, senin için, 
senin rahatını düşündüğüm içindir. 

• Dertli zamanlarımda, sen, bana devâ oldun. Bu yüzdendir ki, senin yoksul 
kalmanı istemiyorum. 

2400 • Yemin ederim ki, bu ağlayış ve sızlanışlarım, kendim için değildir, hep 
senin içindir. 

• Allah'a yemin ederim ki, ben senin önünde, senin için bir kere değil her 
nefeste, tekrar tekrar ölmek isterim. 



• Ben yalnız bedenimi değil, canımı bile sana kurban etmek isterim: Keşke, 
senin canın benim canımın bu isteğini, senin uğrunda can feda edişimi sezseydi, 
bilseydi! 

• Fakat, sen bana karşı bu çeşit zanna düşünce, ben candan da tenden de 
bıktım usandım. 

163 

• Ey ruhumun rahatı, huzuru; sen bana karşı bu çeşit düşüncelere vardıktan, 
böyle sözler söyledikten sonra ben artık altını, gümüşü ne yapayım? Ben onların 
başına toprak saçmışım. 

2405 • Sen ki benim canımdasın, gönlümdesin; böyle olduğu halde, sen 
tutuyor, bu kadarcık bir şey yüzünden benden ayrılmaya, uzaklaşmaya kalkışıyorsun. 

• Güç, kuvvet senin elinde, benden uzaklaşabilirsin, fakat senin bu niyetine 
karşı ben, candan özürler dilerim. 

• Bir de gençliğimi yad et ki, ben o zamanlar, put gibi güzeldim. Sen de puta 
tapan bir koca idin. 

• Benim gönlüm senin arzuna göre aydınlanmıştır. Artık, sen ne dersen, o 
olur. Neyi ' Pişir hazırla.' dersen, hemen "Pişti kavruldu.' derim. 

• Ben senin elinde ıspanak gibiyim, istersen beni ekşili pişir, istersen tatlılı. 
2410 • Kâfirce sözler söylemiştim, şimdi imana geldim. Senin vereceğin 

hükme, buyruğuna canla ve başla uydum. 

• Senin büyüklüğünü anlayamamışım, senin pâdişâhça huyunu tanımamışım 
da, sana karşı terbiyesizlikte bulunmuşum, küstahlık etmişim. 

• Fakat senin affından bir çerağ uyandırdım, tevbe ettim; kınamayı, itirazı bir 
yana bıraktım. 

• Kılıcı, kefeni önüne koyuyorum. Sana boynumu uzatıyorum, istersen vur. 
•Acı olan ayrılıktan söz ediyorsun, ne istersen yap, fakat bunu yapma! 

2415 • Senin içinde, benim için özürler dileyen gizli biri vardır. O, bensiz 
olarak, benim yerime, benim için sana şefaat eder, senden bağışlanmamı diler. 

• Senin gönlünde, benim için özürler dileyen o gizli dost, senin güzel huyun, 
temiz vicdanındır. Gönlüm, ona güvendi de suç işlemek istedi. 

• Ey huyu, yüz batman baldan daha tatlı olan hiddetli er, sen de, kendinden, 
kendi gönlünden gizlice bana acı..." 

• Böylece bu çeşit güzel, açık sözler söyleyerek duygularını dile getirirken, 
araya bir ağlamadır düştü. Ağlamaya başladı. 

• Ağlamadığı zamanlar bile gönüller çeken o güzel kadının ağlaması, feryad 
etmesi haddi aşınca, 

• O göz yaşı yağmuru arasında bir şimşek çaktı. O şimşekten eşsiz ve vefâlı 
kocanın gönlüne bir kıvılcım düştü. 

164 

• Güzel yüzü ile, edası ile erkeği kendine esir eden kadın, bir de tutar, kulluğa 
yönelirse, sevgisini açığa vurursa, seven ne hale gelir? 

• Güzelliğinin ihtişamı ile seni heyecana düşüren, kibirden, yüreğini, tir tir 
titreten o güzel, senin karşında ağlamaya başlarsa ne hale girersin? 

• Nazlanışı ile, çekingenliği ile, gönlü de, canı da eriten, kan haline getiren 
eşsiz bir güzel, niyâza girişir, yalvarmağa koyulursa ne olur? Ne hal alır? 

• Cevr ü cefasının tuzağına düşmüş olduğumuz o dilber, tutar da özür 
dilemeğe kalkışırsa, biz ona, ne özürler getirebiliriz? 

2425 • "İnsanlar için süslenmiştir." âyeti gereğince, Allah'ın süslediği, güzel 
yarattığı kadından nasıl kaçılır? 181 

l81 Âl-i lmran Sûresi'nin şu meâlde başlayan 14. âyetine işaret vardır: "Kadınlar, insanlar için süslendi, onlara güzel 

gösterildi." 



• Allah, kadını erkek onunla huzura kavuşsun, rahatlasın, ona eş olsun diye 
yarattı, Hz.Adem nasıl olur da Hz. Havva'dan ayrılabilir? 

• Erkek, yiğitlikte Zaloğlu Rüstem olsa, kahramanlıkta Hz. Hamzâ'yı bile 
geçse, kendi kadınının esiridir. 

• Mübârek sözleri ile cümle âlemi mest eden Hz. Muhammed bile, Hz. 
Aişe'ye "Ey penbe beyaz kadın, ey Humeyra, bana birşeyler söyle de beni rahatlat." 
diye buyururdu. 

• Su güç bakımından ateşten üstündür. Gerekince ateşe saldırır, onu söndürür. 
Fakat su bir kaba konunca ateş onu kaynatır. 

2430 • Su ile ateş arasına bir tencere girince, su ateşi söndüremez de ateş suyu 
yok eder, buhar halinde havaya uçurur. 

• Görünüşte, su ateşe galip olduğu gibi, sen de kadına galip isen de, iç yüzden 
ona mağlupsun, çünkü onu istemektesin. 

• Böyle bir hassa, ancak insanda vardır. Hayvanda ise sevgi azdır. Bu da onun 
noksan yaratılışındandır. 

• Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Kadın, akıllı kişilere ve gönül ehline 
fazlasıyla galip olur. 

• Cahil kişiler de kadına galip gelirler. Çünkü onlar, pek sert, pek kaba 
kişilerdir." 

2435 • Cahil ve kaba erkeklerde, incelik, lütuf, sevgi azdır. Çünkü onların ya- 
ratılışlarında hayvanlık sıfatı üstündür. 

• Sevgi, incelik, acımak insanlık huyudur, insanlık vasfıdır. Öfke ve şehvet ise 
hayvanlık huyudur, hayvanlık sıfatıdır. 

165 

• Kadın, sadece bir sevgili değildir, kadın Hakkın ışığıdır, nurudur. Sanki o, 
mahluk değildir de hâlıktır. 182 

182 Bu beyti yanlış yorumlamamak. Her şey, bütün varlıklar, Hakk'ın güzelliğinin, kudretinin, büyüklüğünün, yaratma 
gücünün mazhandır, aynasıdır. Mağribî Hazretlerinin dediği gibi "Allah her şeyi, bütün evreni kendi cemâlini ve celâlim 
müşâhede etmek için bir ayna olarak yarattı." Güzel bir kadının da, Hakkın nuruna mazhar olduğu için mânevi gücü vardır. 
Aslında kadının kendisi, kendi maddî varlığı değil de, ona akseden ilâhî nûr ile, güzelliği ile duygulu olanları etkilemektedir. 
Nefsanî arzularla, kadın peşinde koşanlar, belden aşağı duyguların esiri olanlar bu konunun dışındadır. Onlar erkek hayvanların 
dişilerine yöneldikleri gibi sadece maddî yönden kadına yönelirler, lbn-i Fâriz Hazretleri'nin Tâiye-i Kübra' sının 242. beytinde 
buyurduğu gibi "Bütün güzellerde bulunan güzellikleri, Allah, muvakkat bir zaman için, kendi güzelliğinden onlara ihsan 
etmiştir." Bu sebepledir ki: İrfan sahibi kişilerin, kadına karşı gösterdikleri sevgi, aslında Hakk'ın nûrana, Hakk'ın güzelliğine- 
dir. Her mahluk gibi kadın da fânidir. Ölmeğe, çürümeğe mahkumdur. Ona âriyeten verilen güzellik onun değildir. Kadının 
kendisi, maddî varlığı ile mahluk (=yaratık)tur. Fakat, ona belirli bir zaman için verilen Hakkın güzelliği, mânevî gücü ile o 
Hâlık (=yaratıcı) sayılmaktadır. Yoksa bir çoklarının bu beyitten çıkardıkları mânâya göre: Kadın, çocuk dünyaya getirdiği için 
Hâlık (=yaratıcı) değildir. Bütün dişi varlıklar doğurmaktadır. 

2438 • Bedevi, hoyrat bir adamın ölüm saatinde hoyratlıktan pişman oluşu 
gibi o da, karısına söylediklerinden pişman oldu. 

• "Nasıl oldu da canımın canına düşmanlık ettim nasıl oldu da; canımın başına 
tekmeler vurdum?" dedi. 

• Bedevi dedi ki: "Hanım söylediklerimden pişman oldum. Sana kızıp, kâfir 
oldumsa, işte şimdi müslüman oluyorum. 

• Sana karşı günah işledim, senin suçlun oldum. Bana acı, beni birden 
kökümden söküp atma... 

2643 • Artık aksilikten, uyuşmazlıktan vaz geçtim, emir senindir. Dilersen, 
kılıcı çek, kından sıyır. 

• Her ne dersen de; ben senin emrine uydum. Emrin ister iyi, ister kötü olsun, 
ona bakmam. 

2645 • Senin varlığında yok olayım. Çünkü ben âşıkım, seni seviyorum, sevgi 
insanı kör eder, sağır eder." 

• Kadın; "Gerçekten sen, beni seviyor musun? Yoksa seviyor gibi görünerek 
hile ile benim sırrımı mı öğrenmek istiyorsun?" dedi. 



• Erkek dedi ki: "Gizli sırları bilen ve Hz. Âdem'i topraktan tertemiz olarak 
yaratan Allah'a yemin ederim ki seni seviyorum." 

166 

2679 • Dönüp huzuruna varacağım Allah hakkı için söylüyorum ki, bu sözler; 
sevgiden, yürek temizliğinden, gönül alçaklığından doğuyor. 

2680 • Sana karşı söylediğim bu sevgi sözleri, bir imtihan gibi geliyorsa, bir 
defacık olsun, beni imtihan et. 

• Gönlünde olanı benden gizleme ki, benim gönlümde olan da ortaya çıksın. 
Böylece yapabileceğim her şeyi kabul edeyim. 



Kadının kocasına rızık arama yolunu göstermesi, 
kocasının da bunu kabul etmesi. 

• Kadın dedi ki: "Bir güneş doğmuş, bütün âlem ondan aydınlanmıştır. 

2685 • Bu güneş, Hakkın vekili, Hakkın halifesidir. Bağdad şehri onun yü- 
zünden bahar gibidir. 

• O padişaha gidebilirsen sen de padişah olursun. Ne vakte kadar değersiz 
kişilerin kapılarını çalacaksın?" 

• Bedevi karısına dedi ki: "Ben, padişah huzuruna nasıl çıkabilirim? Bir 
bahane bulmadan onun yanına ne yüzle gidebilirim?" 

• "Testimizde yağmur suyu var. İşte bu su, senin malın, mülkün, sermayen, 
sebebindir. 

2705 • Bu su testisini al, yola düş, Bağdad'a, padişahlar padişahına onu 
hediye olarak götür. Onunla huzuruna çık. 

• De ki: 'Bizim bundan başka hiç bir şeyimiz yok. Çölde de bundan daha iyi 
su bulunmaz'. 

• Her ne kadar, padişahın hazinesinde ağır, değerli mallar çoktur, ama, orada 
böyle tatlı su bulunmaz." 

2715» Bedevi, testiye bakıp bakıp böbürleniyor; "Kimin böyle bir testisi var? 
Öyle büyük bir padişaha gerçekten de çok değerli bir hediye, ancak ona layık 
bir hediye." diyordu. 

• Kadın da bilmiyordu ki, orada padişahın bulunduğu yerde şeker gibi tatlı 
Dicle Nehri akmakta... 

• Ve gemilerle, balık ağları ile dopdolu olarak şehrin ortasından geçip 
gitmektedir. 

• Yürü, padişahın yanına var da, debdebeyi, ihtişamı gör, köşklerin altından 
akan duygu ırmaklarını seyret. 

167 

• Bizim bu çeşit duygularımız, anlayışlarımız o saf, tertemiz denize karşı 
ancak bir damladır. 



Bedevinin su testisini keçeye sarıp dikmesi ve ağzını 

kapatması. 

2720 • Bedevi "Evet." dedi. "Testinin kapağını sıkıca kapat, gerçekten de bu 
hediye bizim için çok yararlı olacaktır. 

• Şu testiyi keçeye sar, keçeyi de güzelce dik. Padişah orucunu bu su ile açsın. 



• Çünkü dünyada, hiç bir yerde bunun gibi bir su bulunmaz, insana neşe veren 
bu su, zevklerin kaynağı gibidir." 

• Hasılı bedevi testiyi aldı, yola düştü. Gece gündüz onu taşıyıp götürüyordu. 
2730 • Testiye bir ziyan gelmesin diye, üstüne titriyordu. Onu oturduğu 

çölden Bağdad şehrine kadar taşıdı. 

• Karısı da seccadeyi yaymış, namaz kılıyor; "Ya Rabbi! Esenlik ver, sen 
sakla." diye yalvarıp duruyordu. 

• "Kötü kişilerden, alçaklardan suyumuzu koru; o değerli inciyi, o denize sen 

ulaştır. 

• Kocam uyanıktır, hünerlidir ama o incinin binlerce düşmanı vardır." 

2735 • Kadının duaları, ağlayıp sızlamaları; bedevinin de derdlere düşmesi, 
çöllerde ağır yük altında ezilişi yüzünden, Allah acıdı da, 

• Bedevi, hırsızlara çaldırmadan, taşlara çarptırmadan, sağ salim olarak testiyi 
halifenin şehrine kadar götürdü. 

• Orada nimetlerle dolu bir hacet kapısı gördü. Bütün ihtiyaç sahipleri o 
kapıdan nasiplerini alıyorlardı. 

• Her an, her yandan bir ihtiyaç sahibi geliyor, o kapıdan ihsanlar elde ediyor, 
ihtiyacını gideriyordu. 

• O kapı, ateşe tapana da, inanan kişiye de, güzele de, çirkine de açıktı. 
Cennet gibi belirli kişilerin değil; güneş gibi, yağmur gibi herkesindi. 

2740 • Bedevi halifenin huzurunda, bazı insanlar gördü ki, bunlar süslenmiş 
püslenmiş, göze girmiş kişilerdi. Diğer bir kısmı da ayakta durmakta, sıra beklemekte 
idiler. 

168 

• Sanki İsrafil'in suru ile dirilmiş insanlar gibi, Süleyman'dan karıncaya kadar, 
her tabakaya mensup kişiler orada toplanmışlardı. 183 

183 Nemi Sûresi'nin 18-19. ayetlerinde Süleyman Peygamber, karınca vadisine geldiği zaman, bir karıncanın 
karıncalara "Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu sizi çiğnemesin." diye bağırdığını; Süleyman (a. s.) duyunca gülümsediği 
anlatılır, ârifler bu hadiseye şu rivayeti de eklemişlerdir: "Süleyman 'ben bir peygamberim, hiç sizi çiğner miyim' demiş. O 
bağıran karınca da: Maksadım başka idi. Senin debdebeni görür, seyre dalarlar da, Allah'ı zikretmeyi unuturlar; onun için 
bunları söyledim, der. İslâmî edebiyatta, büyüklük ile zavallılık bu ayete dayanılarak Süleyman ve karınca ile simgelenmiştir. 

• "Suret ehli" yani görünüşe önem veren, dünyaya bağlı kişiler süslü 
elbiselere bürünmüşler; incilere, cevherlere gömülmüşlerdi, mânâ denizinden olanlar 
da, mânâ denizine dalmışlardı. 

• Hayattan bir şey beklemiyenler, gözü ilerlerde olmayanlar, ummadıklarını 
bulmuşlardı. Dünya isteğinde bulunanlar ise akıl almaz nimetlere erişmişlerdi. 



Yoksul nasıl iyiliğe, iyilik sahibine âşık ise, iyilik 
sahibinin iyiliği de yoksula âşıktır. Yoksulun sabrı fazla ise, 
iyilik sahibi onun kapısına gelir. İyilik sahibinin iyiliği fazla 
ise yoksul onun kapısına gelir. Yoksulun sabrı onun 
olgunluğudur. İyilik sahibinin sabrı ise onun kusurudur. 

• Sarayın kapısından "Ey ihtiyaç sahibi gel, içeri gir. Yoksul kişi nasıl 
cömertliğe, iyiliğe muhtaç ise, cömertlik de, iyilik de yoksul kişiye muhtaçtır." diye 
bir ses geldi. 

2745 • Güzeller, nasıl tozsuz, passız, parlak ayna ararlarsa, cömertlik de yok- 
sulları, zayıfları öyle aramaktadır. 

• Güzellerin yüzleri ayna ile süslenir, güzelleşir. Ayna olmazsa güzellik 
meydana çıkmaz, iyiliğin, cömertliğin yüzü de yoksula bakmakla görülür. 



• Bunun içindir ki Cenab-ı Hak "Ve'd-Duha" Sûresinde; "Ey Muhammed, 
sakın fakirleri azarlama." diye buyurdu. 

• Mademki yoksul cömertliğin aynasıdır, sakın aynaya karşı gönül kırıcı 
sözler söyleyerek aynayı buğulandırma. 

2773 • Bedevi uzak çölleri aşıp halife sarayının kapısına varınca, saray 
memurları onu karşıladılar, üstüne başına lutfile gül suyu serptiler. 

169 

2775» Bedevi bir şey söylemeden, onun dileğini anladılar. Zaten onların işi 
gücü, istemeden vermekti. 

• Ona; "Ey Arabın yücesi!" dediler. "Nerelisin? Nasılsın? Yollarda çok 
yoruldun mu?" 

• Bedevi; "Yüz verirseniz, beni değerlendirirseniz yücelirim; benden yüz 
çevirirseniz, ne yüceliğim kalır, ne de bir şeyim. 

2780 • Ey bütün dünyaya Allah nûru ile bakanlar, iyiliklerde bulunmak için 
padişahın yanına gelmişsiniz. 

• Ben garibim, padişahın lutfunu umarak, çölleri aştım da buraya geldim. 

• Onun lutfunun, ihsanının kokusu çölleri kapladı. Kum zerreleri bile o lutufla 
canlandı. 

• Buralara kadar para, pul elde etmek için geldim; ama gelip sizi görünce, 
yüzünüzün sarhoşu oldum, kendimden geçtim. 

2796 • Ben de buraya, bu kapıya bir şey dilemek için geldim. Daha dehlizde 
iken baş köşeye oturtuldum, yüceldim. 

• Ben ekmek bulayım diye, hediye olarak su getirdim. Fakat buradaki ekmek 
kokusu, beni cennetlerin baş köşesine götürdü. 

• Ekmek, Hz. Adem'i cennetten sürdü, çıkardı. Beni ise ekmek, cennetlikler 
arasına kattı. 

• Ben melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Gök oldum da bu kapıdan 
hiç bir isteğim olmaksızın dönmeğe başladım." 



Bedevinin armağanını, yani su testisini halifenin 
kullarına teslim etmesi. 

2815 • Bedevi, su testisini takdim etti. Böylece, o dergaha hizmet tohumunu 

ekti. 

• Dedi ki: "Bu armağanı padişaha götürün. Padişahtan ihsan, iyilik dileyen 
benim gibi bir fakiri, yoksulluktan kurtarın. 

• Getirdiğim su tatlı ve lezzetlidir. Testi de yeşil sırlı ve yenidir, içindeki su 
ise, bir çukurda dinlenmiş yağmur suyudur." 

• Bedevinin bu sözlerine, saray memurlarının güleceği geldi. Ama gülmediler. 
Testiyi can gibi aldılar, bağırlarına bastılar. 

• Çünkü her şeyden haberi olan, o güzel huylu padişahın lutfu, bütün 
adamlarına tesir etmiş, onlar da güzel huylu olmuşlardı. 

170 

2853 • Halife, bedevinin hediyesini görüp ahvalini işitince, o testiyi altınla 
doldurttu ve türlü türlü ihsanlarda bulundu. 

• Böylece, bedeviyi ihtiyaçtan kurtardı. Ayrıca ona armağanlar verdi hususî 
elbiseler giydirdi. 

• O yüce padişah, o iyilik ve adalet deryası, saray memurlarına dedi ki: 



2855 • "Şu altınla dolu testiyi eline verin; yurduna dönerken onu Dicle 
kıyısından geçirin. 

• O kara yolundan çölleri aşarak gelmiş, halbuki Dicle yolu, bulunduğu yere 
daha yakın, daha kestirmedir." dedi. 

• Bedevi gemiye binip de, Dicle'yi görünce, utancından yere kapandı, eğilip 
secde etti. 

• "Ben, bu ihsan sahibi, cömert padişahın lutuflarına, hediyelerine şaşırdım 
kaldım. Ama, bundan da daha şaştığım şey, onun benim getirdiğim suyu kabul 
etmesidir. 

• Nasıl oldu da, o cömertlik denizi, benim bir pula bile değmez armağanımı 
çabucak kabul etti?" 

2860 • Oğlum, sen bütün dünyayı ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi 

bil, 

• O testideki su, Cenab-ı Hakkın güzelliği Diclesinden bir damladır. O 
güzellik ise çokluğundan, bolluğundan, hadsiz hesapsız oluşundan kabına 
sığamamaktadır. 

• Şanı ve kudreti pek yüce olan Allah, gizli bir hazine idi. Güzelliğinden, 
büyüklüğünden, hadsiz hesapsız dolgunluğundan ötürü gayb perdesini yırttı. Ve kara 
topraktan ibraret olan şu dünyayı sayısız varlıklarla, güzelliklerle, hesapsız nimetlerle 
doldurdu da göklerden daha parlak bir hale getirdi. 

• Gerçekten de Allah gizli bir hazine iken bilinmek istedi. Güzelliklerle 
dopdolu olduğundan coşup taştı ve toprağı atlaslar giyinmiş bir sultan gibi süsledi, 
donattı. 

• Eğer o bedevi, Allah Diclesinin bir kulunu görmüş olsaydı, kendi varlık 
testisini kırar yok ederdi. 

2865 • Zaten, Allah Diclesinin bir kulunu görenlerin hepsi de, her zaman 
kendilerinden geçmiş halde olup, varlıklarının testisini kırmağa çalışırlar. 

• Ey aşkından, gayretinden ötürü varlık testisini taşa tutan Hak âşıkı, sen 
testiyi kırmakla, onu daha sağlam, daha mükemmel bir hale getiriyor, bu suretle 
gölge varlığından kurtuluyorsun. 

171 

• Varlık küpü kırılmış, fakat içindeki su dökülmemiştir. Bu kırılıştan 
yüzbinlerce sağlamlık meydana gelmiştir. 

• Kırılan varlık küpünün her zerresi, raks ve cezbe halindedir. Fakat cüz'î akıl 
bunu, olmaz bir şey görür. 

• Bu vecd halinde ne testi görünür, ne de su. Bu sözün hakikatini iyice anla. 
Doğruyu en iyi bilen Allah'tır. 184 

184 Su son beyitlerin manalarını anlamaya çalışalım; biraz düşünelim: 2862 numaralı beyitte Hz. Mevlâna "Allah gjzli 
bir hazine idi., güzelliğinden büyüklüğünden hadsiz hesapsız dolgunluğundan ötürü, gaip perdesini yırttı, toprağı göklerden 
daha parlak bir hale getirdi" diye buyururken şu kudsî hadise işaret etmektedir- "Ben, gizli bîr hazine idim. Bilinmek istedim ve 
bilineyim diye halkı yarattım.-" Bu hadis insanın ve dolayısıyla evrenin yaratılış sırrından haber vermektedir. Bilindiği gibi 
ezelin ezelinde, yalnız Allah vardı. Onunla beraber hiç bir şey yoktu. Allah'ın esma ve sıfat cevherleri ile Hakkın zatı gizli bir 
hazine idi. Her güzelin görünmek ve bilinmek istediği gibi, Cenab-ı Hakk da bilinmek istedi ve güzelliğini her şeyde göstermek 
ve görmek için evreni yarattı. Gökler yüksek ve aydınlıktı. Sonsuz, uçsuz bucaksız olan fezada sayısız yıldızlar dolaşmaya 
başladı. Bugün ilmin, fennin onbeş milyar ışık yılı ötelerden resim çekerek gönderdiği yıldızların daha ötelerinde bulunanları da 
var. ilim ve fen daha oralara ulaşamadı ve ilerde de ulaşmasına imkan yok. Bu sonsuz boşlukta, bu sayısız dünyaların, akıl 
almaz bir şekilde, bir saat gibi şaşmadan işlediği, ve birbirlerine çarpmadan her yıldızın kendi yörüngesinde dönüp dolaştığı gök 
yüzünde, üzerinde yaşadığımız şu dünyamız da küçük bir yıldız gibi dönüp dolaşmaya başladı. Toprak dünyamız, güçsüz ve 
değersizdi. Cenab-ı Hakk, kudreti ve yaratma gücü ile, bu değersiz toprak dünyamızda, kendi sıfatlarına ve yaratma gücüne 
malik bir halife olarak Hz. Adem'i görevlendirdi. Ona verdiği ilahî emanetle, onun mânâ nûru ile, bu aşağılık, değersiz dünyayı 
aydınlattı da dünya değer kazandı, göklerin nûrunu geçti. Güzelliklerle doldu taştı. Diğer dünyalarda bizim gibi varlıkların 
yaşayıp yaşamadığını kesin olarak bilemiyoruz. Fakat bize en yakın olan güneşten aldığı ışıkla parıl parıl parlayan Ay'da insan 
olmadığı için, hayat da olmadığı anlaşıldı. Halbuki insanla şereflenen dünyada ne güzellikler var! Ormanların, dağların, 
ovaların, denizlerin, göllerin, nehirlerin, süslediği dünyamızda şehirlerde, kasabalarda, köylerde çeşit çeşit renklerde, türlü türlü 
dil konuşan, çeşitli dinlerde milyarlarca insan yaşıyor. Bunların hepsi de O'nun yaratığı, O'nun kulu, hepsi O'nun sofrasında... 
Evinin misafiri. Yalnız insanlar değil, gözümüzün görmediği, gördüğü mikroptan, karıncadan file kadar. Yalnız karalarda değil, 
denizlerde yaşayan sayısız varlık, hepsi hepsi O'nun sofrasında yiyor, içiyor, yaşıyor, ölüyor gidiyor. Tabiatta, insanlarda, 
hayvanlarda, her şeyde görülen güzellikler de hep O'nun. Bütün dünya güzelliklerinin güzellikleri de O'nun. Bütün güzel sıfat- 
ların, bütün dünya şaheserlerinin sahiplerine ilhamı veren O, yaptıran O. Bütün güzellikler O'nun güzelliğinin kırıntılarıdır. 



Mesnevî'nin l. cildinde 2252. beyt ile başlayıp, 2869. beyt ile sona eren bu uzun hikâyede, görüldüğü gibi, yeri 
geldikçe de Hz. Mevlâna çeşitli konulara değinmiştir. Şarihler bu hikâyeyi kendi anlayışlarına, sezişlerine göre 
yorumlamışlardır. Dinleyenler, okuyanlar yanlış anlamasınlar diye Hz. Mevlâna da bu hikâyeyi, ve hikâyede geçen kişilerin 
neyi gösterdiğini açıklamıştır. Şimdi o beyitlerin tercemelerini aynen arz ederek okuyucularımın hikâyeyi doğru anlamalarına 
yardımcı olmak istiyorum: Mevlâna Hazretleri buyuruyor ki: 

"- Aslında, bedevi ile karısının hikâyesi, bir masaldan ibarettir. Bu hikâyedeki bedeviyi aklın, karısını da nefsin 
sembolü olarak bil. 

- Gerçekten de nefis ile akıldan ibaret olan bu kadınla kocası, iyiyi kötüyü ayırd etmek için çok gereklidir. 

- Bunlardan her ikisi de şu topraktan yaratılmış beden evinde otururlar, gece gündüz birbirleri ile savaşır dururlar. 

- Kadın durmadan, beden evinin ihtiyaçlarını diler, durur. Yani şeref ister, mevki ister, giyecek ister, ekmek ister, 

sofra ister. 

- Nefis de kadın gibi, her ihtiyaca çare bulmak için, bazen tevazu gösterir, yüzünü toprağa sürer, bazen de büyüklük 
taslar, yücelik arar. 

- Aklın ise bedene ait düşüncelerden haberi bile yoktur. Onun gönlünde ancak Allah sevgisi vardır, o sevgiyi 
kaybetmenin üzüntüsü, korkusu vardır." (Mesnevi, c. 1, 2617-2622. ) 

"- Bedevinin hikâyesinde geçen su testisi, bizim bilgilerimizdir. Halife ise, Allah bilgisinin Dicle nehridir. 

- Biz testilerimizi boş olarak değil de, dolu olarak Dicle'ye götürüyoruz. Böyle yaptığımız için kendimizi eşek 
bilmezsek, gerçekten de eşeklik, ahmaklık etmiş oluruz. 

- Dicle nehrine bir testi yağmur suyu götüren bedevi, bu işte ma'zurdu. Çünkü o Dicle'yi bilmiyordu. Çölde, 
Dicle'den çok uzaklarda yaşıyordu. 

- Bizim gibi onun da Dicle'den haberi olsaydı, o testiyi çöllerde taşıyıp durur mu idi? 

- Dicleyi bilseydi, belki de, o testiyi tasa çarpar kırardı." Mesnevi , c. I, 2848-2852. 



172 

Bizim bedenimiz de bir su testisine benzer 

• Aslında bizim, bir çok isteklerle çevrilmiş, ihtayaçlar arasında sıkışıp kalmış 
olan bedenimiz içinde de duygularımızın acı suyu vardır. 

• Allah'ım! Cennet karşılığında, müminlerin canlarını, mallarını satın aldığın 
gibi, kereminle, bizim şu küpümüzü, testimizi de kabul buyur. 

2710 • Şu beş duygudan meydana gelen, şu beş musluklu beden testisinin 
içindeki suyu, her çeşit kirliliklerden, pislikten sen koru, sen temiz tut... 

• Bu beden testisindeki suyu, kirlenmekten koru da oraya hakikat denizinin, 
sevgi denizinin suyu sızsın. 

• Böylece, testim, aşk denizinin coşkunluğunu, huyunu alsın. 

• Bütün kötü huylardan arınmış, temizlenmiş gönül testisini o, padişahlar 
padişahına götürünce, padişah onun lekesiz, tertemiz olduğunu görür de onu almak 
ister. 

• Ondan sonra rahmet ve sevgi suyu ile dolu olan testinin içindeki su bitmez 
tükenmez bir hale gelir de, yüzlerce dünya bu küçük testinin suyu ile dolar. 

173 

• Ey hakkı arayan kişi, sen vakit geçirmeden duygu musluklarını kapa, ve 
testiyi aşk küpünün suyu ile doldur. Cenabı Hak; "Nefsin isteklerine karşı gözlerinizi 
kapayın." diye buyurdu. 185 

185 Bu beyitte Nur Sûresinin şu mealdeki 30. ayetine işaret var: "Habibim, müminlere söyle ki, haram olan şeylere 
karşı gözlerini kapasınlar." 

• Çünkü insanların çoğu, his musluklarını kapamadıkları için, beden testileri 
acı ve tuzlu olan günah suları ile dolmuştur da hastalanmışlar, yarı kör olmuşlar, 
gerçeği görememişlerdir. 

2725 • Ey yeri, yurdu tuzlu su çeşmesinin başı olan kişi, sen Ceyhun'u, Şatt'ı, 
Fırat'ı ne bilirsin? Ey bu fani dünyadan ve onun zevklerinden kurtulamayan zavallı, 
sen yokluğu, mânâ sarhoşluğunu, rûh neşesini ne bilirsin? 



Zehir ile panzehir; karanlık ile nûr 
nasıl Allah'ın emrine uymuşlarsa, Hz. Mûsâ da, 
Firavun da Allah'ın emrine, takdirine boyun eğmişlerdir. 



Birisi hidayet yolunu tutmuş, o yolda yürümüş, gerçeği 
bulmuş; öteki sapıklık yoluna düşmüş, sapıtmış. 
Firavun 'un şerefinin yitmemesi için gizlice dua etmesi. 

• Hz. Mûsâ'nın da mânâ bakımından bir yolu vardı, Firavun'un da. Ancak, Hz. 
Mûsâ doğru yolda idi. Firavun ise yolsuzdu. Doğru yolu bulamamıştı. 

• Hz. Mûsâ, Cenab-ı Hakkın huzurunda gündüzün ağlar, inlerdi. Firavun ise, 
gece yansı, kimsenin görmediği bir zamanda ağlamaya başlardı. 

• "Allah'ım!" derdi. "Boynumda bu demir takdir zinciri nedir? Eğer bu 
sapıklık zinciri boynuma vurulmasaydı, ben benlik iddia edebilir mi idim? Ben, 
benim diyebilir mi idim? 

2450 • Çünkü, sen ilahî takdirinle Mûsâ'yı nûrlandırmışsın; beni de o nûrdan 
mahrum etmiş, karartmış, bulandırmışsın. 

174 

• Sen Mûsâ'yı ay yüzlü yaratmışsın, benim ay gibi olan canımı ise kara yüzlü 
bir hale getirmişsin. 

• Allah'ım, Mûsâ da, ben de Senin kapının kullarıyız; fakat Senin ormanında 
senin baltan işliyor. Dalları, Senin baltan kesip biçiyor. 

• Senin baltan karşısında, dal ne yapabilir? Dalın eli var mıdır ki baltanı 
tutsun, hiç dal baltanın elinden kaçabilir mi? Hayır. 

• Balta senindir, o güç kuvvet hakkı için kerem buyur da şu eğrilikleri Sen 
doğrult." 

2460 • Firavun, yine kendi kendine; "Ne şaşılacak şey." dedi. "Bütün gece Ey 
Rabbimiz!" diye yalvaran, ben değil miyim? 

• Yalnızken, toprak gibi, yerlere seriliyor, düzeliyorum. Alçak gönüllü 
oluyorum. Ama Mûsâ ile karşılaşınca, neden değişiyor, bambaşka oluyorum? 

• Benim kalbim de, ruhum da, kalıbım da, tenim de Allah'ın hükmünde değil 
mi? Bir an beni iç yapar, öz haline getirir. Bir an gelir deri haline sokar, içsiz bir deri 
yapar. 

• Ekin ol' der, beni yetiştirir. 'Çirkinleş' der, rengimi alır, beni sarartır. 

2465 • Bir an beni ay haline koyar, parlatır; bir an gelir karartır. Zaten Al- 
lah'ın işi bundan başka nedir ki?" 

• "Ol" emri ile, bizi yaratanın emir çevgenine uymuşuz, o çevgenin önünde, 
mekan âleminde de, mekansızlık âleminde de top gibi koşup yuvarlanıyoruz. 

• Renksizlik âlemi, renge esir olunca, vahdet kesrete bürününce, hakikatleri 
aynı olan Mûsâlar, birbirlerine zıt düşürler de, kavgaya başlarlar. 

• Renksizlik âlemine ulaşır, vahdet madeniNÎ bulabilirsen, o zaman Mûsâ ile 
Firavun'un birbirleri ile uzlaştıklarını, dost olduklarını görürsün. 

• Bu anlaşılması güç, bu gizli kapalı nükte yüzünden, şu soruları sorabilirsin? 
Renk, nasıl olur da, bu sözlerden, bu dedikodulardan kurtulur? 

2470 • Bu şaşılacak bir şey. Renk, renksizlikten meydana geldiği halde, nasıl 
olur da renksizliğe aykırı düşer, onunla savaşır? 

• Her şey kaynağını sudan aldığına, sudan yaratıldığına göre, yağın da aslı 
sudur, su yüzünden meydana gelmiştir. Nasıl oluyor da, aslı olan suya. zıdd düşüyor? 

• Evet, yağ sudan meydana gelmişken, neden yağ ile su, birbirine zıt oluyor, 
aykırı düşüyor? 

175 

• Gül, dikenli fidanda yetişiyor, meydana geliyor, diken de gülden. Neden 
bunlar da birbirleri ile çekişmekte, maceralara atılmaktadır. 

• Yahud da bu bir çekişme, bir savaş değildir de, bir hikmete dayanmaktadır. 
Eşek satanların birbirleri ile çekişmeleri gibi, belki de bir sanat, bir hile. 



• Belki de ne budur, ne de o; bu bir şaşırıp kalmadır; bir hayranlıktır. Onu 
bunu bırak da sen gönül harabesindeki gizli hazineyi ara. 

2475 • Senin, aklına ve bilgine güvenerek hazineyi bulduğunu sanman, 
hazineyi buldum vehmine kapılman var ya, o vehim yüzünden gerçek hazineyi 
kaybediyorsun. 

• Sen vehimleri, düşünceleri bakımlı birer yapı bil; böyle yerlerde hazine 
bulunmaz. 

• Güzel yapılarda, bakımlı yerlerde benlik vardır, didişmek vardır, kavga 
vardır. Yokluk içinde olan kişi ise, varlıklardan utanır, sıkılır. 

• Varlık, yokluk yüzünden feryad etmemiştir. Belki, yokluk varlığı kendinden 
uzaklaştırmıştır. 

• Sen sakın; "Ben yokluktan kaçıyorum." deme. Belki yokluk, senden yirmi 
kere daha fazla kaçmakta ve uzaklaşmaktadır. 186 

l8 *Bu beyitte geçen "yokluk" kelimesi, yokluğa erişmiş Hakk dostlarını göstermektedir. Şeyh Galib'in bir iki beytinin 
manası şöyle: "Hakk dostlarını, ziyarete gidemeyenler, huzurlarına girebilmek için, mânevi müsaade alamayanlardır." 

2480 • Görünüşte seni kendisine çağırır, sana gel der; ama iç yüzünden de red 
sopasıyla seni kovar, kendinden uzaklaştırır. 

• Bütün bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallar gibidir. Ey 
saf kişi, Firavun'un Mûsâ'dan nefretini, sen yine Mûsâ'dan bil. 



Herkes âleme kendi görüşü zaviyesinden bakar. 

2365 • Hz. Muhammed'i Ebû Cehil gördü de; "Haşim oğullarından çirkin bir 
yüz belirdi." dedi. 

• Hz. Peygamber ona buyurdu ki; "Haddini geçtin ama, doğru söyledin." 

• Halbuki, Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamberi görünce; "Ey güneş, sen ne 
doğudansın, ne batıdan, latif bir nûrla parla." diye buyurdu. 

176 

• Peygamber Efendimiz, ona da; "Ey şu değersiz dünyadan kurtulan aziz 
varlık, doğru söyledin." diye buyurdu. 

• Orada bulunanlar; "Ey insanların en şereflisi, en büyüğü, ikisi de birbirine 
aykırı düşen söz söyledi, ikisine de; 'Doğru söyledin.' diye buyurdunuz; bunun sebebi 
nedir?" dediler. 

2370 • Hz. Muhammed (s.a.v.), buyurdu ki: "Ben, Hakkın kudret eli ile cila- 
lanmış bir aynayım, Türk olsun, Hindli olsun; bana bakar, kendi nasılsa, bende 
kendini öyle görür." 



Velîlerin gönülleri çok güçlüdür 

• Kemal sahibi velîlerin gönülleri, Firavun'ların, imansız kişilerin canlarını 
kendilerinden uzaklaştırınca onlar, sapıklık içinde kalırlar. 

2490 • Bu sapıkları bu dünya da istemez, öteki dünya da. Bu yüzdendir ki 
yollarını bulamayan bu zavallılar, iki dünyadan da nasib alamamışlardır. 187 

187 Hac Sûresi'nin 11. ayetine işaret vardır. 

• Hakkın has kullarından baş çeker, uzaklaşırsan, bil ki, onlar senin 
varlığından bıkmışlardır, usanmışlardır. 

• Onların kehrübası vardır; o kehrübayı meydana çıkarırlarsa, senin bu saman 
çöpüne benzeyen varlığını deli divane ederler, kendilerine çekerler. 



• Fakat kehrübalarını gizlerler de, onlara doğru koşuşunu, onlara kendini 
verişini istemezlerse, seni nefse, azgınlığa teslim ederler. 

• Hayvanlık mertebesi, nasıl insanlık mertebesine esirse, yenilmişse, 

2495 • İnsanlık mertebesinin de, hayvanlık mertebesi gibi, velîlerin elinde esir 
olduğunu bil. 

• Peygamber Efendimiz, kulları doğru yola çağırırken, Cenab-ı Hakk, sevgili 
peygamberine; "Bütün âleme; 'Ey kullarım' de!" diye buyurdu. 188 

188 Zümer Sûresi'nin şu mealdeki 53. ayetine işaret edilmektedir: "Habibim, de ki: 'Ey bir çok günahlar işleyerek 
nefislerini harcayan kullarım. Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin, Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan 
ve çok esirgeyendir.'" Bu ayet; "De ki: 'Ey Allah'ın kulları!'" yahut, "De ki: 'Ey kullar!'" diye başlamıyor da; "De ki: 'Ey benim 
kullarım!'" diye başlıyor. Hz. Mevlâna'ya göre "kullarım" diyecek olan mübarek mukaddes zat, tam ilahî tecellîye mazhar olmuş 
olan, Mi'rac'da olduğu gibi, Hakk'ta kendini yok eden ve beşeriyet halinden kurtulan Peygamber Efendimiz(s.a.v.)'dir. 

177 

• Senin aklın deveciye benzer. Sen de onun çekip götürdüğü deve gibisin, 
îstemesen bile o, dilediği yere, seni çeker götürür. 

• Allah'ın velîleri, aklın da aklıdır. Bütün akılları ise develer gibi, 
başlangıcından katarın sonuna kadar hep onların kontrolü altındadır. 

• Onlara ibret gözü ile bak da anla ki, yüzbinlerce cana bir velî kılavuzluk 
etmektedir. 

2500 • Kılavuz da, deveci de ne demek? Eğer anlayışın varsa, sen güneşi 
gören göz ol da öyle bak. 

• Bütün cihan geceye dalmış, karanlıklar içinde kalmış da, güneşin doğmasını, 
gündüz olmasını bekleyip duruyor. 

• îşte sana zerrede gizlenmiş bir güneş, hem de buracıkta; işte sana kuzu 
postuna bürünmüş bir erkek arslan. 

• İşte sana, saman altında gizli bir deniz. Denizin varlığından şüpheye düşerek 
sakın; samanın üstüne ayak basma. 

• Mürşide, yol göstericiye karşı içinde bir şüphe ve tereddüt uyandı ise, doğru 
bir yol seçebilmek endişesi ile bu tereddüt ve şüphe, sana Allah'ın rahmeti, lütfü ve 
ihsanıdır. 

2505 • Her peygamber, dünyaya, tek olarak vazife yapmaya gönderilmiştir. 
Peygamber tekdir ama, gönlünde yüzlerce âlem vardır. 

• Sanki Alem-i Kübra (=En büyük âlem) kudretinden bir büyü yaptı da, 
kendini küçücük bir varlık suretine soktu. 189 

189 Hz. Ali Efendimiz: "Sen kendini küçük bir varlık sanıyorsun; halbuki sende büyük bir varlık gizlenmiştir." diye 
buyurmuştur. 

• Ahmaklar onu tek gördüler; kimsesiz, zayıf buldular. Fakat padişaha dost 
olan, padişaha pek yakın olan nasıl zayıf ve zavallı olabilir? 

• Peygamberi gören ahmaklar, "Bu yalnız bir kişiden ibarettir. Yardımcısı ve 
kuvveti yoktur." dediler. Bir işin sonunu düşünmeyene yazıklar olsun. 



178 

Sadece maddî şeyleri gören Semûd kavminin, 
Salih(a.s.)'ı ve onun mu'cize devesini küçük görmesi. 
Hakk Teâlâ bir orduyu helak etmek isteyince, 
düşmanları üstün ve güçlü bile olsa, ordunun gözüne 
onları küçük gösterir, az gösterir. 

• Salih(a.s.)'in devesi görünüşte deve idi. O zalim ve nankör kavim, bir 
mucize olarak, kocaman bir kayanın içinden çıkmış olan deveyi, bilgisizlikleri 
yüzünden kestiler. 



2510 • Su yüzünden deveye düşman oldular. Halbuki ekmeğe karsı da, suya 
karşı da kör olanlar onlardı. 

• Allah'ın devesi ırmaktan, dolayısıyla buluttan su içmekte idi. Onlar tuttular, 
Allah'ın suyunu Allah'tan esirgediler. 

• Salih'in devesi, salih kişilerin, temiz insanların bedenlerine benzer. Sâlih 
kişiler kötülerin, azgınların helâki için birer tuzaktır. 

• Hz. Salih'in, "Deveye dokunmayınız, su içmesine engel olmayınız." 
demesini dinlememeleri, Semud kavmini ne dertlere uğrattı. Nasıl helâk etti. 190 

"° Şam ile Hicaz arasında Medâyin-i Sâlih denilen bir bölgede yaşayan ve putlara tapan Semud kavmine Hz. Salih, 
peygamber olarak gönderilmişti. Şems Sûresi'nin 10-15. ayetlerinde bu husus beyan buyurulmuştur. 

• Hakkın kahrının memuru, bir devenin kan pahası olarak, onlardan bütün bir 
şehir istedi. 

2515 • Rûh, Salih'e benzer. Ten ise deve gibidir. Rûh, buluşma zevkine 
dalmıştır. Ten ise, ihtiyaçlar içinde kıvranıp durmaktadır. 

• Salih kişinin ruhu, afetlere uğramaz. Deve yaralanabilir, ölebilir. Fakat, 
Salih'in özüne, rûhuna bir şey olmaz. 

• Böyle bir rûha sahip olanlara kimse üstün gelemez. Gelse bile, sedefe, 
kabuğa gelir de öze, inciye gelmez. 

• Salih'in rûhu incitilemez. Allah'ın nûru, kâfirlere mağlup olmaz. 

• Cenab-ı Hakk, gizlice insanla, insan cismiyle ilgilendi, ona yakın oldu ki, 
kötü kişiler onu incitsinler de, Hakkın imtihanını görsünler. 191 

'" Bu beyit üzerinde çok düşünmek gerek. Bazıları bu beyti; "Cenab-ı Hakk, rûhu gizlice bedenle birleştirmiştir." 
diye tercüme etmişlerdir. Halbuki beytin aslında "rûh" kelimesi yok, "Hakk" kelimesi var. Bundan sonra gelen beyit, bu beyiti 
tamamlamaktadır: "insanı inciten kişi, Hakkı incitmiş olur" denmektedir. Nitekim şârih Ankaravî hazretleri; "Hakk Teala 
hazretleri, bu cisme gizli olarak muttasıl oldu." diyor. (c. I, s. 490). Allah, maddî bir varlık değildir ki, haşa insanla birleşsin. 
Allah, mânâ sıfatları ile insanda tecellî etmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de; "Biz, ona şah damarından daha yakınız." (Kaf 
Suresi 1 6) diye buyurduğu zaman, bu yakınlık, maddî ve hulul gibi bir lekeden uzaktır. Sultan Veled hazretleri de intihânâme 
eserindeki bir beyitlerinde şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın sırrı, demirin içinde saklanan kıvılcım gibi, insanda gizlenmiştir.' 

179 

2520 • İnsanı inciten kişinin, Allah'ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki 
bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir. 

• Allah, cümle âlemin sığınacağı, baş vuracağı bir zat olmayı murad etmiştir 
de, bu yüzden bedenle ilgilenmiştir. 

• Sen de bir velînin beden devesine kul, köle kesil de Sâlih Peygamberin rûhu 
ile kapı yoldaşı ol. 

2532 • Devenin yavrusu nedir? Salih Peygamberin gönlü, ihsanlarda 
bulunun, iyilikler ediniz de, onun gönlünü ele alın. 

• Eğer onun gönlü alınır, hatırı hoş edilirse, azabdan kurtulursunuz. Yoksa 
ümitsizliğe düşersiniz de, elleriniz!, kollarınızı ısırır durursunuz. 



Yoksul ve cömert 

2748 • Yoksul kişi, cömertliğin aynasıdır. Sakın aynaya karşı gönül kırıcı 
sözler söyleyerek aynayı buğulandırma. 

• Allah'ın bir çeşit cömertlik tecellîsi fakirleri meydana getirir; onları kerem 
sahiplerine müracaat ettirir, dinlendirir. Böylece iyilik seven zenginler için insanlık 
yolları hazırlanır. Bir başka cömertliği de, yoksula yardım etmesi için zenginin 
gönlünde sevgi ve merhamet duygusu uyandırmasıdır. 

2750 • Şu halde yoksullar Hakkın cömertlik aynalarıdır. Hakk ile hak olanlar, 
yani Hakk'ta fanî olanlar, varlıktan tamamiyle geçen gerçek yoksullar; Hakk, mânâ 
yoksulları ise, ilahî cömertliğin kendisi olmuşlardır, Hakk gibi tamamiyle cömert 
kesilmişlerdir. 



• Varlığı olmayanlarla, varlıktan geçenlerden başkaları, aslında ölüdürler. Bu 
çeşit adam, Hakk kapısında değildir, kapı penlesinin üstündeki nakıştan, suretten 
ibarettir. 

180 

• Allah'tan fakir, fakat dünya malına istekli olan kişi,fakirliğin nakşıdır! 
resmidir;can ehli, yani mânevi hayat sahibi değildir.'Köpek resmine sen kemik 
atma... 

• Onda lokma yoksulluğu vardır, Hakk yoksulluğu yoktur. Bir ölünün önüne 
yemek tabağı koyma... 

• Ekmek dervişi, toprak balığı gibidir. Şekli balığa benzerse de denizden 
ürker, kaçar. 

2755 • O tavuk gibi ev kuşudur, Hakka yakınlık dağında bulunan Hidayeti 
Zümrüd-i Anka'sı değildir. Güzel yemekler yer, şerbetler içer, yani düya lokması yer 
ama, Allah lokması yemez. 

• O, yani sahte derviş, yemek içmek için Hakka âşıktır. Yoksa rûhu Allah'ın 
mânevi güzelliğinin hüsn ü cemalinin âşıkı değildir. 

• O kendisini Allah'ın zatına âşık vehmetse bile, onun vehmi aslında esma ve 
sıfatın verdiği vehimdir. 192 

• Vehim vasıflardan, hadlerden doğar; Allah ise hiç kimseden doğmamış ve 
doğurmamıştır. 

• Kendi vehminin tasvir ettiğine âşık olan kişi, nasıl olur da nimet ve keremler 
sahibi Allah'ın âşıklarından olur? 

2760 • Fakat, o vehme âşık olan kişi, samimi ve gerçek bir âşık ise, onun fâni 
ve mecazî olan aşkı, onu hakikate çeker götürür. 

• Bu sözü, iyice anlatmak, açıklamak gerek. Fakat zayıf inançlı kişilerin 
yanlış anlayışlarından korkuyorum. 

• Kısa görüşler, köhne anlayışlar, düşünceye yüzlerce kötü hayaller getirir. 

• Herkes, gerçeği duyamaz, işitemez, her kuşcağız, bir inciri bütün olarak 
yutamaz. 

• Hele o kuş ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış, kör, gözsüz bir kujf -1 olursa. 
2765 • Balık resmi için, ister deniz olmuş, ister kuru toprak fark etmez. 

Hindlinin yüzüne ha sabun olmuş, ha kara boya... 

• Bir kağıda gamlı bir adam resmi yapsan, o resim gamdan da seviçten de 
habersizdir. 

" 2 Allah'ın zatı, ancak sıfatları ile cüz'î olarak idrak edilebilse de, zâtının künlıüne akıl erdirmek imkansızdır. 
Tasavvur dahi edilemez. Hayat, sonsuzluk, görme, işitme, bilme, güç gibi zatî sıfatları; varlığın kendisinden oluşu, cisim ve 
cismaniyetten uzak bulunuşu, bir olup eşsiz oluşu ortağı bulunmayışı gibi sıfatlar subûtî sıfatlarıdır. 

181 

• Resim görünüşte gamlıdır, ama resmin gamdan haberi bile yoktur. Resmi 
gülen bir adamın da, güldüğünden haberi yoktur. 

• Bu dünyada, gönlümüze gelen gamlar, neşeler gelip geçici hallerdir. Bu 
dünya gamları, neşeleri öteki âlemdeki gamlara, neşelere göre birer nakıştan, 
resimden başka bir şey değildir. 

• Resmin gamlı yapılması da yine bizim içindir. O resim yüzünden biz, doğru 
yolu hatırlarız. 

• Resmin yüzündeki tebessüm de senin içindir. Bu resime bakarak, manayı 
düzeltmek, gerçeği bulmak mümkündür. 

2770 • Bu hamamdaki resimler, camekanın dışından bakılırsa, elbiseler gibi, 
cansız, hareketsiz durup durmaktadır. 

• Sen dışarıda oldukça, ancak elbiseleri görürsün, ey dost, elbiseyi çıkar da 
içeri öyle gir. 



• Çünkü elbise ile içeriye yol yoktur. Dikkatli ol, beden candan, elbise de 
bedenden habersizdir. 

Küll ve Cüz 
Dünyaya âşık olan kişi, 
üstüne güneş ışığı vurmuş bir duvara âşık olmuş kişiye 
benzer. O duvar âşıkı, duvardaki ışığın güneşten geldiğini 
anlamaya çalışmaz ve duvara gönül verir. Güneşin ışığı 
güneşe geri dönünce, duvar âşıkı ebedî olarak mahrum 

kalır. 

2801 • Küll'e Allah'a âşık olanlar, "cüz"'ün âşıkları değillerdir. Cüz'e gönül 
verenler de, "küll"den mahrum kalırlar. 193 

• Bir cüz', diğer bir cüz'ün âşıkı olursa, sevilen cüz' fani olduğundan çabucak 
kendi küll'üne gider, yani vefat eder. Böylece âşık da ayrılığa düşer. 

m İnsanlar ve bütün varlıklar, Allah'ın güzel isimlerinin mazharıdır. Cüz' ve küll kelimeleri aynı oluş, bir oluş ifade 
etmez. Mevlâna; zahire değil mazhara yani duvarda Parlayan ışığa cüz' diyor. Burada küll kelimesi, Cenab-ı Hakk'a râcidir. 
Küll'e âşık olanlar, Hakk âşıklarıdır. Cüz' güzelliği bulunan kişiler, Allah'ın nûruna mazhar olanlar, dünya varlığı, bütün bunlar 
mecazî ifadelerdir. Haşa, Allah'ı bir küll, ondan başkalarını cüz' olarak, maddî düşünmemek gerek. Nitekim, Mevlânamız 
Efendimiz;Cüz', 'Küll'e bağlı değildir." diye buyuruyor. 

182 

• Cüz'e gönlünü kaptıran, başkalarının kulu, maskarası olur. Denize düşüp de 
kurtulmak için, eline gelen ota, yosuna, çer çöp gibi zayıf şeylere sarılanlara benzer. 

• Sevilen o zavallının elinde bir güç yoktur ki, âşıkın derdine derman olsun; o 
efendisinin işini mi görecek, kendi işini mi? 

• Kul, sevilen varlık, Hakkın "Gel" emrine uyar, ölür gider. Aşık da sevdiğini 
kaybettiği için ağlar, inler. Gül kokuşu, gül bahçesine gitti. Aşık da diken ile kaldı. 

• O, fani bir varlığa gönül verdiği için, isteğinden uzak düştü. Çalışması boşa 
gitti, çok zahmet çekti. Ayağı da yaralandı. 

2811 • Eğer, cüz' küll'e bağlıdır, ondan ayrılmaz dersen, diken ye, diken de 
güle bağlıdır, beraberdir. 

• Cüz', küll'e her bakımdan bağlı olsaydı, peygamberler boş yere gönderilmiş 
olurdu. Çünkü, peygamberler, insanları Hakk'a ulaştırmak, yani, cüz'ü küll'e 
kavuşturmak için gelmişlerdir. Kul, Hakk ile bir vücud halinde olsaydı, 
peygamberler kimi kime ulaştıracaktı? 



Bir nahivci yani gramerci ile gemici hikâyesi 

2835 • Bir nahiv alimi bir gemiye binmişti. O kendini pek beğenmiş olan na- 
hivci, yüzünü gemiciye döndürdü. 

• Dedi ki: "Sen hayatında hiç nahiv okudun mu?" Gemici; "Hayır." deyince; 
"Senin ömrünün yarısı hiçe gitmiş." dedi. 

• Gemicinin bu sözden gönlü kırıldı, öfkelendi; ama hemen cevab vermedi, 

sustu. 

• Derken, bir rüzgâr çıktı, gemiyi bir girdaba sürükledi. O zaman, gemici, 
nahiv alimine yüksek sesle seslendi: 

• "Ey hoca, söyle bakalım, sen yüzme bilir misin?" diye sordu. Nahivci; 
"Ey hoş sözlü ve güzel yüzlü gemici, bilmem." deyince, 

2840 • Gemici; "Ey nahivci!" dedi. "Senin bütün ömrün hiçe gitti, çünkü gemi 
bu girdabda batacaktır." 



• Şunu iyi bil ki burada, mahvolmayı bilmek gerek, nahiv bilmek işe yaramaz. 

183 

• Denizin suyu, ölüyü başında taşır, diri olan denizin elinden nasıl kurtulur? 

• Sen de, eğer beşeriyet sıfatlarından, kötü huylarından ölüp kurtulursan 
Hakkın sırlar denizi, seni başının üstünde gezdirir. 

• Ey benliğe, gurura kapılarak herkese eşek diyen kişi! Şimdi sen de eşek gibi 
buz üstünde kalmış, ileri geri adım atamıyacak bir hale gelmişsin. 

2845 • İstersen sen, dünyada zamanın en büyük bir bilgini, her şeyin bileni ol. 
Şimdi şu dünyanın faniliğini ve zamanın da geçip gittiğini gör. 

• Size Hakk'ta mahvolma, yok olma yolunu öğretmek için söz arasına 
nahivcinin hikâyesini de kattık. 

• Ey aziz dost, fıkhın fıkhını, nahvin nahvini ve sarfın sarfını, ancak yoklukta, 
yok olmada bulabilirsin. 



Mânâ kapısını çalarsan açarlar 

2870 • mânâ kapısını çalarsan sana açarlar. Düşünce kanadını çırpar, uçmaya 
çalışırsan, seni bir doğan haline getirirler. 

• Haberin yok, senin düşünce kanadın çamura bulaşmış, ağırlaşmıştır. Çünkü 
sen, çamur yiyorsun, çamur sana ekmek olmuş. 194 

""Kalbini kesrete (=çokluğa) ve surete bağlamış, aşağı duygularla yaşayan bir lokma âşıkı olmuşsun. 

• Ekmek ile etin aslı, mayası topraktır, çamurdur. Bunları az ye de çamur gibi 
yer yüzüne yapışıp kalma. 

• Acıkınca köpek oluyorsun; kızgın, geçimsiz, kötü huylu, sert, yanına 
yaklaşılmaz soysuz bir köpek kesiliyorsun. 

• Fakat doyunca da pis bir leş halini alıyorsun; duygusuz, her şeyden habersiz, 
sanki elsiz ayaksız bir duvar gibi oluyorsun. 

2875 • Bazen murdar bir leş, bazen kızgın bir köpek oluyorsun. Bu durumda 
sen nasıl olur da arslanların yolunda koşabilirsin? 195 

• Avlanırken senin işine yarayan ancak köpektir, yani nefsindir. Bu nefis 
köpeğini fazla besleme, önüne az kemik at... 

" 5 Arslanlardan murad, aşk ve hakikat halinde yolunda yürüyen Allah adamlarıdır. 

184 

• Çünkü köpek doyunca azgınlaşır, emrine uymaz, karnı tok olduğu için avın 
arkasında koşmaz. 

2888 • İmanlı bir kişi, bir yerde altın bir put bulsa, onu puta tapanlar alsın 
diye bırakır gider mi? 

2890 • Onu alır, ateşe atar eritir, onun eğreti olan putluk şeklini değiştirir. 

• Böylece de altındaki put şekli kalmaz. Çünkü şekil, suret manayı arayanlara 
engel olur ve yollarını vurur. 

• O putun altını, Allah'ın ihsanı olan bir madendir. Altının put şekline 
sokulması, eğretidir. Onun aslını, altınlığını değiştirmez. 

• Sen şekilde, surette kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin sûretini 
bırak, manasına bak. 



Sabır; gamdan kurtulmak için bir anahtardır. 

• Eğer tamamiyle zorluklara daldınsa, daralıp kaldınsa sabret. Çünkü sabır, 
rahatlığın, genişliğin anahtarıdır. 



• Düşüncelerden sakın, insanın gönlü ormana benzer; ormanda arslan gibi de, 
yaban eşeği gibi de düşünceler bulunur. 

2910» Perhizler, ilaçların başıdır. Kaşınmak ise uyuzluğu artırır. 

• Perhiz, gerçekten de ilaçların başıdır. Perhiz et de canındaki gücü seyret. 

• Bu söylediğim vahdet sırlarını candan dinle de, ben de senin kulağına altın 
küpe takmış olayım. 

• O zaman, kuyumcu gibi, altın işleri ile Ay'ın kulağına sen küpe olursun da, 
Ay'a, Süreyya'ya kadar yükselirsin. 196 

196 Ay, geceleri, solgun ışıkları ile her tarafı yaldızladığı için kuyumcu sayılıyor Burada, "Ay"dan murad "insan-ı 
kamil"dir. Onun kulağına küpe olmak; şeref kazanmak, manen yükselmektir 



185 

Harfler ve insanlar 

• Önce şunu bil ki, elifden ya'ya kadar harflerin başka başka şekillerde oluşu 
gibi, bütün insanların da canları, huyları çeşit çeşittir. 

2915 • Bu çeşitli şekillerdeki harfler, düşünceyi ve sözü, dile getirmek için, 
birleşirler. Çünkü harfler bir bakıma göre baştan ayağa dek birdir. Bir bakıma göre 
de, birbirlerine aykırıdırlar, çeşitli yönlere çekilebilirler. 

• Harfler, bir bakıma, birbirlerine zıt düşmezler. Bir bakıma da hepsi harf 
oldukları, harf adı ile anıldıkları için birleşme ve anlaşma halindedirler. Bir bakıma 
faydasızdırlar, ciddi değillerdir. Bir bakıma da faydalı ve ciddidirler. 197 

197 Bu üç beyitte, Hz. Mevlâna, insanları harflere benzetiyor. Harfler şekil, ses bakımından birbirine benzemezler. 
Fakat harf adı altında düşünce ve sözü meydana getirmek için birleşirler, insanlar da böyledir. Onlar da renk, yaşayış, huy, bilgi, 
anlayış, ahlak bakımından birbirine benzemezler. Fakat insan namı altında, aynı kalıpta birleşirler. Aynı ilahî emaneti taşırlar, 
insanlarda da zıt duygular, birbirine zıt düşmeler vardır. Yaşayışları, birbirlerine karşı davranışları, savaşları, barışları bir 
bakıma manasızdır. Onların sözlerine de güvenilemez, ciddî değillerdir. Bir bakıma insanlar faydalı işler yaparlar, 
çalışkandırlar, ciddidirler. 

Gerçekten de harfler, ağızdan çıktıklarında, çıkardıkları sesler bakımından, şekil, biçim bakımından birbirlerinden 
çok farklı görünürlerse de, bu çeşitli şekillerdeki, harflerin aslı bir noktada toplanır. Hangi harfi alırsanız alınız, o harf 
noktaların bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. 

Bu yüzdendir ki Hz. Mevlâna: "Harfler, bir bakıma baştan ayağa dek birdir." diye buyurmaktadır. Çeşitli harfler, bir 
noktada toplandıkları gibi çeşitli huyda, çeşitli yaradılışta, çeşitli renklerde olan insanlar da, bir noktada, "nokta-i vahdef'te, 
birlik noktasında birleşirler. Çünkü, hepsi de aynı kalıbda, aynı ilahî emaneti taşımaktadırlar. 



Kıyamet günü; her şeyin Hakk'a arz edileceği gündür. 

• Kıyamet günü, her şeyin Hakk'a arz edileceği gündür. O günde, insanî 
vazifelerini yapmış olanlar, temiz ve faziletli kişiler, kendilerini göstermek isterler. 

• O kendini gösterme gününde, kötü işler yaparak yüzlerini karartmış kişiler, 
artık kendilerini gizleyemeyecekler ve rezil olacaklardır. 

• Güneş gibi parlak yüzü olmayan ve günahlarla yüzlerini karartmış kişiler 
elbette kendi kirliliklerini göstermemek için gecenin karanlığı ile perdelenmek, 
gizlenmek isterler. 

186 

2920 • O günahkarın diken gibi olan vücudunda bir gül yaprağı bile yoktur. 
Bu sebeple ilkbaharlar, gül yetiştirmeyen dikenlerle dolu fidana ve onun gizlediği 
sırlara düşmandır. 

• Fakat baştan aşağa gül gibi ve süsen çiçeği gibi güzel ve hoş olan kişi için 
bahar, görür ve gösterir iki gözdür. 

• Manasız ve faydasız olan diken, gül bitirmediğinden, gül bahçesinde yan 
gelip oturmak için güz mevsimini ister. 



• Güz mevsimini ister ki, o mevsim, gülün güzelliğini örtsün, gizlesin de 
kendinin çirkinliğini, ayıbını kimseye göstermesin; böylece sen ne bu gülün rengini, 
güzelliğini görürsün, ne de dikenin çirkinliğini. 

• Bu yüzdendir ki güz mevsimi, diken için bahardır, hayattır; çünkü o 
mevsimde, kara taşla yakut bir görünür. 198 

198 Bu beyitlerde geçen diken günahkar insanları, küfür ehlini; gül de iyi insanları, iman sahibi kişileri 
göstermektedir. Günahkarlar öteki âlemdeki bahara nisbetle güz mevsimi olan dünyayı severler. Çünkü hurda günahlarını 
gizlemeyi başarırlar, ne olduklarını meydana çıkaracak olan Ahiret baharının geldiğini istemezler. 

2925 • Ama bahçıvan, gül müdür, diken midir? Bunu güz mevsiminde de bilir 
ve görür. Onun görüşü cümle âlemin görüşünden üstündür. 

• Zaten dünya, ondan ibarettir. O, kendinden geçmiş, gerçeğe dalıp gitmiş 
kişidir. Geri kalanlar, hep ona bağlıdırlar. Gökteki yıldızların hepsi de, Ay'ın 
cüz'üdürler. 199 

'" Yukarıdaki beyitte geçen bahçıvan, her şeyi görüp anlayan kâmil insanı göstermektedir. Metinde ebleh kelimesi 
ile gösterilen kişi, kendinden geçmiş, gerçeğe dalmıştır. O serden, kötülüklerden arınmış; hayrı, iyi işleri tabiat edinmiştir. O ni- 
çin? neden? gibi akim sormak istediği sorulardan gafildir. O Hakk'ı akıl yolu ile değil, gönül yolu ile bulmuş, saf gönüllü bir 
üstün kişidir, işte böyle üstün bir insanın, insan-ı kamilin görüşü diğer insanların görüşünden, anlayışından üstündür. 

• Gülsüz dikenler gibi bahardan korkmayan güzel çiçekler, müjde, müjde 
bahar geliyor, diye sevinirler. 

• Çiçek, parlak bir zırh giyinmiş gibi kalıp dökülmedikçe, meyveler 
varlıklarını nasıl gösterebilirler? 

• Çiçekler dökülünce, meyveler baş gösterir; beden de kırılınca can baş 
gösterir. 

2930 • Çiçek şekilden, suretten ibarettir. Meyve de manadır. Çiçek bir 
müjdecidir, meyve ise Allah'ın nimetidir. 

• Çiçek dökülünce meyve belirir. O dökülüp kaybolunca meyve çoğalır. 



187 

Pîrin sıfatları ve ona uyma lüzumuna dair 

• Ey Hakkın nûru Hüsameddin, bir iki kağıt fazla al da pîrin, mürşidin 
sıfatlarını yaz. 

2935 • Nazik bedeninde güç, kuvvet yok, zayıfsın; ama güneş olmayınca 
bizim için nûr yoktur ki... 

• Kandil olmuşsun, sırça kesilmişsin, fakat gönül ehlinin de başısın, önderisin. 

• Mademki gönül ehlinin başısın, her şey senin elindedir, her şey senin 
isteğine bağlıdır. Gönüldeki dizi dizi mânâ incilerinin meydana gelmesi de, senin 
lütfün, senin ihsanındır. 

• Yol bilen pîrin hallerini yaz. Bir pîr seç, onu mânâ yolunun ta kendisi bil. 

• Pîr yaz mevsimi gibidir. Halk ise güz ayı. Halk gecedir, pîr ise nûrlar saçan 

ay. 

2940 • Ben taze, genç bahtına pîr adını taktım; çünkü o, günlerin, senelerin 
geçmesi ile değil, Allah'ın lütfü ile pîr olmuştur. 

• O, öyle bir pirdir ki, ona başlangıç yoktur. O öyle bir tek incidir ki, onun eşi 
benzeri bulunmaz. 

• Zaten eskimiş, yıllanmış şarab daha kuvvetli olur. Özellikle o şarab ledün 
küpünden olursa. 200 

200 Hocadan, kitaptan öğrenilmeyen, Allah tarafından sevdiği kuluna ihsan edilen mânevi bilgi anlamına gelen ilm-i 
ledün şarabı. Başlangıcı bulunmayan, pîrin sunduğu ledün şarabı elbette çok kuvvetli ve eski bir mânevi şarab olsa gerek. 

• Ey Hakk yolunun yolcusu, kendine pîr seç; çünkü bu yolculukta pirsiz 
olursan, pek büyük afetler, korkular, tehlikeler vardır. 

• Çok defa geçtiğin bu yolda bile kılavuzsuz gidersen şaşırır kalırsın. 



• Ya hiç görmediğin bir yolda ne olursun? Aklını başına al da, kılavuzsuz 
olarak yola düşme. Ey ahmak, eğer başında mürşidin gölgesi olmazsa, gulyabanî 
sesleri seni şaşırtır, yolunu saptırır. 201 

201 Gulyabanî'den maksat, insan şeklinde karşımıza çıkan şeytandır. Bunlara "şeytan-ı ins" (=insan şeytanları) adı 

verilmiştir. 

• Gulyabanî sesleri, seni yoldan çıkarır ve tehlikeye düşürür. Bu yola düşmüş, 
senden daha akıllı kişiler vardır ki, hepsi de pirsiz sapıttılar. 

• Yalnız, yanlış gidenlerin nasıl yollarını şaşırdıklarını Kur'an'dan dinle; kötü 
rûhlu şeytanın, onları ne hale getirdiklerini anla. 

188 

• Şeytan onları doğruluk yolundan, insanlık yolundan yüzbinlerce yıl uzaklara 
düşürdü, felaketlere uğrattı, çırçıplak bıraktı. 

2950 • Onların çürümüş kemiklerini ve dağılmış saçlarını gör de ibret al, fakat 
eşeğini onların gittikleri yola sürme. 202 

202 Bu beyitte Al-i İmran Sûresi'nin şu anlamdaki ayetine işaret var: "Yeryüzünde gez dolaşın, Allah'ın varlığıyla 
birliğine, peygamberlerin Hakk tarafından gönderildiğine inanmayanların sonlarının ne olduğuna bakın." Al-i İmran 137. 
Beyitlerde geçen "Eşek", Nefs-i Emmare'nin sembolüdür. 

• Eşeğin boynundan yakala, onu doğru yola; erlerin, yol bilginlerinin yoluna 

sür. 

• Sakın ha, eşeği kendi keyfine bırakma, yularını elinden salıverme. Çünkü o, 
yola değil, çayır tarafına gitmek ister. 

• Sen bir an gaflete düşer de, nefis eşeğinin yularını bırakacak olursan, o 
çayırlığa yol alır gider. 

• Eşek, hakikat yolunun düşmanıdır. Nefsanî arzular çayırının sarhoşudur. O 
ne kadar çok sürücülerini, üstüne binenleri yere vurmuştur, öldürmüştür. 

2955 • Eğer sen yolun doğrusunu bilmiyorsan, üstüne bindiğin eşek neyi 
isterse, onun aksini yap; zaten kurtuluş yolu, nefis eşeğinin gitmediği yoldur. 

• Nefsin isteği ile az dostluk et, çünkü seni Allah yolundan azdıran, saptıran 

odur. 

• Dünyada, hakikat yolcularının gölgesinden başka hiç bir şey, nefsin dileğini 
ve isteğini kırıp geçirmez. 



Bir gün Resülullah Efendimizin Hz. Ali'ye; "Herkes 
Cenab-ı Hakk'a bir çeşit ibadetle yakınlaşmak ister. Sen, 
Allah'ın has kullarından, ermiş, akıllı bir kulunu bul, 
onunla sohbet etmek suretiyle Allah'a yakınlaşmayı dile de 
herkesten daha ileri geçmiş ol." diye vasiyet buyurması. 

• Hz. Peygamber Efendimiz, bir gün Cenab-ı Ali'ye buyurdu ki: Ya Ali, sen 
Allah'ın arslanısın, pehlivanısın, yiğidisin. 

189 

2960 • Fakat arslanlığa, yiğitliğe güvenme, ümid ağacının gölgesine gel, o 
gölgeye sığın. 

• Öyle akıllı bir kişinin gölgesi altına sığın ki, hiç kimse onu rivayetlerle, 
nakillerle yolundan çeviremesin. 

• Onun gölgesi, yer yüzünde Kaf Dağı'na benzer, rûhu da çok yüceleri tavaf 
eden Simurg'dur. 203 

203 "Kaf dağı" : Dünyayı kuşak gibi kuşatan bir dağa verilen ad. "Simurg" (=Zümrüd-i Anka)'mn da yuvası burada 
imiş. Eski insanların hayal ettikleri ne Kaf Dağı vardır, ne de Simurg. Mevlâna burada Kaf Dağı ile Simurg'un var olduğunu 
söylemiyor, insan-ı kamilin değerini bildirmek için, halk arasında büyüklüğü ve üstünlüğü ile tanınmış şeylere benzeterek bir 
fikir vermek istiyor. 



• Kıyamete dek onun, o kâmil insanın vasfını söylesem, onu övsem sonunu 
getiremem. Sen bu övmenin biteceğini bekleme. 

• Sanki, güneş, insan şekline gelmiş, insan suretiyle, insan maskesi ile yüzünü 
örtmüş, gizlenmiştir. Artık ne demek istediğimi sen anla, doğruyu en iyi bilen 
Allah'tır. 204 

204 Divan-ı Kebir'de bu anlamda bulunan bir beyit bu fikri ne güzel açıklıyor: "Şu insan şekli bir maske, bir yüz 
örtüşüdür. Aslında bütün secde edenlerin kıblesi biziz." 

2965 • Ya Ali, Allah yolunda yapılan taatlar, ibadetler içinden sen, Hakkın 
has kulu, bir kamilin gölgesinde bulunmayı seç... 

• Şu dünyada, herkes bir çeşit ibadete sarılmış, kendisine bir kurtuluş yolu 
aramıştır. 

• Sen git de, akıllı ve kâmil bir kişinin gölgesine sığın da, gizli gizli savaşan, 
sinsi bir düşman olan nefsin elinden kurtul. 

• Bu hareket senin için bütün ibadetlerden daha iyidir, daha hayırlıdır. 
Mürşidsiz olarak bu yolda ilerlemiş olanların hepsini geçer, hepsinden ileri olursun. 

• Ey Hakk yolunun yolcusu, piri bulunca, aklını başına al da, ona teslim ol; 
Mûsâ Peygamber gibi, Hızır'ın buyruğu altına gir. 

2970 • İki yüzlülük etme, Hızır'ın yaptığı işlere sabret ki, Hızır sana; "Artık 
ayrılık zamanı geldi, git." demesin. 

• Gemiyi delerse, delsin, hiç bir şey söyleme, çocuğu öldürürse öldürsün sen 
bu işe üzülme, saçını başını yolma. 

• Allah, onun eline; "Kendi elim." dedi. Allah'ın eli, onların ellerinden 
üstündür hükmünü verdi. 205 

205 Fetih Sûresi'nin 10. ayetine işaret var. 

190 

• Allah'ın eli, o çocuğu öldürürse, diriltir de... Diriltmek de ne demek? Onu 
ölümsüz bir can haline getirir. 

• Bu yolu, mürşidsiz, yalnız aşan da var. Bu pek azdır. Ama bu da yine pirin 
himmeti ile olur. 

2975 • Pirin eli, gaiblere yetişmeyecek kadar kısa değildir. Elini tutmayanlara 
da elini uzatır, onun eli Allah'ın kudret eli sayılır. 

• Elinden tutmayanlara, huzurunda bulunmayanlara bile, böyle mânâ 
elbiseleri giydirirse, şüphe yok ki, huzurunda bulunanlar, bulunmayanlardan karlı 
çıkarlar. 

• Huzurunda bulunmayanlara bile yiyecekler verirse, konuklarının önüne ne 
nimetler koyarlar. 

• Onların huzurunda kemer bağlayıp, hizmet edenler nerededir? Kapı dışında 
durup da içeri ile ilgilenmeyenler nerede? 

• Piri seçince, tahammülsüz olma, balçık gibi uyuşukluk gösterme. 

2980» Her zahmete kızmada, öfkelenmede, her terbiyesize kin gütmedesin, 
Peki ama, cilalanmadan nasıl ayna olacaksın? 



Bir Kazvinlinin vücuduna arslan resmi döğdürmesi 

• Şu hikâyede anlatıldığı gibi Kazvinlilerin adetine göre; bedenlerine, ellerine, 
omuzlarına, kendilerine zarar vermiyecek bir tarzda, iğne ucu ile mavi dövmeler 
döğdürürlerdi. 

• Kazvinlinin biri, hamamda tellağın yanına gitti; "Lütfen bana bir dövme 
yap, ama tatlılıkla yap, canımı acıtma." dedi. 

• Tellak; "Söyle yiğidim, ne resmi yapayım?" diye sorunca, Kazvinli; 
"Kükremiş bir arslan resmi yap." dedi. 



2985 • "Tali'im arslan burcudur. Arslan resmi döv. Gayret et ki tam arslana 
benzesin. Rengi solgun olmasın." 

• Tellak; "Vücudunun neresine döveyim?" deyince, Kazvinli; "Omuzuma 
döv." dedi. 

• Tellak, iğneyi batırınca, acısı adamın kürek kemiğine işledi. 

• Kazvinli yiğit inleyerek; "Ey değerli usta, beni öldürdün; ne resmi ya- 
pıyorsun?" diye sordu. 

• Tellak; "Arslan resmi yap demedin mi?" deyince, Kazvinli; "Neresinden 
başladın?" dedi. 

191 

2990 • Tellak; "Kuyruğundan başladım." dedi. Kazvinli; "Ey iki gözüm 
kuyruğu bırak." dedi. 

• "Arslan kuyruğunun sızısı kuyruk sokumumu sızlattı; kuyruğu, boğazımı 
sıktı, nefesimi kesti. 

• Ey arslan yapan, sen kuyruksuz bir arslan yap, çünkü iğne acısından 
yüreğime fenalık geldi, bayılacağım." 

• Usta, Kazvinli'ye acımadan, duyduğu acıları düşünmeden, arslanın bir başka 
tarafını yapmak için iğneyi tekrar batırdı. 

• Kazvinli; "Aman, bu arslanın neresi?" diye bağırdı. Tellak da; "Kulağı." 

dedi. 

2995 • Adam "Bırak kulağı da olmasın ey usta, elini çabuk tut!" 

• Tellak, bu defa iğneyi başka bir tarafa batırınca, Kazvinli, yine feryada 

başladı. 

• "Bu üçüncü de arslanın neresi?" diye sordu. Tellak da; "Karnıdır, azizim." 
diye cevap verdi. 

• Kazvinli; "Varsın arslan karınsız olsun, duyduğum acı arttıkça arttı, iğneyi 
çok batırma." dedi. 

• Tellak, şaşırdı, hayli zaman parmağı ağzında kaldı. 

3000 • Sonra öfke ile iğneyi yere attı da; "Dünyada bu iş kimin başına 
gelmiştir?" dedi. 

• "Kuyruksuz, başsız, gövdesiz arslanı kim görmüştür? Allah bile böyle bir 
arslan yaratmamıştır." 

• Ey kardeş, iğne acısına sabret ki, kendi kâfir nefsinin iğnesi acısından 
kurtulasın. 

• Varlıktan kurtulmuş olanlara, gökyüzü de secde eder. Güneş de. Ay da. 

• Kimin bedenindeki kâfir nefis öldü ise, güneş de onun buyruğuna girer, 
bulut da... 

3005 • Gönlünde ilahî aşk ateşini uyandıran ve çevresini aydınlatmayı 
öğrenen kişiyi artık güneş bile yakamaz. 

• Doğması ve batması belirli zamanlarda olan güneş hakkında Cenab-ı nakk; 
"Doğduğu ve battığı zamanlarda, onların mağaralarının içine değil de sağ ve sol 
taraflarına giderdi." 206 diye buyurmuştur. 

206 Kehf Suresi 17. 

192 

• Küll'e doğru varan, külle ulaşan cüz'ün bütün dikenleri birer gül olur. 

• Cenab-ı Hakkı yüceltmek, ta'zim etmek nasıl olur? Kendini hor, hakir 
bilmek ki, kendini toprak gibi ayak altında çiğnetmeye layık görmekle olur. 

• Tevhid, Allah'ı bilmek nedir? Kendini Vahid'in, Bir'in önünde yakıp yok 
etmektir. 

3010* Eğer gündüz gibi aydınlanmak, parlamak istiyorsan, geceye benzeyen, 
gece gibi karanlık olan varlığını, benliğini yak. 



• Bakın kimyada eritir gibi, varlığını, sana o varlığı verenin varlığında erit, 

yok et. 

• Sen sıkı sıkıya, "Ben"e ve "Biz"e yapışmışsın. Yokluğa ve birliğe 
ulaşamamışsın, karşılaştığın bütün bu bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar, bu 
yıkıntılar hep bu ikilikten meydana gelmededir. 



Kurt ile tilkinin arslanın maiyyetinde ava gitmeleri 

• Arslan, kurt, bir de tilki avlanmak için dağa, ormanlığa gitmişlerdi. 

• Avlanmak için, birbirlerine yardım etmeyi, yolları, belleri iyice tutmayı 
düşünüyorlardı. 

3015 • O engin ovada, üçü de beraberce, bir çok av tutacaklardı. 

• Erkek arslan, onlarla beraber olmaktan, onlarla beraber avlanmaktan 
utanıyordu ama, yine de, ikram olsun diye, onlara yoldaş olmuştu. 

• Böyle büyük bir padişaha, askerlerinin yoldaş oluşu, ona yük olur, zahmet 
olur ama, yine de "Toplulukta rahmet vardır." hadisine uyarak onlara katıldı. 

• Böyle bir "Ay" yıldızlarla arkadaş olmaya utanır ama, yine de cömertliği 
yüzünden, onların arasında yer alır. 

• Peygamber Efendimizin verdiği karardan üstün bir karar yoktur ama yine de 
kendi kararını görmemezlikten geldi de, Allah'tan Peygamber Efendimize "Onlarla 
danış, müşaverede bulun." 207 emri geldi. 

3020 • Terazide, arpanın altınla arkadaş olması, yani dirhem kefesine 
konması, arpanın da altın gibi değerli olmasından değildir. 

207 Al-iİmran Sûresi 159. 

193 

• Rûh, şimdi bedenle yoldaş olmuştur. Ruhu, beden korumaktadır. Bir zaman 
için köpek de, kapı eşiğinde bekçilik etmiştir. 

• Kurtla tilki, heybetli arslanın peşinde dağa doğru gittiler. 

• İşleri yolunda gitti, bir dağ sığırı, bir keçi, bir de semiz tavşan yakaladılar. 

• Savaşçı bir arslanın peşine takılan kişinin kebabı, gece gündüz, eksik olmaz. 
3025 • Avları, ölü ve yaralı olarak kanlar içinde sürükleye sürükleye dağdan 

ormana getirdiler. 

• Kurt ile tilki, doymazlık içinde idiler. Ağızlarının suyu akıyordu. Padişahlar 
padişahının bu avları adaletle pay etmesini bekliyorlardı. 

• Her ikisinin de bu tama'ı, bu doymaz duygusu arslanın içine doğdu. Onların 
bu tama'ının sebebini bildi, anladı. 

• Sırların arslanı, emîri olan kişi, gönülden geçenleri bilir. 

• Ey düşüncelere dalmayı adet edinen gönül, kendine gel de, ermiş bir kişinin 
yanında gönlüne kötü bir düşünce getirme. 

3030 • O senin gönlünden geçenleri bilir, yine de konuşmasına devam eder. 
İçinden geçenleri anladığını gizlemek için senin yüzüne güler. 

• Arslan, onların vesveselerini anladı. Ama, bir şey demedi. 

• Ama, kendi kendine; "Ey aç gözlü dilenciler, ben size hak ettiğinizi 
vereceğim." dedi. 

• "Benim dileğim ve ayıracağım pay, size yetmiyor mu? Benim lutfum ve 
ihsanım hakkındaki zannınız bu mu? 

• Sizin akıllarınız da, kararlarınız da benden, benim dünyaları süsleyen, 
lutuflarımdan, ihsanlarımdan doğmaktadır. 

3035 • Resim ressama, beni kusurlu yaptın diyebilir mi? Resme, o kusuru, o 
kötü görünüşü veren ressamdır. 



• Ey zamanın yüz karası olan küstahlar, bana karşı böyle kötü zanda 
bulunmak size mi kaldı? 

• Allah'a karşı kötü zanda bulunanların kafalarını uçurmazsam, hatanın, yanlış 
işin ta kendisini işlemiş olurum. 

• Bu dünyayı, sizin ayıbınızdan kurtarayım da, bu hikâye, dünya durdukça 
söylensin dursun." 

• Arslan bu düşüncelere dalmış, açıkça gülüyordu. Fakat arslanın 
gülümsemelerine inanma. 

194 

3040 • Dünya malı, dünya nimetleri, Hakkın kullarına lutfu, ihsanı, adeta 
mânevi tebessümleri gibidir. Fakat dünya malı bizi aldatır, aklımızı başımızdan alır, 
mağrur ve perişan eder. 208 

208 Ankaravî Hazretleri bu beyti şerh ederken şöyle buyuruyor: "Zenginlik, yüksek makam, şöhret, rûhen asî! 
olmayan, hidayete eremeyen, takva sahibi bulunmayan kişileri aşağılara düşüren birer tuzaktır, tlahî mekirdir." 

• Ey kadri yüce kişi, yokluk, yoksulluk, hastalık bir bakıma senin için mal ve 
mülkten daha iyidir, daha hayırlıdır. Çünkü zenginlik, mal ve mülk gülümseme 
tuzağını kurar, sonunda seni düşürüverir. 



Arslanın kurdu imtihan etmesi; "Ey kurt! Avları 
aramızda pay et." demesi. 

• Arslan; "Ey tecrübeli, ihtiyar kurt, bu avları aramızda pay et de yeni bir 
adalet göster." dedi. 

• "Pay etme işinde benim vekilim ol da, senin tabiatının nasıl bir yaratılışta 
olduğu meydana çıksın." 

• Kurt dedi ki: "Padişahım, yaban öküzü senin payın olsun, o da büyük, sen 
de büyüksün, semizsin çeviksin. 

3045 • Orta boyda, orta irilikte olan keçi de benim olsun; tilki, sen de, yanıl- 
madan, hiç ses çıkarmadan tavşanı al, tavşan tam sana göre." 

• Arslan; "Ey kurt!" diye kükredi. "Bu sözü nasıl söyledin? Bir daha söyle 
bakayım. Ben burada iken sen nasıl olur da ben ve sen diye konuşabilirsin? 

• Kurt, ne köpek oluyor ki, benim gibi eşsiz, benzersiz bir arslanın yanında 
kendini var gibi görebiliyor? 

• Ey kendisine varlık veren eşek, beri gel." dedi; kurt yanına gelince, arslan 
bir pençe vurdu, onu parçaladı. 

• Arslan, kurtta akıl olmadığını, doğru bir karara varamadığını görünce 
cezasını vererek onun derisini başından sıyırdı. 

3050 • Dedi ki: "Mademki beni görmek, seni senden almadı. Böyle bir cana 
inleyerek ölmek gerektir. 

• Huzurumda yok olmadığın için senin boynunu vurmak lâzım geldi. 

3102 • Arslan, iki ayrı üstünlük, iki ayrı baş olmasın diye kurdun kafasını 
kopardı. 

195 

• Ey koca kurt, madem hayvanlar padişahının önünde, kendini ölü saymadın. 
Cezanı gör, işte; "Biz onların intikamını aldık." 209 ayet-i kerimesinin hükmü budur. 

209 A'raf Sûresi 136. 

• Ondan sonra arslan, yüzünü tilkiye çevirdi de; "Haydi." dedi. "Bunları 
yemek için sen pay et." 

3105 • Tilki secde etti, sonra dedi ki: "Ey yüce padişah, şu semiz öküz, senin 
kuşluk yemeğin olsun. 



• Şu keçiden de, aziz padişahımızın öğle yemeği için bir yahni yapılır. 

• Tavşan ise, lütuf ve kerem sahibi padişaha, akşamleyin bir çerez olur." 

• Arslan; "Ey tilki!" dedi. "Adalet meş'alesini sen yaktın, böyle hakça pay 
edişi sen kimden öğrendin? 

• Ey ulu kişi, bu akıllıca işi nereden öğrendin?" Tilki dedi ki: "Ey cihan 
padişahı, bunları ben kurdun başına gelenlerden öğrendim." 

3110 • Bunun üzerine arslan tilkiye; "Mademki kendini bizim aşkımıza 
tamamiyle bağladın. Avların üçü de senin olsun, üçünü de al götür." dedi. 

• "Ey tilki sen tamamiyle biz oldun, bizim oldun. Artık seni nasıl incitebiliriz? 

• Biz de seniniz, bütün avlar da senin. Artık, yedinci kat göğün üstüne ayak 
bas, yüksel. 210 

210 Bu beyitte şu hadis-i şerife işaret edilmektedir: "Bir kimse Allah'ın olur, her şeyini hatta kendini Allah'a verirse, 
Allah da onun olur." 

• Alçak kurdun başına gelenden ibret aldığın için artık sen tilki değilsin, 
benim arslanımsın." dedi. 

• Akıllı o kişidir ki, dostlarının kaçınılması mümkün olan belalara düşüp 
ölüşlerinden ibret alır. 

3115 • O zaman tilki; "Arslan, bana bunu kurttan sonra teklif etti." diye 
yüzlerce şükürde bulundu. 

• Eğer önce bana; "Bunları sen pay et." diye emretseydi, onun pençesinden 
canımı kim kurtarırdı? 

• Şu halde Allah'a şükürler olsun ki, bizi bizden önce gelip helâk olanlardan 
sonra dünyaya getirdi. 

• Getirdi de, Cenab-ı Hakkın, geçmiş zamanlarda gelip geçenlere ne cefalar 
verdiğini, duyduk öğrendik. 

196 

• Önce gelip geçen kurtların, başlarına gelenlerden ibret alır da, tilki gibi 
kendimizi koruruz. 

3120» O Hakk Peygamberi, o gerçek peygamber, bu yüzden hadisinde bize; 
"Ümmet-i merhume." (=Allah'ın merhametine, acımasına layık olmuş ümmet) diye 
buyurdu. 

• Ey büyük adamlar, o kurtların kemiklerini, kıllarını, ortaya koydukları 
eserleri görün de ibret alın. 

• Akıllı insanlar Firavunların, Ad kavminin başına gelenleri duyunca, şu 
varlıktan da geçer, hırs ve gururu da bırakır. 

• Varlıktan, kendini büyük görmekten, hırstan vazgeçmezse, bu sefer onun 
halinden, onun sapıklığından başkaları ibret alır. 



Allah'tan başka her şey fanidir. 

3052 • Allah'ın zatından başka her şey fanidir. Mademki O'nun zatında yok 
olmamışsın, artık varlık arama. 

• Kim bizim zatımızda, hakîkatımızda yok olursa, "yok olmak"tan kurtulur, 
beka bulur. 

• Çünkü o "illa"dadır; "la"dan geçmiştir. Makamı "illa" da olanlar ise yok olup 
gitmez, yani Hakk'ta fani olamaz. 211 

211 Tevhidi bildiren "La ilahe illallah" cümlesinde kabul ve inkar kelimeleri bir arada geçer. "La ilahe" dediğimiz 
zaman, Allah'tan başka tanrı inkar edilir, "illallah"da ise Allah'ın varlığı tasdik ve kabul olunur, işte bu tevhid kelimelerini 
söyleyenlerden bir kısmı Allah'tan başka tanrıyı inkar eder de, yalnız Allah vardır demez. Böyle kişiler "La"dan geçmiştir. 
"İlla"da takılıp kalmıştır. Halbuki, kurtuluş yolunu bulan mümin; Allah'tan başka tanrıyı değil, kendi de dahil olmak üzere, 
Allah'tan ne varsa her şeyi inkar eder, onları yok bilir. 



3055 • îşte bu yüzdendir ki, kim Hakkın kapısında "ben" ve "biz" diyerek 
varlık iddia ederse, o kapıdan kovulur, la makamında dolaşır durur. 

• Birisi geldi, bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı. Sevgilisi içerden; "Ey 
güvenilir kişi, kimsin?" diye seslendi. 

• Kapıyı çalan; "Benim." deyince, sevgilisi; "Git." dedi. "Senin için içeri 
girme zamanı değildir. Böyle, bir mânevi nimetler sofrasında ham kişinin yeri 
yoktur." 

• Ham kişiyi, ayrılık ve firak ateşinden başka ne pişirebilir? Nifaktan, iki 
yüzlülükten onu ne kurtarabilir? 

197 

• O zavallı adam kapıdan döndü, tam bir yıl yollara düştü, sevgilisinin ayrılığı 
ile yandı, yakıldı. 

3060 • O yanık âşık ayrılık ateşi ile pişerek döndü geldi, dostun evi etrafında 
yine dolaşmağa başladı. 

• Ağzından sevgiliyi incitecek bir söz çıkmasın diye, yüzlerce korku ile 
yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını vurdu. 

• Sevgilisi içerden; "Kapıyı çalan kimdir?" diye bağırdı. Adam; "Ey gönlümü 
almış olan! Kapıdaki de sen'sin." cevabını verdi. 

• Sevgilisi; "Mademki şimdi 'sen' 'ben'sin. Ey 'ben' olan; 'ben'den ibaret olan; 
içeri gir. Bu ev dardır. Bu evde iki 'ben'i alacak yer yoktur. 212 

212 3056 numaralı beyitten sonraki 7 beyti Hz. Mevlâna bir hadis-i şerifi açıklamak için söylemiştir. Hadis 
kitaplarından Masabih'de Hz, Cabir'den rivayet edildiğine göre: "Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin hücresi kapısına 
gittim. Kapıyı çaldım. 'Kim o?' dedi. 'Benim' cevabını verdim. Benim, 'ben' deyişimden Resûl-i Ekrem hoşlanmadı da 'Ben! 
Ben!' diye buyurdu." Bu hadisi şerheden Tenvir kitabında deniliyor ki: "Peygamber Efendimiz, Cabir'in 'ben' kelimesini 
söylemesine râzı olmadı. Çünkü, 'ben' sözünde benlik, kibir, büyüklük vardır. Bu konuyu gereği gibi anlamak için şu hususu 
hatırlamamız lâzım: Varlık; vacib ve mümkün olmak üzere ikidir. "Vücud-ı Vacib" Hakk'm varlığıdır. "Vücud-ı Mümkün" 
halkın varlığıdır. Halkın varlığı, Hakk'm varlığı ve onun var etmesiyle mümkündür. Birincisi gerçek varlık, ikincisi itibarî, 
hayalî varlıktır. Güneşe nisbetle gölge, denize nisbetle dalga gibidir. Dalganın, deniz varlığına kavuşması için dalgalıktan 
kurtulması gerekir. "Zuhur ile beni mevcud gösterensin sen / O halde varlık olur mu gönülde sensin sen." 

• İğneden geçirilecek iplik, iki ayrı iplik olursa, ucu çatallaşır da iğneden 
geçmez. Mademki, sen tek katsın, birsin; gel bu iğneden geç." 



Allah, her gün, her an yeni bir iştedir. 

3068 • O'nun elinde, her olmayacak şey olacak hale gelir. Her baş kaldıran, 
her azgın, O'nun korkusu ile yatışır, sakin olur. 

• Sen anadan doğma körleri, cüzzamlıları bir tarafa bırak, ölü bile, çok güçlü, 
aziz ve eşsiz Allah'ın emri ile dirilir. 

3070 • Yokluk yok iken, ölüden de ölü iken, O'nun var etme gücü ile çaresiz 
kalır da varlık âlemine gelir. 

198 

• Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi O'ndan isterler. Çünkü tüm 
varlıklarını O'na borçludurlar. Cenab-ı Hakk, her gün, her an yeni bir iştedir. 
"Kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür. Bir hali giderir, başka haller getirir." 
ayetini oku da, Allah'ı kesinlikle işsiz, güçsüz sanma. 213 

213 Rahman Sûresi'nin 29. âyetine işaret var. 

• Onun en hafif, en küçük işi, her gün bu dünyaya üç ordu yollamasıdır. 

• Bir orduyu, doğacak çocukların döllenmesi için babaların bellerinden 
anaların rahmine gönderir. 214 

214 Anaların rahimlerine gönderilen erlik sularında milyonlarca spermin bulundur yedi yüz sene evvel Mevlâna nasıl 
olmuş da sezmiş? 

• Bir ordu da, dünya erkek ve dişilerle dolsun diye, rahimlerden yer yüzüne 
gönderdiği çocuklar ordusudur. 



3075 • Cenab-ı Hakk bir orduyu da herkes yaptıklarının karşılığını görsün 
diye yer yüzünden, ötelere, ecel tarafına gönderir. 

Kesret(=çokluk)teki vahdet(=birlik)i görmeye gayret 

et. 

3080 • Görünüşte kemend iki kattır. Ama yaptığı iş tektir. 

• Ayaklar, ister iki ister dört olsun, bir yolda yürürler; iki ağızlı makasın da 
kesmesi birdir. 

• Bez yıkayan şu iki arkadaşa bak, her ikisinin de yaptıkları iş, görünüşte 
birbirine aykırıdır. 

• Biri bezi suya vurur, öteki alır kurutur. 

• Öteki, yine kuru bezi ıslatır; böylelikle sanki, onlar birbirine zıt, birbirlerine 
aykırı hareket ederler. 

3085 • Fakat birbirine aykırı görünen, zıt düşen bu işleri yapan bu iki kişinin 
gönlü birdir. Onlar bir işi yapmaya koyulmuşlardır, onlar birbirlerinden 
razıdırlar. 

• Her peygamberin, her velînin ayrı bir mesleği, ayrı bir meşrebi vardır. Ayrı 
bir yolu, yordamı vardır. Fakat hepsi de kendilerine gönül verenleri Hakka 
götürdükleri için, hepsi de bir yolda, hepsi de Hakk yolundadır. 



199 

Gerçek sözler ilham yoluyla ötelerden gelmektedir. 
Dinleyiciler ilgi duymazlarsa söz söyleyen elbette sözünü 

keser. 

3087 • Dinleyicileri uyku bastıracak olursa, söz değirmenin taşlarını su 
götürür. 

• Bu suyun akışı, değirmen için değildir. Çünkü, suyun asıl yolu, değirmenin 
ötesindedir. Bu su, değirmene sizin için gitmektedir. 

• Sizin değirmene ihtiyacınız kalmayınca, değirmenci, suyu yatağına 
koyuverir. Asıl dereye akar. 

3090 • Sözün ağıza gelip söylenmesi, bir şey öğretmek içindir. Yoksa, o 
sözün içte, gönülde başka bir arkı vardır. 

• Söz sessiz sedasız bir kere daha dönüp gelmeden, kıyılarından ırmaklar akan 
hakikat gülşenlerine kadar gider. 215 

215 Kamil insanın gönlü, her an, ilahî ilham esintisinden yararlanmaktadır. Anlayışlı, uyanık dinleyici bulunursa, o 
ilahî esinti, gönülden ağıza gelir; dinleyicinin kulağına gider. Kabiliyetli dinleyici bulunmadığı takdirde, ilhamlar, kâmil insanın 
gönlünden geldiği yere, ötelere gider. Hz. Mevlâna bir başka Mesnevi beytinde dinleyicinin ârif olduğu takdirde konuşanı nasıl 
etkilediğini dile getirir de, "Dinleyiciler hakikate susamış ve hakikati arayan kişiler olursa, vaiz ölü bile olsa dirilir, konuşkan 
olur." (Mesnevi, c. I, 2379) diye buyurur. 

• Allah'ım, sözün harfsiz ve sessiz olarak belirdiği o makamı, canımıza sen 

göster. 

• Göster de tertemiz can, başını ayak yapsın da, o uzak mı uzak, o geniş mi 
geniş yokluk âlemine, yani rûhlar âlemine gitsin. 

• Rûhlar âlemi pek geniş, uçsuz bucaksız, sonsuz bir âlemdir. Bu hayaller, bu 
varlıklar hep oradan mânevi gıda alırlar, feyz alırlar. 

3095 • Hayal âlemi, rûhlar âlemine nisbetle pek dardır. Bu yüzdendir ki, 
hayallere dalmak, gam ve kederlere sebep olur. 

• Şu varlık âlemi, hayal âleminden de dardır. Bu yüzdendir ki aylar, bu 
âlemde hilal (yeni ay) gibi görülür. 



• Bu duygu ve renk âleminin, bu dünyanın varlığı, dar bir zindandan daha 

dardır. 

200 

• Bu duygu ve renk âleminin pek dar oluşunun sebebi; cüzlerden, unsurlardan 
bir araya gelişi, sayıya girişidir. Duygularımız terkip yönüne gitmekte, bizi meydana 
getiren unsurlara takılıp kalmakta ve dünyayı bize zindan etmektedir. 

• Sen eğer birliği, o birlik âlemini istiyorsan, o duyguları iyi kullan da kesret 
âleminden kurtul, vahdet âlemi (=birlik âlemi) yönüne gel. 

Nuh(a.s.)'ın: 

"Benimle uğraşmayın, Allah ile uğraşmış olursunuz; 
çünkü, benim şu görülen varlığım, Hakk'a perde 
olmuştur." diye kavmini korkutması. 

• Nuh(a.s.) dedi ki: "Ey benim sözümü dinlemiyenler, ey baş çekenler ben 
ben değilim, ben nefsanî candan öldüm, benlikten kurtuldum. Canan ile dirildim, 
canan ile yaşamaktayım. 

3125 • Ben her insanda bulunan aşağı duygulardan, beşerî hislerden kurtul- 
duğum, Hakkın varlığında yok olduğum içindir ki, Cenab-ı Hakk, göre gözüm, işiten 
kulağım ve anlayışım olmuştur. 

• Çünkü ben, artık ben değilim; bu ses, bu nefes "Hû"dan yani Allah'tandır. 
Bu sözün karşısında, söz söyleyen, inkarda bulunan kâfirdir." 

• Hz. Nuh' da Cenab-ı Hakk'm kudret eli bulunmasaydı, şirk âlemini bir tufan 
ile nasıl karma karışık ve alt üst edebilirdi? 

3138 • Bütün "biz"i ve "ben"i onun önüne koyun, mülk onundur. Mülkü O'na 

verin. 

3140 • Çünkü, o tertemizdir. Sanma layık olmayan her şeyden, noksan 
sıfatlardan münezzeh olmakla övülür. Güzel şeylere de muhtaç değildir, öze, kabuğa 
da. 

• O padişahlar padişahının hiç bir şeye tama'ı, hiç bir şeye arzusu yoktur. 
Bütün bu devleti ve nimeti halk için yaratmıştır. Ne mutlu bunları bilene, anlayana. 

• Dünya mülkü, devlet ve saltanatı, hatta dünya ve ahiret, bunları yaratmış 
olan Allah'ın ne işine yarar? 

201 

• Noksan sıfatlardan münezzeh olanın huzurunda gönlü, gözü koruyun 
gözetin de, kötü zanlar yüzünden utanca düşmeyin. 

3145 • O, gizli şeyleri de, düşünceleri de, kuruntuları da, arayıp taramaları da 
halis sütün içindeki kıl gibi görür. 

• Suretten, şekilden geçip gönlünü dünya sevgisinden ve kötü huylarından 
arıtan kişi, gayb suretlerine, gizli şeylere ayna olur. 

• Bizim gizli şeylerimizi de, şüphe yok ki anlar. Çünkü; "Mümin, müminin 
aynasıdır." 



"Gözleri yüzlerinin nûru ile nûrlansın." diye 
padişahların arif sofileri karşılarına oturtmaları. 



3150 • Her halde bunu işitmişsindir, hatırlar olmalısın; padişahların bir adeti 

vardı. 

• Yiğitler, pehlivanlar padişahların sol taraflarında dururlardı. Çünkü yiğitlik 
ve cesaret duygusunun yeri olan yürekler, bedenin sol yanındadır. 

• Defterdarlarla katiplerin yeri ise, sağ tarafta idi. Çünkü yazı yazmak ve 
defter tutmak sağ elin işidir. 

• Sofilere padişahın karşısında yer verirlerdi. Zira, sofiler, canın aynasıdır. Ve 
manen "aynadan daha parlaktırlar. 

• Onlar, gönül aynasında hiç görülmemiş, dokunulmamış şekiller, hayaller 
belirsin diye, gönüllerini zikirle ve tefekkürle cilalamışlardır. 

3155 • Aynayı mayası, yaratılışı temiz ve güzel olan kişilerin önüne 
koymalıdır. 

• Çünkü, güzel kendi güzelliğini görmek ister; bu sebeptendir ki, güzel yüz 
aynaya âşıktır. Güzel, cana cila verir, kalbi kuvvetlendirir. 216 

216 Ey güzel varlık, bir iki gün dene de aynaya bakma, kendi güzelliğinden ayrı düşmenin acısına katlanmak, 
sabretmek ne kadar zordur!" anlamına gelen bir beytinde Nahifi merhum ne güzel söylemiş: 

"Mir'ata bakma, bir iki gün, eyle tecrübe Sabreylemek firakına müşkil değil midir?" 



202 

Yusuf(a.s.)'ın huzûruna bir misafir gelmesi ve Hz. 
Yûsuf un ondan armağan istemesi 

• Çok uzak yerlerden, kalbi sevgi ve şefkatle dolu bir dost geldi, Yûsuf 
Aleyhisselam'a misafir oldu. 

• Onlar çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Ahbablık yastığına beraberce 
yaslanmışlardı. 

• Misafir, Hz. Yûsuf a, kardeşlerinin ettikleri cefaları, hasedleri hatırlattı. 
Yûsuf (a.s.) da; "O hased bir zincirdi. Biz de arslandık, bu yüzden bizim boynumuza 
takılmıştı." dedi. 

3160 • "Arslana zincire vurulmaktan utanç gelmez. O tecellî ilahî bir kaza idi. 
Biz Hakkın kazasından şikâyet etmeyiz. 

• Arslanın boynunda zincir olsa da o yine bütün zincir yapanların kuvvet 
bakımından emîridir." 

• Misafir; "Kuyuda, zindanda halin nice idi?" diye sordu. Yûsuf (a.s.);"Ayın 
eksilip hilal haline gelmesi gibi idim." cevabını verdi. 

• Görmez misin? Ay görünmez olur, sonra yeni ay haline gelir de iki büklüm 
olur, ama sonunda yine gök yüzünde bedir haline gelir, dolunay olur. 

• İnci tanesin! havanda döverler. Ama kadri yine yücelir, ya sürme olarak 
göze çekilir, yahut da macun haline getirilir, kalp ferahlığı için yenilir. 

3165 • Buğdayı toprağın altına atarlar ama, o topraktan başaklar devşirirler. 
Sonra o buğdayı değirmende öğüttüler de değeri arttı. Cana can katan ekmek oldu. 

• Ekmek haline gelen o buğdayı daha sonra, ağızda dişler arasında çiğnerler, 
ezerler. O zaman da bir akıllıya akıl olur, kişinin anlayışı olur, canı olur. 

• Daha sonra da o can, aşkta yok olup gidince buğdayın başına gelenler, 
ekincileri şaşırtmıştır. 

• Bu sözün sonu gelmez, sen geri dön de o iyi kalpli misafirin Hz. Yusuf a ne 
dediğini anlat... 

3170 • Hz. Yûsuf, başından geçenleri anlattıktan sonra misafire; "Dostum." 
dedi. "Söyle bakalım, bize ne armağan getirdin? 



203 



3192 • Haydi getir bakalım armağanını" deyince misafir bu istekten çok 
utandı da, sanki feryad eder gibi; 

• "Sana armağan getirmek için, bir kaç şeye baktım." dedi. "Fakat hiç birini 
gözüm tutmadı, hiç birini sana layık göremedim. 

• Bir tane büyüklüğündeki altın kırıntısını bir madene, bir damlayı bir denize 
armağan olarak nasıl götürürüm?" diye düşündüm. 

3195 • "Huzuruna, gönlü ve canımı bile getirmiş olsam Kirman'a kimyon 
götürmüş sayılırım. 

• Senin güzelliğinden başka hangi tohum vardır ki, bu Mısır ülkesi anbarında 
bulunmasın? Ancak, senin güzelliğinin bir eşi, bir benzeri olsun. 

• Sana gönül nûru gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna getirip sunmayı layık 
gördüm. 

• Ey güneş gibi gök yüzünün nûru olan Yûsuf, sana gönül nurundan bir ayna 
getirdim ki, o aynaya baktıkça kendi güzel yüzünü göresin ve kendinde bulunan 
güzelliği görerek hayran olasın... 

• Ey gözümün nûru, sana ayna getirdim ki, ona baktıkça ve güzel yüzünü 
gördükçe, beni de hatırlayasm." 

3200 • Misafir bunları söyledikten sonra koltuğunun altından bir ayna çıkardı, 
Hz. Yûsufa sundu. Zaten güzeller hep aynaya bakarlar. 217 

217 Hz. Mevlâna, Divan-ı Kebîr'indeki şu beyitte de aynı duyguyu ifade buyurur: 

"Tu ra ey Yûsuf-ı Mısr armaganî Çunin âyine-i rûşen haridem" (Divan-ı Kebîr, 1508) 

(Ey Mısır Yûsufu, sana böyle nûrlu, tertemiz parlak bir ayna armağan olarak satın aldım.) 

• Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hakk âşıkı! Eğer 
ahmak değil isen, Hakkın huzuruna yokluk götür. 



Armağan 

• Dostların yanına eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. 

• Cenab-ı Hakk, mahşer gününde, halka; "Kıyamet günü için ne armağan 
getirdiniz?" diye soracak. 

204 

• Sizi ilk yarattığımızda olduğu gibi, eli boş, azıksız olarak, tek başınıza 
muhtaç bir halde geldiniz." diye buyuracak. 218 

218 En'am Sûresi'nin 94. ayetinin meali şöyle: "Ey insanlar, tek ve kimsesiz olduğunuz halde bize geldiniz. 
Çocuklarınızdan, ailelerinizden, yakınlarınızdan hiç biri sizinle beraber gelmedi. Sizi ilk yarattığımızda yani ananızdan 
doğduğunuz vakit de böyle yapayalnız ve âciz, zavallı bir halde idiniz. Size verdiğimiz, ihsan ettiğimiz şeyleri de, dünya malım 
da arkanızda bıraktınız." Mevlâna bu ayete işaret etmektedir. 

• "Haydi söyleyin kıyamet günü için, armağan olarak ne getirdiniz?" 219 

219 Merhum hocam Tahirü'l-Mevlevî hazretlerinin şu kıtasını alamadan geçemedim: 

"Eli boş gidilmez, gidilen yere Rabbim, boş gelmedim ben suç getirdim. Dağlar çekemezken o ağır yükü 
İki kat sırtımda pek güç getirdim." 

3175 • Yoksa, sizde dünyadan ahirete dönmek ve Allah'ın huzuruna çıkmak 
ümidi yok mu idi? Kur'an'ın kıyamet hakkındaki haberi, size boş mu görünmüştü? 

• Kıyamet gününü inkar etmiyorsan, o dostun kapışma böyle eli boş olarak 
nasıl ayak atıyorsun? 

• Azıcık olsun, uykuyu, yemeyi içmeyi bırak da Hakk'la buluşacağın zaman 
için bir armağan hazırla... 

• Ey Hakk âşıkı, geceleri az uyuyanlardan, seher vakitleri günahlarının 
bağışlanmasını isteyenlerden ol. 

3180 • Ana rahmindeki çocuk gibi azıcık oyna, kımılda da sana, nûr gören 
duygular bağışlasınlar. 

• Ana rahmine benzeyen, şu sıkıntılı, kasvetli, kederlerle dolu dünyadan dışarı 
çıkarsan, yer yüzünden daha geniş, daha ferah bir âleme çıkmış olursun. 



• "Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Kulluk, ibadet edilecek yerleci çoktur." 
demişlerdir ya, işte o geniş yer, peygamberlerin gitmiş oldukları yerdir; mânâ 
âlemidir. 

• O geniş sahada, gönül daralmaz. Yaş ağacın dalı orada kurumaz. 

Uyku ve duygular 

• Ey Hakk yolcusu, sen şimdi duyguların yükü altında ezilmektesin. Bu 
yüzdendir ki yorgunsun, bitkinsin, zayıfsın, düşecek gibisin. 

205 

3185 • Fakat uykuya varınca, duygularının yükünden kurtulursun. Yorgunluk 
bitkinlik duymazsın. Üzüntüler, acılar gider. Zahmetten, sıkıntıdan eser kalmaz. 

• Biz gafiller, ancak uykuya dalarak, duygularımızın etkisinden kurtulurken, 
velîler, uyanık iken de duygularının yükünden kurtulmuşlardır. Bu yüzdendir ki, bizi 
üzen, perişan eden olaylar onları hiç bir zaman üzmez, onlar hiç bir zaman 
korkmazlar, mahzun olmazlar. 

• Ey inatçı kişi, velîler Ashab-ı Kehf dir. Onlar ayakta da, dönüp dolaşırlarken 
de uykudadırlar. 

• Cenab-ı Hakk onları, kendilerinin haberi olmadan, durmadan sağa sola 
çevirir, işe, güce sokar. 220 

"'"Ashab-ı Kehf: Dinlerini korumak için bir mağaraya sığınmış ve orada yüzlere sene uyuyakalmış yedi kişi ile 
köpeklerine verilen addır. Allah onları, uykuda oldukları halde sağ ve sol taraflarına çevirdiğini Kur'an-ı Kerîm' de beyan 
buyuruyor. Kehf Sûresi: 18. 

• Sağ yana çevirmek nedir? İbadetler, iyilikler, güzel, hayırlı işlerdir. Sola 
çevirmek ise yemek, içmek, bedene ait işlerdir. 

3190 • Bu iki çeşit iş, peygamberlerde de, kendilerinin haberi olmadan, sesin 
dağa çarparak geri gelmesi gibi meydana gelir. 

• Dağ, hayır olsun şer olsun; senin sesini, sana geri gönderir. Ama, dağın bu 
iki sesten de haberi yoktur. 

Kendini olgun sanmaktan daha kötü bir hastalık 
olmaz. Bu hastalık İblis hastalığıdır. 

3202 • Varlık, ancak yoklukta görünebilir. Zenginlerin zenginliği, ancak 
yoksullara yaptıkları cömertlikle belli olur. 

• Her nerede yokluk, eksiklik bulunursa, orası bütün sanatların, hünerlerin 
aynası olur. 

• Zayıf, hasta bulunmazsa hekimlik sanatının güzelliği nasıl olur da kendini 
gösterir. 

3210 • Noksanlar, kemal vasfının; olgunluğun aynasıdır. Horluk da 
üstünlüğün, büyüklüğün aynasıdır. 

• Çünkü, zıttı meydana çıkaran, onun zıttı olan şeydir. Balın tatlılığı, sirkenin 
ekşiliği ile belli olur. 

206 

• Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya doğru on at çatlatarak koşar. 

• Kendini olgun sanan zavallı ise. Celal sahibi Allah'a doğru, bu zannı 
yüzünden yükselemez. 

• Ey kendini olgun gören kişi, senin ruhunda kendini olgun sanmaktan daha 
kötü bir illet olamaz. 

3215 • Senden bu kendini beğenme, kendini olgun görme hastalığı gidinceye 
kadar gönlünden, gözünden çok kanlar akar. 



• Bu hastalık, iblis hastalığıdır, iblis, benliğe kapılmıştı da; "Ben Âdem'den 
daha hayırlıyım." demişti. Aslında bu hastalık, her mahlukun, her insanın nefsinde 
vardır. 

• İblis hastalığına tutulmuş kişi, her ne kadar bazen kendini hor ve mütevazi 
görür, öyle gösterirse de sen dibinde pislik bulunan bir derenin suyunun saf 
görünüşüne aldanma... 

• Ey alçak gönüllülük, tevazu perdesi altında benlik hastalığını gizleyen kişi, 
birisi denemek kastı ile seni kızdıracak, coşturacak, karıştıracak olursa, içinde pislik 
bulunan su bulanır da pisliğin rengi meydana çıkar. 

• Ey genç, ey toy kişi, her ne kadar, senin varlığının ırmağı, kendini sana, saf 
duru ve lekesiz gibi gösterirse de aldanma. Onun dibinde pislik vardır; bulanmak için 
fırsat beklemektedir. 

3220 • Yol bilen, anlayışlı pir, nefis ve ten bağlarına ark açar, su akıtır da 
oradaki pislikleri temizler. 

• Pis ve murdar bir su akıntısı necaseti, pisliği temizleyebilir mi? İnsanın 
kendi bilgisi, kendisinde bulunan aşağı duyguları içinden süpürüp atabilir mi? 

• Bir kimse, kendi deresini nasıl temizleyebilir? İnsanın bilgisi, ancak Allah'ın 
ilminden feyz alınca yararlı olur. 



Vahiy katibine vahyin ışığı vurunca, ayeti Peygamber 
efendimizden önce okuması ve "Bana da vahiy geliyor." 

diye sapıtması 

• Hz. Osman'dan önce bir katip vardı ki, vahiy olunan ayetleri dikkatle 
yazmaya çalışırdı. 

• Hz. Peygamber kendisine vahy edilen ayetleri söyleyince, o her bir kağıda 
yazardı. 

207 

3230 • Vahyin nûrları o katibe de vurunca, gönlüne bazı hikmetler doğardı. 

• Peygamberimiz de, onun gönlüne doğan hikmetleri aynen ifade buyururdu. 
O zavallı kişi, bu yüzden ne oldum delisi oldu da yoldan çıktı. 

• "Allah nûru ile nûrlanan peygamber ne söylüyorsa, o hakikat, benim 
gönlüme de doğuyor." demeğe başladı. 

• Onun bu düşüncesinin ışığı, Resûlullah Efendimize aksetti. Allah'ın kahrı 
da, o katibin canına geldi çattı. 

• Hem katiplikten çıktı, hem dinden. Kin güderek, Resûlullah Efendimizin ve 
İslam Dininin düşmanı oldu. 

3230 • Hz. Mustafa (s.a.v) Efendimiz; "Ey inatçı kâfir, mademki nûr 
sendendi, neden şimdi nûrsuz kaldın, kapkara kesildin? 

• Eğer ilahî bir nûr kaynağı olmuş olsaydın, senden böyle kapkara su fışkırır 
mı idi?" diye buyurdu. 

• Şunun bunun yanında adı kötüye çıkmasın diye katip, ağzını açıp bir şey 
söylemedi. 

• Bu nedenle, için için yanıp yakılıyor, fakat tuhafı şu ki, gururundan tevbe 
edemiyordu. 

• Ah ediyordu, fakat bu faydasız bir ah idi. Zira kılıç gelmiş başı uçurmuştu. 
3254 • Hikmetin gönlüne aksedişi, o kötü huylu katibi yoldan çıkardı. Sen de 

kendini görme, kendinde bir şeyler bulma da, bu görüşün seni doğru yoldan 
saptırmasın. 



Gönlünde bulduğun manevî zevkten ötürü gurura 
kapılma. Kendini görme, kendini bir şey sanma. 

3254 • Kardeşim, gönlünde buldukların, sana akıp gelen hikmet, güzel 
duygular, mânevi zevkler senin değildir. Abdalın yani bir velînin himmetidir. Bu 
duygu sana eğreti olarak verilmiştir. 

•Bir velînin kitabını okudun, sözlerini duydun, gönül evi kendinde bir nûr 
bulmuştur. Ama, bu nûr evi çok aydınlık olan komşudan gelmektedir. 

• Allah'ın lütfü eseri, sana gelen nûrdan, gönlünde bulduğun mânevi zevkten 
ötürü gurura kapılma; bunu verdiği için Allah'a şükret. Sözüme kulak ver, sakın ha, 
kendini görme, kendini bir şey sanma. 

108 

• Yüzlerce yazıklar olsun, yüzlerce eyvahlar olsun, kendisine akseden bu 
eğreti hali, bu eğreti hikmeti kendinden bilmiş ve Hakk kapısından uzaklaşmış 
kişiye, ümmetlere... 

• Ben hangi makamda, hangi mertebede olursa olsun, kendini hakikat 
sofrasına ulaşmamış ve Allah'a yakınlık nimetine ermemiş gören kişinin kuluyum, 
kölesiyim. 

3260 • Hakk yolcusunun bir gün kendi evine ulaşabilmesi için, bir çok ko- 
nakları bırakıp gitmesi gerek. 

• Kardeşim, Hakka yakınlık, sonu olmayan bir dergahtır. Böyle olduğu için 
hangi makama, hangi mertebeye varırsan, sakın durma, Allah aşkı ile ilerle... 

• Demirci ocağında, demir kıpkırmızı oldu ama, aslında, o kıpkırmızı değildir. 
O renk, ocağın ona verdiği eğreti bir renktir. 

• Penceredeki cam, yahut ev nûrlanırsa, aydınlanırsa, o nûru, o aydınlığı sakın 
camdan ve evden bilme. O nûr ve aydınlık güneştendir. Her bina, her duvar; "Bende 
aydınlık var. Bu aydınlık başkasının değil, benimdir." diye söylenir. 

• Güneş de der ki: "Ey zavallılar, ey anlayışsızlar, ben batayım da aydınlığın 
kimden olduğunu, nereden geldiğini anlayın." 

3272 • Suyun kaynayışı nasıl ateşin eseri ise, dilin konuşması, gözün görmesi, 
kulağın işitmesi de rûhun ışığı, rûhun eseridir. 

• Rûhun ışığı nasıl bedene vuruyor, onu etkiliyorsa, Hakkın velîsi olan 
abdalın ışığı da benim ruhuma vurmadadır. 

3252 »Bu duyguları duyduğun için neşelen, sevin; Hakk yolunda sakın 
ümitsizliğe düşme. Darda kalana, feryad edene yetiş; Allah'a yalvar, feryad et... 

• De ki: Ey bağışlamayı, affetmeyi seven Allah'ım, bizi affet. Ey eskimiş, 
yerleşmiş, müzminleşmiş hastalıkların hekîmi, bizi bağışla. 

3274 • Şunu iyi bil ki, canın canı olan velî, bir candan ayak çekecek olursa, o 
can cansız bir beden haline gelir. 221 

221 Canın cansız oluşu nedir? Bir velînin ışığı ile nûru ile aydınlanmayan rûh, "insanî rûh" vasfını kaybeder de 
hayvanlarda bulunan "hayvani rûh" olur. Böyle bir kişi, hayvani rûhla hareket eden, gezip dolaşan bir cesed gibidir. 



209 

Yaz mevsiminin yeşilliklere, rûhun da bedene 
seslenmesi. 

3265 • Bahar mevsimi gelince, yeşillikler; "Biz kendiliğimizden yeşerdik, 
sevinçliyiz, gülüyoruz, pek güzeliz." derler. 



• Yaz mevsimi onlara der ki: "Ey varlıklar, ben geçip gidince halinizi 
görürsünüz." 

• Beden de güzelliği ile övünür, nazlanır durur. Çünkü onda gücünü 
kuvvetini, kolunu kanadını gizlemiştir. 

• Rûh bedene seslenir de der ki: "Sen de kim oluyorsun? Ey süprüntülük, bir 
iki gün benim ışığımla dirilip yaşadın. 

• Halbuki işven, nazın cihana sığmıyor. Dur hele senden bir ayrılayım, halini 
o zaman gör." 

3270 • Ey güzel varlık, senin için yanıp tutuşanlar, sen ölünce çabucak senin 
mezarını kazarlar. Bir an önce seni evinden atarlar. Sonra, seni yılanlara, karıncalara 
gıda olmak için toprağa gömerler. 

• Sen hayatta iken, evinde, çok defa senin önünde ölüme râzı olan yok mu? 
İşte o, cesedinin pis kokusundan burnunu tıkar. 



Hak yolunun bağları ve engelleri 

3270 • Allah, namus, ar ve hayayı yüz batman ağırlığında bir demir bağ, bir 
demir bukağı haline koymuştur. Nice kişiler bu görünmez bağa bağlanıp 
kalmışlardır. 

• Kibir ile kâfirlik, Hakk yolunu öyle bir bağlamıştır ki, kibirli olan, kâfir 
olan açıkça ah bile edemez. 

• Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar varan 
demir çenberler geçirdik. Bu yüzden onlar, başlarını kaldırmaya zorlanmışlardır." Bu 
zincirler, bizzat insanın kendindendir, kendi içindendir. Hariçten vurulmuş da 
değildir. 222 

222 Bu ve bundan sonraki beyitte Yasin Suresi'nin 8-9. ayetlerine işaret vardır. Beyitlerde geçen bağlar, manevî 
bağlardır. Dünya sevgisi, nefsanî duygular, hiddet ve şehvet gibi batını zincirlerdir. Bu bağlar, günahkarların başlarını Hakk 
yoluna çevirtmez, onlar başlarını yukarı kaldırmışlar, hakikati göremez olmuşlardır. 

• "Onların önlerine, ardlarına engeller koyduk, gözlerini perdeledik." diye 
buyurdu. Bu hale düşen, önündeki, ardındaki engeli göremez. 

210 

• O, öne dikilen engel, ovanın rengindedir, görülmez ve bu engele uğrayan, 
bu engelin kaza ve kader engeli olduğunu bilemez. 223 

223 İşlediğimiz günahlar, beden ovasında bulunan sıfatların, huyların rengine bürünür de, ar, namus, kibir, küfür, 
hiddet, şehvet halinde karşımıza çıkarlar. Gafil kişi bilmez ki, bizi Hakk yolundan alıkoyan bu engeller, ilahî kazanın 
engelleridir. Bu ilahî takdirin, bu alın yazısının önünde ancak iyilik yaparak, sadaka vererek, çok ibadet ederek, insan gibi 
yasayarak, yoksullara yardım ederek kısmen kurtulabiliriz. 

Bir arifin şu anlamdaki beyti de gösteriyor ki, Hakk âşıkları için en büyük sed, en büyük engel varlık-benlik'tir: 
"Aşıklar için varlıktan başka büyük bir set, bir engel yoktur. Bu sebeple varlıktan, benlikten kurtulmuş kişiler için, muhabbet 
yolunda bir tehlike yoktur." 

3245 • Senin bu dünyada karşına çıkan, seni etkisi altında bırakan fani 
sevgilin, gerçek ve asıl sevgilinin yüzünü göstermeğe engel olmaktadır. Sahte mürşid 
de, senin gerçek mürşidinin sözünü dinlemene mani olmaktadır. 

• Nice kâfirler var ki, din sevdasına düşmüşlerdir. Gerçek dini bulacak gibi 
olmuşlardır. Fakat ar, namus, kibir, şu ve bu onlara bağ olmuştur. 

• Bu gizli bir bağdır ama, demirden de beter ve kuvvetlidir. Demir bağı ancak 
balta kırar. 

• Demir bağı, demir zinciri kırmak, ondan kurtulmak mümkündür. Fakat, 
gaybın bağladığı gizli bağa, kimsecikler çare bulamaz. 



Felsefeci gönül ehli olmadığı için aklına güvenir de 
inkar yollarına sapar. 

3278 • Felsefeci aklınca düşüncelere dalar, fikirler yürütür, zanlara kapılır da, 
cansız sandığı varlıkların dile gelmelerine, konuşmalarına inanmaz. Ona de ki: "Sen 
git de başını duvara vur." 

• Suyun sözünü, toprağın sözünü, balçığın sözünü ancak gönül ehli duyar, 
anlar; sen anlıyamazsın. 

3280 • Hannane Direği'nin iniltisini inkar eden felsefeci, velîlerin duygularına 
yabancıdır. 224 

224 Medine'de ilk mescidde minber yoktu. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) mihrabın yanında bulunan bir hurma direğine 
dayanır, hutbesini irad buyururdu. Cemaat çoğalınca geride kalanlar, aziz Peygamberimizi göremiyorlar, mübarek sözlerini 
gereği gibi işitemiyorlardı. Bu sebeple, üç basamaklı, üstünde oturacak yer olan küçük bir minber yapıldı. Peygamber 
Efendimiz mihrabın yanına konulmuş olan bu mütevazı minbere çıkıp hutbesini okumaya başlayınca, evvelce hutbe okurken 
dayandığı di- rekten iniltiye benzer bir ses duyuldu. Orada bulunan cemaat bu sesi, bu iniltiyi duydu. Peygamberimiz (s.a.v.), 
minberden indi, gidip o direği okşadı, ses kesildi. Peygamberden ayrı düştüğü için inleyen bu direğe "İnleyen Direk" anlamına, 
"Hannane" dendi. 

211 

• O der ki: "Velîlere karşı gönüllerde uyanan sevda, aşırı sevgi, insanlarda bir 
çok hayaller yaratır, onların düşüncelerini etkiler de, onları olmayacak şeylere 
inandırır." 

• Halbuki bu düşünce, felsefecinin fesad ve küfrünün aksidir. Bu inkar hayali, 
ona fikrinin çarpıklığından, inanışının bozukluğundan gelmiştir. 

• Felsefeci, şeytanı da inkar eder. Fakat inkar ettiği anda, bir şeytanın, yani 
nefsinin maskarası olduğunun, sapıttığının farkına varamaz. 

• Ey filozof, şeytanı görmedi isen, kendine bak, yüzünden şeytanlık akıyor. 
Alnında da sefahatin, çılgınlığın izleri var. 

3285 • Gönlünde şüphe olan, kıvranıp duran kişi de dünyada gizli bir 
felsefecidir. 

• Filozof meşreb olan, fakat Allah'a dine inanan bazı kişilerin zaman zaman 
felsefe damarları kabarınca inkara dönerler, yüzleri kararır. 

• Ey müminler, uyanık olun, sakının; o damar , o felsefeye inanış fikri sizde 
de var. Sizde daha bilmediğiniz, akıl erdiremediğiniz nice sonsuz âlemler var. 

• Ey Hakk âşıkı, sakın kendine güvenme. Yetmişiki milletin, yetmişiki çeşit 
inancı, senin gönlünün derinliklerinde gizlenmiş, fırsat kollamaktadır. 

Din yüzünden güçsüz düştüğün bir gün, İslam'a aykırı olan bu inançlardan 
biri, seni doğru yoldan çıkarırsa, eyvahlar olsun haline. 225 

225 Bir hadis-i şerifte: "İslam'ın yetmiş üç fırkaya ayrılacağı, bunların yetmiş ikisinin sapıklık içinde olacağı, yalnız 
bir fırkanın doğru yolda bulunacağı, bu fırkanın da, sünnet ehli fırkasının yolu olduğu" beyan buyurulmuştur. Bu beyitte bu 
hadise işaret edilmektedir. Mu'tezile, Cebriye gibi sapık fırkaların inancı, Hz. Mevlâna zamanında da yaygın bulunduğu için 
Mevlâna eserlerinde bilhassa Mesnevî-i Şerifinin bir çok yerlerinde, müminleri bu sapık inançlardan kurtarmaya çalışmıştır. 

• Gönlünde İslam'a aykırı ufak bir inanç bulunan kişinin kalbi, kıyamet 
gününün korkusundan yaprak gibi titrer. 

3290 • Ey gafil insan, sen kendini iyi bir insan gördüğün için, iblis ve 
şeytanlara atıp tutuyorsun. 226 

226 Bu beytin aslında: "İblis" ve "Div" kelimeleri geçmektedir. Bunların ikisi de şeytan demektir. Fakat burada ikisi de 
aynı manaya gelir. Şöyle ki İblis Hz. Adem'e secde etmeyen asıl şeytandır. Div (=şeytan) ise İblis'in çocukları ve torunlarıdır. 
Çünkü, şeytanlar da insanlar gibi doğmakta ve çoğalmaktadırlar. Her insanın bir şeytanı vardır. İşte nefsimiz bizim 
şeytanımızdır. "Ya Rabbi erkek ve dişi şeytanlardan sana sığınırım" hadisi meşhurdur. Şeyh Sadî'ye; "Şeytan mı daha kötüdür, 
insan mı?" diye sormuşlar. Şeyh şöyle cevap vermiş: "Şeytan Kur'an okunurken kaçar, fakat insan Kur'an'ı çalar, götürür." 

212 

• Fakat can postunu ters giyince, onun iç yüzü meydana çıkar. O zaman din 
ehlinden nice ahlar, eyvahlar duyulur. 

• Ayarları belli olmayan altın yaldızlı şeyler, dükkan camekanında parlarlar, 
güler dururlar; çünkü mihenk taşı gizlidir. 

• Ey ayıpları, suçları örten Allah, perdemizi kaldırma; imtihan zamanında, her 
şeyin açığa vurulacağı kıyamet gününde, bize sen yardımcı ol, sen bizi koru. 



• Ey gafil insan, yaptığın ibadetlerle, iyiliklerle kendini kurtulmuş bilme, 
Hakkın rahmetinden kovulmuş olan melun İblis, yüzbinlerce yıl Allah'ın en 
yakınlarındandı, meleklerin emîri idi. 

• Bilgisi ve ibadeti ile gurura kapıldı, nazlandı. Adem Aleyhisselam ile 
uğraştı. Onu küçük gördü de pislik gibi rezil oldu gitti. 



Bâûr oğlu Bel'am'ın hikâyesi 

• Dünya halkı, Bâûr oğlu Bel'am'a zamanın Isâ'sı imiş gibi gönül vermişler, 
ona tabi' olmuşlardı. 227 

227 Bel'am hikâyesi, A'raf Sûresi 175-176. ayetlerde geçmektedir. 

• Hiç kimse ondan başkasına secde etmezdi. Nefesi şifalı idi, hastalara sağlık 

verirdi. 

3300 • Halkın gösterdiği saygı ve sevgiden ötürü gurura kapıldı, kendini 
kemal sahibi üstün bir varlık sandı ve Mûsâ (a. s.) ile pençeleşti. Sonra ne hale 
geldiğini işitmişsindir. 

• Dünyada yüzbinlerce İblis ve Bel'am gibileri vardır ki, onların halleri de, 
gerek gizli gerek aşikar, böyle olmuştur. 

• Allah diğerlerine örnek olsun diye, bu ikisini de meşhur etti. 

• Bu iki hırsızı darağacına çekti. Yoksa kahrına uğramış, daha nice hırsızlar 

var. 

• Bu ikisinin perçeminden tuttu da, sürükleyip şehre getirdi. Yoksa onun 
kahrıyla ölenleri saymaya imkan yok. 

3305 • Öyle diyelim ki: Sen Allah'ın sevgili bir kulusun, naziksin, nazeninsin 
bir çok lutuflara, ihsanlara nail olmuşsun. Bunlardan gurura kapılıp haddini aşma, 
Allah'tan kork, Allah aşkına haddini aşma. 

• Allah'ın indinde, senden daha makbul, daha sevgili birine sataşırsan, seni 
yerin yedi kat dibine sokar. 

213 

• Ad ve Semud kavminin hikâyeleri ne yüzden söylenip duruyor? Pey- 
gamberlerin, Allah'ın indinde son derece nazik ve nazenin olduklarını bildirmek 
içindir. 

• Karun'un yere geçmesi, Lût kavminin başlarına taş yağması, Semud 
kavminin yıldırımla helâk olması, hep peygamberlerin yüceliklerini bildirmek 
içindir. 228 

228 Yere geçen Karan ile, miladdan 543 yıl önce bizim Manisa civarında Sard şehrinde hükümdar olan ve İranlılar 
tarafından mağlup ve esir edilen Krezus'ı birbirine karıştırırlar, ikisi de zenginlikleri ile meşhur olup azdıkları için belalarını 
bulmuşlardır. Başlarına taş yağan kavim ise Lût ve Hud peygamberlerin kavimleridir. Sesle helâk edilenler ise Semud kavmidir. 
Bunların kıssası, Ankebût Suresi'nin 40. ayetinde geçer. Beytin aslında geçen nefs-i natıka, insandaki idrak ve natıka kabiliyeti 
ile tecellî eden mânevi haldir. Bu hal maddî olmayıp, Cenab-ı Hakk'ın sevdiği peygamberlerine lütfettiği yücelik, üstünlüktür. 

• Bütün hayvanları insan için, bütün insanları da bir akıl için oldur gitsin. 
Yani, üstün varlık olduğu için (eşref-i mahluk) hayvanlar insanlara kurban olsun. 
Bütün insanlar da, insanların seçkinleri oldukları için, peygamberlere kurban 
olsunlar. 

3310 • Akıl dedikleri nedir? Akıllı kişinin "Külli aklı"dır. "Cüz'î akıl" da 
akıldır ama, pek zayıf bir akıldır. 229 

22 'Şarihler küllî aklı peygamberlerin ve velîlerin aklı olarak tavsif ediyorlar, ilahî akıl ve Hz. Muhammed'in nûra 
diye de adlandırıyorlar. Cüz'î akıl ise akl-ı maaş, yani, dünyevî işlerimizi idare eden, çeviren akıl olarak görüyorlar, insan, küllî 
akla yol bulursa, o zaman şu gölge varlığından kurtulup gerçek varlığa kavuşur da bir çok "mânevî sırlara aşina olur, diye haber 
veriyorlar. 

• İnsanlardan kaçan vahşi hayvanların hepsi, insanlara alışmış, insanların yanı 
başında yaşayan hayvanlardan aşağıdır. 



• Vahşi hayvanların kanı insanlara mübahtır. Çünkü onlar, üstün akıldan 
mahrumdur. 

• Vahşi hayvanlar, insanlara aykırı oldukları, insanlarla anlaşamadıkları için 
yüceliklerini, üstünlüklerini kaybetmişler, bu yüzden alçalmışlardır. 

• Şu halde ey zavallı adam, mademki arslandan korkup kaçan yaban eşeği gibi 
oldun, yani nebilerden ve velîlerden ürktün, artık senin, ne şerefin kalır, ne de 
itibarın. 

3315 • Eşek, işe yaradığı için öldürülmez. Fakat vahşileşir, insandan kaçarsa, 
kanı mübah olur, öldürülür. 

• Gerçi eşeğin kendisini kötülükten koruyan bilgisi yoktur. Fakat merhameti, 
rahmeti pek çok olan Allah, onu hiç de mazur görmüyor, vahşi ve saldırgan olursa, 
öldürülmesini günah saymıyor. 

214 

• Peki ey aziz dost... Allah ve peygamber sözüne karşı vahşileşen, onu 
dinlemez ve dinletmez bir hale gelen insan nasıl mazur görülür? 

3320 • Bir akıl, aklın aklından kaçarsa, akıllılık mertebesinden çıkmış, 
hayvanlara katılmıştır. 230 

230 Aklın akıldan kaçması, akıl mertebesinden, yani insanlık mertebesinden hayvanlık mertebesine düşüşü ifade 
etmektedir. Bu beyitlerde bir çok sırlar gizlidir. Üstün akıldan mahrum olan hayvanların öldürülmesi mübah görülmüş, yani 
öldürülmesine izin verilmiştir; amma ey Hakk talibi, sen kendi içindeki, gönlündeki hayvan siretleri, hiddeti, şehveti, fani 
zevklere meyleden hayvani ve nefsanî duygularını öldürerek gerçek insan ol. Çünkü nefsine tabi' olunca, Furkan Sûresi'nin 45. 
ayetinin ifade buyurduğu mertebeye düşersin: "Onlar hayvan gibidirler, belki hayvanlardan da aşağıdırlar." (Furkan Sûresi 45) 
Gerçek insan ol da külli akla yol bul. Kendi kâfir nefsinle savaş, başkaları ile didişmekten kurtul. Sen ben kavgasını at, 
beşeriyeti melekiyet ile; hayvanlığı da insanlıkla değiş. 

Hârut ve Mârut hikâyesi 

• Peygamberlere ve velîlere uymayan kişi, meşhur Harut ile Marufa benzer. 
Onlar da gururlarından ötürü zehirli oka, ilahî kazaya hedef oldular. 

• Onlar kendi kuvvetli yaradılışlarına; melek olduklarına güvendiler, fakat su 
sığırının arslana güvenmesi nedir? 

• Sığırın yüz boynuzu olsa da bunlarla korunmaya çalışsa, erkek arslan, yine 
onun boynuzunu kırar. Yine onu paralar, gider. 

3325 • Kasırga, pek çok ağaçları kökünden söker, yıkar. Fakat yeşermiş bir 
ota ihsanlarda bulunur. 

• O sert rüzgâr, körpecik otun zayıflığına acır. Ey gönül, artık sen de güçten, 
kuvvetten dem vurma. 

• Balta, ağaç dallarının çokluğundan, sıklığından hiç korkar mı? Hepsini 
paramparça eder, kesip biçer. 

• Fakat kendini zayıf bir ota vurmaz; keskin ağzını, keskinlik ve sertlik 
gösterenlerden başkasına değdirmez. 

• Alev odunun çokluğundan üzülür mü? Kasap koyun sürüsünden korkar mı? 
3330 • mânâ karşısında suret, şekil nedir? Pek zayıf ve âciz bir şeydir. Göğü 

baş aşağı ters çevrilmiş bir kase gibi tutan, kendi manasıdır, sonsuzluğudur. 

215 

• Sen şu dolap gibi dönüp duran gök yüzünü düşün; onun dönüşü nedendir? 
Ona işaret eden, ona yol gösteren "Akl-ı Külf'den, ilahî akıldandır. 

• Evladım, etten kalkana benzeyen şu bedenin yürüyüşü, hareket edişi de, 
onda gizli bulunan rûh yüzündendir. 

• Şu rüzgârın esişi, dönüp dolaşışı, ondaki mânâ yüzündendir. Su olmazsa, 
değirmen çarkı dönebilir mi? 

• Bu nefesin alınıp verilmesi, ciğere girip çıkması, nedendir? Yaşama aşkıyla 
dolu olan can yüzündendir. 



3339 • Kat kat yerlerle gökler, ve yerlerle göklerde bulunanların hepsi, o can 
deryasında, o mânâ denizinde çör çöp gibidir. 

• Suda çör çöpün şuraya buraya vurması, oynayıp durması, yine sudandır, 
suyun dalgalanmasındandır. 

• Harut ve Marut dünya halkının günahını ve kötülüğünü görünce, 

3345 • Öfkelerinden ellerini ısırıyorlardı. Fakat, onların halkın ayıplarını, 
kusurlarını gören gözleri, kendi ayıplarını görmüyordu. 

• Çirkin bir adam aynaya bakmıştı, orada kendi çirkinliğini görünce, kızmış, 
yüzünü çevirmişti. 

• Kendini gören, kendini beğenen kişi birisinde bir suç görünce, içine 
cehennemden bir ateş düşer, onu yakar. 

• Böylece kendini beğenen kişi, sözde, din gayretine kapılır, başkasının 
günahı ile yanar yakılır da kendi günahını, kendi kâfir nefsini görmez. Din 
gayretinin belirtisi bambaşkadır. Bütün bir küfür dünyası, o ateşin nûru ile yemyeşil 
olur. 

3350 • Cenab-ı Hakk Hârut ile Mârufa "Eğer siz nûrdan yaratılmış masum 
melekler iseniz, şeytan tarafından aldatılmış ve günaha girmekle yüzleri kapkara 
kesilmiş kişileri görmeyin. 

• Ey gök yüzü ordusu, ey benim meleklerim, şükredin ki, sizler şehvetten, 
cinsel isteklerden kurtulmuşsunuz. 

• Eğer insandaki şehveti size de verecek olsam, artık gökyüzü sizi kabul 

etmez. 

• Sizdeki temizlik ve iffet benim temizliğimin, benim korumamın 
aksindendir. 

• Sizdeki temizliği, masumluğu benden bilin, kendinizden değil; kendinize 
gelin, kendinize gelin de lanetlenmiş şeytan sizi yenmesin. 

216 

3415 • Gerçi siz, üstün meleklerden Hârut ile Mârufsunuz. En yüksek ma- 
kamda 'Biz sana saf saf ibadet ediyoruz.' diyen, mutlu çekingenlerin en 
ilerisindesiniz. 

• Kötülerin kötülüklerine acıyınız, benlik ve kendini görüp beğenme 
uçurumlarının etrafında dolaşmayınız. 

• Başkalarının kusurlarını görüp, kendinizi beğenmeyiniz ki, Hakkın izzeti 
pusudan çıkıp sizi, baş aşağı yerin dibine düşürmesin." 

• Meleklerin her ikisi de; "Ey Allah emir, ferman senindir. Senin koruman ve 
emanın olmazsa, nerede eman bulunur?"dediler. 

• Böyle söylüyorlardı ama, içlerinden "Bizim gibi iyi kullardan nasıl kötülük 
gelir diye yürekleri çarpıyor ve kendilerini yine de üstün görüyorlardı. 

3420 • Bu iki meleğin kalplerindeki huzursuzluk, yeryüzüne inip hükmetmek 
arzuları, onları rahat bırakmadı ve gönüllerine kendini beğenme tohumunu ekti. 

• İnsanlara seslenerek; "Ey unsurlardan meydana gelenler." diyorlardı, "Bizim 
gibi rûhanî mahlukların temizliğinden haberleri olmayanlar... 

• Biz şu gökyüzünde, teşbih ve ibadetlerle nûranî tüller, perdeler dokuyalım, 
yer yüzüne inince adalet ve fazilet şadırvanları kuralım. 

• Haksızlıklar içinde bunalan yeryüzünde, gündüzleri, adaleti derleyip 
toplayalım; ibadetler edelim, hayırlı işler yapalım. Sonra gece olunca, yine uçup 
gökyüzüne çıkalım. 

• Böylece, bu kötülüklerle dolu zamanın ve bu ahlaksızlık devrinin şaşılacak 
büyükleri ve faziletli varlıkları olalım; haksızlıkları, fenalıkları giderelim; yeryüzüne 
adalet ve emniyet yayalım. 

3425 • Gök yüzünün halini, yeryüzü ile kıyaslamak doğru olmaz, arada gizli, 
ince bir fark vardır." 



Manevî neşeyi ve kendinden geçiş halini cahillerden, 
anlayışsız kişilerden saklamak gerekir. 

• Kendini gizleyen ermişlerden Hakim Senaî Hazretlerinin şu sözüne dikkat 
et: "Nerede Mansur şarabı içti isen, oraya baş koy, yat." 231 

231 Hallac-ı Mansur Hazretlerini kendinden geçiren, onu sonsuz bir mânevi zevke düşüren, coşturan, ona "Ene'l- 
Hakk" (=Ben Hakk'ım) dedirten, onu darağacına çektiren ilahî sevgi şarabı. 

217 

• Çünkü meyhaneden çıkıp yolunu kaybeden sarhoş, çocukların maskarası 

olur. 

• O böyle düşe kalka giderken, çocuklar peşine düşerler. Çocukların onun 
sarhoşluğundan, içtiği şarabdan aldığı mânevi zevk ve neşeden haberleri bile yoktur. 

• Sarhoş ise sağa sola yalpa vurur. Bazen yola yıkılır, çamurların içine düşer, 
her ahmak da ona güler durur. 

3430 • İlahî aşk şarabıyla mest olmuş kişilerden başka, bütün halk, çocuktur. 
Nefsin isteklerinden kurtulanlardan gayrı erkeklik çağına girmiş, ergin kimse yoktur. 

• Cenab-ı Hakk "Dünya oyundur, oyuncaktır. Siz de çocuklarsınız." 232 diye 
buyurdu. Gerçekten de Allah ne güzel, ne doğru buyurmuştur. 

232 Ankebüt Sûresi 64. 

• Sen de oyunu, oyuncağı bırakmadıkça çocuksun; rûh arınmadıkça nasıl 
temiz olabilirsin? 

• Ey genç! Dünyada her zaman istenen, peşinde koşulan, bir türlü terk 
edilemeyen bu şehvet, çocukların evlenme oyununa benzer. 

• Çocuğun evlenmesi, Rüstem gibi güçlü, kuvvetli bir yiğidin, bir gazinin 
evlenmesine nisbetle bir oyundan ibarettir. 

3435 • İnsanların birbirleri ile savaşmaları da çocukların savaşma benzer. 
Tamamiyle özsüzdür, temelsizdir, manasızdır. 

• Hepsi de tahta kılıçlarla savaşırlar. Hepsi de faydasız bir şeyle uğraşır 
dururlar. 

• Hepsi de kamış çubuklardan atlara binerler de; "Bu bizim Burak'ımız, 
Düldül gibi giden atımız." derler. 

• At diye bindim sandıkları o kamışları sürükleyerek taşıdıkları halde, 
bilgisizliklerinden kendilerini atlar üstünde, yol alıyor gibi görürler. 

• Hakk atlılarının bir gün, at sürerek dokuz kat göğü aşacakları, ötelere 
geçecekleri günü bekle de gör. 

3440 • O gün, rûh da melek de Hakka doğru yükselir. Şu var ki, rûhun 
yükselişinden gökler titrer. 

• Hakk atlıları göklere doğru at sürerken, sizler hepiniz çocuklar gibi 
eteğinize binmişsiniz, ata binmiş gibi eteğinizin uçundan tutmuşsunuz. 

• Cenab-ı Hakk'tan; "Zan ve hayal, sahibine fayda vermez." 233 ayeti gelmiştir. 
Zan merkebi göklerde nasıl koşabilir? 

233 Necm Sûresi 28. 

218 

• İki zan olunca, hangisi üstünse ona uyulur. Fakat güneş doğunca, güneşin 
varlığında inada kalkışılmaz. 

• İşte o zaman at sanarak bindiğiniz kamışın, yahut eteğinizin bir hayal 
olduğunu görürsünüz; kendi ayaklarınızla yürüdüğünüzü, kendi ayaklarınızı binek 
edindiğinizi anlarsınız. 

3445 • Vehminizi, düşüncenizi, duygunuzu, anlayışınızı çocukların kamıştan 
atı gibi bilin. 



• Gönül ehlinin bilgileri kendilerini taşır; beden ehlinin bilgileri ise, 
kendilerine yük olmuştur. 

• Gönüle akseden, gönülü nûrlandıran bilgi insana yar olur, yararlı olur; fakat 
bedene vuran, bedende kalan bilgi sahibine yük olur. 

• Çünkü Cenab-ı Hakk "Din kitabını taşıyıp da onunla amel etmeyenler, kitap 
taşıyan eşeğe benzer." 234 diye buyurdu. Hakikati bildirmeyen, Hakk'tan olmayan bilgi 
insana yük olur. 

234 Cum'a Sûresi 5. 

• Cenab-ı Hakk'tan vasıtasız olarak, ilham yolu ile gelmeyen bilgi, gelin 
süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi durmaz, uçar gider. 

3450 • Fakat, çalışarak elde ettiğin bu bilgi yükünü iyi taşırsan ve öğrendiğini 
yaşarsan, etrafına yararlı olursan; yükünü alırlar, sana mânevi zevkler, hoşluk 
bağışlarlar. 

• Aklını başına al da bu bilgi yükünü şöhret için, dünyalık için, nefsanî arzular 
için taşıma, taşıma da gönlündeki ilahî bilgi hazinesini gör. 

• Böylece bilginin rahvan atına bindikten sonra, sırtındaki yük düşer gider. 

• Ey "0"nu bulamadan, sadece, "0"nun adını yeterli bulan kişi, "Hû" 
kadehinden içmeden, nasıl olur da benlik arzularından kurtulabilirsin? 235 

235 Bu beyitte Mevlâna Allah'ı zikretmenin önemine işaret buyuruyor. Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde; 
"Allah'ı zikretmek paslı kalplerin cilasıdır." diye buyurduğu gibi, Kur'an-ı Kerîm'de de; "Kalpler, ancak Allah'ı zikretmekle 
yatışır, rahatlar." (Ra'd Sûresi 28) gibi ayetler var. Bu sebeple, Hakk âşıkları, Allah'ı anmakla meşgul olurlar. Her tarikatın bir 
çeşit zikri vardır. Çoğunda "La ilahe illallah" ile başlanır. Sonunda da ism-i celal yani "Allah" ismine geçilir. Daha sonra da 
"Hû" ismi ile zikredilir. Mevleviler, sadece ism-i Celal ile yetinirler. "Hû, Hû", Arabça "O, O" demektir. Dervişlerce "Hû" 
demekle, Cenab-ı Hakk'm zatı murad edilir. "Hû" diyen derviş "Hakikatte var olan ancak O'dur, yani Allah'tır" demiş olur. ister 
"Lâ ilâhe illallah", ister "Allah", ister "Hû" demekle iş bitmez. Bu mübarek kelimelerle beraber Allah'ı düşünmek, tefekkür 

etmek, gönülde onu hissedip, ona seslenmek gerekir. 

219 

• İsim ve sıfattan ne doğar? Ancak hayal. Onun hayali de ulaşmaya, 
buluşmaya kılavuz olur. 

3458 • Eğer addan, harften öteye geçmek istersen, kendini kendinden çıkar, 
kendini tertemiz aRIt, kendi nefsinden tamamiyle kurtul. 

• Kirli demir renginden kurtul da pırıl pırıl parlayan hayali demir gibi ol, 
riyazatla passız bir ayna halini al. 

3460 • Kendini, kendi kötü huylarından, nefsanî isteklerinden kurtar, temizle 
de saf temiz gerçek varlığını, lekesiz zatını, ilahî özünü gör. O vakit kitapsız, 
yardımcısız hocaya başvurmadan, peygamberlerin bilgilerini gönlünde görebilirsin. 

• Resülullah Efendimiz; "Ümmetimden öyle kişiler vardır ki, benimle aynı 
yaratılıştadır, aynı himmettedir." diye buyurdu. 

• "Ben onları hangi nûrla görüyorsam, onlar da beni aynı nûrla görürler." 

• Buharî ve Müslim'in kitaplarındaki hadisler ve onları rivayet edenler 
olmaksızın, bunlar, Hz. Peygamberi, ab-ı hayat kaynağı olan gönüllerinde görürler. 

3465 • "Kürt olarak akşamladık." sözünün sırrını bil; "Arap olarak 
sabahladık." sırrını oku. 



Sağırın hasta komşusuna hatır sormaya gitmesi. 

3360 • Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sağıra; "Komşun 
hastalanmış, haberin yok mu?" dedi. 

• Sağır, kendi kendine; "Bu sağır kulakla, o hasta gencin ne dediğini ben nasıl 
anlarım?" dedi. 

• İnsan hasta olunca, sesi de hafiflenir, zayıf çıkar. Bu durumda onun sözlerini 
hiç anlayamam. Ama, komşum olduğu için mutlaka gitmeliyim, diye düşündü. 

• Onun dudaklarının kımıldadığını görünce, ne dediğini tahmin yolu ile, 
kıyasla anlarım. 



• Evvela; "Nasılsın ey benim dertli komşum?" derim, o da elbette karşılık 
olarak, iyiyim, hoşum diyecektir. 

3365 • Ben; "Allah'a şükürler olsun." derim. Sonra; "Ne yemek yedin?" diye 
sorarım, o da; "Şerbet içtim yahut mercimek çorbası yedim." der. 

220 

• Ben de; "Sıhhatler olsun, afiyetler olsun." derim. "Peki, hekimlerden kim 
geliyor? Kim bakıyor?" diye sorarım. O da; "Filan geliyor." diye cevap verir. 

• Ben; "O hekîmm ayağı çok uğurludur. İyi ki onu çağırmışsınız, o gelince 
işler yoluna girdi demektir." derim. 

• "Bir de, o hekimin ayağının uğrunu deneyin, o hangi hastaya gitmişse, 
muradlar hasıl olmuş, hasta sağlığına kavuşmuştur." 

• O saf adam, 'aklınca bu tahminî konuşmaları, bu kıyaslamayı, bu soru ve 
cevapları tasarladıktan sonra kalktı, hastayı ziyarete gitti. 

3370 • "Nasılsın?" diye sordu. Hasta; "Çok fenayım, ölüyorum." deyince, 
sağır komşu; "Allah'a şükürler olsun." dedi. Hasta bu söze incindi, canı pek sıkıldı. 

• "Bu ne biçim şükür? Şükrün sırası mı? Demek ki bu komşu, bizim ölmemizi 
istiyor." diye düşündü. Böylece sağır bir kıyasta bulundu ama, kıyas ters çıktı, 

• Sonra hastaya; "Ne yedin?" diye sordu. Hasta; "Zehir, zakkum." dedi. Sağır; 
"Afiyetler olsun." deyince, hastanın kahrı büsbütün arttı. 

• Bundan sonra da; "Derdine çare bulmak için, hekimlerden kim geliyor? Seni 
kim tedavi ediyor?" diye sordu. 

• Hasta; "Azrail geliyor, ama sen de burdan defol git." diye söylendi. Sağır; 
"Onun ayağı çok uğurludur, o geldiği için, sevin, neşelen." Cevabını verdi. 

3375 • Sağır evden çıktı; sevinerek "Şükürler olsun dedi. "Böyle rahatsız bir 
zamanında komşumun halini hatırını sordum gönlünü aldım." 

• Sağırlıktan ötürü kıyasları, tahminleri tamamiyle aksi oldu, ters düştü. 
Zavallı bu ziyaretinden çok zararlı çıktığı halde, kendisini, kârda sanıyordu. 

• Hasta ise; "Meğer bu adam bizim can düşmanımızmış, onun cefa madeni, 
cefa kaynağı olduğunu bilmiyormuşuz." 

• Hasta, hatırından kötü şeyler geçiriyordu. Ona, üzecek, kıracak, onu küçük 
düşürecek sözler, hakaretli haberler göndermek istiyordu. 

3382 • "Hasta ziyaretine gitmek, hal hatır sormak, gönül almak içindir. Bu 
adam ise hatır sormak değil hatır kırmak için, düşmanlık etmek, kötülük etmek için 
gelmiş. 

221 

• Düşmanını hasta, zayıf, bitkin bir halde görüp, kötü kalbini sevindirmek, 
memnun etmek istemiş." diyordu. 

• Nİce kişiler vardır ki, ibadetlerini menfaat karşılığı yaparlar da sapıtırlar, 
'ibadetleri ile sevap kazanmaya ve dolayısıyle cenneti elde etmeğe çalışırlar. 

3385 • Böylece onların ibadet diye yaptıkları işler, birer gizli günah 
olmaktadır. Çünkü Hakk'tan gayriyi hedef tutan ibadet suçtur. Gösteriş için, sevap 
için kılınan namaz, dıştan temiz, saf görünürse de içi gizli şirkle bulanmaktadır. 

• Hikayede geçen sağır adam da iyilik ettim sanıyordu ama, iş tersine idi. 

• O bir hastayı ziyaret ettim, komşu hakkını yerine getirdim diye, ken dinden 
memnun olarak rahatça oturmuştu. 

• Halbuki, o farkına varmadan gönül yapayım derken gönül kırmıştı. Tahmin 
ve uydurmaca sözlerle hastanın kalbine ateşler düşürmüştü. Gösteriş için hasta 
ziyaretine gittiğinden kendini günaha sokmuş, yakmıştı. 

• Yaktığınız ateşten sakının, siz gerçekten de günahlarınızı çoğalttınız. 

3390 • Resülullah Efendimiz, huzurunda gösteriş için namaz kılan bir gence; 
"Kalk, tekrar namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın." diye buyurdu. 



• îşte bu korkulara bir çare bulmak içindir ki: Her namazda; "Allah'ım doğru 
yolu bize göster. 

• Allah'ım bu namazımı, yollarını sapıtanların, gösteriş için namaz kılanların 
namazları arasına karıştırma." denmektedir. 

• O sağırın yaptığı kıyas yüzünden, on yıllık komşuluk hakkı, ahbablığı yok 
olup gitti. 

3395 • Senin şu görünen baş kulağın, yani duygu kulağın harfleri, sözleri 
anlayabilirse de, bil ki gaybı, gizli şeyleri duyan gönül kulağın sağırdır. 

Rum halkı ile Çinlilerin ressamlıkta bahse girişmeleri 

3466 • Eğer gizli ve ilahî bir bilginin gönle nasıl aksettiğine dair bir örnek 
istersen, Rum ülkesi halkı ile Çinlilerin hikâyesini söyle. 

222 

• Çinliler; "Biz daha mahir ressamlarız." dediler. Rum ülkesi ressamları ise; 
"Bizim ustalığımız sizden daha üstündür." davasına giriştiler. 

• Bunun üzerine padişah bir gün; "Davanızda hanginiz haklısınız? Bunu 
anlamak için sizi imtihan edeceğim." dedi. 

• Çin ressamları ile Rum ülkesi ressamları yarışmaya giriştiler. Fakat Rum 
ülkesi ressamları yarışmadan çekinir gibi oldular. 

3470 • Çinliler; "Bize özel bir oda veriniz, biz o odada çalışalım, bir oda da 
sizin olsun." dediler. 

• Kapıları birbirine karşı iki oda vardı. Odaların birini Çinliler aldı, birini de 
Rum ülkesi ressamlarına verdiler. 

• Çinliler padişahtan yüzlerce çeşit renkte boya istediler. O yüce padişah, 
renklerin hazine kapılarını, onlara açtı. 

• Böylece, Çinlilere her sabah hazineden çeşit çeşit renklerde boyalar 
bağışlanmada idi. 

• Rum ressamları ise; "Ne resim, ne de boya bizim işimize yarar. Bize pasları 
gidermekten başka bir şey gerekmez." dediler. 

3475 • Kapıyı kapadılar, duvarı cilalamaya başladılar. Odanın kapıya karşı 
olan duvarını gök yüzü gibi saf, temiz ve parlak bir hale getirdiler. 

• iki yüz çeşit renkten, renksizliğe ancak bir yol vardır. Renk buluta benzer, 
renksizlik ise ay gibidir. 

• Bulutlarda ne türlü parlaklık, bir ışık görürsen, onu yıldızlardan, aydan ve 
güneşten bil. 

• Çinliler, resimlerini yapıp bitirince sevinç ve neşelerinden davullar çaldılar. 

• Padişah kapıdan içeri girdi. Çinlilerin yaptıkları resimleri gördü. Onların 
inceliğine, güzelliğine şaşırdı kaldı, aklı başından gitti. 

3480 • Sonra, Rum ülkesi ressamlarının yanına geldi. Padişah gelince, Rumlar 
iki oda arasındaki perdeyi kaldırdılar. 

• Karşıki odada Çinlilerin yapmış oldukları resimler, nakışlar bu odanın 
cilalanmış duvarına vurdu. 

• Padişah Çinliler tarafında ne görmüşse, burada onlar daha iyi, daha güzel 
göründü. Resimler öyle canlı, öyle güzeldi ki insanın gözünü alıyordu. Resimler, 
sanki bakanların gözlerini, göz yuvalarından çekip kapıyordu. 

223 

• Babacığım, Hakk âşıkları olan Sufiler Rum ülkesinin ressamlarına ben- 
zerler. Onların kitapları, ezberlenecek dersleri, gösterecek hünerleri yoktur. 

• Fakat, onlar gönüllerini ibadetle, iyiliklerle cilalamışlardır. Hırstan, 
tama' dan, cimrilikten, kinlerden kurtulmuşlardır. 



3485 • Onların gönülleri, bir ayna gibi saf ve tertemizdir. Oraya hadsiz, 
hesapsız şekiller, suretler vurur. Orada görünür. 

• Gayb âleminin, hudutsuz olan, sürete bürünmeyen sureti, Hz. Mûsâ'nın 
gönül aynasına vurmuş ve Mûsâ'nın koynuna sokup çıkardığı "el" de "Yed-i beyza" 
(=beyaz el) halinde bembeyaz ve nûr saçıcı olarak görünmüştü. 

• Gerçi o mânevi suret, göklere, arşa, ferşe, denizlere, balığa ve bütün kâinata 

sığmaz. 

• Çünkü bunların hududu vardır. Sayıya sığar şeylerdir. Fakat gönül aynasının 
haddi, hududu, nihayeti yoktur. 

• Acaba, gönül onunla mıdır? Yoksa gönül, o mudur? diye burada akıl ya 
susar, yahut sapıtır, yoldan çıkar. 

3490 • Gönül, hem sayıya sığar, hem sayısızdır. Yani hem kesrete 
dalmıştır,hem de vahdeti bulmuştur. Ona akseden nakıştan başka hiçbir nakış ebedî 
olarak kalmaz. 

• Ezelden ebede kadar gönüle yeni yeni nakışlar, tecellîler akseder; her nakış 
orada perdesiz olarak görünür. 

• Gönüllerini Allah'ı anarak, iyi işler yaparak cilalamış, parlatmış olanlar 
renkten ve kokudan kurtulmuşlardır. 

• Onlar, her an, işlerinde bir hoşluk, bir güzellik hissederler. 236 

236 Gönül aynalarını parlatmış olanlar, orada kendi gerçek varlıklarını, hakikatlerini bulurlar. Ayna düz bir satıh 
üzerinde dursa, sen, aynaya uzaktan baksan bir şey görebilir misin? Aynayı eline alınca, aynaya bakınca ve aynada kendi 
hayalini gördüğün anda, ayna senin için yoktur. Senin hayalinden silinmiştir. Orada artık senin hayalin vardır, ilahî hakikat de 
gönle aksedince, şekil ortadan kalkar; sadece O sende tecellî eder. Bu hale gelenler, içlerinde bir hoşluk, bir güzellik hissederler. 
Kendilerini unuturlar, kaybederler. Sadece içlerinde Hakk'ı hissederler. 

• Onlar bilginin şeklini, dış yüzünü, kabuğunu bırakmışlar da manasını, ve 
özünü almışlar ve ayne'l-yakîn (=gözle görüp inanma) bayrağını yü-celtmişlerdir. 

• Düşüncelerden, duyguların yükü altından kurtulmuşlar da aydınlığa 
kavuşmuşlardır. Benliklerini Hakk uğrunda kurban etmişler, irfan denizi 
kesilmişlerdir. 

224 

3495 • Herkesin korktuğu, ürktüğü, kaçtığı ölüme karşı, Hakk âşıkları, acı acı 
gülümserler. 

• Kimsecikler onların gönüllerine bir zarar veremez, zîra zarar sedefe gelir, 
içindeki inciye gelmez. 

• Bunlar nahiv ve fıkıh ilimlerini terk etmişlerdir. Ama, yokluğu ve yok- 
sulluğu seçip almışlardır. 

• Sekiz cennetin nakışları parladıkça, onların gönül levhine vurur, orada 
görünür. 

• Allah'ın gerçeklik durağında oturup orayı yurt edinenlerin yerleri, arştan da, 
ferşten de, kürsîden de yücedir. 237 

237 Kamer Sûresi'nin 54-55. ayetlerine işaret vardır. Bu iki ayetin meali şöyle: 

"Hakîkaten müttaki olanlar, Allah'tan çekinenler, cennetlerde ve nehir kenarlarında olacaklar, sıdk makamında 
(gerçeklik durağında) en kudretli padişahlar padişahı olan Cenab-ı Hakk'ın çok yakınında bulunacaklardır." 



Peygamber efendimizin; 
"Bugün nasılsın, nasıl kalktın?" diye Zeyd'e sorması, 
onun da; "İnanarak sabahladım ya Resûlallah." diye cevap 

vermesi. 

3500 • Resûlullah Efendimiz, bir sabah Zeyd Hazretlerine; "Ey tertemiz dost, 
nasıl sabahladın, nasıl kalktın?" diye sordu. 



• Zeyd; "Mümin bir kul olarak." cevabını verince, Peygamber Efendimiz ona; 
"Eğer iman bahçen yeşerdi, gülleri açıldı ise, bunun belirtileri nedir? Bu hali nasıl 
elde ettin?" diye buyurdu. 

• Zeyd dedi ki: "Günlerce aç, susuz bulundum, geceleri de Allah aşkı Ve 
ayrılık ateşi ile yanıp yakıldığım için uyuyamadım. 

• Mızrağın ucu kalkanı nasıl deler geçerse, ben de gündüzlerden gecelerden 
öyle geçtim, onlara ve onlarda geçen hadiselere bağlanıp kalmadım. 

• Bu yüzden gecesi, gündüzü olmayan öyle bir âleme (ehâdiyyet âlemine) 
ulaştım ki, orada bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bir saat ile yüzbinlerce yıllar 
birdir. 

3505 • O ehâdiyyet âleminde, ezel ile ebed birleşmiştir. Fakat, anlayışsızlığı 
yüzünden akıl oraya yol bulamaz." 

225 

• Hz. Peygamber buyurdu ki: "O gittiğin yoldan, o âlemden bu âlem halkına 
akılları ereceği, anlıyabileceği ne armağan getirdin?" 

• Zeyd dedi ki: "Bu âlem halkı gökyüzünü nasıl görüyorsa, ben de arşı ve 
arşta bulunanları öyle görüyorum. 

• Puta tapanın karşısında putun durduğu gibi, sekiz cennet ile yedi cehennem 
karşımda duruyor. 

• Değirmende buğdayı arpadan ayırt edercesine halkı bir bir tanıyorum. 
3510 • Cennetlik kimdir? Cehennemlik kimdir? Bence balık ile yılan 

arasındaki fark gibi belirlidir. 

• 'O gün, bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır.' 238 ayetinin beyan buyurduğu 
sırrı, daha şimdiden halkın yüzlerinde okumadayım." 

23s Al-i îmran 106. 

• Zeyd; "Ya Resülallah, ben bu dünya balkının, kadın olsun, erkek olsun, 
mânevi mahiyetlerini, kişiliklerini kıyamet gününde imişler gibi apaçık görüyorum. 

• Gördüklerimi hemen söyleyeyim mi? Yoksa susayım mı?" dedi. Hz. 
Peygamber Efendimiz, mübarek dudaklarını ısırmak suretiyle "Yetişir" işareti verdi. 

• Zeyd; "Ya Resülallah"! dedi. "Haşrin sırrını söyleyeyim de dünyada kı- 
yameti bugün koparayım mı? 

• Müsaade et de halkın gözündeki gaflet perdelerini yırtayım da bende 
bulunan ilahî emanet, ilahî gevher güneş gibi parlasın. 

3530 • Farlasın da güneş bile nurumdan tutulsun, kararsın, görünmez olsun 
meyvelerle dolu olan hurma ağacı ile, meyvesiz çıplak söğüt ağacı arasındaki farkı 
göstereyim. 

• Kıyametin sırrını açığa vurayım da ayan tam altın ile bakır katılmış para 
belli olsun. 

• Defterleri soldan verilen, elleri kesilmiş suçluları; kâfirlik rengi ile hile ve 
nifak rengini göstereyim. 

• Tutulmaktan ve eksilmekten uzak olan bir Ay'ın ışığında, yedi nifak 
deliğini, yani cehennemin yedi kapısını göstereyim. 239 

™Hakîkat göklerinin güneşi olan Nur-ı Muhammedi karşısında gönül ayı ne tutulur, ne de eksilir. Ebu Hüreyre 
Hazretleri'nden rivayet edilen bir hadiste; insanları cehennemin yedi kapışma sürükleyen kötü huylar, kötü suçlar şöylece beyan 
buyurulmaktadır: 1. Gurur, 2. Hırs, 3. Şehvet, 4. Hased, 5. Hiddet, 6. Cimrilik, 7. Kötülük... 

226 

• Ben orada suçluların ne çirkinliklere bürüneceklerini göstereyim. 
Peygamberlerin davul seslerini duyurayım. 

3535 • Cehennemi, cennetleri, berzahı kâfirlerin gözleri önüne apaçık sere- 
yim. 

• Coşkun ve taşkın bir halde bulunan 'Kevser' havzını göstereyim de suyu 
halkın yüzüne serpilsin, sesi de kulaklarına ulaşsın. 

• Susamış kimselerin o havz etrafında koşuştuklarını açıkça göstereyim. 



• Şu anda, onların omuzları, benim omuzlarıma sürünmekte, bağrışmaları 
kulağıma gelmektedir. 

• Cennetlik olanlar sevinçlerinden gözünüm önünde kucaklaşıyorlar. 
3540 • Birbirlerini makamlarında ziyaret edip öpüşüyorlar. 

• Kulaklarım cehennemde olanların 'ah vah' diye inleyip, feryad etmelerinden 
sağır oldu. 

• Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha da söyliyeceğim, ama 
Hz. Peygamber(s.a.v)in huzursuz olmasından, üzülmesinden korkuyorum." 

• Zeyd Hazretleri böylece kendinden geçmiş bir halde kırık dökük bir şeyler 
söyleyip duruyordu. Peygamber Efendimiz, mübarek eliyle, sus demek ister gibi 
onun yakasını çekti. 

• "Kendine gel, ey Zeyd!" diye buyurdu. "Atın gemini azıya aldı. Dizginleri 
çek." "Allah gerçeği söylemekten çekinmez." 240 ayeti tecellî etti de sakınma ortadan 
kalktı. 

240 Ahzab Sûresi 53. 

3608 • "Bu sözün sonu yoktur. Ey Zeyd kalk söz burakını bağla. Artık ko- 
nuşmasın. 

• Çünkü söz, ayıpları meydana çıkarır, gizli olan şeylerin perdelerini yırtar. 
3610 • Bazı şeylerin bir zaman gizli kalmasını, ehli ormanların onları 

bilmemesini Allah da ister, bu sebeple dilini tut sırlar yolunu kapat. 

• Atını hızlı sürme, dizgini çek; sırların, hakikatlerin gizli kalması daha iyi. 
Herkesin kendi zannı ile sevinmesi daha hoş. 

• Cenab-ı Hakk kendi rahmetinden ümit kesenlerin bile kulluktan yüz 
çevirmemelerini ister. 

• İster ki onlar da Hakkın ibadeti ile şereflensinler ve taatiyle meşgul 
olsunlar. 

227 

• Cenab-ı Hakk ister ki, onlar da bir ümide kapılsınlar, bir kaç gün O, ümidin 
peşinden koşup dursunlar. 

• Allah'ın rahmeti, merhameti herkesedir, her şeyedir. Bu yüzdendir ki, o 
rahmetinin iyi kötü herkese ulaşmasını ister. 

3615 • Allah, her beyin, her kölenin hem ümide kapılmasını, hem de 
kendinden korkup çekinmesini ister. 

• Herkes, görünmeyen âlemden gelen bir lutufla, bir iyilikle beslensinler diye 
korku ile ümit, perde arkasına gizlenmişlerdir. 

• Ümit ve korku perdesini yırttığın zaman, görünmeyen âlem bütün 
gösterisiyle meydana çıkar." 



Şu tenimiz can çocuğuna gebedir. 

• Aslında bazı ruhlar, dünyaya gelmeden önce ayıplarla, suçlarla dolu idiler. 
Fakat ana rahminde bulundukları için insanlardan gizli idiler. Böylece rûh kaza ve 
kader hükmüne boyun eğer daha ezel meclisinden, bu âleme ayıplı bir rûh olarak 
seyreder. 

• "Kötü kişi anasının karnında iken kötüdür. "Fakat bu gibilerin halleri, 
bedenlerindeki belirtilerden anlaşılır, bilinir. 241 

M1 Bu beyitte; "İyi olan anasının kamında iken iyidir. Kötü olan da anasının karnında iken kötüdür." hadisine işaret 
var. Sarihler, bu hadisten iki türlü mânâ çıkarmışlardır. Bazıları ana rahminden murad, bizim bildiğimiz ana rahmi değil, alm 
yazımızı ihtiva eden; "Levh-i Mahfuz"dur. Bu sebepledir ki, irfan sahibi kişiler, bir insanın sonunun ne olacağından korkmamalı 
da başlangıcından yani ezeldeki alın yazısından "Levh-i Mahfuz"da ne yazıldığından korkmalıdır. Ezelî mutluluk yahut ezelî 
günahkarlıktan korkmalıdır. Yüzlerdeki aklık karalık budur. Bazı şârihler de, ana rahminden murad, her insanın ruhuna gebe 
olan bedenidir diye düşünmüşlerdir. Nitekim Hz. Mevlâna bu beyitten sonra gelen beyitlerde, bedenimizin bir ömür boyu can 
çocuğuna yani ruhumuza gebe olduğundan bahsetmektedir, işte insanın iç yüzü, sireti, beden maskesinin ötesinde gizlenmiştir. 
Bedende belirti, inasının yüzündeki ışık, nûr, yahut karanlık belirtisidir. 



• Beden, can çocuğuna gebedir. Bir ömür boyu onu vücut rahminde taşır, 
besler; ölüm rûhun bir başka âleme doğması hadisesinin sancılarıdır. 

3515 • Ahiret âlemine göç etmiş rûhlar, yeryüzünde bir kişi öldüğü zaman; 
"Bakalım şu beden rahminden doğacak rûh, sevinerek mi? Korkarak mı doğacak? 
Bizim âlemimize gelecek rûh nasıldır? Güzel midir? Çirkin midir?" diye bekleşirler. 

228 

• Çirkin, kara yüzlüler; "O çocuk bizimdir." derler. Güzel, beyaz yüzlüler ise; 
"Hayır, gelen pek güzeldir." diyerek sevinirler, onu kendilerinden sayarlar. 

• Yüzlerden sûret âlemine, bu dünyaya mahsus olan renk maskesi düşer; artık 
beyaz yüzlü ile kara yüzlü arasındaki ayrılık, aykırılık kalmaz. Rûh, sireti (iç yüzü) 
ile görünür. Artık iyilik, kötülük gizlenmez olur. 

• Eğer rûh, kara yüzlü suçlulardan ise zenciler, azap melekleri onu alır 
götürürler. Ak yüzlü mutlulardan ise Allah'ın rahmet melekleri onu karşılarlar, 
aralarına alırlar. 

• Rûh can âlemine doğmadıkça, onun nasıl olduğunu bilmek, dünyadaki en 
zor işlerdendir. Bir çocuğu, doğmadan bilen, tanıyan azdır. 

3520 • Bunu anlayan ancak Allah'ın nûru ile bakıp gören kişidir. Böyle olan 
kişi insanın ve eşyanın batınına, iç yüzüne yol bulur. Allah'ın hikmetinden sual 
olunmaz. Bir kısım insanı "Ahsen-i takvîm"(=en güzel bir şekilde) yaratır, en güzel 
rengi verirken, bir kısım insanı da "esfel-i safılîn" (=aşağının aşağısı) halk eder, ona 
çirkin bir renk verir. 



Hiç ayna ile terazi yalan söyler mi? 

• Ayna ile terazi, birisi incinecek yahut utanacak diye doğru söylemekten 
sakınır mı? Susar mı? 

• Ayna ile terazi, öyle kadri yüce ve doğru mihenk yerleridir ki, sen onlara iki 
yüz sene hizmet etsen, 

• Sonra aynaya desen ki: "Ben sana bu kadar sene hizmet ettim, hatırım için 
beni çirkin gösterme."; teraziye de desen ki, "Yalvarırım sana; fazla tart, eksiğimi 
açığa vurma." 

• Onlar sana cevap verir de derler ki: "Zavallı, herkesi kendine güldürme, 
âlemi kendine maskara etme." Ayna ile terazi hile bilmezler, yalan söylemezler. 

3550 • Doğruluktan ayrılmayan ayna ile terazi derler ki: "Allah, gerçeklerin 
bizim vasıtamızla tanınması, anlaşılabilmesi için kadrimizi yüceltti, bizi bu işte 
görevlendirdi. 

• Bu doğruluğumuz olmasaydı, gerçeği olduğu gibi ortaya koymasaydık 
bizim ne değerimiz kalırdı? İyilerin, güzellerin yüzlerini nasıl görür, nasıl 
gösterebilirdik?" 



229 

Gönül isterse neler yapar. 

• Gözlerimiz, bakışlarımız gönüle uymuştur. Gönül isterse göz zehire bakar, 
yılana bakar; gönül isterse göz ibret alacağı, ders alacağı şeye bakar. 



• Gönül isterse, göz görülecek şeylere, dünyaya, dünya nimetlerine bakar, 
gönül dilerse göz manaya, örtülü şeylere, ilahî sırlara bakar. 

3563 • Gönül isterse, gözleri külliyat tarafına sürer götürür. Gönül isterse 
onları cüz'iyyat'ta hapseder, bırakır. 242 

242 Külliyat; Hakk'a, hakikate, rûhanî âleme, ahiret âlemine işarettir. Cüz'iyyat ise, dünya sevgisi, maddeye esir olma, 
fani varlıklara bağlanıp kalmak anlamına gelmektedir. 

• Beş duygumuzun her biri, aynı su deposuna bağlı musluklar gibi, gönle 
bağlıdırlar. Gönlün dileği ile, emri ile iş görürler. 

• Gönül ne tarafa işaret ederse, beş duygu da eteklerini toplar o tarafa doğru 

koşar. 

• Gönül isterse, ayak raks eder, oyuna dalar yahut yavaş yürüyüşü bırakır, 
hızlı yürüyüşe geçer. 

3570 • Gönül dilerse el parmakları ile hesap yapar, yahut o parmaklarla kitap 

yazar. 

• Dikkat ediniz, bütün bu işleri yapan hünerli el, aslında içte bulunan gizli bir 
elin emrindedir. O gizli el bedenimizin şu görünen elini maşa gibi kullanarak bu 
işleri yaptırmaktadır. 

• Eğer gizli el isterse, şu görünen el, düşmana karşı yılan gibi öldürücü olur. 
Yine gönül isterse, o el bir dosta karşı yardımda bulunur. 

• Acaba gönül bizde bulunan bu beş duyguya neler söylüyor, onlarla 
aralarında ne de gizli, akıl almaz bir anlaşma, ne şaşılacak bir buluşma var? 

3575 • Gönül acaba, Süleyman'ın mührünü mü buldu ki, bu beş duygunun 
yularını da eline almış, onları istediği tarafa çekip götürüyor. 243 

243 Hz. Süleyman'ın yüzüğünün taşında İsm-i A'zam (=Allah'm en büyük adı) yazılı imiş. Bu yüzden cinlere, perilere, 
insanlara hükmeder, bu yüzük taşındaki mühür bugün israil'in bayrağında görüldüğü gibi birbirine geçmiş iki üçgenden 
ibaretmiş. "Mühr-i Süleyman" hükümdarlık sembolü olmuştur. 

230 

• Gönül, Süleyman'ın mührünü elde etmiş, beden diyarında rûhanî ve nefsanî 
kuvvetlerin padişahı olmuş da bilinen görünen beş duyguyu emri altına almış, içte 
bulunan, görünmez beş batınî duygu da zaten onun emrinde. 244 

244 Görme, işitme, koklama, değme, tatma gibi beş görünen duygularımıza karşılık, beş görünmez duygumuz, batini 
duygumuz vardır ki; onlar da şunlardır: Anlayış, vehim, düşünce, hayal, hafıza. 

• On duygu, yedi uzuv, daha sayılamayacak, söylenemeyecek ne kadar çok 
şeylerin hepsi gönlün emrinde. 245 

245 Beyitte geçen on duygu bir evvelki beyitte belirtilen 5 görünen (=zahirî), 5 görünmeyen (=batınî) duygularımızın 
toplamıdır. Yedi uzuv 2 el, 2 ayak, 1 baş, 1 arka, 1 karın; toplamı yedi uzuv etmektedir. 

• Ey gönül, sen ululukta, sultanlıkta Süleyman olmuşsun. Parmağındaki 
yüzüğünle perilere, şeytanlara hükmet. Mademki beden diyarının padişahı oldun, içte 
bulunan kötü duyguları, nefsanî ve şeytanî istekleri kov, gitsin. 

• Bu padişahlıkta, bu beden diyarında hileye sapmazsan, şu üç azılı şeytan; 
hırs, şehvet ve öfke şeytanları senin insanlık ve aşk yüzüğünü çalamaz. 

3580 • Ondan sonra da adın sanın dünyayı tutar, bedenin gibi iki dünyaya | 
hâkim olursun. 

• Eğer şeytan elinden aşk yüzüğünü, insanlık yüzüğünü alır giderse, pa- 
dişahlığın yok olur; bahtın, mutluluğun ölür. 



"Getirdiğimiz turfanda meyveleri Lokman yemiştir." 
diye kölelerin ve kapı yoldaşlarının ona iftira etmeleri. 

• Lokman, hem efendisinin, hem de kendisi gibi efendisinin hizmetinde 
bulunan diğer kölelerin arasında zayıf, çirkin ve gösterişsiz olduğu için hor ve hakir 
görülürdü. 



3585 • Bir gün efendi, rahatça yesin, eğlensin diye kölelerini meyve getirmek 
üzere bağa gönderdi. 

• Gönlü mânâ ve hikmet dolu olduğu halde, yüzü geceye benzeyen Lokman 
da, bir sığıntı gibi bu köleler arasında bulunuyordu. 

231 

• O köleler, topladıkları nefis meyvelere dayanamadılar, hırsa ve tama'a 
kapıldılar, onları bir güzelce yediler. 

• Dönüşte efendilerine; "Topladığımız meyveleri Lokman yedi." dediler. 
Efendisi, yüzünü ekşitti, Lokman'a ağır sözler söyledi. Lokman efendisinin kendisini 
azarlamasına sebep aradı. Durumu anlayınca ağzını açtı da: 

3590 • "Ey benim efendim!" dedi. "Hain bir köle, Allah yanında makbul 
değildir. Ve O'nun rızasını kazanamaz. 

• Ey kerem sahibi, bizi imtihan et, hepimize bolca sıcak su içir. 

• Ondan sonra da, sen ata bin bizi yaya olarak, geniş, uçsuz bucaksız bir 
ovada koştur. 

• O vakit kötü işi işleyeni gör, meyveleri yiyenin kim olduğunu anla. 

• Efendi, kölelerine sıcak su içirdi. Onlar da, korkularından içtiler. 

3595 • Sonra onları, ovada koşturmaya başladı. Onlar da, aşağı yukarı koşup 
durdular. 

• Köleler iyice yoruldular. Mideleri bulandı, yediklerini, içtiklerini çıkarmaya 
başladılar. 

• Lokman'a da bulantı geldi. Fakat o midesinden duru sudan başka bir şey 
çıkarmadı. 

• Lokman'ın hikmeti, meyveleri kimin yediğini meydana çıkarırsa, kullarını 
seven Allah'ın hikmeti ne olmak lâzım gelir? 

• Kıyamet gününde bütün gizli şeyler ortaya çıkacaktır. Sizin de bilinmesini 
istemediğiniz sırlarınız açığa vurulacaktır. 

3600 • Cehennem ehline kaynar su içirilince, onları rüsvay edecek olan bütün 
sırların üzerinden perdeler kalkacaktır. 

• Kireç taşı, ateşle imtihan edilip yumuşatıldığı gibi, kâfirler de cehennem 
ateşi ile cezalanırlar. 

• Biz o taş gibi kalbe, kaç kere yumuşak yumuşak sözler söyledik ama, öğüt 
kabul etmedi. 

• "Kötü sözler ve çirkin işler, kötü kimseler içindir." 246 ayeti, tam hikmeti, 
hakikati beyan buyurmaktadır. Çirkinin çirkine eş olması yaraşır. 

246 Nûr Sûresi 26. 

3605 • Öyle ise sen de hangi işi istiyorsan ona git, onda yok ol, onun şekline, 
onun huylarına burun, onunla aynı ol. 

232 

• Nur istiyorsan, gönül aynasını kirden, pastan temizle de nûr al, nûrlanmaya 
çalış. Hakk'tan uzaklaşmak istiyorsan, kendini gör, kendini sev, Hakk'tan uzak düş... 

• Yok eğer, şu yıkık zindandan, benlik gururundan kurtulmak istersen dosttan 
baş çevirme, Allah'a secde et de ona yaklaş. 



Gaybe iman etmek görünen şeye imandan daha 

değerlidir. 

• Görünmeyene ibadet etmek, kulluk etmek güzeldir. Efendisinin huzurunda 
değilken de kulluğu korumak, itaattan çıkmamak pek hoş birşeydir. 



• Padişahı yüzüne karşı öven ile padişahın yanında bulunmadığı halde ondan 
utanan, çekinen, onu seven bir olur mu? 

3635 • Memleketin bir ucunda, hudutta bulunan bir kale muhafızı, padişahtan 
ve padişahlık bölgesinden çok uzaklarda bulunduğu halde, 

• Kaleyi düşmanlardan korur, gözetir; hadsiz, hesapsız mal karşılığında kaleyi 
onlara satmaz. 

• Çok uzaklarda, hududun bir ucunda, padişah oralarda yok iken orada imiş 
gibi ona vefa gösterir. 

• Padişahın nazarında, o uzaklardaki muhafız, huzurunda bulunan ve can feda 
edenlerden daha iyidir. 

• Padişahın yanında bulunmadığı, çok uzaklarda olduğu halde yarım zerre 
kadar padişahın yapılmasını emrettiği vazifeye gösterilen bağlılık, sevgi, onun 
huzurunda yüz bin kat hizmet etmekten daha üstündür. 

3640 • Allah'a iman ve ibadet ancak şimdi makbuldür, ölümden sonra Gayb 
âlemi bütün güzelliği ile meydana çıkınca; "Şimdi inandım." demek manasızdır. 

• Mademki hakikatin gizli, örtülü olması ve gaybe inanmak daha iyi, öyle ise 
ağzını kapa, dudaklarını yum; yumuk dudaklar daha hoş... 

• Kardeşim, sözden sakın, hakikat sırlarını söylemekten vaz geç ki, ledün 
ilmini Cenab-ı Hakk kendisi meydana çıkarsın. 

233 

• Güneşin varlığına şâhit, yine güneştir. Allah'ın varlığının en büyük, en 
doğru şahidi yine Allah'tır. 247 

247 Burada şu beyti hatırlayabiliriz: 
"Varlığım Halık'ımm varlığına şâhiddir 
Başka burhan-ı kavî var ise de zaiddir." 

• Hayır, söyleyeceğim çünkü Kur'an-ı Kerîm' de, Allah'ın şahid oluşuna, hem 
meleklerin, hem bilginlerin şâhitlikleri beraberce anılmıştır. 

3645 • "Allah'tan başka sonsuz, daim ve bakî olan yoktur." 248 diye Allah, 
melekler ve ledün ilmini bilen bilginler şehadet ederler. 

248 Al-i İmran Sûresi 18. 

• Allah şâhitlik ettikten sonra, melekler kim oluyor ki bu şehadet işine ortak 
olsunlar? 

• Çünkü güneşin karşısında durmaya ve onun nuruna bakmaya zayıf gözler, 
harab gönüller dayanamaz. 

• Bu çeşit gözler, böyle gönüller yarasaya benzerler. Güneşin nuruna ve 
hararetine dayanamazlar, kabiliyetsizlikleri yüzünden o güneşten ümitlerini keserler. 

• Gökyüzünde nûrlar saçan, kâinata hayat dağıtan hakikat güneşine şâhitlikte, 
Hakkın gökyüzü dostları ve hizmetçileri olan melekleri de bizimle dost bil. 

3650 • Melekler derler ki: "Biz bu nûru, o hakikat güneşinden aldık, o 
güneşin halifesi gibi âcizlere aksettirdik, onları nûrlandırdık." diye şâhitlik ederler. 

• Yeni doğmuş ay veya üç günlük hilal, yahut dolunay gibi her meleğin 
derece derece kemali, nûru ve değeri vardır. 

• Her meleğin o nûrdan hissesi vardır. O nûr, üçer dörder kanatlı meleklerin 
her birine, mertebelerine göre vurmakta, onları nûrlandırmaktadır. 249 

249 Fatır Sûresi'nin 1. ayetine işaret var. Bu beyitlerde Hz. Mevlâna meleklerden ve vazifelerinden bahsediyor. 
Melekler, gökyüzünde yaşayan, lekesiz, tertemiz varlıklar oldukları halde, onların da insanlar gibi dereceleri bir değildir. 
Onların üstünlükleri, Hakk'a olan yakınlıkları ile ölçülür. Bu sebeple Hz. Mevlâna bunların bazılarını yeni doğmuş, bazılarını 
iki üç günlük hilal, bazılarını dolunay olarak tavsif buyuruyor. 

• Meleklerin kanatları, insanların akıl kanatlarına benzer, insanların akılları 
arasında da çok fark vardır. 

• İyilikte olsun, kötülükte olsun, her insana kendine benzer bir melek arkadaş 
olmuştur. 



234 



3655 • Gözü zayıf olan ve güneşin ışığına dayanamayan kişiye, yıldız mum 
olur, ona yol gösterir. 



Aziz Peygamberimizin nûrundan nûr al, beşerî 
sıfatları bırak, ruhanî sıfatları benimse, nefis isteklerinden 
kurtul da Hakk gönlüne vasıtasız olarak hükmetsin. 

• Hz. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Benim ashabım yıldızlar gibidir. 
Hidayet yolu yolcularına ışık; şeytanlara ise, atılacak gök taşlarıdır." 

• Eğer herkesin gözünde doğrudan doğruya güneşten nûr alacak güç ve görme 
kabiliyeti olsaydı, 

• İnsanlar, güneşi bırakıp da, güneşten nûr dilenerek bize ulaştıran ve güneşin 
nûruna şahidlik eden aya ve yıldıza hiç bakar mı idi? 

• Mânâ göklerinin ayı Resûlullah Efendimiz, toprak gibi kirli ve gözleri gaflet 
bulutları ile örtülü olan gölge varlıklara diyor ki: "Ben de sizin gibi bir insanım; fakat 
bana vahiy geliyor..." 250 

250 Kehf Sûresi 110. 

3660 • Yaratılışta ben de sizin gibi karanlık idim, lakin vahiy güneşi bana 
böyle bir nûr bağışladı. 

• Meleklere nisbetle, önce insan olarak, benim de tabiatımda karanlık vardı. 
Fakat peygamberlik güneşinden gelen vahiy nûru, nefislerin karanlığını giderdi. 

• Rahatsız olmamanız, dayanabilmeniz için, benim nûrum zayıftır. Çünkü siz 
o parlak güneşin nûruna tahammül ediciler değilsiniz. 

• Bal ile sirkeden meydana gelen "sirkencebin" gibi ben de nûrla, rûhanî 
sıfatlarla karanlık beşerî sıfatlardan meydana geldim, ve bu suretle mânevi 
hastalıklara yol buldum, faydalı oldum." 

• Ey hasta kişi, mânevi hastalıktan kurtulunca, beşerî sıfatları bırak, rûhanî 
sıfatları benimse. 

3665 • Şunu iyi bil ki, gönül tahtı, nefis isteklerinden, şehvet duygularından 
arınınca, artık; "Rahman arşa hâkimdir, dilediği gibi hükmeder." 251 ayetinin sırrı 
meydana çıkar da ilahî tecellî kendini gösterir. 

25l Taha Sûresi 5. 

235 

• Bundan sonra Cenab-ı Hakk gönle vasıtasız olarak hükmeder, çünkü gönül, 
bu mânevî bağlantıyı elde etmiştir. 



Yokluk, varlık; ölüm, ölümsüzlük 

3671 • Bizim duygularımız da, düşüncelerimiz de, sonu gelmeyen sözlerimiz 
de, mânâ sultanımızın hikmet ve bilgi nurunda yok oldu gitti. 

• Hakkın bilgi nurunda yok olanların duyguları da, akılları da dalga dalga 
coşan; "Hepsi de huzurunuza getirilmiştir." 252 ayeti denizinde kaybolup gitmiştir. 

252 Yasin Sûresi 32. 

• Gündüz güneşin nurunda gizlenen, adeta yok olan yıldızların, gece gelince 
tekrar varlığa dönmeleri; parlıyarak işe başlamaları gibi, Hakkın sevgi ve bilgi 
nurunda aklını kaybeden âşık, "mahv"den "sahv"e döner, tekrar teklif ve vazife 
yükünü yüklenir. 

• Allah, aklını kaybeden Hakk âşıklarına yine akıllarını geri verir, yine onları 
kendilerine getirir. Onlar da kulaklarında irfan ve hakikat küpeleri olduğu halde; 

3675 • Ayaklarını vurarak, ellerini çırparak Hakka hamd ü senada bulunurlar, 
naz ü niyaz ile; "Ey Rabbimiz, bizi dirilttin, bize hayat verdin." derler. 



• Ölüp kıyamette dirilenlerin o çürümüş derileri, o dökülmüş kemikleri yerden 
toz koparan birer atlı gibi nasıl dirilir kalkarsa, onlar da mahv halinden sahv haline 
öyle kalkar gelirler. 

• İnsanların Allah'ın verdiği nimetlere şükredenleri de; nimeti bilmeyen, inkar 
edenleri de kıyamet günü yokluktan varlığa koşar gelirler. 

• Ne diye başını çevirir, görmemezlikten gelirsin? Önce de, yoklukta 
bulunduğun sırada yani dünyaya gelmeden evvel de böyle yapmadın mı idi? 

• Yoklukta bulunduğun sırada; "Beni yerimden kim ayırabilir?" diye direnmiş 

idin. 

3680 • Seni yaradanın, seni yetiştirip geliştirenin sıfatını görmüyor musun? 
Seni nasıl saçından tutup, ister istemez, çeke çeke yokluktan varlığa getirdi. 253 

253 A/ak Sûresi 15-16. 

• Bu çeşit hallere getirdi. Bu haller senin ne aklında vardı, ne hayalinde. 

236 

• Kendine bir bak, yok olmaktan korkuyor da nasıl tireyip duruyorsun? Bil ki 
yokluk da, Allah korkusundan böyle tir tir titremektedir. 

3685 • Sen yüksek mevkiler elde etsen, hesapsız servet sahibi olsan bile onları 
kaybetmek korkusundan can çekişirsin. 

• Güzeller güzeli Allah'ın aşkından başka ne varsa, şeker gibi tatlı ve zevk 
verici de olsa, onların hepsi hakikatte can çekişmekten başka bir şey değildir. 

• Can çekişmek nedir? Can çekişmek ölüme doğru gitmek, ab-ı hayatı elde 
edememek, ilahî aşkı bulamamaktır. 

• İnsanların iki gözü de mezarı, ölümü görmekte ve bu ölümün ötesindeki ab-ı 
hayat'ta, ölümsüzlükte yüzlerce şüpheleri vardır. 

• Gayret et, çalış da, ölümsüzlük hakkındaki yüz şüphen doksan dokuz olsun, 
yani biraz azalsın. Bu dünya gecesinde Hakk yoluna düş, ilerle; eğer uyur kalırsan 
gece yani ömrün geçer gider. 

3690 • O hakikat gününü, o mutlu aydınlık günü sen, karanlık gecenin içinde 
ara. Karanlıkları yakıp aydınlatan aklı önüne düşür, kendine kılavuz et. 

• Hoşa gitmez bir renkte olan gecede çok iyilikler vardır. Ab-ı hayat ka- 
ranlıkla dost olmuştur, karanlığın içine gizlenmiştir. 254 

254 Hz. Mevlâna Divan-ı Kebîr'inde şöye buyuruyor: "Gecenin hakikatini görebilen uykuyu istemez. Uykudan kaçar. 
Bir çok nûrlu gönüller, sayısız tertemiz canlar, geceyi ihya ederler; uyumaz, kulluk ederler. Allah'a yalvarır, yakanrlar. Gece 
gayb dilberinin, mânâ güzelinin duvağıdır. Gündüz nasıl olur da geceye eş olabilir? Senin nazarında gece, simsiyah bir 
tenceredir. Çünkü sen gece helvasından tatmadın, gecenin hakikatini, ne olduğunu anlamadın." Divan-ı Kebîr, c. I, 316. 

• Dünya işlerine bu kadar çok daldıkça, bu çeşit yüzlerce gaflet tohumu 
ektikçe, yorgun başını uykudan nasıl kaldırabilirsin? 

• Ölüm gibi ağır olan uyku (gaflet), haram lokma (günah) birbirleri ile; sıkı 
dost oldular da, ev sahibini uyuttular. Gece hırsızı (şeytan) da bu halden yararlandı. 
Gönül evine girdi, işe girişti. 

Ölmek aslında dirilmektir. 

• Ölüm gibi görünen, fakat hakikatte ölümsüzlük olan hal, bize helal 
olmuştur. Bu dünyada maddî rızkın kesilmesi veya azalması da, bize öteki dünyanın 
rızkı olmuştur. , 

• Bizi korkutan, can vermenin görünüşü, dış yüzü; ölümdür, îç yüzü ise 
diriliktir, yaşayıştır. Görünüşte bir tükenmedir. Hakikatte ebedî hayattır. 

237 

• Ana rahmindeki çocuğun doğması, bulunduğu dünyadan yeni bir dünyaya 
göç etmesidir. Fakat, dünyaya gelişi, onun için yeniden açılıp saçılmaktır. 



3930 • Mademki benim ölüme büyük şevkim ve aşkım vardır; "Nefislerinizi 
elinizle tehlikeye atmayınız." 255 buyruğu nerede? 

255 Bakara Sûresi 195. 

• Çünkü yeme, yapma emri tatlı meyve için verilir. Acı meyve için, hiç yeme 
etme demeğe hacet var mı? 

• Bir meyvenin içi de, dışı da acı olursa, onun acılığı, kötü görünüşü yeme, 
yapma emrini verir. 

• Ölüm meyvesi, benim için tatlıdır. "Onlar hayattadırlar." 256 ayeti, benim gibi 
şehid olmak arzusunda olanlar için gelmiştir. 

256 Âl-i imran Sûresi 169-170. 

• Ey güvendiğim dostlarım! Beni kınayarak, ayıplayarak öldürün. Çünkü 
öldürülmem, beni ebedî hayata kavuşturacaktır. 

3935 • Ey yiğit! Gerçekten de benim hayatım ölümümdedir. Yerimden, 
yurdumdan ne vakte kadar ayrı kalacağım. 257 

257 Hz. Mevlâna bir rubaisinde aynı görüşleri ifade buyuruyor: "Senin başını kesen, seni öldüren, aslında sana iyilik 
eden, seni gamdan, ıızdırabdan kurtaran bir kişidir. Başına taç koyan kişi ise, seni aldatan, senin iyi huylarını, tevazuunu alan, 
insanlığını çalıp çırpandır. Sana yük veren, meta' veren, dünyalık veren senin yükün olmaktadır. Senin gerçek dostun, seni 
senden alan kişidir." Mevlâna Rubaileri, (Haz:Şefık Can), nu: 338. 

• Bu dünyada duruşum benim için bir ayrılık olmasaydı; "Öldüğümüz zaman 
hiç şüphe yok ki, biz yine dönüp o Allah'a varanlarız." 258 diye buyrulmazdı. 

258 Bakara Sûresi 154-156. 

• Dönen kişi, ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir. Zamanın ayırışından 
kurtulup birliğe ulaşandır. 



En büyük düşman olan şehvetten kaç da gerçek aşkı 

bulmaya çalış. 

• Ey insan, sen düşmanlarının kimler olduğunu bilmiyorsun; ateşten ya- 
ratılmış olanlar, yani şeytanlar, topraktan yaratılmış olan insanların düşmanlarıdır. 

238 

3695 • Ateş, suyun ve suyun çocukları olan insanların düşmanıdır. Nitekim su 
da, ateşin can düşmanıdır. 

• Su ateşi öldürür, söndürür, çünkü ateş, suyun ve çocuklarının yani insanların 
düşmanıdır. 

• Bütün bunlardan sonra, şunu da aklında iyi tut ki... Bu ateş şehvet ateşidir. 
Suçun, günahın, kabahatin aslı ve sebebi odur. Dışardaki ateş, su ile söner; fakat, 
içerdeki şehvet ateşi insanı cehenneme kadar götürür. 

• Şehvet ateşi su ile sönmez; çünkü kıvrandırmak, azab etmek bakımından 
onda cehennem huyu vardır. 

3700 • Şehvet ateşinin çaresi nedir? Din nurudur. Nasıl ki cehennem mümine; 
"Ey mümin, çabuk geç, senin nurun benim ateşimi söndürüyor!" diyecektir. 

• Bu ateşi ne söndürür? Allah'ın nûru. Nemrud'un ateşini söndüren Hz. 
İbrahim'in nurunu kendine üstad edin de, 

• Nemrud'a benzeyen nefsinin ateşinden, şu öd ağacı gibi olan bedenin 
kurtulsun. 

• Şehvet ateşi eksilip bitmez. Ona dilediğini vermemekle eksilir. 

• Bir ateşe odun attıkça, o ateş hiç söner mi? Hiç odunu yakmaz olur mu? 

• Fakat odun atmazsan, ateş söner. Allah'tan korkmak, çekinmek şehvet 
ateşine su serper. 

• Kalplerdeki Allah korkusundan pembeleşerek güzelleşmiş olan yüzü, ateş 
nasıl karartır? 



3796 • Namaz ehli olmayanı, gönül namazı kılmayanı öfke rüzgârı, şehvet 
rüzgârı, tama' rüzgârı kapıp götürür. 

3815 • Şehvete kul olan, köle olan kimse Allah'ın indinde kölelerden, çalınıp 
satılan esirlerden daha değersizdir. 

• Çünkü harb esiri, yahut satın alınmış bir köle, efendisinin bir sözü ile 
kölelikten çıkar, hür olur. Halbuki şehvet esiri olan kişi tatlı yaşar, fakat çok acılar 
çekerek ölür. 

• Şehvete kul olan kişi, Allah'ın lutfundan, Allah'ın hususî nimetine eriş- 
mekten başka bir şeyle kulluktan kurtulamaz. 

• Şehvet öyle bir kuyudur ki, oraya düşenler, dibini bulamazlar; fakat bu 
düşüş cebir ve zulüm değil; onun günahı, onun nefsine uyması yüzündendir. 

239 

• O, kendisini öyle derin bir kuyuya atmıştır ki, ben o kuyunun dibine 
ulaşacak ip bulamam. 

3820 • Bu sözü burada keseyim, çünkü bu şehvet sözü, uzayacak olursa, 
onun tesiri ile sade ciğer değil, kayalar bile kan kesilir. 259 

259 Bizi Hakk yolundan, insanlık yolundan alıkoyan şu üç büyük düşmandan; hırs, öfke ve şehvetten biri olan şehvet 
hakkında, Hz. Mevlâna'mn gerek Divan-ı Kebtr'inde, gerekse Mesnevi' sinde, çok tesirli sözleri vardır. Mesela bir Mesnevi 
beytinde şöyle buyuruyor: "Eğer şehvet duygusu, soy üretmek için verilmeseydi, Hz. Adem bu aşağı duygudan utanır da, 
kendisini hadım ederdi." Mesnevi, c. V, beyit 941. 



Hz. Ömer zamanında Medine'de yangın çıkması. 

• Hz. Ömer'in halifeliği zamanında Medine'de bir yangın oldu. Ateş taşları 
bile kuru odun gibi yakıyordu. 

• Binaları, evleri saran ateş, kuşların yuvalarını, hatta havada uçarken ka- 
natlarını bile tutuşturuyordu. 

• Şehrin yarısı alevlerle sarıldı, su bile bu ateşten korktu da şaşırıp kaldı. 
3710 • Bazı akıllı kişiler, ateşe, kovalarla su ve sirke döküyorlardı. 

• Ateş ise inadına artıyordu. Sanki ona gayb âleminden, ötelerden yardım 
geliyordu. 

• Halk koşarak Hz. Ömer'e geldiler. "Bu yangın su ile sönmüyor." dediler. 

• Hz. Ömer buyurdu ki: "O ateş Allah'ın ayetlerinden, işaretlerindendir. Sizin 
hasisliklerinizin bir alevidir. 

• Suyu bırakın, yoksullara ekmek dağıtın, eğer benim soyumdan iseniz, 
hasislikten vazgeçin." 

3715 • Halk, Hz. Ömer'e; "Bizim kapılarımız açıktır. Biz cömert kişileriz, 
iyilikten, yardım etmekten hoşlanırız." dediler. 

• Hz. Ömer, buyurdu ki: "Siz verdiğiniz ekmeği, Allah rızası için değil de, 
gösteriş için veriyorsunuz. Geleneğe, göreneğe uyarak iyilik elinizi açıyorsunuz." 

• "Siz, övünmek için, gösteriş için verdiniz; Allah'tan çekinerek, korkarak 
vermediniz." dedi. 

240 

• Allah'ın ihsan ettiği malı nefsine uymuş kötü kişilere vermek, yol kesen 
eşkiyanın eline kılıç vermek gibidir. 

• Din ehlini, kin ehlinden ayır, Allah'a dost olanı ara, bul; onunla düş, kalk. 
3720 • Herkes kendi huyunda olanlara iyilik eder, yardımda bulunur; kötü kişi 

de, böylece bir iş yaptım sanır. 



Düşmanın Hz. Ali'nin yüzüne tükürmesi üzerine Hz. 
Ali'nin onu affetmesi. 

• ibadetteki ihlası, gönül temizliğini, Hakk'a bağlanışı Hz. Ali'den öğren. O 
Allah arslanını, hileden temizlenmiş bil. 

• Savaşta bir yiğidi alt etti. Hemen kılıcını çekti. Onu öldürmek istedi. 

• O yiğit, her peygamberin, her velînin övündüğü Hz. Ali'nin yüzüne tükürdü. 

• Öyle bir yüze tükürdü ki, "Ay" bile onun huzurunda yüzünü, yerlere sürer, 
secdeye varırdı. 

3725 • O anda Hz. Ali kılıcını yere attı, onu öldürmekten vaz geçti. 

• O savaşçı düşman, bu işe, bu beklenmedik acımaya, bu yersiz bağışlanmaya 
şaşırdı kaldı, • Dedi ki: "Bana keskin kılıcını 
çekmiştin, beni öldürecektin; sonra neden kılıcı yere attın, beni bıraktın? 

• Benimle savaşmaktan daha iyi ne gördün de beni avlamaktan vaz geçtin? 

• Ne gördün de böyle öfken yatıştı? Öyle bir şimşek çaktı da hemen 
sönüverdi. 

3730 • Ne gördün ki, o gördüğün şey, bana da aksetti de gönlümde, canımda 
bir aydınlık, bir hoşluk belirdi? 

• Varlıktan da, mekandan da daha yüce, candan da daha iyi, ne gördün de, 
bana can bağışladın? 

3745 • Ey Ali, senin aklın her şeye erer ve her şeyin hakikatini görürsün. Ne 
gördün ki, beni öldürmekten vazgeçtin? Gördüğünün birazcığını söyle. 

• Sendeki hilim kılıcı canımızı kesti. Bilgi suyun da tozumuzu ve toprağımızı 
temizledi. 



241 

• Ya Ali,' bana açıkça söyleyiver; biliyorum ki, bu Allah'ın gizli sırlarından. 
Çünkü, kılıçsız öldürmek ancak onun işidir. 

• Allah, aletsiz, vasıtasız bir yaratıcıdır. Faydalı nimetleri, eksilmeyen ar- 
mağanları ihsan eden odur. 

• O akla, idrake yüzbinlerce öyle bir mânevi şarabın zevkini tattırır, öyle neşe 
verir ki, iki gözün de, iki kulağın da bu zevkten, bu neşeden haberi yoktur. 

3750 • Ey güzel av avlayan arş doğanı, şu anda Cenab-ı Hakk sana neler 
gösterdi, gönlüne ötelerden ne sesler geldi? Açıkla söyle... 

• Senin gözün, gaybı, görünmeyen şeyleri görmeyi öğrenmiştir. Başkalarının 
gözleri ise gayba, görünmeyen şeylere kapalıdır. 

• Ey kendisinden Allah'ın râzı olduğu Ali, ey insanın alnının kötü yazısından 
sonra gelen güzel kader, güzel kaza, bu sırrı açıkla. 

• Ya sen aklına geleni söyle, ya ben gönlüme doğanı, gönlümün duyduklarını 
söyliyeyim. 

• Senden gelen bir nûr gönlümde parladı da, söylemek istediklerin bana 
malum oldu. Sen ay gibi konuşmadan, sessiz sadasız nûrlar saçmaktasın. 

3760 • Fakat hoş, tatlı ışıklar saçan yusyuvarlak ay, bir de söz söyleyecek 
olursa gece yolcularını daha çabuk ilerletir. 

• mânevi bir ay olan mürşidin aydınlattığı yolda ilerleyen Hakk yolcuları, 
yanılmaktan, yollarını şaşırmaktan emin olurlar. Çünkü mürşidin sesi gulyabanî 
şeytanın sesinden üstün olur. 

• Ay söylemeksizin de, nûru ile yol gösterir; fakat söyleyecek olursa, nûr 
üstüne nûr olur. 

• Ya Ali, sen bilgi şehrinin kapışısın, hilim güneşinin de ışığısın. 

• Ey bilgi kapısı, kapıyı arayana acil, acil da kabukta, dışta kalan, senin 
feyzinle içi bulsun, hakikate erişsin. 



3765 • Ey rahmet kapısı, ey tek olan, eşi benzeri bulunmayan Allah'ın dergahı 
sen, hiç mi hiç kapanma, ebede kadar açık bulun." 

3773 • Bundan sonra o yeni müslüman olan Hakk dostu mânevi bir zevk 
içinde "Ya Ali! "dedi. 

3784 • Açık söyle, ey padişahın, Zümrüd-i Anka'yı bile avlayan doğanı, ey 
ordu ile değil, tek başına ordular kıran yiğit! 

242 

• Kahredeceğin yerde gösterdiğin bu merhamet, bu rahmet nedir? Ejderhayı 
elden bırakmak, ona fırsat vermek kimin yoludur?" 

Hz. Alinin imanı ve aşkı yüzünden müslüman olan 
hasmının sorularına verdiği cevap 

• Hz. Ali buyurdu ki: "Ben kılıcı, Allah rızası için vururum. Ben Allah'ın 
kuluyum. Nefsimin, bedenimin kulu değilim. 

• Ben, Allah arslanıyım, nefis arslanı değilim. Yaptığım işler, dinime 
bağlılığıma şâhittir. 

• Ben savaşta; Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.' 260 ayetinin anlamını 
yaşıyorum. Ben kılıç gibiyim. O kılıcı, hakikat güneşi benim elimle vurur. 

2M Enfal Sûresi 17. 

3790 • Ben nefsimin varım yoğunu, yanı gölge varlığımı yoldan kaldırdım, 
attım; ben Hakk'tan gayrı ne varsa onu yok bildim. 

• Ben gölgeden başka bir şey değilim. Efendim de hakikat güneşidir. Ben 
hidayet göklerinin kapıcısıyım; hidayet göklerinin perdelerini açarım, fakat hakikate 
perde değilim. 

• Ben vuslat incileri ile dolu bir kılıcım; ben savaşta adam öldürmem, 
diriltirim. 

• Benim kılıcım, haksız yere kana bulanmaz. Nefis rüzgârı, benim merhamet 
bulutumu nasıl yerinden kıpırdatır, sürüp götürebilir? 

• Saman çöpü değilim; hilim, sabır, adalet dağıyım. Kasırga, nasıl olur da 
koca bir dağı yerinden koparabilir? 

3795 • Bir rüzgârla yerinden oynayıp uçan, ancak saman çöpüdür. Zaten, 
uygun esmeyen nice rüzgârlar vardır. 

• Ben bir dağım, benim varlığım onun binasıdır. Beni o yaratmıştır. Saman 
çöpü olsam bile, beni kımıldatan, uçuran O'nun rüzgârıdır. 

• İsteğim, dileğim, O'nun iradesi rüzgârından başka bir şeyle hareket etmez. 
Rûhanî ve cismanî kuvvetlerimin, gönül ordularımın başkomutanı, tek olan, eşi, 
benzeri bulunmayan Allah'ın aşkıdır. 

• Hiddet, öfke padişahlara padişahtır. Fakat, bizim kölemizdir. Ben öfkenin 
ağzına gem vurmuşumdur. 

243 

3800» Hilmimin kılıcı, hiddetimin boynunu vurmuştur da, bu yüzden Hakkın 
hışmı, bana rahmet ve rahat olmuştur. 

• Gönül evi yıkıldı, tavanı çöktü. Ama, içeriye Hakk güneşinin nûru doldu. 
Böylece nûra gark oldum. Ebû Türab'ım ama, hakikat ve ma'rifet bahçesiyim. 261 

261 Ebû Tiirab (=Toprak babası) Hz. Ali'nin künyesi, lakabıdır. Aziz Peygamberimiz bir gün onu, tozlara bulanmış 
gördü. "Kalk ey toprak babası" diye buyurdu. Ondan sonra bu Hz. Ali'ye lakab oldu. 

• Savaşırken, yüzüme tükürdüğün için nefsanî bir benliğe, öfkeye kapılırım 
diye kılıcı gizlemeyi daha doğru buldum. 



• 'Kim Allah için severse, kim Allah için nefret ederse' hadisine uymak, o 
emri yaşamak istedim. 262 

262 Hadis-i Şerîf: "Kim Allah için sever, Allah için öfkelenir, Allah için verir, Allah için vermezse, şüphe yok ki o 
müminin imanı kemal bulmuştur." Feyzü'l-Kadir, c. VI, s. 29. 

• İstedim ki cömertliğim Allah rızası için verenlerinki gibi olsun; malımdan 
sakınmam, vermemem de yine Allah rızası için vermeyenlerinki gibi olsun. 

3805 • Benim malımdan vermeyişim de, verişim de ancak Allah içindir. Ben 
tamamiyle Allah'a ait bir kulum. Başka bir kimsenin adamı değilim. 

• Ben ne yapıyorsam, Allah içindir. Taklid değildir. Hayale kapılarak, zanna, 
şüpheye düşerek iş görmedim. Ben görerek iş yaparım. 

• Ben içtihattan, hüküm vermeden ve araştırmadan kurtulmuşum. Gönlümle 
sıkıca Hakka bağlanmış, başka şeyler düşünmez olmuşum. 

• Manen uçarsam, çıktığım yükseklikleri; dönüp dolaşırsam, dönüp do- 
laştığım yeri görürüm. 

• mânâ yükümü, nereye kadar çekip götüreceğimi bilirim. Ben Hakk ve 
hakikat nûru ile parlayan bir ayım. Önümde yol gösterenim Hz. Muhammed'in 
nurunun güneşidir. 

3810 • Halka bundan fazlasını söylemek doğru değildir. Çünkü deniz bir 
ırmağın yatağına sığmaz. 

• Bu yüzden herkesin anlıyacağı, akıllarının ereceği derecede, basit bir şekilde 
söyliyeyim. Böyle söyleyiş, ayıp değil, Peygamberimiz Efendimizin emridir. 

• Ben garazdan kurtulmuşum, hür bir adamım. Hür bir adamın tanıklığını 
dinle, kölelerin tanıklığı bir para etmez. 

244 

3825 • Madem hürüm, öfke, hiddet beni nasıl olur da bağlar? Bende Hakkın 
sıfatlarından gayri sıfat yoktur. Eğer mutlu olmak istiyorsan, beri gel ve bana yaklaş. 

• Beri gel ki: Allah'ın fazl u rahmeti, seni küfürden azad etmiştir. Çünkü 
O'nun rahmeti, merhameti gazabından üstündür.' 263 

263 Kudsî hadis: "O yüce Allah buyurdu ki: Rahmetim gazabımdan üstündür." Müslim. 

• Beri gel ki, şimdi tehlikeden kurtuldun. Sen, bir taş gibi idin, Allah'ın kerem 
iksiri seni cevher haline getirdi. 

• Küfürden ve onun dikenliğinden kurtuldun. Artık Hakkın bahçesinde bir 
gül gibi açıl, saçıl... 

• Ey muhteşem pehlivan, artık sen bensin, ben de senim. Sen Ali oldun ben 
Ali'yi nasıl öldürebilirim? 

3830 • Tam öldürüleceğin anda, yüzüme tükürme suçun, her türlü ibadetten 
hayırlı bir suç oldu da, o suç yüzünden bir anda, gökleri bir uçtan bir uca aştın." 

• O adamın işlediği suç, ne de kutlu bir suç ki, kendisini manen yükseltti. 
Buna şaşılmasın. Gül yaprakları da dikenler arasından bitip çıkmıyor mu? 

3841 • Hz. Ali öldürmekten vazgeçtiği yiğide dedi ki: "Sana kapıyı açtın içeri 
gir. Sen, bana tükürmüştün. Ben sana armağan veriyorum. 

• Bana cefa edenlere bile, bu çeşit armağanlar veririm. Bana kötülülük edene 
iyilik ederim. 

• Artık vefa edene neler bağışlarım, sen anla. Ona bitmez, tükenmez defineler, 
hazineler, mallar, mülkler veririm." 

3975 • Emîrü'l-müminîn Ali, o gence dedi ki: "Ey yiğit, savaşırken sen 
yüzüme tükürünce, nefsime ağır geldi. Benim huyum değişti. 

• Yapacağım savaşın yanrısı Allah rızası için, yarısı da öfkem zoru ile nefsim 
için, intikam almak için olacaktı. Halbuki, Allah'a ait işlerde ortaklık uygun değildir. 

• Allah seni kudret eli ile yarattı, süsledi. Sen Allah'ınsın, benim mahlukum 
değilsin. 

• Allah'ın yarattığını, yine Allah'ın emri ile kır, dök; 'Dostun camına dostun 
taşını at.' demişlerdir." 



245 

3980 • Hz. Ali'nin düşmanı, bu sözleri işitince, gönlünde Hakk nûru parladı, 
imana geldi. 

• Dedi ki: "Ya Ali, meğer ben seni fena huylu kişilerle kıyas ederek, hata 
etmişim, cefalara düşmüşüm ve seni başka türlü insan sanmışım. 

• Halbuki sen, adalette, bir Hakk terazisi imişsin; hatta doğru tartar her 
terazinin ibresi imişsin. 

• Meğer sen benim soyum, sopummuşsun, yakınımmışsın. Meğer, sen benim 
dinimin, imanımın ışığı imişsin. 

• Ben gerçekleri gören göz arayan, o Hakk çerağının, Hz. Muhammed'in 
kulu, kölesiyim. Zaten senin çerağın da, ondan nûrlanmış, aydınlanmıştır. 

3985 • Ben o nûr deryasına, yani Hz. Muhammed'e kul, kurban olayım ki, 
senin gibi bir inciyi meydana getirmiştir. 

• Ya Ali, bana kelime-i şehadeti öğret ki, seni zamanın en üstün, en yücesi 
olarak gördüm." 

• O yiğidin kabilesinden, en yakınlarından elli kadar kişi, bu vak'a üzerine 
şevkle, aşkla dine yöneldiler, müslüman oldular. 

• Hz. Ali böylece, hilim kılıcı ile bunca halkı, bunca insanı kılıçtan kurtardı. 

• Hilim kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Belki, yüzlerce ordudan daha 
fazla üstünlükler elde ettirir. 



Hz. Peygamber efendimizin, Hz. Alinin seyisinin 
kulağına; "Ali'nin şehid edilmesi senin elinle olacak Bunu 
sana haber veriyorum." diye buyurması. 

• "Ben öyle bir adamım ki, beni öldürecek kişiye bile lütuf şerbetim, kahır 
zehiri olmadı. 

3845 • Peygamber Efendimiz, hizmetçimin kulağına, bu başımı boynumdan 
onun ayıracağını söylemişti. 

• Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilahî vahiy ile ölümümün onun elinden olacağını 
haber vermişti. 

• O (İbn-i Mülcem) da; Ya Ali, önce beni öldür de, bu kötü iş, bu çirkin 
hareket benden meydana gelmesin.' der, dururdu. 

246 

• Ben de diyordum ki: Mademki ölümüm senin elinden olacaktır. Kaza ve 
kaderden nasıl kaçabilirim? 

• O benim önüme düşerek diyordu ki: 'Ey kerim olan Ali, Allah rızası için 
beni iki parça et ki... 

3850 • Bu kötü takdir başıma gelmesin. Canım, senin yüzünden yanıp yakıl- 
masın. 

• Ben de daima; 'Kader kalemi bunu yazdı. Yazının mürekkebi de kurudu. 
Olan oldu. Kader kaleminden nice bayraklar aşağı düşmüş, nice ordular bozulmuş, 
nice devletler yıkılmıştır. 

• İçimde sana karşı hiç bir nefret, hiç bir kötü niyet yoktur. Çünkü ben bunu 
senden bilmiyorum ki.. 

• Sen Hakkın aletisin, işi yapan da Hakkın eli. Hakkın aletini nasıl 
kınayabilirim? Ona nasıl karşı gelebilirim?' 



• İbn-i Mülcem; "Öyle ise, kısas niçin gerekiyor?" diye sordu. Hz. Ali de; "O 
da Hakk'tandır, o da Hakkın gizli bir sırrıdır." diye cevap verdi. 

3855 • Eğer Hakk, kendi yaptığı işi beğenmezse, itiraz ederse, kendi takdirine 
karşı gelirse, bunda da bizim aklımızın ermediği hikmetler vardır. Bu itiraz yüzünden 
nice sır bağları ve bahçeleri yeşerir. 

• Kendi işine itiraz etmesi, kendi takdirine karşı gelmesi, ancak O'na yakışır, 
kendi takdirine vasıta olan katili kısasla öldürmek de O'nun takdiridir. Kahır da, lütuf 
da birdir. 264 

• Bu hadiseler şehri olan dünyada, hâkim olan, ülkelerde düzenler kuran, işler 
başaran mülk sahibi O'dur. 

• Kendi aletini kırarsa, kırdığını yine onarır, sağlam bir hale getirir. 

264 Hakkın kendi takdirine itiraz etmesi yanlış anlaşılmamalıdır: Allah bir 
kimsenin alın yazısını katil olarak yazmışsa, haşa onu muhakkak katil olmaya 
zorlamamıştır. Katil namzedinin aklını, cüz'î iradesini kullanarak kendini kurtarması, 
kaderin önünden kaçması imkanını da muhabbeti icabı kuluna lütfetmiştir. Kul 
isterse, ilahî takdirden, yine ilahî takdire sığınarak kendini kurtarır. "Ya ilahî, takdir 
ettiğin kötülükleri bizden gider" diye yalvarır. Bu sebepledir ki katilin 
cezalandırılmasında, ilahî adalet gizlidir. Çünkü kul, cüz'î iradesini kullanarak 
kendini kurtarmamıştır, cezayı hak etmiştir. Aslında kulun kendini kurtarma gayreti 
Hakk'tan gelmektedir. Her şey Hakkın yed-i kudretindedir. Şunu da hatırlamalıyız ki: 
İlahî takdirin de değişen bazı yönleri var. Sadaka vermenin ezelde takdir buyurulan 
ömrü uzattığını Resûl-i Ekrem Efendimiz müjdelemiştir. Bu sebeple: "Ezelî takdir, 
gayrete âşıktır" demişlerdir. Ayrıca ilahî takdirin yerine gelmesinde de ne hikmetler 
gizlidir, bilemeyiz ki. Bir katilin öldürmesinde, o katil için yarar bulunduğuna 
akiliniz erer mi? 

247 

3845 • Hz. Ali'ye hizmet eden kişi yine geldi; "Ya Ali!" dedi, "Beni hemen 
öldür de o uğursuz zamanı görmiyeyim. 

• Sana helal ediyorum, benim kanımı dök, beni öldür de, gözüm, seni şehid 
etmek gibi bir kıyameti, bir felaketi görmesin." 

3940 • "Dedim ki her bir zerre, eli hançeri; bir katil olsa da sana saldırsa, seni 
öldürmek istese; 

• Bunlardan hiç biri, değil seni öldürmek, senin bedenindeki kıllardan birinin 
bile uçunu kesemez. Çünkü kalem, sana böyle bir yazı yazmıştır. 

• Fakat, üzülme, merak etme, senin şefaatçin yine de benim. Ben, rûh 
efendisiyim, bedenin kölesi değilim. 

• Bence şu bedenin bir değeri yoktur. Ben, bedenim olmaksızın da, yiğit oğlu 
yiğitim. 

• Hançer ve kılıç benim çiçeğim; ölüm de zevk ve safa meclisimdir, nergis 
bahçemdir." 

3945 • Bedenini bu derece öldürüp, ayaklar altına alan kimse, nasıl olur da, 
emirlik ve halifelik hırsına düşer? 

• O ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için görünüşte, makam 
işleri ile ve hükümle uğraştı. 

• Emirlik makamına yeni bir can vermek, halifelik fidanını yemişlerle 
doldurmak için orada bulundu. 



Hz. Peygamber efendimizin, Mekke'yi ve diğer yerleri 
fethetmek istemesi dünya mülkünü sevdiğinden değil de, 



Allah'ın emri ile idi. Çünkü Peygamber "Dünya cifedir." 

diye buyurmuştu. 

• "Hz. Peygamber, Mekke'nin fethine çalıştı." diye nasıl olur da dünya sevgisi 
ile töhmetlendirilebilir? 

• O, öyle büyük ve üstün bir varlıklı ki, imtihan günü, yani mi'racda yedi kat 
göğün hazînelerinden hiç birine dönüp bakmadı. Gönlünü onlara kaptırmadı. 

3950 • Onu, görebilmek için yedi kat göğün ufukları hurilerle, 
peygamberlerin, ermişlerin ruhları ile dolmuştu. 

248 

• Bu hurilerin her biri, ona hoş görünmek için süslenmişti. Fakat onda dost 
düşüncesinden, yani Allah sevgisinden başkasının sevdası yoktu. 

• O, Allah'ın büyüklüğü, kudreti ve sevgisi ile öyle dolmuştu ki, Allah'a en 
yakın olanlar bile oraya yol bulamazlardı. 

• Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurmuştu ki: "Allah ile bizim aramıza ne bir 
şeriat sahibi peygamber, ne bir melek, ne de bir rûh sığar." Artık bunu siz düşünün. 265 

265 Bir hadis-i şerif: "Allah ile öyle bir vaktim olur ki, o vakte ne bir şeriat sahibi peygamber sığar, ne de Allah'a 
mânen yakın olan bir melek." 

• Yine Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: "Gözümüz Hakk'tan : 
başkasına meyi etmedi, bakmadı; bizim gözümüz, kuzgunlar gibi dünya 

leşine kaymamıştır. Biz cümle âlemi renklendiren, güzelleştiren Hakk'ın mestiyiz; 
bağın, bahçenin değil. 266 

266 Bu beyitte şu ayete işaret var: "Hz. Muhammed'in gözü şaşmadı ve sının aşmadı." Necm Sûresi 17. 

3955 • Mânâ göklerinin, akılların hazineleri bile Aziz Peygamberimizin 
gözüne bir saman çöpü gibi değersiz görünürken. 

• Mekke, Şam, Irak ne olabilir ki, onlara karşı şiddetli bir istek duysun da, 
onları elde edebilmek için savaşa girişsin... 

• Peygamber Efendimiz hakkında böyle bir düşünceye, ancak bilgisi 
azlığınden, hırsından kıyaslara kalkışan kötü niyetli bir kişi düşer. 

• Bir sarı renkli camın arkasından, güneşin bütün nurunu, sarı görürsün; 

• O sarı veya mavi camı kır da, tozu, dumanı ve atlı kişiyi birbirindeltl ayırt 

et. 

3960 • Atlı, atını koşturunca yerden toz kaldırır. Sen, Allah adamının sembolü 
olan atlıyı görmüyorsun da, kaldırdığı tozu, Allah adamı sanıyorsun. 

• İblis de tozu toprağı gördü de; "Topraktan yaratılan adam, benim gibi 
ateşten yaratılana nasıl üstün olabilir?" dedi. 

• Sen nebileri, velîleri; o aziz varlıkları herhangi bir insan gibi gördükçe, 
bilmiş ol ki senin bu görüşün, sana şeytanın mirasıdır. 

• Ey inatçı gafil, eğer sen îblis'in oğlu olmasaydın, sana o köpeğin mirası kalır 

mı idi? 

• Ben köpek değilim, Allah arslanıyım ve Allah'ın kuluyum. Allah arslanı, 
suret bağlarından, şekilden, görünüşten kurtulan kimsedir. 

3965 • Dünya arslanı av arar, rızık arar. Allah arslanı ise hürriyet arar, ölüm 

arar. 

249 

• Çünkü Allah arslanı, ölümde yüzlerce varlık görür de, pervane gibi varlığını 
yakıp yandınr. 



Zıtlar, zıtlardan zuhur etmektedir. 

• Gece, gündüzün meşguliyetini, işini, gücünü giderir. Sen aklın uyku 
halindeki dönmüşlüğüne bak ki, bu uyku bedene rahatlık, zihne açıklık verir. 



• Sonra yine gündüzün nûru ile gece yok olur, gider. Hayat yeniden başlar. 
Gecenin öldürdükleri, cansız bıraktıkları yeniden canlanır, hayat bulur. 

• Gerçi gecenin getirdiği uykuya dalmak, gözler kapandığı için karanlıkta 
kalmak, dünyayı görmemektir. Fakat, ab-ı hayat da karanlıklar içinde değil midir? 

• Akıllar, uyku karanlığında güçlenip, tazelenmiyor mu? Şarkı söyleyenin 
duraklaması, sesine ses katmıyor mu? 

3865 • Zıtlar, zıtlarla beliriyor; Allah süveyda(=kalbin nüvesinde olan siyah 
nokta)'da aşkın ebedî nûrunu parlatmadı mı? 

• Bahçıvan, fidan boy atsın, meyve versin diye kötü ve zararlı dalları budar, 

keser. 

• İşi iyi bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelişsin, güzelleşsin diye bahçedeki 
otları yolar. 

3870 • Sevgili, ağrıdan, hastalıktan kurtulsun diye diş hekimi, çürük dişi 
çeker, çıkarır. 

• Kusurlar içinde, bir çok kazançlar saklıdır. Şehidler için de ölümde hayat 

vardır. 

• Rızık yiyen boğaz kesilince, yani Allah yolunda savaşan şehid olunca, 
Rabbi, o şehidi mânevi azıklarla rızıklandınr. 

• Bir hayvanın boğazı kesilince, insanın boğazı bundan yararlanır, gıda alır. O 
hayvan, insan bedenine karışır, şereflenir. 

• İnsanın boğazı kesilince, yani insan, insanlık yolunda, Allah yolunda şehid 
olunca, ondan ne olacağını, değerinin nasıl artacağını, buna kıyas et. 

3875 • Bundan, rûhanî gıdalar alacak yetenekte üçüncü bir boğaz doğar ki, 
onu Hakkın ledün şerbeti ve nûrları besler, geliştirir. 

250 

• Hakkın bu ledün şerbetini, ancak nefis savaşında şehid olan içer, her kesilen 
boğaz içmez. Bu şerbeti içmek için, "La"dan yani inkardan kurtulmak, "Bela"da 
tasdik ve imanda yok olmak gerekir. 

• Ey himmeti kıt, beceriksiz, sakat kişi, ne vakte kadar yalnız ekmekle 
besleneceksin? Rûhanî gıdalardan, ilahî zevklerden habersiz yaşıyacaksın? 

• Beyaz ve has ekmek elde etmek için yüz suyu döktüğünden ötürü söğüt 
ağacı gibi meyvesiz kalmışsın. 

• Eğer hayvani rûh, bu has ekmeğe sabır edemiyorsa, kimyayı elde et de, 
bakırı altın yap. 

3880 • mânevî kirlerini gidermek, günahlardan arınmak mı istiyorsun? Gönül 
kirlerini yıkamasını bilen velîlerin, ermişlerin mahallesinden ayrılma. 

• Her ne kadar ekmek senin orucunu kırdı, bozdu, orucun mânevî 
yararlarından seni yoksun bıraktı ise de üzülme, mânevî kırıkları saran kırıkçıya yani 
bir mürşide baş vur da, onun yardımı ile kırıklıktan kurtul, yükseklere çık. 

• Onun eli kırıkları sarar, onarır; onun kırması, gerçekten de onarmaktır. 

• Eğer sen, o mânevî kırıkçının dileğini kıracak olursan, o sana; "Gel bunu 
sen sar da iyi et." der. Halbuki senin saracak elin, ayağın yoktur. 

• O halde, kırmak, kırık sarmak, kırıkçının hakkıdır. Çünkü o, kırık sarıp iyi 
etmesini bilir. 

3885 • Dikmeyi bilen, yırtmayı da bilir. Neyi satarsa, yerine daha iyisini alır. 

• Evi yıkar, alt üst eder; sonra bir anda eskisinden daha mamur bir hale kor, 

• Mümît (=Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan) ism-i şerifi ile bir kimsenin 
ölümünü yaratırsa, o anda Muhyî (=Can bağışlayan) ism-i mübareki ile yüzbinlerce 
can bağışlar, baş meydana getirir. 

• Adam öldürenlere kısas edilmesini buyurmasaydı; "Ey insanlar, kısasta sizin 
için hayat vardır." 267 demeseydi, 

267 Bakara Sûresi 179. 



• Hakk'ın hükmüne, buyruğuna esir olmuş bir kimseye, kendiliğinden kılıç 
vurmak kimin haddine düşerdi. 

3890 • Çünkü, Cenab-ı Hakk, kimin gönül gözünü açmışsa, o kimse bilir ki, o 
kılıç vuran kişi, o katil, kaza ve kaderin aletidir, esiridir. 

251 

• O takdir kimin başına gelse, o kendi oğlunun bile başına kılıç vurur. 

• Yürü git, Allah'tan kork da kötüleri ayıplamaya kalkışma. Onları az kına; 
Allah'ın takdiri, tuzağı önünde güçsüz ve kuvvetsiz olduklarını bil. 



Şeytanın sapıklığına karşı, Âdem(a.s.)'ın şaşırıp 
kalması ve kendini beğenmesi. 

• Bir gün, Hz. Adem gurura kapıldı da kötü bir varlık olan İblis'e hakaret ve 
nefretle baktı. 

• Kendini gördü, kendini beğendi de lanetlenmiş şeytanın yaptığı işe güldü. 
3895 • Bunun üzerine Hakk'ın gayreti dile gelerek; "Ey tertemiz Adem, sen 

gizli sırları bilmiyorsun." diye seslendi. 

• Allah, beklenilmeyen bir iş murad etse de, lutfu yerine kahrı tecellî etse, 
dağı bile kökünden söker, atar. 

• O anda, yüzlerce "Adem"in perdesini yırtar, yüzlerce İblis de yeni baştan 
müslüman olur, gider. 268 

268 Ankaravî hazretleri bu beyti şerh ederken şunları yazmış: "Nice yüz bin sıddîkı an-ı vahidde zındık eder. Nice yüz 
bin zmdıkı da derhal sıddîk mertebesine getirir." Mesnevi Şerhi, Ankaravî, c. I, s. 697. 

• Hz. Adem; "Allah'ım!" dedi. "Bu bakıştan, bu görüşten tevbe ettim, bir daha 
böyle küstah düşüncelere kapılmam." 

• Ey yardım dileyenlerin yardımına yetişen, sen bize doğru yolu göster. 
Bilgilerle, zenginliklerle övünülemez. 

3900 • Kerem edip doğru yola soktuğun gönlümüzü saptırma, takdir ettiğin 
kötülükleri bizden gider. 

• Rûhumuzu kötü kazalardan, mukadder belâlardan sen esirge; bizi temiz ve 
imanlı kardeşlerden ayırma. 

• Senden ayrı düşmekten daha acı bir şey yoktur. Sen korumaz, esirgemezsen, 
halimiz tam bir perişanlıktan ibaret olur. 269 

26, (Dünyada ayrılıktan daha acı bir şey yoktur). Divan-ı Kebîr, nu: 2020. 

• Bu dünyadaki malımız, mülkümüz bizi kendisine bağlamış, eşyaya esir 
etmiş de, bize bir türlü sırtımızdan atamadığımız bir yük olmuştur. 

252 

• Bu hal ahiretteki büyük nimetlere engel olmaktadır. Bedenimiz de, dünya 
zevklerine düştüğü için, rûhumuzu mânevi elbiselerden soymaktadır. 

• Elimizin işlediği günahlar, Hakk yolunda yürüyen ayağımızı kesmektedir. 
Zaten emânın olmadıkça canımızı kim kurtarabilir? 

3905 • Eğer bir kimse pek büyük tehlikelerden canını kurtarabilirse, öbür 
tarafa, ancak korku, ancak bahtsızlık götürmüş olur. 

• Çünkü daha dünyada iken sevgiliye ulaşamayan canın gönül gözü kördür. 
Ve kendi kendine, karanlıklar içinde kalmıştır. 

• Sen vuslata yol vermedikten sonra canı, çıkmış gitmiş bil. Sensiz yaşayan 
canı ölü say. 

• Kullarını kınamak sana yakışır. Çünkü kusursuz olan yalnız Sen'sin. 

• Sen aya, güneşe kusur bulursan, servinin boyuna iki büklüm dersen.. 



3910» Sen, göklere ve arşa hor ve hakir, madenlere ve denizlere yoksul ve 
fakir adını takarsın. 

• Böyle buyurmak, senin kemaline yaraşır. Yoklara, yokluklara varlık verip 
olgunlaştırmak ancak senin işindir. 

• Çünkü sen, tehlikeden, yokluktan münezzehsin. Yokları var eder, onlara 
zenginlik, çeşitlilik verirsin. 

Yoklara varlık veren, ağaçları bitirip, geliştiren, yakmasını da bilir. Yırtan, 
dikip tamir etmesini de bilir. 

• Her sonbaharda bağı bahçeyi yakar, harab eder; ilkbahar gelince, bahçeyi 
rengi ile boyayan gülü yeniden yetiştirir. 

3915» Ey, soğuk rüzgârlarla yanmış yakılmış olan gül, yeniden güzelleş, hoş 
bir hale gel. 

• Nergizin gözü kör olmuştu, göze benzeyen çiçeği kurumuştu. Allah onun da 
gözünü yeniden açtı. Bir kamışın boğazını kesmiş ve koparmış gibi onu okşadı, 
tekrar canlılık, tazelik verdi. 

• Mademki bizler yaratılmış varlıklarız, yaratan değiliz; elimizden bir şey 
gelmez. Biz onun emrine uymuşuz; O, ne verirse, onu yeter buluruz. 

• Hepimiz de; "Nefsim nefsim." deyip durmakta, hepimiz de yalnız kendimizi 
düşünmekteyiz. Allah'ım sen bize lutufta bulunmazsan, hepimiz de azıtırız, 
şeytanlaşırız. 

• Bizim canımızı kötülükten kurtardın, o yüzden biz de şeytandan yakamızı 
sıyırdık. 

253 

3920 • Sen, yaşayan herkesin elinden tutup götürenisin; değneği olmayan ve 
tutup götüreni bulunmayan bir kör ne yapabilir? 

• Ya Rabbi, hoş olsun olmasın, Sen'den başka ne varsa insanı tıpkı ateş gibi 
yakar yandırır. 

• Allah'tan başka her şey batıldır, boştur. Gerçekten de Allah'ın lutfu, ihsanı, 
devamlı olarak yağmur yağdıran bir buluttur. 



Ekmek mânâ halinde iken çok yararlıdır. 

3990 • Yazıklar olsun ki, bir iki lokma fazla yemek yendi de, bu yüzden 
düşüncenin coşkunluğu dondu kaldı. 

• Bir buğday dânesi, Hz. Adem'in akıl güneşinin tutulmasına sebep oldu da 
onu yanılttı. Dünyanın güneşle ayın arasına girmesi de dolunayın yüzünü kararttı. 

• İşte gönlün letafeti, aydınlığı, çamur yüzünden yani toprakta biten 
buğdaydan yapılan ekmek yüzünden karardı, Ülker gibi dağınık bir hâle geldi. 

• Ekmek, mânâ halinde iken, yani bize mânevi ve rûhanî bir gıda olursa, 
faydalıdır. Fakat şekle, sûrete bürünürse, ekmek ekmek olarak yenirse, kalbinde 
darlık ve sıkıntı meydana getirir. 

• mânevi ekmek, yeşil deve dikeni gibidir. Deve onu yeşilken yerse, ondan 
yüz türlü fayda, yüz türlü lezzet bulur. 

3995 • Fakat yeşilliği, tazeliği geçip de deve dikeni kuruduğu zaman, çöl 
devesi onu yeyince, 

• Damağı, avurdu, yaralanır, yırtılır. Ne yazık ki, böyle besleyici bir gül, 
kuruyunca kılıç kesilir, ağızda yaralar açar. 

• Ekmek, mânevi ve rûhanî bir gıda iken, yeşil deve dikeni gibi idi. Fakat 
şekle, sûrete bürününce, maddî gıda olunca, kurudu sertleşti. 

• Ey aziz varlık, ey Hüsameddin, ben bir iki lokma yemeden evvel, alışmış 
olduğun gibi Mesnevi 'nin manevî ekmeğini yiyordun. 



• Şimdi, o alışkanlıkla bu kuru, tatsız ekmeği de yemeğe kalkışıyorsun. Fakat, 
mânâ artık toprakla karıştı. 

4000 • O ekmek, toprağa bulandı. Kaskatı, dili, damağı yırtar bir hale geldi. 
Ey deve gibi sabırlı ve uysal olan Hüsameddin, artık bu ottan perhiz et, ondan sakın. 

254 

• Söz toprakla iyice karıştı, su busbulanık geliyor. Kuyunun ağzını kapa. 

• Kapat da, Cenab-ı Hakk onu yine durultsun, hoş bir hale getirsin, gönül 
kuyusunu bulandıran Allah, onu elbette bir gün durultur, ve mânevi feyizle doldurur. 

• Dileği, isteği sabır elde ettirir. Sen de sabret, acele etme ki Mesnevi "nin 
devamına olan arzun artsın, doğruyu en iyi bilen Allah'tır. 

-Birinci Cildin Sonu- 



MesnevV-i Şerifin ikinci cildine Hz. Mevlâna'nın 

yazdığı önsöz» 

Bu ikinci cildin gecikmesinde bazı hikmetler vardır, işin faidelerine dair ilahî 
hikmetler kula tamamıyla malûm olsa, kul o işi yapamaz, âciz kalır. Allah'ın sonsuz 
hikmetleri idrakini yıkar, harab eder. Kul o işe girişemez. Cenab-ı Hakk, o sonsuz 
hikmetlerden çok ufak bir cüz'ünü kula yular yapar, onu o işe çeker götürür. O işin 
faidesinden hiç haber vermese, kul hiç harekete geçmez. Çünkü hareket, insanların 
yararı içindir ve biz o yüzden işe girişiriz. O işin hikmetini tamamıyla bildirse kul 
yine harekete geçemez. Nitekim devenin yuları çekilmese yürümez. Fakat yuları çok 
büyük olsa yine gidemez. Çöküverir. 

"Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri bizde olmasın. Fakat biz onu ancak malum 
bir miktarda indiririz. " 210 Toprak susuz kerpiç olmaz ve su çok olursa yine kerpiç 
yapılamaz. 

2 ™Hicr Sûresi 21. 

"Allah gökyüzünü yüceltti, ölçülü yaptı. " 271 Her şeyi de ölçülü verir, sayısız ve 
ölçüsüz değil. Ancak, halk ve beşeriyet âleminden geçen kişiler, "Allah, dilediğini 
sayısız bir surette rızklandırır. " 272 hikmetine mazhar olanlar, "Tatmayan bilemez. " 
sırrına erenler, bundan müstesnadır. 

271 Rahman Sûresi 7. 

272 Bakara Sûresi 212. 

(Birisi, âşıklık nedir? diye sordu. Ona dedim ki: Benim gibi olursan bilirsin.) 
Aşk, sevgi sayıya gelmez, ölçüye sığmaz. Bundan ötürü aşk, gerçekte, hakikatte 
Hakk sıfatıdır. Kula nisbet edilmesi mecazîdir. "Allah, onları sever", sözü kafi. 
"Onlar da Allah'ı severler. " sözü nerede kaldı? 

Allah Peygamberine daimî ve çok çok salât ü selâm olsun. 



257 




Mesnevî'nin yazılmasının bir müddet gecikmesi. 

• Bu Mesnevî'nin yazılması bir müddet gecikti. Kanın süt haline gelmesi için 
bir zaman lâzımdır. 273 

• Ey hakikati arayan kişi! Senin bahtın, yeni bir çocuk doğurmadıkça, kan 
tatlı süt haline gelmez. Bunu iyi dinle. 

• Hakkın nûru olan Hüsameddin Çelebi, mânâ âleminin yüceliklerinden, yine 
bu âleme yöneldi. îlahî sevgi ile kendinden geçmiş "mahv" olmuşken, tekrar "sahv'e 
yani kendine geldi. 

• O, manen yükselmiş, hakikatler miracına gitmişti. Bu yüzden onun baharı 
olmayınca, irfan goncaları açılmamıştı. Yani Mesnevi yazılmasına devam 
edilmemişti. 

• Hüsameddin Çelebi, vahdet denizinden, kesret kıyısına dönünce, Mesnevi 
şiirinin çengi de, yeniden düzene girdi, çalışmaya başladı. 

• Rûhların aydınlanmasına, parlamasına sebeb olan Mesnevî'nin tekrar 
yazılmasına, Hüsameddin Çelebi'nin "sehv'e gelmesi, başlangıç günü oldu. 

• Bu mânevî alışverişin, bu kâr edişin başlangıcı, hicretin altıyüz altmış ikinci 
(miladî 1264) yılında idi. 

• Sanki bir bülbül buradan uçup gitti. Benim gönlümdeki mânâları avlamak 
için, yani beni söyletmek için, doğan kuşu oldu da yine geri geldi. 

• Padişahın bileği, bir doğan kuşunun yurdu olsun. Bu hakikat kapısı ebedî 
olarak açık kalsın... Amin. 

273 İkinci cilt Mesnevî'nin bir kaç sene gecikmesine, yalnız Hüsameddin Çelebi'nin hanımının vefatı 
sebep olmamıştır. Hz. Mevlâna'mn Şems'den sonra en yakın can dostu olan, Selahaddin Zerkübî hazretlerinin 
vefatı da araya girmiştir. Dikkat edilirse 1264'de yazılmaya başlanan ikinci cilt Mesnevî'nin yukardaki dokuz bey- 
tinde, Hz. Mevlâna Hüsameddin Çelebi'nin mânevî gelişmesi üzerinde durmaktadır. Kadında kanın süt haline 
girmesi, çocuğun doğumuna bağlı olduğu gibi, mânevî sütün, hikmet ve hakikat sütünün meydana gelmesi için, 
Hakk âşıkmda veled-i kalbin (=kalb çocuğunun) doğması gerekmektedir. Sâlikte bu hal zuhur edince, mürşidden 
gönlüne akıp gelen himmet, ilahî hakikatler sütünü emer ve o rabbani gıda ile beslenince, mürebbîlik derecesini 
bulur. Ve mânâ göklerine, melekûta yükselir. Yukarıdaki beyitlerin ifade ettiği mânâ şu ki: Birinci cilt 
Mesnevî'nin tamamlanmasına kadar, Hüsameddin Çelebi, Mevlâna'mn marifet sütüyle beslenmiş ve maneviyat 
âlemine doğmuş, ve vahdet deryasına gark olmuştur. Hüsameddin Çelebi, adeta ilahî sevgi ile mahv olmuştur. Bu 
sebeple Hüsameddin Çelebi melekût âleminden "sehve", "vahdet" denizinden "kesret" kıyısına dönünce. Mesnevi 
yazılmaya başlamıştır. 



257 

Hz. Adem'in dünyaya sürgün edilmesi 

10 • İlahî feyz ve mânâ kapısının afeti, şehvet ve nefsanî arzular, kötü 
istekler, kötü özlemlerdir. Yoksa burada (Mesnevi 'den duyulan mânevî zevkte) 
şerbet üstüne şerbet içilir. 

• Ey hakikati arayan kişi, bu ağzı bağla. Yani çok yemekten, çok ko- 
nuşmaktan vazgeç. Çünkü bunlar, hakikat âlemi için birer göz bağıdır. Fazla yemenin 
ve değersiz şeyler konuşmanın mânâ âlemini müşahede etmeye engel olduğunu gör. 

• Ey ağız! Sen aslında cehennemin bir alevisin. Ey dünya, sen de bir berzaha 
benziyorsun. 

• Ebedî sonsuz nûr, bu fanî, bu değersiz dünyanın ötesindedir. Saf süt, mânâ 
sütü kan ırmaklarının; dünyaya ait nefsanî duygularımızın öte yanındadır. 



• Ey Hakk yolunun yolcusu, eğer ihtiyatsız olarak kan, yani nefsaniyet 
tarafına bir adım atacak olursan, senin mânâ sütün kanla karışır, bulanır, kan olur 
gider. 

15 • Hz. Adem nefsine uydu, nefsinin zevki için bir adım attı da, o yüzden 
cennetin baş köşesinden ayrıldı, oradan kovuldu. 

• Vaktiyle ona secde eden melekler, şeytandan kaçar gibi ondan kaçtılar. 
Bırakma ekmek için o ne kadar göz yaşı döktü. 

• Hz. Adem'in işlediği suç, belki kıl kadardı; fakat o kıl, iki gözünde bitmişti. 



258 

• Hz. Âdem, ezelî ve ebedî olan kadîm ve sonsuz nûrun gözü idi. Gözde biten 
kıl, insana büyük bir dağ gibi olur da, o nisbette ızdırap verir. 

• Havva'nın sözüne kanıp da yasaklanmış meyveyi yiyen Adem, yemeden 
önce meleklere danışsaydı, pişman olup da özür dilemezdi. 

20» Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşirse, kötü iş işlemekten, kötü söz, 
söylemekten kurtulur. 

• Fakat nefs başka bir nefsle dost olursa, cüz'î akıl işsiz güçsüz kalır, bir iş 
göremez olur. 

• Yalnız kaldığın ve danışacak bir akıl sahibi bulamadığın için, ümitsizliğe 
düşersen hakikat güneşine mensup bir dostun, bir mürşidin gölgesi altına girersin. 

• Yürü, çabucak kendine bir Hakk dostu ara; böyle yaparsan Allah senin 
dostun olur, yardımcın olur. 

• Yalnızca bir köşeye çekilip dünyaya gözünü kapamış, bu yüzden hakikati 
görmüş olan erler de, bu hali yine bir dosttan öğrenmişlerdir. 

25 • Halvete girmek, yalnız kalmak yabancılara karşı olur, dosta karşı değil 
Kürk kış içindir, bahar için değil. 

• Akıl, bir başka akılla birleşince güçlenir, nuru çoğalır, yolunu iyi görür. 

• Fakat nefs, bir başka nefsle dost olmaktan hoşlanır, gülerse karanlık artar. 
Hakikat yolu görünmez olur. 

• Ey hakikati arayan kişi, Hakk dostu, mürşid senin gözün gibidir. Onu 
çerçöpten, tozdan temiz tut. 

• Aklını başına al da, dil süpürgesi ile ona toz kondurma, gözün gibi olan 
mürşidine çerçöp ve toz armağan etme. 

30 • Mümin müminin aynası olduğu için, aynanın yüzü kirden, pasdan 
arınmış olmalı, saf ve cilalı bulunmalıdır. 274 

274 Bu beyitte; "Mümin müminin aynasıdır." hadisine işaret var. Müminin yüzü manevî kirlerden, günah tozlarından 
temizlenmiş olursa, oraya bakınca bir ayna gibi iç yüzümüzü, gönül yüzümüzü görürüz. Dünya üzerinde görülen bütün 
varlıklar' ın Allah'ın güzel isimlerinden birinin mazharı oldukları malumdur, insan ise, bütün varlıkların en mükerremi, en 
üstünü olup; "Ruhumdan ona üfürdün" ayetinin sırrına mazhar olduğundan, Hakk'm kudretini, sanatım, yaratma gücünü 
kendinde toplamıştır. Bu sebeple insan, mânevi kirliliklerden, nefsani "arzulardan arınır da, tam manasıyla kâmil insan olursa, 
Hakk'ın mazharı, yani Hakk'ın ayna yerine geçer. O zaman, o aynaya bakan orada manen Hakk'ı müşahede eder. Bu görüş 
tamamıyla mânevi ve rûhanîdir. Maddî düşünme insanı şirke götürür. Bu beyitten sonraki beyitte; "Rûh üzgün ve mahzun 
olduğu zamanlarda, yar, hakîkî dost ona ayna olur." diye buyrulmaktadır. Nitekim, Mevlâna bu cildin 96 numaralı beytinde yine 
bu konuya değinerek der ki: "Can aynası, ancak sevgilinin yüzüdür. Ama, o sevgili bu bizim dünyamızdan değildir, mânâ 
âlemindendir. O mânâ diyarındandır." 

259 

• Rûh üzgün ve mahzun olduğu zamanlarda yar ona ayna olur. Ey can, 
aynanın yüzünü nefsle buğulandırma. 

• Senin nefesinle buğulanıp, yüzünü senden gizlemesin. Seni sana göstermez 
hale gelmesin, onun için sana, her vakit nefes tutmak, susmak, yersiz, lüzumsuz söz 
söylememek gerekir. 

• Sen topraktan da aşağı mısın? Toprak bahar gibi bir yar bulunca, ondan yüz 
binlerce nûr elde eder, çiçeklenir. 



• O ağaç, yâri olan baharla buluşunca, onun hoş havasından, sevgisinden 
ötürü, baştan ayağa dek çiçeklerle donanır. 

35 • Bahar mevsiminde çiçeklerle süslenen o toprak, güz mevsimi gibi soğuk, 
uygunsuz bir yar görünce, yüzünü ve başını yorgan altına çeker, gizlenir. 

• Ağaç der ki: "Kötü huylu bir yar ile karşılaşmak, belaya uğramaktır. Öyle 
soğuk biri yanıma gelince, onun varlığını hissetmemek için uykuya dalarım. 

• Uyuyayım da Ashab-ı Kehfden olayım, mağaradaki uyku, mağarada haps 
olunup kalmak, Dikyanûs'a hizmetten hayırlıdır." 275 

275 Kehf Suresi'nin 9-27. ayetlerinde beyan buyrulduğu üzere, Allah'tan başkasına kulluk etmemek için kaçıp bir 
mağaraya gizlenen kişiler anlamına gelen, "Ashab-ı Kehf rivayete göre yedi kişi idi. Bir de Kıtmir adlı köpekleri vardı. Bunlar, 
Dikyanûs adlı, zalim bir hükümdarın zulmünden kurtulmak için mağaraya sığınmışlar, orada tam 309 sene uyuyup kalmışlardı. 

• Onlar, uyanık iken Dikyanûs'a hizmet etmişlerdi. Mağarada uykuya 
dalmakla, bir zalime hizmetten kurtuldular. Şereflerini korudular. 

• Bilgi ile irfan ile uyumak, yani uyuyanın bilgili ve hikmet sahibi bir kişi ile 
arkadaş oluşu, rûhanî uyanıklıktır. Fakat duygusuz, bilgisiz ile oturup konuşan 
uyanık kişiye yazıklar olsun, ona acımak gerekir. 276 

Şinasi merhumun şu beyti, Mevlâna'nın bu beytini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir: 

"Bedbaht ona derler ki, elinde cühelanın Kahr olmak için, kesb-i kemâl-i hüner eyler." (Bilgisiz, 

irfansız kişilerin elinde harcanmak, kahr olmak için okuyan, kemal sahibi olan kişi, gerçekten bahtsız kişidir). 

40 • Kış mevsiminde, Ocak ayında kargalar bağlara ve bahçelere çadır 
kurunca, yani oralara yerleşince bülbüller gizlenirler, susarlar. 



260 

• Çünkü gül ve gül bahçesi olmayınca bülbül ötmez, susar; güneşin batması, 
gece olması da uyanıklığı öldürür, uyku getirir. 

51 • Bedene ait duygular, gönlü daraltan, huzursuz eden cismanî zevkler, 
gıdalarını karanlıklardan alırlar, karanlık gıdası ile beslenirler. Halbuki can duygusu, 
gıdasını bir mânevi güneşten, bir hakikat güneşinden alır. 



Ma'rifet güneşi 

42 • Ey güneş! Sen, dünyanın başka taraflarını aydınlatmak için bu gül 
bahçesini bırakıp gidiyorsun. 

• Fakat mânâ güneşi için hareket, yer değiştirme, batma, doğma gibi haller 
yoktur. Ona candan, akıldan başka bir tan yeri de düşünülemez. 

• Hele işi gücü, gündüz olsun, gece olsun kabiliyetli gönülleri aydınlatmak 
olan ötelerin, hakikat âleminin kemal güneşi, irfan güneşi hiç kaybolmaz, batmaz. 

45 • Ey hakikati arayan kişi! Eğer sen, bir iskender isen, hakikat güneşinin 
doğduğu yere gel, bir ârife yaklaş, ondan nûr al; sonra nereye gidersen git; artık sen 
bir ışıksın, bir nûrsun. 277 

277 Bu beyitte geçen, iskender, Makedonyalı meşhur Büyük iskender değildir. Mevlâna'nın bahsettiği iskender, 
Yemenli olup peygamber olduğundan da bahs edilir. Hızır (a.s.)'la konuştuğu, hatta onunla ölümsüz bir hayata kavuşmak için 
"Ab-ı Hayaf'ı aradığından sözedilir. Sıkıntılara katlanmayı göze alamadığı için, "Ab-ı Hayaf'ın bulunduğu karanlıklar diyarına 
gidememiş ve ab-ı hayatı bulamamıştır. Bu zatın başında iki büyük ur, boynuz gibi göründüğünden buna "İskender-i Zülkar- 
neyn", (=lki Boynuzlu iskender) lakabı verilmişdir. 

• Ondan sonra nereye gidersen git, orası "Doğu" olur, hatta "doğular" bile 
senin "Batı"na âşık olur. 278 

278 Hakikati arayan kişi, hakikat menziline ulaşınca, doğu, batı kalmaz. Her yerde Hakk'ın tecellîsine mazhar olur. 
Her yerde onu bulur. "Ne tarafa dönerseniz vech-i ilahî oradadır." sırrı tecellî eder. Mutasavvıflarca, doğu; mânevi aydınlığın, 
batı;manevî karanlıkların sembolüdür. 

• Yarasaya benzeyen "zahiri duygun", güneşin battığı ışıksız yöne doğru 
koşmada,; inciler saçan "batini duygun" ise, Doğüya, güneşe doğru gitmededir. 

• Bedene ait duygu yolu, şehvet yolu eşeklerin yoludur. Ey aşağı duyguların 
bineğine binmiş ve eşekler arasına katılmış kişi, insanlığından utan. 



261 



• Senin bildiğin beş duygudan başka beş duygu daha vardır ki, o duygular, 
kırmızı altına benzer, bu duygular ise bakır gibidir. 

50 • Mahşer ehlinin pazarında, bakır duyguları altın duygular yerine satın 
alırlar mı? Bakır duygular, zahirî, nefsanî duygularımızın; altın duygular da batini, 
mânevi duygularımızın sembolüdür. 

52 • Ey duygularını derleyip toplayarak gayb âlemine götüren kişi! Sen de 
Hz. Mûsâ gibi düşünce elini gönlünün cebinden çıkar da, etrafa hakikat nûru saç. 279 

279 Hz. Mûsâ'nın başlıca iki mu'cizesi vardı. Biri elindeki asa(=sopa)sınm yılana çevrilmesi, birisi de, elini koynuna 
sokup çıkarınca göz kamaştıracak derecede nûr saçması idi. 

• Ey sıfatları ilahî bilginin güneşi olan ârif! Göklerdeki güneşin bir sıfatı var; 
ısıtır, aydınlatır ama, sen öyle değilsin. 

• Sen bazen güneş, bazen deniz, bazen kaf dağı, bazen de zümrüd-i ankâ 
olursun. 280 

280 İnsan-ı Kamil, Cenab-ı Hakk'm, birbirine zıt isimlerinin mazharı olduğu için, bazen güneş gibi etrafa manevî 
nurlar saçar, halkı uyandırır. Bazen, ilahî aşk ile denizler gibi coşar. Bazen, Kaf dağı gibi yücelir, dünyayı kaplar. Bazen de 
zümrüd ü anka gibi var mı, yok mu, denecek kadar yokluk içindedir. 

55 • Ey vehimlerden uzak, ey ileriden ileri olan insan-ı kamil! Sen kendi 
zatında ne "o"sun, ne de "bu"sun; yani söylediklerimden hiç biri değil, onlardan da 
çok yüksek bir varlıksın. 

• Rûh bilgi ile, akıl ile dosttur. Onun beden denilen gölge varlıkla ne ilgisi 
vardır? O gölge varlık, ister Arab olmuş, ister Türk olmuş ne önemi var? 

• Ey bu kadar suret ve şekil ile, şekle ve sürete sığmayan Rabb'im! Aklınca, 
sana şekil veren "müsebbibe" (=benzeten) de, şekilden berî olduğuna inanan 
"müvahhid"in (=birleyen, Allah'ın bir ve tek olduğuna inanan) da, seni anlamak 
hususunda başı dönmüş, şaşırıp kalmıştır. 281 

281 Cenab-ı Hakk'ı idrakte âciz olan insan, küçük aklı ile, çeşitli yorumlara baş vurarak O'nu anlamaya çalışmaktadır. 
Bu beyitte geçen "muvahhid" (=AIlah'ı birleyen), bir tek bilenlerdir. Onlara göre, dünya Üzerinde görülen bütün eşya, bütün 
varlıklar, Hakk'ın mazhandır. Yani Allah'ın kudretini, güzelliğini, yaratma gücünü gösteren birer ayna gibidir. "Müşebbiheler" 
(Allah'ı insana benzetenler) ise, Hakk'ın halk tarafından anlaşılması için, Kur'an'da, hadislerde yapılan bazı benzetmelere 
bakarak, Allah'ın haşa eli, ayağı, gözü, kulağı gibi uzuvları varmış vehmine kapılan zavallılardır. Bunlar kendilerini bilginlerden 
sayarlar. Bunlar "mücessime" hâşâ Allah'ın cismi olduğuna inanırlar. Bir kısım "müşebbihe"ler (Allah'ı insana benzetenler) 
Cenab-ı Hakk'ı zamandan, mekandan ve her şeyden tenzih etmekle beraber, yani her şeyden berî, her şeyden üstün bir varlık 
olarak düşünmekle beraber, yine zihinlerinde Hakk'ı bir şeye benzetmekten kurtulamazlar. Hiç olmazsa, "hiç bir şeye ben- 
zemez" kaydı altına almak isterler. Eski şairlerimizden birisi: "Akıl biliyor ki, var bir Allah, mahiyeti anlaşılmıyor ah..." (Akıllı 
bir insan, Allah'ın varlığını, tek oluşunu anlıyor ama, niteliğini, nasıl olduğunu idrak edemiyor.) dediği zaman aynı duyguyu 
ifade etmiştir. Allah şu mevhum varlık âleminde hadd ve hesaba gelmez renk ve surette tecellî etmektedir. O'nun kudreti, 
yaratma gücü, üstünlüğü her şeyde başka nûrlu bir nakş, bir suret göstermiştir. Fakat bu kadar muhtelif nakışlar, suretler, 
görüntüler "O'nun kesret (çokluk) halindeki vahdetini (birliğini) sergilemektedir. O, eşsizdir, renksizdir, süretsizdir, şekilsizdir. 
O tasavvur edilemez. Bu yüzdendir ki, Hz. Mevlâna, O'nu idrakte, "muvahhid" de, "müşebbih" de şaşırmış kalmıştır, diye 
buyurmaktadır. Hz. Cüneyd'in şu sözü dikkat çekicidir: "Tefrikasız cem', zındıklıktır. Cem'siz tefrika batıldır. Cem' tefrika ile 
birlikte mütalaa edilirse tevhîd olur." 



262 

• Hikmetine akıl ermez, Allah bazen, aklınca ona şekil veren, onu şekilli 
tanıyan "müşebbih"i "muvahhid" haline getirir, bazen de şekiller "muvahhid"in 
yolunu keser, onu şaşırtır. 282 

282 Allah'ı, şekil ve süretlere kapılarak anlamaya çalışan "müşebbih"in gönlüne, Cenab-ı Hakk, gerçek varlığı ve 
hakikî birliği ile tecellî ederse, onu teşbihden kurtarır, halis "muvahhid" kılar. Bazen de "muvahhid"in kalbine, çeşitli suretler, 
şekiller halinde tecellî kılarsa onu tevhîd zevkinden mahrum eder. Yolunu şaşırtır. Teşbih çukuruna düşürür. Bir gün Şems-i 
Tebrizî hazretleri, Evhadüddin Kirmanî hazretlerine: "Ne işle meşgulsün?" diye sordu. Evhadüddin, "Hakikat 'ay'ını, yani 
Allah'ın nûrunu leğendeki suda seyrediyorum. Yani güzel çehrelerde, Allah'ın san'atını, kudretini, güzelliğini görüyorum." 
deyince; "Ensende çıban mı çıktı ki, hakikat 'ay'ını gökyüzünde göremiyorsun da, yeryüzünde dolaşan fanî güzellerin yüzünde 
O'nu arıyorsun" dedi. 

• Kendinden geçmiş bir halde, bazen sana; "Ey Hasan'ın babası!" der. Bazen 
de "Ey güzel, ey başı küçük bedeni taze!" diye seslenir. 283 

283 Beyitte geçen; "Ey Hasan'ın babası!" terkibindeki "Hasan" Çelebi Hüsameddin'in adıdır. Bu beyitteki hitabın 
kendisine ait olması gerekiyor. Hüsameddin Çelebi, Mevlâna'mn mânevî oğlu sayılmaktadır. Beytin ikinci mısraındaki "Ey 
başı küçük! Ey bedeni taze!" mısraı Arapça'dır. Bu mısra Hallac-ı Mansür'undur. Mevlâna, Dîvan-ı Kebîr'inde bu mısra ile 
başlayan gazelinde, Hüsameddin Çelebi'ye iltifat maksadıyla "Hallac-ı Mansür bu şiiri senin için söylemiştir." diye buyurur. 
(Dîvan-ı Kebîr, Firûzanfer baskısı, c. IV, s. 236). 

60 • Bazen de kendi nakşını, süretini yıkar gider. Bunu da sevgilinin şekilsiz 
süretsiz bilinmesini sağlamak için yapar. 284 

284 ârif, kendi maddî varlığını öldürürse, şekilden, suretten kurtulur. Hakk'ı manen bulur. Bu beyitte batının, iç yüzün 
ve hakikatin aydınlanmasına işaret vardır. 



• Duygu gözünün mezhebi, yolu Mu'tezile yoludur. Akıl gözü ise vuslata 
ermiştir. Sünnîdir, peygamberin yolundadır. 285 

285 Mu'tezile Mezhebi: Bu mezhebin kumcusu, Hasan-ı Basrî (h. 1 10 / m. 728) hazretlerinin talebelerinden Ata oğlu 
Vasıl'dır. Üstadının mezhebinden, yani Sünnîlikten ayrılmış olduğu için kurduğu mezhebe, "i'tizal" ve mensuplarına "mu'tezile" 
denmiş tir. Bu mezheb mensupları çoğu zaman hislerine kapılırlar. Sünnet ehline uymayan bazı inançları şöyle özetlenebilir: 

1- Bunlar, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarını reddederler. 

2- Cenab-ı Hakk'm görülmesini kabul etmezler. 

3- Bu mezhebde bulunanlar; "Kul kendi işinin, fiilinin halikıdır." diyerek, kaza ve kaderi inkar ettikleri ve "insan 
kendi kaderinin yaratıcısıdır." inancına vardıkları için, bu mezheb mensuplarına "Kaderiyye" de denir. Cebriyye inancının tam 
zıttıdır. Cebriyeciye göre, kul yaptığı hiç bir işten sorumlu değildir. Sanki o işi Allah, insana zorla yaptırıyor. Mümin kadere 
iman etmekle beraber "cebre" inanmaz. Bu iki yolun ortasmdadır. 

263 

• Mu'tezile inancında olanlar, hislerinin maskarası olmuşlardır. Ama sa- 
pıklıklarından kendilerini sünnî gösterirler. 

• Kim duygusuna kapılıp kaldı ise muteziledir. Ben sünnîyim demesi 63 
bilgisizliktendir. 

• Kim duygudan dışarı çıkarsa, sünnî odur. Gören göz, hoş gidişli olan aklın 
görür gözüdür. 

• Hayvanın gözü padişahı görebilseydi, öküz de, eşek de Allah'ı görür- 65 dü. 

• Sende, hayvanlarda da bulunan nefsanî duygulardan başka bir duygu 
olmasaydı... 

• Ademoğulları nasıl olur da yücelirlerdi? Mükerrem sayılırlardı? insan 
hayvanla ortak duyguları paylaştığı halde, nasıl olurdu da ilahî sırlara mahrem 
olurdu? 

• Sen şekilden, suretten kurtulmadıkça, Allah'a "Şekle sığar, yahut şekle 
sığmaz." demen yersizdir, boştur. 286 

286 Hakk'ın sayısız tecellîlerinden beşine, sûfiler, "Hazerat-ı Hams" adını vermişlerdir. Bunlar, bir çeşit mertebelerin 
açıklanmasıdır. Bu mertebelerin birincisine "Hazret-i Ehadiyyet" demişlerdir. Bu mertebe, Cenab-ı Hakk'ın zatî âlemidir. Bu 
âleme "la ta'ayyün, gaybü'l-gayb", "kenzü mahfi", "a'ma-yı mutlak" adları da verilir. Bu âlemde Allah'ın isimleri, sıfatları bile 
tecellî etmemiştir, ilk ta'ayyün, ilk tecellîyi gösteren ehadiyet mertebesine "Hakîkat-i Muhammediye" mertebesi diyenler de 
vardır. Bu mertebede Allah'ın zatı düşünülemez. Bir hadis-i şerifte "Allah'ın nimetlerini düşünün, fakat zat-ı ilahîyeyi 
düşünmeye kalkışmayın." diye buyurulmuştur. ikinci mertebe, "Hazret-i Vahidiyyeftir. Bu mertebede Allah'ın isimleri ve 
sıfatları açık ve seçik hale gelmiştir. Bu mertebeye "Hakîkat-i insaniyye" mertebesi de denir. Birinci mertebede Allah, zatı ile 
tasavvur olunamaz. Yani insanın hatırına her ne gelirse, Allah, onun dışındadır. Tasavvur ettiğin şey gibi de değildir. Hakk, bu 
mertebede Mevlâna'nın bu beytinde buyurduğu gibi, "na-mutasawer"(=şekle, tasavvura sığmaz) bir haldedir. Bu ikinci 
mertebede yani "Vahidiyyet Mertebesf'nde ise, sıfatı ile açık hale gelmiştir. Mesela, Allah, semî'(=işitici)dir, basîr'(=görücü)dir. 
Yani Allah, işitir, görür. Hakk'ın yarattığı mahluklar arasında da işitenler ve görenler olduğu gibi, onlara kıyas ederek Allah'ın 
işitme, görme sıfatlarına dair fikir peyda edilebilir. Bu sebeple Cenab-ı Hakk, "Musavver" (=şekle, tarife sığar), "Mutasavvere" 
(=tasawur edilebilir), demek mümkündür. Hz. Mevlâna bu görüşlere işaret ettikten sonra; "Sûret âleminden kurtulmamış, 
maddede takılıp kalmış bir kişinin, Allah'ın tasavvur edilebilmesi, şekle sığması, yahut tasavvur edilemez, şekle sığmaz diye 
konuşması batıldır, yersizdir." diye buyurmaktadır. 



264 

• "Şekle sığmaz yahut şekle sığar." diye konuşmak, tamamıyla iç olmuş, öz 
kesilmiş; kabuktan, deriden kurtulmuş, manaya ulaşmış kişinin hakkıdır; başkası 
konuşamaz. 

70 • Eğer sen kör isen, köre teklif yoktur. Değilsen yürü git, sabr et; sabır 
darlık anahtarıdır. 

• Çünkü sabr ilacı, hem gözdeki gaflet perdelerini yakar, hem sahibinin 
gönlünü ferahlatır, göğsünü açar. 



Gönül aynası 

72 • Gönül aynası dünya sevgisi tozundan, nefsanî arzulardan temizlenir, pak 
ve saf bir hale getirilirse, orada su ve toprak nakışlardan başka şeyler görürsün. 

• Gönül aynasında hem resmi, nakşı görürsün; hem de resmi ve nakşı yapanı; 
hem devlet, saadet yaygısı seyr edersin; hem de onu yayanı ve döşeyeni. 



• Benim mânevî yârim olan kâmil insanın hayali, bana Halil İbrahim (a.s.) 
gibi göründü. Aslında o, görünüşte puttur; maddî varlıktır. Hakikatte ise put 
kırandır. 287 

287 Mevlâna, kâmil insanın suretini, maddî varlığını da rûhun kafesi olduğu için çok değerli, sevimli buluyor. Onu 
puta benzetiyor. Manasım da maddeyi, nefsanî arzuları ayak altına aldığından, put kıran Halil İbrahim'e benzetiyor. 

75 • Allah'a şükürler olsun ki, kâmil insan göründü de can onun hayalinde 
kendi hayalini gördü. 288 

288 "Mümin, müminin aynasıdır." hadisi gereğince, kâmil insan, bize, lekesiz, tertemiz, tozsuz bir ayna olur da, 
ruhumuz o parlak aynada kendini görür. Yani Hakk âşıkı, kâmil insanın yüzünde kendi özünü, kendi gerçek varlığını görür. Bu 
görüş maddî bir görüş değildir, insanın aynada gördüğü kendi hayali de değildir. Bu tamamıyla gönüle bağlı, insanın rûhu ile 
ilgili bir haldir. Dostun maddî varlığının ötesinden gelen sarhoşluk, bir iç rahatlığı, bir hoşlanıştır ki, bu tarif edilemez. 
Mevlâna'nm gördüğü için hoşlandığı ve Allah'a şükrettiği kâmil insandan maksadı, Hüsameddin Çelebi olduğu gibi, Tebrizli 
Şems de düşünülebilir. 

• Ey kâmil insan! Dergahının toprağı gönlümü büyüledi. Senin hakikatini, 
mânevî gücünü göremeyenin, sana karşı büyüklük taslayanın toprak başına olsun. 

265 

• Kendi kendime dedim ki, eğer ben güzel isem, bu güzelliğim ondan, onun 
lutfundandır. Güzel değilsem, zaten çirkinler bile bana gülerler. 

• Bunun çaresi, kendime bakmamdır. Ona lâyık değilsem, ben seni hiç alır 
mıyım? diye bana güler. 289 

289 Bir kimse Hakk'ın nazarında makbul bir kişi olup olmadığını anlamak için kendine bakmalı ve gönlüne 
danışmalıdır. Eğer kalbinde Allah'a karşı bir hayranlık, bir sevgi duyuyorsa, kendisinin de 'Allah tarafından sevildiğini 
anlamalıdır. Gönlüne o hayranlığı, o sevgiyi veren kimdir? O sevgiyi uyandıran Allah'tır. Çünkü bir hadis-i şerifte aynen şöyle 
buymlmaktadır: "Bir kimse, Allah tarafından sevilip sevilmediğini anlamak için, kendi gönül durumuna baksın. Eğer, o kul 
Allah'ı gönlünde mânen buluyorsa, hissediyorsa, Allah'ın yarattığı eserlerde onun güzelliğini, yaratma gücünü görüp de hayran 
oluyorsa, Allah da onu sevmekledir. Çünkü, kul Allah'ı ne kadar çok severse, Allah da o kulu o kadar sever." (Mesnevi Şerhi, 
Ankaravî Hazretleri, c. II, s-. 35, 1289). 

79 • O güzeldir, güzelliği sever. Genç bir delikanlı, eli ayağı tutmaz bunamış 
bir ihtiyar kadını seçer, alır mı? 290 

290 "Au^ güzeldi^ güzelliği sever." hadisine işaret edilmiştir. 

• Güzel, güzeli cezb eder, çeker, alır. Bunu bil de doğruluğunu anlaman için 
"Temizler temizlerindir." ayetini oku. 

• Dünyada her şey, kendi cinsi olan şeyi çeker; sıcak, sıcağı çeker, soğuk da 
soğuğu. 

• Aslı olmayan batıllar, batıllardan; bakîler yani Hakk yolunda olanlar da 
bakîlerden hoşlanır. Cehennemlikler cehennemlikleri seçer. Nurlu kişiler de 
cennetlikleri isterler. 

• Gözünü kapayınca, nûru göremez olursun da, içine bir huzursuzluk çöker, 
canın sıkılır; göz, güneşin nurundan ayrı düşmeye nasıl sabreder? 

• Gözünü yumunca, canın kopuyormuş gibi bir ızdıraba düşersin. Gözün 
gündüzün nûrundan ayrılmaya sabrı yoktur. 

85 • Senin üzüntün, sıkıntın gündüz nûruna çabucak kavuşmak isteyen göz 
nurunun özleminden ileri gelir. 

• Gözün açık iken içine bir üzüntü çökerse, üzülür, perişan olursan; bilmiş ol 
ki, gönül gözün kapalıdır; onu aç ki gamdan, elemden kurtulasın. 

• Çektiğin sıkıntıyı, ızdırabı gönlünün iki gözünün de kapalı olduğundan bil; 
çünkü, gönül gözü kıyasa sığmaz sonsuz nûr aramaktadır. 

• Sen iki baş gözünü kapayınca, az bir zaman için nûrdan ayrı düştüğüne 
üzülüyorsun da, bu yüzden hemen gözlerini açıyorsun. 

• O sonsuz olan gönül gözünün iki nûrundan (akıl ve basiret nûrundan) 
mahrum kalmak da seni perişan etmededir. Kendine gel de onları koru. 

266 

90» Gönlüme Hakk'ın bir cezbesi düştü, (O) beni çağırıyor; ben de kendime 
bakayım; O'nun tarafından cezb edilmeye layık mıyım, yoksa bed suratlı, çirkin biri 
miyim? 

• Çünkü, bir güzel, bir çirkini peşine düşürürse onunla alay ediyor demektir. 



• Acaba kendi yüzümü nasıl görebilirim? Ne renkteyim, gündüz gibi miyim? 
Yoksa gece gibi mi? 

• Kendi ruhumun nakşını, resmini bir hayli zamandır aradım, durdum. Fakat o 
nakşı, o resmi hiç kimsede göremedim. 

• Sonunda kendi kendime dedim ki: "Ayna ne içindir? Neye yarar? İnsan 
kendini görsün, bilsin diye icad edilmemiş midir?" 

95 • Demiri cilalayarak yaptıkları aynalar, görünen yüzleri görmek içindir. 
Can yüzünü gösteren aynanın değeri ise çok pahalıdır. 

• Bizim can aynamız ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgili, o diyardan, hakikat 
âleminden olan sevgilidir. 

• Gönle dedim ki: "Ey gönül! Sen küllü gösteren bir ayna ara, yani sana 
Cenab-ı Hakkı düşündüren, içine her şeyi aks ettiren, sonsuz bir deniz gibi olan 
kâmil insana git; dereden fayda olmaz." 

• Senin gözün gönlüme göz olunca, bu görmeyen gönül göz kesildi; gözün ta 
kendisi oldu. 

100» Seni ebedî ve külli bir ayna olarak gördüm, senin yüzünde ben kendimi, 
gerçek varlığımı müşahede ettim. 

• Sonunda o kâmil insanın iki gözünde parlak bir yol gördüm ve o yola 
düşerek "Orada kendimi buldum." dedim. 

• Vehmim dedi ki: "Kendine gel, o senin gördüğün hayalindir; aklını başına al 
da kendini hayalinden ayırt et." 

• Benim nakşım, hayalim senin gözünden seslendi de dedi ki: "Zaten biz 
birlikteyiz, ayrı değiliz. Aramızda birlik vardır... Ben senim, sen de bensin." 

• Kâmil insanın bu nûrlu ve ölümsüz gözünde bunca gerçekler dururken, 
hayal, nasıl olur da vehim tesiri ile bu göze yol bulabilir? 

105» Eğer benden başka senin gözlerinde, sen kendi nakşını görürsen, onu 
hayal bil de def et, sür gitsin. 

• Çünkü o senin gözlerine yok olan şeylerin sürmesini çeker; şeytanın 
resminden şarap içer. 

• Onun gözleri hayal ve yokluk evidir. Bu yüzden onlar, yokları var gibi 
görürler. 

267 

• Benim gözüm Allah'ın sürmesi ile sürmelendi. O, varlık evidir; hayal evi 
değildir. 

• Gözünün önünde bir tek kıl bile olsa, hayalinde sana inci ve yeşim taş gibi 
görünür. 

110» Sen kendi hayalinden tamamıyla geçip uzaklaşırsan, o vakit yeşim taşını 
inciden ayırt edebilirsin. 



Hz. Ömer zamanında birisinin, hayalini, yani 
kaşındaki beyaz kılı ramazan hilali sanması 

112 • Hz. Ömer'in halife olduğu zamanlarda, Ramazan ayı geldi. Bir kaç kişi, 
hilali yani yeni ayı görmek için bir dağın tepesine çıktılar. 

• Oruç ayının hilalini görüp kutlulanmak, onu hayra yormak istiyorlardı. 
İçlerinden biri; "Ya Ömer, işte hilal, şuracıkta!" dedi. 

• Hz. Ömer, yeni ayı gökte göremeyince; "O, ay senin hayalinden meydana 
geldi, yani senin hayalinde göründü. 

115 • Yoksa ben gökyüzünü senden daha iyi görürüm. Ben tertemiz yeni ayı 
göremiyorum. 



• Sen elini ıslat da başına sür, ondan sonra yeni ay tarafına bak." 

• O adam, elini ıslattı, başına sürdü. Ayı göremedi. "Ey müminlerin emiri!" 
dedi. "Ay yok, görünmez oldu." 

• Hz. Ömer; "Evet" dedi. "Kaşının bir kılı kıvrılmış, gözünün önüne gelmişti; 
o kıl sana bir vehim oku attı." 

• Böylece kıvrılmış bir kıl onu şaşırttı da adamcağız hilali gördüm davasına 
kalkıştı. 

120 • Kıvrılmış basit bir kıl gökyüzüne perde olursa, senin her uzvun, her 
cüz 'ün eğri olunca halin nice olur? 

• Doğrulara uy da, vücudunun eğriliklerini düzelt. Ey doğru gidişli kişi! O 
işinden baş çekme. 

268 

• Teraziyi doğrultan da, eksik tarttığını meydana çıkaran da yine terazidir. 291 

291 Bir terazinin doğru mu, yanlış mı tarttığını anlamak için, o terazide tartılmış bir şeyi, denenmiş başka bir terazi ile 
tartarlar, ikisi de denk olursa, birinci terazinin doğru tarttığına inanılır. 

• Herhangibir kişi doğru olmayanlarla kendini ölçer, onlarla dost olursa, 
eksikliğe düşer, aklı şaşırır kalır. 

• Ey Hakk yolcusu! Sen doğru bildiğin yolda yürü. İmansızlara karşı boyun 
eğme, yabancılardan yüz çevir. 

125» Din düşmanı olanların başına kılıç ol; sakın tilki gibi yaltaklanmaya 
kalkışma; arslan ol arslan. 

• Hakk yolunun yolcuları sevdikleri bir kimseyi nefsine uymuş, nefsanî 
duygularına düşkün kişilerle dost olmuş görürlerse, gayretlerinden ötürü o kimseyi 
bırakıp giderler. Sen arslan ol, nefsine hâkim ol da, dostlar seni terk etmesinler. 
Çünkü Hakk yolunun yabancıları olan o dikenler, hakikat bahçesinin gülleri olan 
Hakk ehlinin düşmanıdırlar. 

• Ateşe üzerlik tohumu serper gibi o nefsine düşkün olan kurtların başlarına 
ateş saç; çünkü o kurtlar, gönülleri tertemiz, mânâları Yûsuf gibi güzel olan Hakk 
dostlarının düşmanıdırlar. 

• İblis sana babasının canı, yani; "Sevgili evladım." der. Böylece o lanet- 
lenmiş şeytan, sözü ile seni kandırmak ister. 

• Bu kara yüzlü, vaktiyle babana da bu şeytanlığı yaptı. Hz. Adem'i mat etti. 
130» Bu karga suratlı, satranç tahtasının başında gayet çevik ve kurnazdır. 

Sen, onun oyununa yarı uykulu gözlerle bakma, aldanırsın. 

• Çünkü o seni aldatacak çok oyunlar bilir. Boğazına bir çöp gibi takılıp 
kalabilir. 

• Onun çöpü boğazında yıllarca kalabilir. O çöp nedir? Mevki, mal ve mülk 
sevdası. 

• Ey Hakk yolunda kararsız olan kişi! Mal çerçöptür. Ama, sende sevdası 
oldukça da boğazında durur. Ab-ı hayat içmene engel olur. 

• Eğer düzenbaz, kurnaz bir kişi seni Hakk'tan alıkoyar, senin yolunu keser, 
malını çalarsa üzülme; Allah'a şükret; bir yol kesiciyi başka bir yol kesici alıp 
götürmüş oluyor. Tehlikeli bir düşmandan kurtulmuş sayılırsın. 



269 

Bir yılancının başka bir yılancıdan yılan çalması 

135 • Bir hırsız, bir yılancıdan bir yılan çaldı, ahmaklığından onu ganimet 

saydı. 

• Yılancı, bir baş belasından, zehirli yılandan kurtuldu. Yılan da, kendini 
çalanı inlete inlete öldürdü. 



• Sonra yılanın sahibi, hırsızın zehirlenip öldüğünü görünce; "Bizim yılan onu 
temizlemiş." dedi. 

• "Canım onu bulmayı, yılanı ondan almayı istiyordu. 'Yılancıyı bulayım da 
yılanımı geri alayım.' diye dua ediyordum. 

• Allah'a şükürler olsun ki, o dua kabul edilmedi. Yılanımın çalınmasını ben 
ziyan sanıyordum, halbuki o bana kâr oldu." 

140 • Nice dualar vardır ki, dua edenin aleyhinedir. Onun ziyanına ve 
helâkine sebeb olacak bu duaları, pak ve mukaddes olan Allah, kereminden, 
merhametinden dolayı kabul etmez. 



Isa (a.s.)'ın yol arkadaşının ondan kemikleri 
diriltmesini istemesi 

141 • Ahmakın biri Hz. Isâ'ya yol arkadaşı oldu. O, yolda yürürlerken derin 
bir çukur içinde kemikleri görünce; 

• "Ey yol arkadaşım!" dedi. "Ölüleri diriltmek için okuduğun o mübarek, o 
yüce adı... 

• Bana da öğret de, ben de yararlı bir insan olayım, ben de ölülerin ke- 
miklerini dirilteyim." 

• Hz. Isâ; "Sus!" dedi. "O iş senin yapacağın iş değildir. O ad senin 
nefeslerine, senin sözüne layık bir ad değildir. 

145 • İsm-i a'zamı okuyup ölü diriltmek için, yağmurlardan daha temiz bir 
nefes sahibi, kullukta meleklerden daha anlayışlı bir kişi olmak gerek. 

• İnsanın nefesinin pak ve göklerin emini olması için ömürler, yani uzun uzun 
zamanlar, çalışmalar gerek. 

• Sen de sağ eline bir asa aldın ama, senin elin nerede, Hz. Mûsâ'nın eli 
nerede?" 

270 

• Hz. Isâ'nın yol arkadaşı; "Benim o sırları okumak harcım değilse, o mübarek 
adı sen oku." dedi. 

• Hz. Isâ; "Ya Rabbi!" dedi. "Bu sırlar nedir? Bu ahmakın bu husustaki ısrarı 
nedendir? 

150» Nasıl oluyor da bu hasta adam kendi derdine düşmüyor? Nasıl oluyor da 
bu münasebetsiz adam kendi canı derdi ile uğraşmıyor? 

• Bu aptal kişi kendi ölüsünü, mânen ölmüş olan gönlünü bırakmış da, 
yabancı bir ölüye derman aramakta, onu diriltmeye uğraşmakta." 

• Herkes kendi kaderini izler; mutluluğunu kaybetmiş kişi mutluluğu değil de 
mutsuzluğu ararsa, o isteğinde şaşırarak başkalarının yolunda ektiği dikenin kendi 
ayağına battığını görür. 

• Ey dünyada diken tohumu eken kişi, kendine gel kendine. Sakın ektiğin 
dikeni gül bahçesinde arama. 

• Eğer o bahtsız, eline bir gül alsa, o gül başkalarına diken olur. Bir dostun 
yanına gitse, onu yılan gibi sokar. 

155» O kötü kişi, muttakîlerin, âriflerin kimyasının aksine zehir kimyasıdır, 
yılan kimyasıdır. 

457 • Hz. Isâ o gencin dileğine uydu, kemiklere Allah'ın ismini okudu. 

• Allah'ın hükmü, buyruğu da o ham adam için o kemikleri diriltti. 

• Dirilen kemiklerin arasından siyah bir arslan sıçrayıp çıktı. Adama bir pençe 
vurup öldürdü. 



460 • Çabucak başını kopardı, ezdi, beynini akıttı, ceviz içi kadar bir beyni 
vardı. Aslında onun başı, içi yok bir ceviz gibi idi. 

• Eğer onun beyni olsaydı, o kırılmakla dökülmekle yalnız bedeni yok olurdu. 

• Isâ (a.s.) arslana; "Neden bu adamı hemen öldürdün?" diye sorunca, arslan; 
"Sen ondan sıkılmış, perişan bir hale gelmiştin de onun için." cevabını verdi. 

• Yine Isâ; "Adamın kanını niçin içmedin?" diye sordu. Arslan da; "Onun 
kanı rızıklar dağıtılırken bana verilmemişti." dedi. 

• Nice kişiler vardır ki, o kükremiş arslan gibi, avladığını yiyemeden 
dünyadan geçmiş gitmişlerdir. 

271 

465 • Onların kısmeti, payı saman çöpü kadardır. Fakat hırsları dağ gibidir. 
Onların Allah'ın huzuruna çıkacak yüzleri yoktur. Ama insanlar arasında üstün 
görünürler, şereflidirler. 

• Ey bize dünyadaki zor işleri kolaylaştıran Allah! Dünyada olmayacak 
şeylerden, faydasız işlerden bizi kurtar. 

• Bize rızık diye gösterdiğin meğer tuzakmış; Allah'ım her şeyi nasılsa bize 
öyle göster. 

• O arslan; "Ey Isâ bu avlanma yemek için değil, ibret içindi." dedi. 

• "Eğer dünyada benim rızkım olsaydı, ölülerle benim ne işim vardı? Hiç ölüp 
de çürür mü idim?" 

472 • O aptal kişi, Isâ (a.s.) gibi bir peygamberi ve hayat bağışlayan bir suyun 
sahibi olan Rûhullah hazretlerini bulmuş iken... 

• Fırsatı kaçırdı da, onun önünde olarak; "Ey ab-ı hayat sahibi 'kün' (=ol) emri 
ile beni dirilt!" diye yalvarmadı. 

• Ey Hakk âşıkı! Aklını başına al da, senin köpek nefsinin dirilmesini sakın 
isteme, çünkü o nefs çoktan beri senin can düşmanındır. 

475 • Köpek nefsin sembolü olan kemiğin, yani bedenin başına toprak 
dökülsün. Çürüsün; çünkü nefs-i emmare köpeği seni can evinden, mânevi zevkler 
peşinde koşmaktan alıkoymaktadır. 

• Köpek değil isen, neden kemiğe âşıksın? Neden sülük gibi kan emmeyi 
seviyorsun? 

• Manen kör olan, önünü göremeyen, Hakk'tan gelen imtihanlarda başarıya 
ulaşamayan ve perdeli olan göz nasıl gözdür? 

• Zaman zaman zanlar insanı aldatır. Sendeki zan nasıl bir zandır ki yolu 
görmüyor? 

• Ey başkalarına ağlayan göz, bir müddet otur da kendin için ağla. 

480 • Ağaç dalı, ağlayan bulutun yüzünden yeşerir, tazelenir. Mum, ağlayıp 
gözyaşı dökünce daha da aydın bir hal alır. 

• Nerede ağlayanlar var ise, orada otur; çünkü ağlayıp sızlamaya sen onlardan 
ziyade muhtaçsın. 

• Çünkü onlar fani bir insandan ayrılmışlardır. Yakınlarından biri öldüğü için 
feryad ediyorlar, onların hakikat madenindeki sonsuzluk la'linden haberleri bile yok. 



272 

Sûfînin hizmetçiye hayvanını tımar etmesini söylemesi, 
hizmetçinin de "Bıktım usandım." demesi 292 



2,2 Bu hikâyede Hz. Mevlâna, bir sûfî, hizmetçi, bir de sufînin eşeğinden bahsetmektedir. Sûfî Allah yolunda yürüyen 
bir dervişin sembolüdür. Hizmetçi, tekkenin işlerini gören bir kişiyi, sufînin eşeği de nefsi temsil etmektedir. Bir hadis-i şerifte; 

"Nefsin senin merkebindir, yani binek hayvanındır. Ona iyi bak, ona tatlılıkla muamele et." diye buyrulmaktadır. 
Nefse iyi bakmak, ona tatlılıkla muamele etmek, Nefs-i Emmare'yi okşamak onu azdırmak diye anlaşılmamalıdır. Nefse iyi 
bakmak, onu felakete götürecek, cehenneme sokacak kötü hareketlerden sakınmaktır. Hz. Adem "Nefsime zulm ettim." dediği 
zaman, bu manayı kast etmiştir 

156 • Bir sûfî seyahate çıktı. Döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu. 

• Sufînin bir hayvanı vardı. Onu ahıra bağladı. Kendisi dostlarla sofanın 
başköşesine geçti oturdu. 

• O dostları ile murakabeye vardı. Hakkın huzuru önünde gönlünü bir defter 
gibi açtı. 293 

293 Dervişin yol arkadaşları ile yahut yalnız olarak, diz çöküp gözlerini kapayarak Allah'tan başka gerçek varlık 
olmadığını düşünmesine ve kendim tamamiyle Allah'a vermesine, gönlünde manen Allah'ı bulmasına "murakabe" denir. 

• Sûfînin defteri harflerin yazılması için değildir. Sufînin kar gibi beyaz 
gönülden başka defteri yoktur. 

160 • Bilgin kişinin azığı, kalemden meydana gelen eserler, kitaplar ve on- 
lardaki bilgilerdir. Sûfînin azığı nedir? Hakk yolunda yürürken bıraktığı ayak izleri, 

203 • Allah'ın zikri ile kendilerinden geçen o sûfîler halkasının vecdi, neşesi 
sona erdi. 

• Misafire sofra çıkardılar, yemek verdiler, sûfînin o zaman hayvanı aklına 

geldi. 

205 • Hizmetçiye; "Ahıra git, hayvana saman ver, arpa ver." dedi. 

• Hizmetçi; "Bu ne kadar fazla söyleyiş? Bu işler eskiden beri benim işim." 

dedi. 

• Sûfî: "Önce arpayı ıslat, çünkü eşek karttır dişleri kesmez." dedi. 

• Hizmetçi; "Yersiz konuşuyorsun; bu usulleri hep benden öğrenirler." dedi. 

• Sûfî; "Herşeyden önce palanını indir, yaralı olan sırtına acı giderecek ilaç 

koy." 

273 

210 • Hizmetçi; "Çok konuşuyorsun; bana senin gibi yüzbinlerce misafir geldi 

gitti... 

• Hepsi de benden memnun kalarak döndüler, misafir bizim canımızdır bizim 
yakınımızdır." 

• Sûfî; "Suyunu da ver. Hayvan susuz kalmasın ama, suyu ılık olsun." dedi. 
Hizmetçi; "Bıktım artık beni usandırıyorsun" diye söylendi. 

• Sûfî; "Arpaya birazcık da saman kat." diye seslendi. Hizmetçi de; "Sözü 
artık kısa kes, bıktım usandım!" dedi. 

• Sûfî; "Hayvanın yattığı yeri de süpür, taş toprak kırıntıları olmasın, ıslaksa 
yere kuru toprak serp." dedi. 

215 • Hizmetçi; "Bıktım babacığım bıktım. Bir işin ehlini bir işe yollayınca, 
az konuş, boyuna tavsiyelerde bulunma!" 

• Sûfî; "Kaşağıyı al da eşeğin sırtını güzelce tımar et." dedi. Hizmetçi de; 
"Baba artık utan." 

• Diye söylendikten sonra, eteklerini topladı, belini bağladı. "Gideyim önce 
arpa saman getireyim." dedi. 

• Gitti ama ahır aklına bile; gelmedi. O sûfiyi tavşan uykusuna yatırdı. Onu 

aldattı. 

• Hizmetçi bir kaç külhanbeyinin yanına gitti. Sûfînin sözlerine, tavsiyelerine 
acı acı gülmeye koyuldu. 

220 • Sûfî ise, o uzun yolculuktan yorulmuş bitmişti. Açık gözlerle rüyalar 
görüyordu. 

• Eşeği bir kurdun pençesine düşmüştü; kurt sırtından, budundan onu 
paralıyordu. 

• Uyanınca; "Bu ne saçma rüya." dedi. "Acaba o şefkatli, o anlayışlı hizmetçi 
nerede?" 



• Derken tekrar bir rüyaya dalıyor, eşeği bazen kuyuya, bazen çukura düşmüş 
görüyordu. 

• Çeşit çeşit korkulu rüyalar görüyor, korkusundan bazen Fatiha, bazen Kari'a 
Sûresi'ni okuyordu. 294 

294 Kur'an-l Kerîm'in 101. Sûresi olan Kari'a Sûresi, kıyamet gününün şiddetinden, deh-şetinden bahseder. "Kim bu 
sûreyi okursa, kıyamet gününün şiddetinden emin olacaktır." diye bir hadis vardır. Sûfî de korkulu rüyalarda, kıyamet kopmuş 
gibi dehşete kapıldığından, korkularının hayra çevrilmesi için, bazen Fatiha, bazen de Kari'a suresini okumakta imiş. 

274 

225 • Uyanınca; "Bunun çaresi nedir?" dedi. Dostların hepsi de kalktı gitti, 
bütün kapılar da kapandı. 

• Sonra yine zavallı hizmetçiyi düşündü. "O bizimle bir sofraya oturmadı mı? 
O bize kötülük yapamaz." dedi. 

• "Ben ona iyilikten hoşluktan başka ne yaptım ki? O neden bunun aksini 

yapsın? 

• Her düşmanlığın bir sebebi, bir dayanağı vardır. Yoksa aynı cinsten oluş, 
insana vefa telkin eder. İnsanları birbirine bağlar." 

• Derken yine "Peki!" diyordu. "Hz. Adem lütuf sahibi idi. Eli açıktı iblise ne 
cefa etmişti ki, iblis onu aldattı? 

230 • İnsan yılana, akrebe ne kötülük yaptı ki, onlar daima insanı sokarlar 
sançar, öldürürler? 

• Kurdun huyu, tabiatı yırtıcılıktır. Bu haset de insan yaratılışında var; hem de 
apaçık." 

• Sonra dönüyor; "Bu kötü zan yanlış bir şey, tarikat kardeşime karşı neden 
böyle bir zanna düşüyorum?" diyordu. 

• Sonra yine böyle bir kötü zanna düşmekte de, insanı ihtiyatlı olmaya 
sürüklediği için bir yarar vardır. Kötü zanna düşmeyen kişi, doğru bir iş başarabilir 
mi? diye kendi kendini teselli ediyordu. 

• Sûfi bu çeşit vesveselerle kıvranırken, hayvanı öyle bir halde idi ki, 
düşmanlar başına. 

235 • O zavallı eşek, taş toprak içinde, palanı tersine dönmüş, kuskunu 
kopmuş bir halde idi. 

• Yol yorgunluğu ile ölmüş, bitmiş, bütün gece yemsiz yiyeceksiz kalmıştı. 
Can çekişiyor, bazen ölüp gidiyordu. 

• Zavallı eşek bütün gece; "Ya Rabbi! Arpadan vazgeçtim, bari bir avuç 
saman ihsan eyle." diye dua ediyordu. 

• Hal dili ile; "Ey şeyh efendiler, halime acıyın; bu ham ve terbiyesiz 
hizmetçinin elinden yandım." diyordu. 

• O eşeğin o gece çektiği eziyeti, tattığı azabı, karada yaşayan bir kuş sel 
suyuna düşerse çekebilir. 

240 • O zavallı eşek, aç bir halde sabaha kadar bir yandan öbür yana döndü 

durdu. 

• Sabah olunca hizmetçi geldi, hemen palanı aradı, buldu. Eşeğin sırtına 

koydu. 

275 

• Eşek satanların yaptığı gibi, onu ucu sivri ağaçla iki üç defa modulladı. O 
köpek herif, soyunun gerektirdiği her eziyeti zavallı eşeğe yaptı. 

• Eşek, o dürtme acısı ile açlığını perişanlığını unutttu, sıçradı kalktı. Za- 
vallının dili yok ki, halini ve duyduğu acıyı anlatabilsin. 

• Sûfi eşeğe binip yola düşünce, hayvan adım başında kapanmaya, 
tökezlenmeye başladı. 

245 • Kervan halkı, eşek düştükçe onu kaldırmaya koyuldular. Hepsi de onu 
hasta sandılar. 



• Biri kulağını sıkı sıkı buruyor, çekiyordu. Öbürü, damağında yara var mı 
diye ağzını açıp bakıyordu. 

• Bir başkası, nalında taş kırıntısı arıyordu. Birisi de gözünde pus, leke olup 
olmadığını araştırıyordu. 

• Sonra sahibine dediler ki: "Ey şeyh efendi! Bu nedendir? Dün, şükürler 
olsun bu eşek güçlü kuvvetli demiyor mu idin? 

• Sûfi dedi ki: "Gece 'la havle' yiyen eşek, başka türlü yol alamaz ki. 295 

2,5 "La havle ve la kuvvete illa billah,": Allah'tan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur, anlamına gelen ve bir 
hadis-i şerifte geçen mübarek bir cümle. Bunun çok teşbih edilmesini aziz peygamber efendimiz tavsiye buyurmaktadır. 

250 • Eşeğin geceleyin yemi 'la havle' olursa, gece teşbih çeker, gündüz de 
böylece secdeye kapanır." 

• İnsanların çoğu, insan yiyen canavar gibidir. Onların selam vermelerine pek 
güvenme. Emin olma... 

• Hepsinin gönülleri şeytan yatağıdır. Kendileri de insan şeytanıdır. O gibi 
insan şeytanlarının laflarına inanma. 

• Şeytanın ağzından çıkan "la havle"ye kanan kişi, savaşta da o eşek gibi 
tepesi üstüne düşer. 

• Dünyada şeytanın aldatışına kanan, dost görünen düşmanın kendisini büyük 
göstermesine, hilesine aldanırsa... 

256 • Kendine gel de, kötü dostun cilvelerine aldanma, tuzağı gör, 
yeryüzünde emin olarak yürüme. 

• Yüz binlerce "la havle" okuyan, teşbih çeken şeytanı seyret, ey Ademoğlu! 
Yılanın içindeki şeytanı gör. 

276 

• Dostunun postunu yüzmek için, kasap gibi, seni "canım, dostum" diye 

aldatır. 

• Derini yüzmek için seni kandırır, sana tatlı sözler söyler. Düşmanların 
sunduğu afyonu yutanın vay haline. 

260 • Kasap gibi ağlata inlete kanını dökmek için ayağına baş kor. Senin 
yüzüne güler, tatlı okşayıcı sözler söyler. 

• Aklını başına al da, arslan gibi, avını kendin avla. Yabancının da, akrabanın 
da yaltaklanmasına önem verme. 

• Aşağılık kişilerin ağırlamasını, hürmetini, hizmetçinin hürmeti ve hatır 
sorması gibi bil. Yalnızlık, kimsesizlik adam olmayanların sevgisinden, saygısından 
değerlidir. 



Aslında sûfî hakikat avcısıdır. 

161 • Sûfi, bir avcı gibi avın peşine düşmüştür. Misk ceylanının ayak izlerini 
görmüştür. Onu izlemeye koyulmuştur. 

• Bir zaman ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra da, ceylanın 
göbeğinin kokusu ona kılavuz olur. 

• O, adım atmaya şükreder de yol alırsa, sonunda o, adım atma ve yol alma 
yüzünden muradına ulaşır. 

• Misk kokusunu duyup bir konaklık yol almak, o kokuyu duymaksızın yüz 
konaklık yol almaktan, dönüp dolaşmaktan daha iyidir. 296 

296 Misk kokuşu, iliihî aşkın feyzini, heyecanını mânevi ve ruhanî zevki temsil etmektedir. Mânevi zevk duymadan, 
zoraki yapılan ibadetin gerçek bir ibadet olmadığı bildirilmektedir. 

165» Mânevi ay ışıklarının doğduğu yer olan ilahî nûrun parladığı gönül, 
ârifler için, Hakk âşıkları için hakikat cennetinin kapılarıdır. 



• İlahî nûrun parladığı gönül, sana duvar gibi görünürse de, âriflere orası 
Hakk'a açılan bir kapıdır. Sana taş görünürse de, onlara incidir, cevherdir. 

• Senin aynada apaçık gördüğünü, ârif senden önce bir kerpiçte görür. 

• Pir ve mürşid o kişilerdir ki, daha bu âlem yok iken onların ruhları Hakkın 
cömertlik denizinde bulunuyordu. 

277 

• Bu beden yaratılmadan önce, onlar rûh âleminde yaşadılar, ömürler 
sürdüler. Ekmeden önce meyveler devşirdiler. 297 

297 Bu beyt, büyük Hakk âşıkı İbn Fariz hazretlerinin Hamriyye Kasidesi'nin şu ilk beytini hatırlatmaktadır: 
(Üzüm kütüğü yaratılmadan önce, biz sevgilinin yâdı ile manevî şaraplar içtik. Mest olduk, kendimizden geçtik.) 

170 • Onlar şekilden, bedenden önce can bulmuşlar, canlanmışlardır. Onlar, 
denizler yaratılmadan önce inciler dökmüşlerdir. Yani başarılı işler görmüşlerdir. 



Cenab-ı Hakk'ın mahlûkatı yaratmak hususunda 
meleklerle müşaveresi 

171 • Hz. Adem yaratılacağı sırada, Cenab-ı Hakk ile melekler arasında bir 
konuşma, bir danışma geçti. Halbuki, o vakit bütün halkın rûhları boğazlarına kadar 
kudret denizine gark olmuşlardı. Yani Hakk'ın tasavvurunda mevcut olup daha 
zuhûra gelmemişlerdi. 

• Melekler, Adem oğullarının yaratılmasına engel olmaya çalışırken, in- 
sanların çok önceden yaratılmış bulunan rûhları, bilhassa pirlerin rûhları, gizlice 
meleklere ıslık çalıyorlar, onlarla alay ediyorlardı. 

• Çünkü hakikat pirlerinin mübarek rûhları, nefs-i küll, yani bütün varlıklar 
yaratılmadan önce, hatta kendileri de rûhlar âleminde iken var olan herkesin, her 
şeyin nakşını ve sırlarını biliyorlardı. 

• Pirlerin kutsal rûhları, gökler yaratılmadan önce Zuhal yıldızını seyr 
etmişlerdi. Onlar buğday taneleri yaratılmadan evvel ekmeği görmüşlerdi. 

175 • Onların beyinleri ve kalpleri yaratılmadan önce, düşünüyorlar ve 
hissediyorlar; her şeyi duyuyorlardı. Onlar ordusuz, savaşsız zafer kazanmışlardı. 

278 

• Onlar, a'yan-ı sabite mertebesinde, ilahî bilgilerin tasavvurları halinde iken 
Hakk ile görüyorlardı, ki o görüş ve anlayış onlara göre düşünmedir. Yoksa bundan 
uzak kalanlara, halka göre o düşünce, görüşün ta kendisidir. Bu düşünce ve görüş 
için, onların beyne ve göze ihtiyaçları yoktu. 298 

298 A'yan-ı sabite; varlıkların ilm-i ilahîde sâbit olan hakikatleridir. Bu âlemde çeşitli sûretleri ile tanıdığımız 
varlıkların Allah'ın ilmindeki gerçek halleri. 

• Düşünce geçmişe ve geleceğe bağlıdır, insan bu ikisinden de uzaklaşınca 
güçlükler çözülür gider. 

• Rûh, üzümde şarabı görmüştür. Rûh, yoklukta varlığı görmüştür. 299 

299 Kâmil insanın mânevî gücü, onun cihanı kaplayan ruhu, kudreti; bütün gizli şeylerin vasıflarını, kabiliyetlerini, 
ilerde onların alacakları şekli, hali, durumu bugünden görür ve bilir. "Cüz", insan-ı kamil, benliğinden kurtulup, küllde kendini 
kaybedince, küllün sıfatlarına bürünür. Bu yüzden her şeyi görebilir, ilerde olacakları da sezer. 

• Kâmil insanın gözü neliğe, niteliğe sığacak her şeyi neliksiz, niteliksiz 
görmüştür. Altın madeni mevcut değil iken, ayarı tam altınla, kalp altını seyr etmiştir. 

180» Kâmil insanlar, üzüm yaratılmadan önce şaraplar içmişler ve mest 
olarak coşkunluklar göstermişlerdir. 

• Onlar, Temmuz'un sıcağında kışı görmüşler, güneşin ışığında gölgeyi 
bulmuşlardır. 

• Üzümün gönlünde şarabı görmüşlerdir. Tam yoklukta varlığı seyret- 
mişlerdir. 



• Bu gökyüzü, onların meclisinde bir yudum şarap içer. Güneş de onların 
cömertliğinden altın sırmalı elbise giyer. 

• Onlardan iki dostu bir arada görürsen, bil ki onlar hem birdir, hem de 
altıyüzbin, yani pek çoktur. 

185 • Onların sayıları dalgalara benzer. Rüzgâr o dalgaları sayılacak hale ge- 
tirir, yani kesretten vahdete (=çokluktan birliğe) getirir. 

• Hakîkat-i Muhammediye olan canların güneşi de, bizim beden 
pencerelerimizin içinde birbirinden ayrılır. 300 

300 Çeşitli evlere giren güneşin ışığı bir değil midir? Sayısız bedenlere giren ilahî nOr da, beden pencerelerinin 
içinden girer; birbirinden ayrılır gibi görünse de hep aynı nûrdur. 

• Güneşin kursuna, değirmisine bakınca, onun bir olduğunu görürsün. Ama 
beden pencereleri ile perdelenen zan ve şüpheye düşmüştür. 

279 

• Ayrılık, gayrdık hayvani rûhtadır. Rûh-ı insanî yani hakîkat-ı Muham- 
mediye zaten birdir. 

• Çünkü Allah, insanî rûhlar üzerine nûrunu saçmıştır. Onun nûru asla 
ayrılmaz. 301 

301 Bu beyitte, şu anlamdaki bir hadis-i şerife işaret vardır: "Cenab-ı Hakk, bütün varlıkları, insanları karanlıkta 
yarattı. Sonra onların üstüne nûrunu saçtı. O nûrdan insanların hangisine rastladı ise, o kişi hidayete erdi, kurtuldu. Hangisine 
rastlamadı ise o kişi de sapıklığa düştü, asi oldu." 

190 • Ey aziz yol arkadaşım! Birazcık zaman o sanmayı bırak da, sana o ilahî 
güzelin bir tek beninin vasfını söyleyeyim. 

• Fakat onun halindeki güzellik, anlatışa sığmaz ki. İki dünya da nedir? Onun 
beninin aksinden ibarettir. 

• Ben, onun güzel beninden (yani "ilahî vahdet' in noktasından) söz açmak 
arzu edince, söz "kesret'e (=çokluğa) kapılır, çoğalır, içime sığmaz da bedenimi 
yarmak, parçalamak ister. 302 

302 Hz. Mevlâna, ilahî hakikatleri bir takım mecazî benzetmelerle Hakk âşıklarına anlatmaya çalışıyor. Gerçekten 
sûfîlerden bazıları; "vahdet noktası"nı sevgilinin yüzündeki "ben"e, kâinatı da o "ben"in bulunduğu yanağa benzetirler, 
ariflerden birinin Arapça söylenmiş bir beytinin tercümesi şöyledir: "Kainat onun 'ben'inden belirmiş bir yanak gibidir. Onun 
'ben'i yanağından tecellî etmiştir." Mesnevi Şerhi, İsmail Ankaravî, c. II, s. 44, 1289. 

• Ben bir karınca gibi Hakkın nimetleri harmanında dolaşıyorum. Ben hoşum, 
durumumdan çok memnunum. Fakat kendimden büyük, kendimden ağır olan ilahî 
emanetin yükünü çekmekteyim. 303 

303 Necip Fazıl merhumun Çile 'sinde bulunan şu kıta, Hz. Mevlâna'mn bu beytinin daha güzel anlaşılmasına 
yardımcı olacaktır: 

"Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim, 
Ufacık gövdeme yüklü kaf dağı, 
Bir zerreciğim ki, arşa gebeyim, 
Dev sancılarımın budur kaynağı." 



Yabancı kimdir? 

• Yabancı kimdir? Senin topraktan yaratılmış bedenin; senin derde, gama, 
eleme düşmen, perişan olman hep onun yüzündendir. 

280 

265 • Sen bedenini yağlı ve tatlı yemeklerle besledikçe, asıl varlığını, rûhunu, 
kıymetli cevherini, kendi gerçek hakikatini güçlü bulamazsın. 304 

304 İslamiyet'te rahibler gibi yaşamak, yani, kendisini hoşa giden bir çok şeylerden mahrum bırakarak yaşamak 
yasaklanmıştır. Elbette, yaşamak için normal şekilde yememiz, içmemiz lâzımdır. Mevlâna'mn maksadı; bedeni yağlı ve tatlı 
yemeklerle beslerken, asıl varlığını, rûhunu ihmal ediyorsun, insanî vazifelerini yapmıyorsun, rûhunu ihtiyacı olan mânevî 
gıdalarla, zikirle, ibadetle, iyiliklerle beslemiyorsun. Sadece tenini, bedenini düşünüyorsun. Bütün dikkatinle bedene bakmaya, 
onun ihtiyaçlarını fazlasıyla yerine getirmeğe çalışırken rûhunu düşünmüyorsun. Maddî ihtiyaçlar için çırpınıp duruyorsun, 
zenginliğe karşı hırsın artıyor, bedenî arzular seni perişan ediyor. 

• Beden miskler içinde olsa da, ölüm gününde onun pis kokusu meydana 

çıkar. 



• Sen miski bedenine değil de, gönlüne sür. Misk nedir? Misk, celal sahibi 
Allah'ın ism-i şerifi. 

• İçi bozuk olduğu halde dıştan kendini iyi gösteren münafık, yani iki yüzlü 
kişi bedenine misk sürer de, rûhunu külhanın ta dibine atar. 

• îki yüzlü kişinin dilinde Allah'ın adı vardır. Fakat ruhunda, imansızlık 
düşüncesi yüzünden pis kokular bulunmaktadır. 

270 • Onun Allah'ı zikretmesi, külhan yanında bitmiş, yeşilliğe, abdest bozu- 
lan yerde yetişen gül ve süsene benzer. 

• O biten yeşillik orada iğretidir. O gülün yeri dostlar meclisidir, işret yeridir. 

• Haberin olsun ki, temiz şeyler; iyilikler iyilere gelir. Pislikler, kötülükler de 
kötüler içindir. 

• Sen kin ve intikam hırsıyla yolunu kaybetmişlere sakın kin tutma. Onların 
mezarlarını kin güdenlerin yanına kazarlar. 305 

305 Kabristandaki yerlerimiz, bizim asıl yerlerimiz değildir. O mezarlar, fani olan, topraktan gelen bedenlerimizin 
toprağa verildiği yerdir. Ruhlarımız, berzah âleminde, kin tutuyorsa, kin güdenlerin yanma gidecektir. 

• Kinin aslı, cehennemdir. Yani cehenneme ait bir huydur. Senin kinin de, o 
kötü huyun bir cüz'üdür. Ve kin senin dînînin düşmanıdır. 306 

,0 * Süleyman Nazif merhum Batarya ile Ateş adlı kitabında; "Benim dinim kininidir." diye yazmıştı. Elbette, 
yurdumuza, milletimize, insanlığa kötülük yapanları sevmeyeceğiz. Onlara kin besleyeceğiz. Şinasi merhumun şu beyti bu 
hakikati ifade etmektedir: 

"Unut felaket-i şahsiyyenin müsebbibini, 

Fakat, hakareti affetme validen vatana." 

(Sana şahsen kötülük yapanları, senin felaketini hazırlayanları unut, hoşgör. Fakat, senin anan yerinde olan şu güzel 
vatanımıza hakaret edenleri, kötülük yapanları affetme.) 

281 

275 • Cehennemi bir huy olan kin, kalbinde bulunursa, sen de cehennemin bir 
cüz'ü olursun. Nereye gidersen, cehennemi de beraber götürürsün. 

• Aklını başına al da, kini kalbinden at gitsin. Çünkü "cüz" "küll"ün yanında 
karar eder. 

• Ey nam sahibi kişi! Eğer sen cennetin cüz'ü isen, yaşayışın, mânevi zevkin 
de cennet gibi ebedîdir. 

• Acı, acı ile, yani kötü kötü ile birleşir. Batıl bir gönül Hakka nasıl yakın 
olabilir? 

• Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. Ondan başka neyin varsa 
kemiktir, kıldır. 

• Eğer düşüncen, mânevî varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken ise, 
külhana atılacak odun gibisin. 

• Eğer gül suyu gibi latîf isen, hoş kokuyorsan, insanlar seni başlarına, 
yanaklarına sürerler; eğer sidik gibi pis kokuyorsan dışarıya atarlar. 

280 • Koku satanların tablalarını seyret. Her cins kokuyu kendi cinsinin 
yanına koymuşlardır. 

• Cinsleri, kendi cinsleri ile karıştırırlar, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs 
meydana getirirler. 

• Güzel kokuların yanına şeker ve mercimeği karıştırırlarsa, satıcı bunları 
birer birer birbirinden ayırır. 

• Rûhlar âleminde, ruhlarımızın tablaları kırılıp da insanların ruhları bu 
dünyaya, bu zuhur âlemine dökülünce iyiler ve kötüler birbirine karıştı. 

• Cenab-ı Hakk, peygamberleri ve kitapları, bu zuhur âleminde birbirine 
karışan ruhların iyilerini kötülerinden ayırt etmek için gönderdi. 

285 • Peygamberler gelmeden önce hepimiz birdik, bütün insanlar bir toplum 
olarak görünüyorduk. İyi miyiz kötü müyüz? Durumumuzu kimse bilmezdi. 

• Dünyada kalp para da, sağlam para da geçiyordu. Biz de gece yolcuları gibi 
gaflet ve bilgisizlik içinde idik. 

• Peygamberlerin güneşi doğunca; "Ey kalp olan, karışık olan sen uzaklaş; ey 
saf olan, ey tertemiz olan sen de yaklaş." dedi. 



• Renkleri ayırt etmeyi göz bilir, la'li taştan göz ayırt eder. 

• İnciyi de, süprüntüyü de göz tanır. Onun içindir ki, toz toprak gözü incitir. 

282 

290 • Bu alçak kalpazanlar, iki yüzlüler, imansızlar kalpleri aydın ve nûrlu 
olan kişilerin düşmanıdırlar. Gönülleri saf ve lekesiz imanlı insanlar ise gündüz gibi 
nûrlu olan mürşidlerin âşıkıdırlar. 

• Çünkü gündüz, o türlü kişileri belirten bir ayna gibidir. Onların kemalini, 
üstünlüğünü açıkça gösterir. 

• Nurlu yüzle, günahlarla kararmış yüzü açığa çıkarıp gösterdiği için, Cenab-ı 
Hakk kıyamet gününe "gün" lakabını vermiştir. 

• Hakikatte gündüz velîlerin sırrıdır. Bildiğimiz gündüz, onların ay gibi parlak 
gönüllerine göre bir gölgeden ibarettir. 

• Ey Hakk âşıkları! Siz gündüzü kâmil insanın sırlarının aksi, belirtisi olarak 
biliniz. Gözleri kapatan gece de, onun hatalarının örtüşüdür. 

295 • Bu sebepledir ki, Cenab-ı Hakk Hz. Muhammed(s.a.v.)'in gönlünün 
nûrunu temsil ettiği için "And olsun kuşluk vaktine." diye buyurdu. 

• Bazıları da derler ki: "Dost bu kuşluk vaktini diledi, sevdi, yemin etti. 
Çünkü kuşluk vakti, sevgili peygamberimizin mübarek nûrunun aksinden ibarettir." 

• Yoksa fani olan bir şeye yemin etmek, yani şunun bunun hakkı için demek 
doğru değildir. Fani olan, gelip geçici olan şeyin Allah Kelâmı'na girmesi layık 
mıdır? 

• Halil İbrahim (a.s.); "Ben, batıp giden yıldızları, ay ve güneşi, fani ve gelip 
geçici olan bütün şeyleri sevmem." derken, âlemlerin Rabbi, nasıl olur da fani olan 
kuşluk vaktine yemin etmek ister. 

• Yine Hakkın; "Geceye and ederim ki." diye yemin ettiği gece, peygamber 
efendimizin settarlığı (=örtücülüğü) ve kara topraktan yaratılmış mübarek bedenidir. 

300 • Peygamber efendimizin mübarek rûhu güneşi göklerin üstüne 
yükselince, o gece gibi olan bedenine; "Kendine gel Rabbin seni terk etmedi." diye 
buyurdu. 

• Belanın ta kendisinden vuslat zuhur etti de; "Sana darılmadı." kelâmı o 
vuslatın tatlılığından meydana geldi. 

• Zaten her söz bir halin belirtisidir. Hal ele benzer; söz ise alete... 

• Herkes kendi aletini kullanır. Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma 
atılmış tohuma benzer. 

• Ayakkabı tamircisinin aleti de, çiftçinin elinde köpeğin önündeki saman, 
eşeğin yemliğindeki kemik gibidir. 

283 

305 • "Ben hakkım." sözü Hallâc-ı Mansur hazretlerinin ağzında nûr idi. "Ben 
Allah'ım." sözü Firavun'un ağzında yalan oldu. 

• Hz. Mûsâ'nın elindeki asa, onun Hakk peygamber olduğuna şahid idi. Ona 
karşı çıkan sihirbazların elinde ise, hiç bir ise yaramadı. 

• El ile alet, çakmak taşı ile demire benzer, kıvılcımın çakması için çift olmak 

gerek. 

310 • Çifti olmayan; vasıtası, aleti bulunmayan bir tek Allah'tır. Sayıda şüphe 
olur ama, o şeksiz şüphesiz birdir. 

• İki diyen de, üç diyen de, daha fazla diyen de apaçık bir olduğunda 
birleşmişlerdir. 

• Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki üç diyenler de "bir" demeye başlarlar. 

• Eğer sen ona "bir" diyen kişi isen, "Hakk meydanında Allah birdir." 
diyorsan onun çevgeni önünde bir top ol, dön, yuvarlan; o meydanda toz kopar, onun 
kazasına rıza göster. 



• Top, padişahın eliyle vurulur yuvarlanırsa o vakit doğru, kusursuz bir top 
olur. Yani sâlik, bu âlemde Hakkın kazasına belâsına tahammül eder. Ondan zevk 
alırsa o vakit kâmilleşir. 

315 • Ey şaşı! Yani, biri iki gören ve bir olan Allah'a "ikidir, üçtür, yahut daha 
ziyadedir." diyen bunları can kulağıyla dinle, dinle de, gözüne kulak yolu ile bir ilaç 
çek. 

• İlahî hakikatleri, ilahî hikmetleri bildiren tertemiz güzel sözler, kör olan 
gönüllerde durmaz, nûrun aslı olan Allah'a kadar gider. 

• Çarpık ayakkabı nasıl çarpık ayağa uyarsa, şeytanın vesvese ve efsunu da 
çarpık gönüllere girer ve yerleşir. 

• Sen ilahî hikmetleri, ilahî hakikatleri tekrar tekrar işitsen ve okusan, gönlün 
uyanık değilse, sen ehil değilsen o hikmetler, o hakikatler senden uzak durur. 

• Sen o hikmetleri yazıp bellesen de, ona buna söylesen de, anlasan da... 

320 • Ey inatçı kişi! O hikmetler senden yüz çevirir, yüzünü senden gizler, 
senden kaçar. 

• Sen okumasan da, senin yanıp yakıldığını, yani sende kabiliyet bulunduğunu 
görürse, ilahî hikmetler, eline konmaya alışmış bir kuş gibi senin yanına gelir, sana 
yaklaşır, senin olur. 

284 

• Bir köylü evinde tavus kuşunun durmadığı gibi, ilahî hikmet de, anlayışlı 
olmayan ham bir kişinin yanında durmaz. 



Padişahın, doğan kuşunu ihtiyar köylü kadının evinde 

bulması 

• Hakikat, ilahî bilgi, padişahtan kaçıp da un eleyen ihtiyar kadının yanına 
giden doğan kuşu da değildir. Ona da benzemez. 

• O kadıncağız, un eleyerek çocuklarına tutmaç pişirmeye çalışırken, o cinsi 
güzel, kendisi güzel doğanı gördü. 

• Dedi ki: "Zavallı kuş, ehil olmayanlar; bakmasını bilmeyenler sana iyi 
bakmamışlar; kanatların fazla büyümüş, tırnakların da uzamış." 

325 • Onu tutup ayaklarını bağladı, kanatlarını yoldu, kısalttı, tırnaklarını kes- 
ti, yem olarak da önüne saman koydu. 

• Ehil olmayanların eli, seni hasta eder. Ananın yanına gel de, sana iyi baksın 
seni iyileştirsin. 

• Arkadaş! Bilgisizin sevgisini de, ihtiyar kadının doğan kuşuna olan sevgisi 
gibi bil. Bilgisiz kişi, Hakk yolunda eğri büğrü gider. 

• Padişahın günü, kaçan doğan kuşunu aramakla geçti. Akşam üstü o ihtiyar 
kadının çadırını buldu. 

330 • Ansızın orada doğanı toz duman içinde gördü. Ona bakıp ağlamaya 
başladı. 

• Dedi ki: "Bize vefasızlık ettiğin için bu hale düştün, bu cezayı Hakk ettin. 

• Cehennemdekilerle cennettekilerin bir olmadığını bilmeyerek, sen cennette 
yaşamayı bıraktın da cehenneme kaçtın. 

• Her şeyden haberi olan padişahın sarayından sersemce kaçarak, kokmuş bir 
ihtiyar kadının çadırına gidenin layığı budur." 

• Doğan, kanadını padişahın eline sürüyor, hal dili ile; "Ben suç işledim." 
diyordu. 

335 • "Ey kerem sahibi! Sen iyilerden başkalarını kabul etmez isen kötü kişi 
neylesin kime karşı ağlasın, sızlasın; kime feryad etsin? 



• Padişahın lutfu, canı şımartmakta, onu suç işlemeye sürüklemede; çünkü 
padişah her suçu af ile güzelleştirir. 

285 

• Yürü, lutfuna güvenerek suç işleme ki, değil suçlarımız, iyiliklerimiz bile 
yetersiz oldukları için, o güzel Allah'ımızın huzurunda çirkindir. 307 

307 Topraktan yaratılmış olan bedenin isteklerinden tamamıyla kurtulamadığımız, iyiliklerimizde, ibadetlerimizde 
bazen gösteriş rol oynadığı için, biz Cenab-ı Hakk'a layık ibadette bulunamıyoruz. İnsanlığın örneği olan aziz Peygamber 
efendimiz, Cenab-ı Hakk'a karşı; "Ya Rabbi! Biz sana layık ibadette bulunamadık." diye niyazda bulunurken, biz kim oluyoruz 
ki, kırık dökük, bazen zoraki olan ibadetlerimize güvendim, vazifemizi yaptık diyelim. 

• Ey gafil! Kendi hizmetini, yani yaptığın ibadetleri Hakk'a layık sandığın için 
suç bayrağını açıyorsun. 

• Zikr ve dua için sana izin verildi, sen de zikr ve duaya başlayınca kendini 
bir şey sandın, gurura kapıldın. 

340 • Zikr ederken sen kendini Allah ile konuşuyor sandın; niceler vardır ki, 
bu zann yüzünden Hakk'tan ayrı düşmüşlerdir. 

• Eğer padişah seninle beraber yere oturur, yani merhametinin üstünlüğünden 
senin mertebene tenezzül ederek duanı dinlerse, o tenezzülü kendi kabiliyetinden 
değil, Hakk'ın lutf ve kereminden bil kendini ve mertebeni tanı; küstahlığa kalkışma; 
edep ve terbiye gözet." 

• Doğan kuşu hal dili ile dedi ki: "Padişahım, yaptığım işten pişman oldum; 
bir daha yapmamak üzere tövbe ediyorum, adeta yeniden müslüman oluyorum." 

• Hz. Muhammed (s.a.v.), nasıl senin başını putlara secde etmekten kurtardı 
ise, sen de çalış, o mübareğin mânevi gücü ile gönlünü iç putuna tapmaktan kurtar. 

• Halkı dine davet kapısını her peygamber tek başına çalmış, bütün dünyayı 
tevhide davet etmiştir. 

• Nuh (a. s.), imana gelmeyenleri ıslah için Hakk'tan kılıç isteyince, tufan 
dalgaları kılıç huyunu aldı, kılıç kesildi. 

• Cenab-ı Hakk; "Ey Ahmed (Ya Muhammed) yeryüzündeki orduların ne 
değeri vardır? Sen gökyüzündeki aya bak da onun alnını yar." diye buyurdu. 

• Ey eşsiz, büyük peygamber! Sen ayı ikiye böl de, yıldızların 
uğurluluklarından, uğursuzluklarından batış eden ve aslında mânâdan haberleri 
olmayanlar bu devrin ay çağı olmadığını, senin çağın olduğunu bilsinler, anlasınlar. 

355 • Aziz Peygamberim! Bu çağ senin çağındır, Cenab-ı Hakk'la konuşan 
Hz. Mûsâ bile, senin çağında bulunmayı isterdi. 

286 

• Hz. Mûsâ, senin çağındaki parlaklığı ve o çağdaki tecellî sahibinin zuhura 
geleceğini mânen görünce; 

• "Ya Rabbi!" demişti. "O çağ nasıl bir rahmet çağıdır? Hatta o çağ rahmeti de 
geçmiştir de görüş çağı olmuştur. 

• Allah'ım! Sen Mûsâ'yı zaman denizlerine daldır, dalgalandıkça dalgalandır 
da, sonra Ahmed'in -yani Hz. Muhammed (s.a.v.)'in- devrinde ortaya çıkar." 

• Cenab-ı Hakk; "Ya Mûsâ!" diye buyurdu. "Sana o çağı bunun için 
gösterdim, halvet yolunu bunun için açtım. 

360 • Çünkü sen kendi çağındasın; Ahmed çağından uzaktasın. Ey Kelim (Ey 
Mûsâ)! Ayağını topla ki, bu kilim çok uzundur (O devre çok uzun zaman vardır). 

• Ben kerem ve ululuk sahibiyim; gönlü mânâ ile dolu olan kuluma; 'Tama' 
etsin, ağlasın.' diye ona, mânâ ekmeği gösteririm." 

• "Çocuk uyansın da, yiyecek istesin." diye annesi bazen onun burnunu okşar 

ovalar. 

• Çünkü çocuk, açlığının farkında olmaksızın uyur. Anasının memelerindeki 
süt ise, çocuğa karşı duyduğu sevgiden ötürü annenin göğsünü sıkıştırır, ağrıtır. 

• Ben gizli bir rahmet hazînesi idim. Hidayete ermiş, doğru yolu bulmuş bir 
ümit halk ederek dünyaya gönderdim. 308 



308 Bu beyitte şu anlamdaki bir kudsî hadise işaret var: "Ben gizli bir hazîne idim, beni bilen yoktu. Bilinmemi arzu 
ettim ve halkı yarattım." 

365 • Senin canla başla istediğin kerametleri, lutufları sana Allah gösterdi de, 
onları arzu ettin, elde etmeye çalıştın. 

• Çeşitli milletlerin; "Ya Rabbi!" diyerek bir Allah'a inanmaları için Hz. 
Ahmed (s.a.v.) dünyada kaç put kırdı. 

• Hz. Ahmed(s.a.v.)'in, çalışıp çabalaması olmasaydı; ey mümin, sen de 
ataların gibi puta tapardın. 

• "Onun ümmetler üzerindeki hakkını hilesin." diye şu başın puta secde 
etmekten kurtuldu. 

• Eğer bir şey söylemek istiyorsan, bu söz, puta tapmaktan kurtuluşun şükrü 
olsun da, bu yüzden Allah seni içindeki puta tapmaktan kurtarsın. 

287 

370 • Peygamber efendimiz, nasıl senin başını putlara secde etmekten kurtardı 
ise, sen de çalış, o mübareğin mânevi gücü ile gönlünü iç putuna, benliğe tapmaktan 
kurtar. 

• Din şükründe bulunmaktan, yani seni müslüman yarattığı için Allah'a hamd 
ve sena etmekten yüz çeviriyorsun, çünkü dini babandan miras olarak bedava 
bulmuşsun. 

• Cenab-ı Hakk buyurur ki: "Ben bir kulumu ağlatırsam, merhametim kabarır 
coşar, o ağlayan kulum nimetime erişir. 

• Ben bir kuluma isteyeceği bir şeyi vermeyecek isem o isteği ona vermem. O 
isteği onun hatırına ve gönlüne getirmem; fakat bir kulumu da sıkıntıya düşürür, 
daraltırsam gönlünü açar, onu ferahlandırırım. 

375 • Merhametim, acımam o hoş ağlayışlara bağlıdır. Bir kulum ağlayacak 
olursa, rahmet denizim dalgalanır, coşar, köpürür. 



Şeyh Ahmed Hıdraveyh -kaddesealluhu sırrıhi'l- 
azîz-'in Hakk'ın ilhamiyle borçlular için helva satması 309 

309 Ahmed Hıdraveyh hazretleri, miladî IX. asırda yaşamıştır. Belhlidir. Hac seferinde, Bestam şehrine uğrayarak, 
meşhur velî Bâyezid-i Bestamî hazretleri ile görüşmüştür. Aşkı ve imanı uğruna tacını, tahtını terk eden İbrahim Ethem 
hazretlerini de görmüştür. Himmeti ve kerâmeti çok velîlerden olan Ahmed Hıdraveyh, 857'de Beih'de vefat etmiştir. 

• Cömertliği ile tanınmış bir şeyh vardı. O yüzden de hep borçlu idi. 

• Büyüklerden, zenginlerden on binlerce borç alır, dünyadaki fakirlere, 
yoksullara harcardı. 

• Borç para ile bir de tekke yaptırmış; canını da, malını da, tekkesini de Allah 
yolunda harcıyordu. 

• Cenab-ı Hakk, Halil İbrahim hazretleri için kumu nasıl un haline getirmişse, 
onun da borcunu her yerden gelen armağanlarla öder dururdu. 310 

""Rivayete göre, Halil İbrahim (a. s.) hazretlerinin çadırına bir misafir gelmiş, unları yokmuş. Hanımı, Halil İbrahim 
hazretlerinden un istemiş. Çölde imişler. Kasabaya gidip gelmek imkansızmış. Hz. İbrahim, bir çuvalı kum ile doldurup ailesine 
getirmiş. Allah'ın lûtfu ile çuvaldaki kum, halis un olmuş. 

288 

380 • Bir hadislerinde Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "Çarşılarda 
pazarlarda daima iki melek duâ ederek derler ki; 'Yoksullara yardım edenlere, 
ihsanlarda bulunanlara fazlasıyla ver. Cimrilerin mallarını da yok et.' 311 

311 Bu beyitte de, şu hadise işaret var: "Her gün iki melek gökyüzünden yere iner ve; Allah'ım! Her verene, fakirlere 
yardım edene fazlasıyla ver. Kimseye bir şey vermeyen cimrinin malını da, yok et' diye dua ederler." 

• Hele canını verene, boğazını uzatıp yaratana kurban olana... 

• O kimse, Hz. ismail gibi boğazını uzatmış, Allah yolunda kurban olmaya 
hazırlanmıştır. Fakat Allah o boğazı kestirmez. 312 



312 Bu beyitte de, Hz. ismail'in babası tarafından kurban edilmesi hadisesine işaret var. Cenab-ı Hakk, ibrahim(a.s.)'a 
oğlunu kurban etmesini emretmişti. Sevgili babası oğluna Allah'ın emrini anlattı. O da, Hakk'ın emrine boyun eğdi. Kurban 
olmaya hazırlandı. Şefkatli baba oğlunun boğazına bıçağı sürttü. Allah'ın emri ile bıçak kesmedi. Böylece baba ilahî emri yerine 
getirmiş oldu. Kendisine oğlu yerine bir koç kurban etmesi emredildi. 

• İşte şehitler de, Allah yolunda canlarını feda ettikleri için diridirler. 
Hoşturlar. Sen ateşe tapanlar gibi bedene bakma. 313 

313 Bu beyitte Bakara Sûresi'nin şu anlamdaki 154. ayetine işaret var: "Allah yolunda öldürülmüş olanlara; 'Bunlar 
ölülerdir.' demeyiniz. Bilakis onlar, manevî bir hayat ile diridirler." 

385 • Çünkü Cenab-ı Hakk, onlara gamdan, eziyetten, kötülükten emin bir 
rûh ihsan etmiştir. 

• Borçlu şeyh yıllarca bu işi gördü. Vazifesi bu imiş gibi zenginlerden borç 
alıyor, aldıklarını halka veriyordu. 

• Ecel gelince, ulu bir bey, iyi bir insan olarak Hakka kavuşmak için ölüm 
gününe kadar iyilik tohumlarını ekti durdu. 

• Şeyhin ömrü sona geldi. Bedeninde ölüm belirtileri gördü. 

• Alacaklıları onun etrafında toplanıp, oturdular. Şeyh ise âdetâ bir mum gibi 
bir hoş yanıp yakılmada, eriyip gitmede idi. 

390 • Alacaklıların para almaktan umutları kesilmiş olduğu için, suratları 
asıktı. Gönüllerindeki para derdi de, arttıkça artıyordu. 

• Şeyh kendi kendine; "Şu kötü zanlara kapılanlara bak. Benim borcumu 
ödemek için Allah'ın dört yüz dinar altını yok mudur?" diyordu. 

• Bu sırada helva satan bir çocuk bir kaç para kazanmak ümidiyle dışarda; 
"Helva!" diye bağırdı. 

289 

• Şeyh, hizmetinde bulunan müridine gizlice; "Dışarı çık da helvanın hepsini 
satın al." diye işaret etti. 

• Alacaklılar o helvayı yerler de, bir müddetcik olsun bana acı acı bakmazlar 
diye düşünüyordu. 

395 • Şeyhe hizmet eden kişi, helvanın hepsini satın almak için hemen dışarı 

çıktı. 

• Çocuğa; "Helvanın hepsi kaça?" diye sordu. Çocuk; "Yarım küsür dinar." 
cevabını verdi. 

• Hizmetçi; "Hayır, sûfilerden fazla kar isteme; yarım dinar vereceğim, artık 
başka söz söyleme." dedi. 

• Hizmetçi, helvayı kabı ile beraber getirip şeyhin önüne koydu. Sen şimdi 
sırlar düşünen şeyhin sırrını seyr et. 

• Şeyh alacaklılara; "Büyürün." dedi. "Şu helvayı teberrüken güzelce afiyetle 
yiyin, size helal olsun." 

400 • Kap boşalınca çocuk kabını aldı. Ve şeyhe; "Haydi ey akıllı er dinarımı 
ver." dedi. 

• Şeyh; "Ben parayı nerden bulup da vereceğim?" dedi. "Ben borçlu bir 
kişiyim ve borçlu olarak ahiret yolcusuyum." 

• Çocuk, bu cevab üzerine kızdı, kabı yere vurdu. Ağlayıp bağırmağa, inleyip 
zırlamaya başladı. 

• Çocuk, aldatıldığı için hıçkıra hıçkıra ağlıyor; "Keşke iki ayağım kırıl- 
saydı... 

• Keşke külhan çevresinde dolaşsaydım da bu tekkenin kapısından 
geçmeseydim." diyordu. 

405 • Boğazlarına düşkün, yemeye alışkın köpek gönüllü sûfiler, kedi gibi 
yalanırlar. Yüzlerini yıkarlar, âleme temiz görünürler. 

• Çocuğun feryadı yüzünden orada ne kadar hayırlı hayırsız kişi varsa hepsi 
geldiler, çocuğun başında toplandılar. 

• Helvacı şeyhin önüne geldi; "Ey taş yürekli şeyh! Şunu iyi bil ki, senin 
yüzünden ustam beni öldürür." dedi. 



• "Onun yanına eli boş dönersem beni mahveder. Buna vicdanın râzı olur 

mu?" 

• Alacaklılar da bu işi kötü görüp şeyhe dönerek dediler ki: "Bu ne rezalet; 
yaptığım beğeniyor musun? 

290 

410 • Bizim malımızı yedin; yaptığın kötülükleri, zulümleri ahirete 
götürüyorsun. Bu yetmiyormuş gibi neden bu çocuğa başka bir zulümde, haksızlıkta 
bulundun?" 

• O çocuk ikindi namazı vaktine kadar ağladı. Şeyh gözlerini kapamış ona hiç 
bakmıyordu. 

• Şeyh bu cefaya, bu haksızlığa aldırış bile etmiyordu. Ay gibi nûrlu yüzünü 
yorganın altına çekmişti. 

• O mübarek şeyh, ezelle de, ecelle de hoştu, ikisinden de tat almada, 
neşelenmede idi. iyi insanların da, basit insanların da kınamalarından, kendisini 
çekiştirmelerinden üzülmüyordu. 

• Rûh bir adamın yüzüne tatlı tatlı gülerse, gönülde bulunan kendisinden 
memnunsa, o adama halkın surat asmasından, ekşi yüz göstermesinden ne zarar 
gelir? 

415 • Rûh bir adamın gözünden öperse, o adam felekten, feleğin öfkesinden 
gam yer mi? 

• Mehtaplı bir gecede, köpeklerden ve onların havlamasından ayın ne korkusu 

olur? 

• Köpek kendi vazifesini yapar, ay da yüzündeki nûru yerlere yayar. 

• Herkes kendi işini görür. Su çerçöpün hatırı için kendi saflığını bırakmaz. 

• Çöp, çöpçesine suyun üstünde akar gider. Duru su da, bulanmadan akar 

durur. 

420 • Hz. Mustafa (s.a.v.), geceleyin ayı ikiye böldü. Ebû Leheb ise kininden 
saçma sapan şeyler söyledi. 314 

" 4 Mekkeliler, Peygamber efendimizden mucize istemişler. Peygamberimiz de, mübarek parmağı ile aya işaret etmiş, 
ay ikiye bölünmüş. Sonra iki parçası birbirine kavuşup bitişmiştir. Ebû Leheb, Resülullah efendimizin amcalarından biri, fakat, 
hidayete ermediği için efendimizin en azılı düşmanlarından olmuş, dilinden ve elinden gelen her fenalığı yapmaktan geri 
kalmamıştı. Peygamber efendimizin bu büyük mucizesine de; "Bu da Muhammed'in sihirlerinden biri." demişti. 

• Hz. Isâ ölüyü diriltir, Yahudi öfkesinden bıyığını yolar. 315 

3 " Maide Sûresi'nin 1 10. ayetinde Hz. isa'nın mucize olarak ölüleri dirilttiği bildirilmektedir. 

• Köpeğin havlaması, hiç ayın kulağına değer mi? Hele o ay, Allah'ın has ayı 
olursa... Yani Allah'ın has kullarından olursa... 

• Çocuğa verilecek para, oradakilerden toplansa idi, herkese bir kaç akçe 
düşerdi. Fakat şeyhin himmeti, bu cömertliği de kapamıştı. 

291 

425 • Çünkü kimsenin çocuğa bir şey vermemesini şeyh arzu etmişti. Pirlerin 
gücü bundan da fazladır. 

• İkindi namazı vakti gelince, hizmetçi, Hatem gibi cömert birisinin 
gönderdiği bir tabağı getirdi. 316 

316 Hâtem-i Taî: Tay kabilesinden olup, cömertliği ile meşhur olduğu gibi yiğitliği ile de meşhurdur. Çölde yolunu 
kaybedenlerin gelip kendisinde misafir olmaları için, geceleri o civardaki tepelerde ateşler yaktırılmış. Hicretten 17 yıl önce 
öldüğü için, Peygamber efendimizi görmek saadetine erememiştir. 

• Hem mal, hem hal sahibi olan biri şeyhin sıkıntıda olduğunu duymuş;ona 
armağan göndermişti. 

• Gelen tabağın bir kenarında dört yüz dinar vardı. Bir kenarında da, bir 
kağıda sarılmış yarım dinar bulunuyordu. 

• Hizmetçi geldi, o eşsiz mübarek şeyhin huzurunda saygı ile eğildi. Ve tabağı 
önüne koydu. 

430 • Tabağın üstündeki örtü kaldırılınca, halk şeyhin kerametini gördü. 



• "Ey şeyhlerin de, şahların da başı! Bu nedir? Bu ne haldir?" diye herkesten 
ahlar, feryadlar yükseldi. 

• "Ey sır sahibi olanların büyüğü! Bu ne sırdır? Bu ne sultanlıktır? 

• Biz senin büyüklüğünü bilemedik, saçma sapan ulu orta sözler söyledik; bizi 

affet. 

• Biz körcesine değnek sallıyor, bu sebeple gönül kandillerini kırıyoruz. 

435 • Biz sağırlar gibi bir tek söz duymadık; kendi aklımızca cevap 
vermeye;çalıştık, hezeyânlarda bulunduk." 

439 • Şeyh; "Bütün o sözleri, bütün o lafları size helal ettim; helal olsun." 
diye buyurdu. 

440 • "Bunun sırrı şu idi: Borcumun ödenmesini Allah'tan istemiştim. O da bu 
hususta bana doğru yolu gösterdi. 

• O yarım dinar, pek az bir şeydi ama, onun ele geçmesi de çocuğun 
ağlamasına bağlı idi. 

• Helvacı çocuğu ağlamasaydı, rahmet denizi coşup köpürmeyecek, sizin 
borcunuz da ödenmeyecekti. Bunun için yediğiniz helvayı aldırttım, satan çocuğu da 
ağlattım." 

• Kardeşim! Hikayede geçen çocuk, senin göz çocuğundur. Şunu iyi bil ki, 
muradına ermen senin ağlamana bağlıdır. 

292 

• Affedilmek, lutf elbisesi giymek istiyorsan, başındaki göz çocuğunu ağlat, 
göz yaşı döktür. 



Bir kişinin bir zahidi "Çok ağlama ki gözün kör 
olmasın." diye korkutması 

445 • Dostu, zahidin birine dedi ki: "ibadet ederken az ağla da, gözlerin bo- 
zulmasın." 

• Zahid dedi ki: "Göz, ilahî güzelliği ya görür yahut görmez. Hal, bu ikiden 
dışarı değildir. 

• Hakkın nûrunu görürse, gözlerin bozulmasından ne gam olabilir? Manen 
Hakka kavuşma mutluluğuna karşı iki göz ne kadar değersiz kalır? 

• Yok Hakkın nûrunu göremiyorsa, böyle bir göze var git de; 'Bu çeşit gözün 
kör olması daha iyi.' 

• Gözler bozulur, görmez olur diye korkma; ilahî emanet, hakikatin Isâ'sı 
seninledir. Nefsanî arzulara uyup yolunu şaşırma ki, sana hakikati görür iki göz 
versin. 

• Nerede olursan ol, can Isâ'sı (Allah) seninle beraberdir. Ondan yardım iste, o 
çok hoş bir yardımcıdır. Yardımcıların en hayırlısıdır. 317 

317 Bu beyitte, Hadîd Sûresi'nin şu mealde olan 4. ayetine işaret var: "Nerde olursanız olunuz, Allah sizinle 
beraberdir." 

• Fakat, et ve kemikten ibaret olan bedenin isteklerini, nefsanî arzularını can 
Isâ'sına arzedip de, onun gönlünü incitme. 

• Gönlüne geçim düşüncesini az getir, sen Allah kapısında ol; o kapıda 
oldukça mânevî neşen ölmez; mukadder olan rızkın da eksilmez. 

455 • Bu beden rûhun otağıdır. Yahut da Nuh'un gemisine benzer." 



Taklit her iyiliğe bir afettir. 



• Taklit, her iyiliğe bir afettir. Taklit, aşılması güç dağ gibi görünse de, 
hakikatte bir saman çöpü gibi hafif ve değersizdir. 

293 

485 • Bir kör, iri yan, güçlü kuvvetli ve çabuk kızar olsa da, gözü olmadığı 
için sen onu bir et parçası bil. 

• Eğer taklitçi kıldan ince, yani manası derin sözler, tarikata ait sırlar söylese 
de, onun söylediği sözlerin hakikatinden gönlünün, ruhunun haberi bile olmaz. 

• Taklitçi kendi sözünü beğenir de, ondan mest olur. Fakat onun benliğinin 
verdiği mestlikle, hakikat şarabının mestliği arasında ne uzun bir yol vardır. 

• O dere yatağı gibidir, içinden akıp giden suyu asla içmez. Su onun içinden 
akıp gider; su içenlere nasib olur. 

• Bu sebepledir ki, su dere yatağında durmaz, çünkü dere yatağı susamış ve su 
içici değildir. 

490 • Taklitçi, ney gibi feryad eder, ağlar, inler; ama, bu ağlayış kendisi için 
değildir de, dinleyici toplamak içindir. 

• O söz söylerken ağlasa bile, o ağlayışı gönülden değildir; onun gözyaşları, 
kendisine acısınlar, para versinler içindir. 

• O ağlayan taklitçi, güzel, gönüller yakan sözler söyler, söyler ama, onda 
yanmış yakılmış bir gönül, nefsanî kirliliklerden arınmış etek yoktur. 

• Gerçeği bilen hakîkatçi ile taklitçi arasında çok fark vardır. Hakîkatçi Davud 
(a.s.) gibidir. Taklitçi ise sesten ibarettir. 

• Hakîkatçinin sözünün kaynağı, gönül yanışıdır. Taklitçi ise, eski sözleri 
öğrenir de, hep onları tekrar eder durur. 

495 • Sakın taklitçinin söylediği sözlere aldanma; öküz, yükü çeker ses 
çıkarmaz ama, kağnı bir iş yapmadığı halde inim inim inler. 

• Böyle olmakla beraber, taklitçi de sevaptan mahrum kalmaz. Nitekim, 
cenazede ağlayan kadınlara da ölü gömüldükten sonra hesap sırasında para verirler. 

• kâfir de, mümin de Allah der. Fakat ikisinin de Allah'a olan inançları, 
idrakleri bakımından aralarında çok fark vardır. 

• Bir dilenci ekmek dilenmek için, Allah der. Allah'ın emirlerine tam 
manasıyla uyan dindar kişi ise, can ve gönülden Allah der. 

• Eğer dilenci söylediği sözün, yani Allah adinin anlamını Hakkıyla bilseydi, 
her şey ona hiç görünür, kendisinde mânevi bir gönül zenginliği hasıl olurdu da, 
dilencilik edip yüzsuyu dökmekten kurtulurdu. 

294 

500 • O ekmek dilencisi, saman yemek için mushaf taşıyan eşek gibi, sene- 
lerce Allah der. 

• Dili ile dudağı ile söylediği "Allah" sözü gönlünden doğup parlasaydı, onun 
bedeni zerre zerre olurdu da, gölge varlığı yok olur giderdi. 

• Şeytanın adı, büyü yapanların işine yarar; ey dilenci, sen de Allah'ın adı ile 
para kazanmak istiyorsun. 



Bir köylünün karanlıkta kendi öküzü sanarak arslanı 

okşaması 

• Bir köylü öküzünü ahıra bağlamıştı. Bir arslan geldi, öküzü yedi ve onun 
yerine geçti oturdu. 



• Köylü, gece vakti ahıra girdi, öküzünü bağladığı tarafa gitti. O aptal kişi, 
etrafını eliyle yoklayarak öküzünü arıyordu. 

505 • Öküzünü ararken arslanı buldu. Elini, orasına burasına sürmeye, bazen 
sırtını, bazen yanını, böğrünü yoklamaya, elini yukarı, aşağı gezdirmeye başladı. 

• Arslan, kendi kendine diyordu ki: "Eğer fazla aydınlık olsaydı, bu zavallı 
adamın ödü kopar, yüreği kan kesilirdi. 

• Şimdi şu gece vakti, beni kendi öküzü sanıyor da, rahatça oramı buramı 
kaşıyor." 

• Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Ey aldanmış kör kişi! Adımın zikr edilmesinden 
Tür Dağı paramparça olmadı mı? 318 

118 Hz. Mûsa'ya Tûr dağında vaki olan tecellîye işaret ediliyor. Hz. Mûsâ, Allah'ın cemalini müşahede talebinde 
bulunmuştu. '"Sen beni göremezsin, fakat dağa bak. Eğer yerinde durabilirse, görebilirsin.' diye buyralmuştu. Mûsâ'nm Rabbi 
dağa tecellî edince, dağ parçalanmış Mûsâ da düşüp bayılmıştı." Bkz. A'raf Sûresi ayet 143. 

• Eğer biz. Kur'an kitabını dağa indirmiş olsaydık dağ parçalanır, yerinden 
kopardı; göçer giderdi. 319 

319 Haşr Sûresi'nin 21. ayetine işaret vardır. 

510 »Uhud dağı benim büyüklüğümü anlasaydı, paramparça olur, gönlü kanla 
dolardı." 



295 

• Allah'ın mübarek adını babandan, anandan işitmiş olduğun için, gaflet 
içinde habersizce ona sarılmışsın. 

• Taklide uymadan, Allah'ın adının hakikatinden haber alsan, incelir, erirsin; 
hatif gibi belirtin bile kalmaz. 

• Seni korkutmak için söyleyeceğim şu hikâyeyi dinle de, taklide uymanın 
nasıl bir afet olduğunu anla. 



Sûfîlerin sema 320 meclisi tertip etmek için misafirin 
eşeğini satmaları 

,2 ° Sema, dinleme demektir. Tasavvuf ehline göre, ilahî nefes ve kasidelerin makamla okunuşlarını dinlemeye ve 
ondan neşelenerek, heyecana kapılarak, kalkıp bir takım hareketlerde bulunmaya, oynamaya, dönmeye "sema" denilmiştir. 
Bilhassa mevlevîlerin ney, kudüm ahengi ile dönmelerine "sema", sema edenlere "semazen", sema esnasında dönenleri idare 
edene "semazenbaşı" derler. 

Semâın haram veya helal olduğu hakkında, din adamları ayrı ayrı fikirler ortaya atmışlardır. îmam-ı Kuşeyrî, imam-ı 
Gazzalî gibi büyükler; "Semâın, yani ses ve çalgı dinlemenin hükmü, dinleyen üzerinde yaptığı tesire bağlıdır. Eğer dinleyende, 
nefsanî bir takım meyi uyandırırsa, şüphesiz haramdır. Hiç bir tesir yapmıyorsa mübahdır. Ruhanî, ilahî bir neşe veriyorsa 
helaldir." demişlerdir. 

• Sûfînin biri seyahati sırasında geldi, bir tekkeye misafir oldu. Kendisi 
eşeğini getirip ahıra bağladı. 

515 • Bu sûfî, evvelce anlattığımız sûfi gibi yapmadı. Kendi eliyle eşeğinin 
yemini, suyunu verdi. 

• İşini başkasına bırakmadı, yanılmadı, ihtiyatlı hareket etti. Fakat kaza 
gelince, ihtiyatın ne faydası olur? 321 

121 Ebede kadar, yani sonsuzluğa kadar olacak şeylerin kararlaşmasına "kader", o işlerin zamanı gelince olmasına 
"kaza" derler. Bunun aksini söyleyenler de vardır. Kazayı da "muallak" ve "mübrem" diye ikiye ayırırlar. Sadaka verenin 
ömrünün uzaması, beladan kurtulması "muallak kaza"dır. Yani, olması bir şeye bağlı kaza, değişebilen bir kaderdir. Filan 
kişinin, filan tarihte öleceği, "mübrem kaza", muhakkak başa gelecek kazadır. Tahirü'l-Mevlevî Hoca'mızın buyurduğu gibi: 

"Bu bahis en müşkül ve içinden çıkılamaz bir bahistir. Cebre inananlar. Mutezileler ve Ehl-i sünnet mezhepleri 
arasında bu konuya dair çok sözler söylenmiş de, doğrusu halledilmemiştir. Bu yüzden kadere inanmaktan başka elimizden bir 
şey gelmez. Hadislerde tedbîr ve ihtiyat tavsiye edildiği gibi, tedbirin ihtiyatın ve sakınmanın "mübrem kaza"ya faydası 
olmadığı da haber verilmiştir. Hulasa, olacak olur." 

296 

• Tekkedeki dervişler yoksul kişilerdi. Bu yüzden kusurlu idiler. Çünkü 
fakirlik, yoksulluk insanı helâk edecek kâfirliğe yakındır. 322 



322 Peygamber efendimiz bir hadislerinde; "Fakirlik, yoksulluk küfre yaklaşmaktır." diye buyurmuşlardır. Yani bir 
fakir, zaruret ve ihtiyaç yüzünden dinden imandan çıkabilir. Bu sebeple Peygamberimiz; "Bu çeşit fakirlikten ben Allah'a 
sığırım." diye buyurmuştur. Bir hadislerinde de; "Ben fakirlikle övünürüm, iftihar ederim." demişlerdir. Buradaki fakirlik, 
maddî fakirlik değil, mânevi fakirliktir... Kendinin hiçbir şeyi olmadığını, malının mülkünün, hatta kendi varlığının Allah'a ait 
olduğunu zevken bilmektir. 

• Ey zengin kişi! Sen toksun; aklını başına al da dertli bir fakirin çarpık ve 
yanlış hareketine gülme. 

• O sûfîler acze düştüler, yoksulluklarının etkisi altında kaldılar, bunaldılar; 
hepsi bir olup eşeği satmaya karar verdiler. 

520 • Zora düşünce, haram olan leş bile yenir; nice bozuk ve düzensiz şeyler 
zor yüzünden doğru ve düzgün olur. 323 

323 Bu beyitte. Bakara Sûresi'nin 173., Maide Sûresi'nin 3. ayetlerine işaret edilmektedir. 

• Hemen eşeği götürüp sattılar; yemek yiyecek şeyler aldılar, getirdiler, 
mumlar yaktılar. 

• "Bu gece lokma var, sema var. İştahla, zevkle yenecek yemek var." diye 
tekkede bir gürültüdür koptu. 

• "Günlerce bir şey yemeyip aç durmak ne zamana kadar sürecek? Zenbil ile 
dolaşmak, herkesten dilenmek ne vakte kadar devam edecek? 

• Biz de insanız, bizim de canımız var. Bu gece konuğumuz olduğu için 
devlete konduk." diyorlardı. 

525 • O dervişler, biz de insanız bizim de canımız var derken, kendilerinde 
bulunan ve onları kötülüğe doğru götüren hayvani rûhu gerçek rûh, insanî rûh 
sanıyorlar da yanlış adım atıyorlar, suç işliyorlardı. 

• O konuk da uzak yoldan gelmişti, yorgundu ve kendisine gösterilen 
saygıdan pek memnundu. 

• Sûfîler, birer birer onu gönül alıcı sözlerle okşadılar, kendisine hoş bir 
hizmet oyunu oynadılar. 

• Konuk sûfî, kendisine gösterilen sevgi ve ilgiyi görünce; "Bu gece 
neşelenmeyeyim de, ne vakit neşeleneyim?" dedi. 

• Yemek yediler, sema başladı, tekke tavana kadar toz ve duman içinde kaldı. 

297 

• Mutfaktan tüten duman, ayak vurmadan kalkan toz, sûfîlerin aşk ve 
heyecanla dönmeleri, ortalığı birbirine kattı. 

• Bazen el çırparak ayak vuruyorlar, bazen yere kapanıp, yüzleri ile sofayı 
süpürüyorlardı. 

• Sûfî, canı istediği yemeği çok zor bulur da, o yüzden obur olur. 

• Ancak, Allah'ın nûrundan, mânevî nimetten doyuncaya kadar yemiş olan 
sûfî başkadır. O kapıları çalma, ekmek dilenme ayıbından kurtulmuştur. 

• Fakat, sûfîlerin binde biri böyle ilahî nûrla dolup, yemeye muhtaç olmaz. 
Öbürleri onun sayesinde yaşarlar. 

• Sema sona doğru yaklaşınca, çalgıcı ağır aksak bir usûle girdi. 

• "Eşek gitti, eşek gitti." demeye başladı. Hepsi de bu hararetli usûle uydu. 

• Bu heyecanla ayak vurarak, seher vaktine kadar el çırptılar. "Ey oğul! Eşek 
gitti eşek gitti." diye bağırıp durdular. 

• O konuk sûfî de, onları taklit ederek; "Eşek gitti." diye bağırmaya başladı. 

• O zevk, o coşkunluk, o sema geldi, geçti; gündüz oldu. Hepsi de vedalaşıp 
birer tarafa gittiler. 

540 • Tekke boşaldı. Yalnız o misafir sûfî kaldı. O da, eşyasının tozunu 
silkerek gitmeye hazırlandı. 

• Eşyasını odadan dışarı taşıdı. Eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlendi. 

• Yoldaşlarına yetişmek için acele ediyordu. Ahıra gitti; fakat eşeğini 
bulamadı. 

• Kendi kendine dedi ki: "Tekkenin hizmetçisi onu suya götürmüş olabilir. 
Çünkü eşek dün akşam pek az su içmişti." 



• Hizmetçi gelince sûfî "Eşek nerede?" diye sordu. Hizmetçi; "Bu ne biçim 
soru? Sakalından utanmıyor musun? Dün gece 'eşek gitti, eşek gitti' diye herkes 
bağırıp durdu. Duymadın mı?" diye cevap verdi. 

545» Sûfî; "Ben eşeği sana emanet etmiştim, onu korumayı sana 
bırakmıştım." dedi. 

• "Yollu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma, sana verdiğimi bana geri 

ver. 

290 

• Sana verdiğimi senden istiyorum. Sana bıraktığımı, sana emanet ettiğimi 
bana geri ver. 

• Peygamberimiz buyurmuştur ki: 'Elinin aldığı şeyi sonunda sahibine geri 
vermen gerekir.' 324 

324 Bir hadiste: "Bir şeye kefil olan, o şeyi ödemek zorundadır." diye buyrulmuştur. 

• Baş çeker de buna râzı olmazsan, işte ben şuracıktayım, sen de buradasın, 
kadı efendinin de evi orada." 

550 • Hizmetçi; "Sûfilerin hepsi de üstüme saldırdı, alt oldum. Onlarla başa 
çıkamadım. Yarı canlı bir hale geldim. 

• Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramaya 
kalkıyorsun. 

• Yüzlerce aç kişinin ortasına bir parça ekmek, yüzlerce köpeğe karşı bir 
zavallı kedi bırakıyorsun." 

• Sûfî dedi ki: "Diyelim ki, zulmettiler de senin elinden aldılar; onu almakla 
benim gibi bir yoksulun canına kast ettiler. 

• Ey zavallı! 'Sûfiler eşeğini satmaya götürüyorlar.' diye neden bana haber 
vermedin? 

555 • Söyleseydin, eşek kimde ise ondan alırdım. Yahut da, onlar kendi 
aralarında anlaşırlar, değerini bana verirlerdi. 

• Onlar burada iken yüz türlü çare bulunurdu, şimdi her biri bir tarafa gitti. 

• Ben şimdi kimi tutayım, kimi kadıya götüreyim? Bu kaza senin yüzünden 
başıma geldi. 

• Niçin gelip de: 'Ey garip, böyle korkunç bir zulme uğradın.' diye bana 
söylemedin, beni uyarmadın?" 

• Hizmetçi; "Vallahi" dedi. "Defalarca geldim, bu işleri sana duyurmak 
istedim. 

560 • Fakat sen Eşek gitti, oğul eşek gitti.' sözünü hepsinden daha tatlı, daha 
coşkun bir halde söylüyordun. 

• Ben de, eşek sahibi hayvanın satıldığını biliyor ve kazaya râzı oluyor, ârif 
bir adam diyerek geri döndüm." 

• Sûfî dedi ki: "Hepsi de onu hoş bir eda ile söylüyorlardı, hakîkaten onlar 
gibi söylemek bana da zevk vermişti. 

299 

• Doğrusu onları taklit eyleyişim, beni berbat etti. O taklide uyuşa yüzlerce 
lanet olsun. 

565 • O topluluğun zevki, bana da aks etti de, gönlüm o akisten zevk aldı." 

• Mânâ denizinden feyz suyu alabilecek bir hale gelinceye kadar, hoş ve 
olgun dostlardan gelen parıltı gerekli bir şeydir. 

• İlk önce gelen feyzi sen taklid bil; ardı ardına gelmeye başlayınca, işte o 
gerçek feyz olur. 

• Gerçek feyze kavuşuncaya kadar sakın dostlardan ayrılma; katre, inci 
oluncaya kadar sen sedefi bırakma. 

• Gözün, aklın, kulağın arınmasını istiyorsan, gözünü kapayan, aklını örten, 
kulağını tıkayan tama' perdelerini yırt. 



570 • O sûfînin tama' yüzünden taklide kapılması aklını körleştirdi de, o 
yüzden nuru ve nurun lem'alarını, parıltılarını göremedi. 

• Lokma hırsı, zevke ve semaya düşkünlük, aklının gerçeği. Düşünmesine 
engel oldu. 

• Aynada tama' olsaydı, iki yüzlülük de bize benzerdi. 

• Eğer terazide tama' olsaydı, tarttığı şeylerde gözü kalırdı da onların gerçek 
halini nasıl olurdu da olduğu gibi dosdoğru söylerdi. 

• Sana biraz sonra bir hikâye söyleyeceğim, can kulağıyla dinle de, tama' 
insanın kulağını nasıl tıkarmış anla. 

• Kimde tama' varsa, onun dili tutuk olur, rahatça konuşamaz. Tama'ı olan 
kişinin gönlü ve gözü nasıl olur da parlar? 

580 • Onun gözünde mevki, altın tama'ı, gözde biten kıl gibi olur da, ona 
hakikati göstermez. 

• Ancak, Hakk aşkıyla gönlü dolmuş, mest olmuş kişi başkadır. Onlara 
defineler, hazîneler versen hürriyetlerini satmazlar. 

• Daha dünyada iken Hakkın cemalini müşahede eden, mânen ona kavuşmak 
mutluluğuna eren kişinin gözüne, bu dünya leş gibi görünür. 

• Fakat o sûfi, ilahî aşkın mestliğinden uzak düştüğü için, hırs ve tama'ından 
geceleri görmez bir hale gelmişti. 

• Ama, hırsından kendisinden geçmiş olan kişi, yüzlerce hikâye dinler de, 
yine hırs kulağına bir söz girmez. 

300 

Kadı tellallarının bir müflisi şehirde dolaştırarak 
halka bildirmeleri 

585 • Malsız, mülksüz, evsiz, barksız bir adam vardı. Zindanlarda kalmış, 
amansız zincirlerle bağlanmıştı. 

• Boş yere zindandakilerin lokmalarını yerdi. Tama'ı yüzünden oradakilerin 
gönlüne Kaf Dağı gibi ağır geliyordu. 

• Kimsenin bir lokma ekmek yemeye bile gücü yetmiyordu. Çünkü o, ağıza 
alınan lokmayı bir yanından tutar, hemen kapardı. 

• Allah'ın has kullarını davet ettiği kanaat ziyafetinden uzak kalan kimse, 
padişah bile olsa, dilenci gibi aç gözlüdür. 

• O aç gözlü kişi, insanlık şerefini ayaklar altına almıştı. O lokma kapıcının 
arsızlığından, zindan, cehenneme dönmüştü. 

614» Zindanda bulunan kişiler, kadı'nın anlayışlı vekiline şikâyet etmeye 
geldiler. 

615» "Bizden kadıya selam söyle, şu adî adamdan ne kadar rahatsız 
olduğumuzu anlat. 

• O boşboğaz obur ve zararlı kişi, bu zindanda yerleşti kaldı. 

• O sinek gibi her yemeği kapar, hem de çirkin huyu, yüzsüzlüğü sebebiyle 
çağırılmadan gelir, selam vermeden oturur. 

• Altmış kişinin yiyeceği ona yetmiyor; ne söylersen söyle, işitmemezlikten 

geliyor. 

• Yüzlerce hile ile, yüzsüzlükle sofraya oturup yemeye başlayınca, 
zindandakilere bir lokma bile kalmaz. 

520 • O aç gözlü, o cehennem boğazlı, sofraya oturunca; 'Cenab-ı Hakk, ' 
Kur'an'da 'yiyin, için' buyurmuştur.' diyerek hemen yemeye başlar. 325 

325 A'raf Sûresi'nin 31. ayetinde; "İsraf etmeden yiyin, için; şüphe yok ki, Allah israf edenleri sevmez." diye 
buyrulmuştur. 

• Üç yıllık kıtlık gibi olan bu adamdan, aman aman... Kadı efendinin hayatı 
sonsuza kadar sürsün. 



• Ya bu su sığırını zindandan çıkarsın, yahut da ona vakıftan ayrı yemek, ayrı 
para yersin. 

301 

• Ey kendisinden erkeklerin de kadınların da hoşnut oldukları kadı efendi! 
Bizim imdadımıza yetiş, bizi kurtar." 

• O söz anlar vekil, kadı'nın yanına gitti, zindandaki zavallıların şikâyetlerini 
bir bir anlattı. 

625 • Kadı, o adamı zindandan huzuruna çağırdı. Kendi güvendiği 
adamlarından da, sordu soruşturdu. 

• Zindandakilerin şikâyetlerinde haklı olduklarını anladı. 

• Kadı o adama dedi ki: "Kalk, bu zindandan çık git. Ölümünden sonra 
varislerine kalacak evine çekil otur." 

• Adam dedi ki: "Benim evim, barkım senin lutfun, ihsanın. Zindanım ise, 
dünyanın kâfirlere cennet olduğu gibi, benim cennetimdir. 326 

• Eğer beni zindandan sürer çıkarırsan yokluktan, yoksulluktan ölür giderim." 
643 • Kadı; "Müflis olduğunu isbat et." dedi. Adam; "İşte burada bulunan 

zindandaki adamların hepsi de şâhit." diye cevap verdi. 

• Kadı dedi ki: "Onların şâhitliği nasıl kabul edilir? Onlar senden kaçıyorlar, 
elinden kan ağlıyorlar, onlar şimdi senden davacı durumundadırlar. 

645 • Onlar senden kurtulmak istiyorlar. Bu bakımdan doğru olmayan bir 
şâhitlikte bulunabilirler." 

• Mahkemede bulunanların hepsi de; "Biz onun hem müflisliğine, hem de 
kötülüğüne şâhidiz." dediler. 

• Kadı onun halini kime sordu ise; "Efendi, bu müflisten vazgeç; bundan 
hayır gelmez." cevabını aldı. 

• Kadı dedi ki: '"Bu adam müflistir' diye bağırarak onu şehirde dolaştırın. 

• Tellallar her yerde onun müflis olduğunu söylesinler, onun müflislik 
davulunu çalsınlar. 

650 • Hiç kimse ona veresiye bir şey satmasın, kimse bir mangır bile borç 
vermesin. 

326 Bir hadis-i şerifte; "Dünya, müminin zindanı, kâfirin cennetidir." diye buyrulmuştur. Feyzü'l-Kadir, c, III s. 546. 

302 

• Herhangi bir kimse hilesine kapılır da dava için onu buraya getirirse, artık 
onu zindana atmam. 

• Bence onun müflisliği anlaşıldı. Elinde ne para var, ne pul. 

• İnsan da müflisliği anlaşılsın diye dünya zindanında kalır." 

657 • Müflisin fitnesi alevlenince, odun satan bir Kürdün devesini getirdiler. 

• Zavallı Kürt, bir hayli bağırdı çağırdı; hatta memura biraz da para verdi. 

• Kürdün devesini aldılar, müflisi üstüne bindirip, kuşluk vaktinden geceye 
kadar sokaklarda dolaştırdılar. Kürt, feryad etti ama, bir faydası olmadı. 

660 • Korkunç bir kıtlık gibi olan o müflis, deveye bindi, deve sahibi de 
devenin arkasından koşmaya başladı. 

• Mahalle mahalle dolaştırdılar, onu bütün şehre tanıttılar. 

• Her hamamın önünde, her pazar yerinde, herkes o müflisin şekline ve 
yüzüne baktı. 

• Türk, Kürt, Rum, Arap gür sesli on tellal, kendi dillerince bağırıyorlar, 
diyorlardı ki: 

• "Bu adam müflistir, bir şeyi yoktur, sakın kimse ona ödünç bir pul bile 
vermesin. 

665 • Görünüşte, iç yüzde bir şeyi, bir habbesi bile yoktur. Müflistir, kalpa- 
zandır, hilecidir, aldatıcı ve kandırıcıdır. 



• Sakın, sakın onunla bir işe girişmeyin. O sana bir öküz getirirse, o öküzü 
sıkı ve sağlam bağla ki, tekrar çalıp götürmesin. 

• Davaya kalkışıp onu bana getirirseniz, bu ölü adamı tekrar zindana atmam. 

• Bu müflis hoş sohbettir. Fakat çok oburdur. Elbisesi yeni, içteki çamaşırları 
paramparçadır. 

• Hile için o yeni bir elbise giyse, bilin ki eğretidir. Onunla halkı kandırmak 
istiyor." 

670 • Ey temiz kalbli kişi, faziletli olmayan kişinin faziletten bahs edişini 
iğreti elbise gibi bil. 

303 

• Hırsızın biri çok değerli elbise giyse, o eli kesilesi nasıl olur da senin elini 
tutar? Nasıl olur da sana yardım edebilir? 327 

327 Eskiden, şeriat hükümlerine göre hırsızların ellerini keserlerdi. Bu beyitte bu hükme işaret var. 

• Akşam olup da müflis deveden inince. Kürt ona dedi ki: "Evim buraya çok 
uzak, vakit de gecikti. 

• Sabahtan beri deveme bindin, arpadan vazgeçtim, hiç olmazsa bir avuçtan 
az bile olsa biraz saman parası ver." 

• "Şimdiye kadar niçin dolaştık, aklın nerede idi? Yoksa yürü git, evde kimse 
yok mu? 

675 • Müflis olduğuma dair davul çaldılar, herkese duyurdular, ses yedinci 
kat göğe kadar vardı; sen duymadın mı? 

• Senin kulağın ham bir tama' ile dolmuş da, bu yüzden tellalların gür 
seslerini duymadın. Zaten tama' insanı sağır eder, kör eder. Ey delikanlı! 

• 'Bu kaltaban müflistir, müflistir.' diye bağırıp durdular; bu sözleri kerpiçler, 
taşlar bile duydu." 

• Bu sözleri akşama kadar söylediler, devecinin kulağı tama'la dolu olduğu 
için duymadı. 

• Kulakta ve gözde Allah'ın mührü var, bu yüzden insan işitemiyor, 
duyamıyor. Yoksa şu perdelerde ne şekiller var, ne sesler var. 328 

328 "Allah, onların kalblerini, kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır. Onlar için büyük bir azap 
vardır." Bakara Sûresi 7. 

680 • Cenab-ı Hakk, dünyada bulunan ilahî güzelliklerden, kemalden, naz ve 
cilveden dilediğini gözlere gösterir. 

• Güzel seslerden, mânevi müjdelerden, coşup köpürüşten ve neşeli sözlerden 
de neyi dilerse kulaklara onu duyurur. 

• Dünya imkanlarla, çarelerle, dermanlarla doludur. Fakat, Cenab-ı Hakk lutf 
edip de bir pencere açmadıkça, senin için hiç bir çare yoktur. 

• Şimdi ondan senin haberin bile yok. Ama ilahî iradeye uygun düşse Allah o 
çareyi belirtir. 

• Hz. Peygamber buyurmuştur ki: "Allah her dert için bir derman ya- 
ratmıştır." 329 

329 Bir hadis-i şerifte: "Allah, her hastalığa bir devâ vermiştir." Feyzu'l-Kadir, c. V. s. 428. 

304 

685 • Fakat, onun fermanı, buyruğu, onun izni olmadıkça derdine derman 
olacak şeyin ne rengini görebilirsin, ne de kokusunu duyarsın. 

Kanaat, Hayal, îman, Sabır 



Allah'ın has kullarını davet ettiği kanaat ziyafetinden 
uzak kalan kimse, padişah bile olsa, dilenci gibi aç 

gözlüdür. 



590 • Sen, Allah'ın verdiklerine râzı olmadıkça, rahat etmek, kurtulmak ümidi 
ile nereye kaçsan, orada karşına bir afet çıkar, bir bela gelir, sana çatar. 

• Dünyanın hiç bir köşesi canavarsız ve tuzaksız değildir. Hakkı gönülde 
bularak ve ona sığınarak, onun mânevi huzurunda yaşamaktan başka kurtuluş ve 
rahat yoktur. 

• Kurtulma çaresi bulunmayan dünya zindanının, ayak bastı parası alınmayan, 
zindan dayağı atılmayan bir köşesi yoktur. 

• Allah'a yemin ederim ki, fâre deliğine girsen, bir kedi pençesiyle tutulursun. 

• İnsanoğlu hayallere kapılmayı sever, hayalle gelişir; hayalleri güzelse, 
onunla rahatlar. 

595 • Yok, hayalleri hoşa gitmeyecek olursa, kötü hayallere kapılırsa, mum 
gibi bu ateşle yanar, erir gider. 

• Yılanların, akreplerin arasında bile olsan, Allah seni güzel hayallerle 
avutursa... 

• Yılanlar da, akrepler de sana eş, dost olur. Çünkü güzel hayalin, bakırı altın 
yapan bir kimyası vardır. 

• Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır, çünkü hepsinden önce sıkıntıdan kurtuluş 
hayali gelir, seni rahatlatır. 

• O kurtuluş hayali, içteki imandan ileri gelir, îman zayıflığı ümitsizlik, iç 
sıkıntısı verir. 

305 

600 • Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Çünkü sabrı olmayanın imanı 
yoktur. 330 

330 Bir hadis-i şerifte; "Bir kimse de sabır yoksa, onda sağlam iman da yoktur." buyrulmuştur. 

• Hz. Peygamber; "Gönlünde sabır olmayan kişinin, Allah'a da imanı yoktur." 
diye buyurdu. 

• Bir kişi senin gözüne yılan gibi soğuk görünür. Fakat, yine o adam, bir 
başkasının nazarında, resim gibi güzeldir. 

• Çünkü senin gözüne yılan gibi görünen, onun kâfirliğinin, kötü huyunun 
hayalidir. Onu güzel görene ise, imanının, güzel huyunun hayali görünmededir. 

• İnsanda ikilik vardır, insanın nefsi küfür ile, rûhu da iman ve irfan iledir. 
Rühaniyet üstün gelirse; balık, nefsaniyet galebe ederse; olta olur. 

605 • İnsanın yarısı mümin, yarısı ateşe tapandır. Yarısı hırslı, yarısı 
sabırlıdır. 

• Cenab-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de: "İçinizde kâfir de var, mümin de var." 331 
diye buyurdu. 

331 Teğabün Sûresi'nin 2. ayetinin meali şöyledir: "O, öyle kudretli yaratıcıdır ki, sizi o yarattı. Ey insanlar, sizden 
bazıları kâfirdir. Bazıları mümindir ve onun yaratan olduğuna iman ederler. Allah sizin yaptıklarınızı görür, bilir." 

• İnsanın alaca öküz gibi, sol tarafı kapkara. Öbür tarafı ise ay gibi aktır. 

• Kim insanın çirkin tarafını, kötülük tarafını görürse onu sevmez. İyilik 
tarafını görürse onu beğenir. 

• Yûsuf (a. s.), kardeşlerinin gözüne çirkin hayvan gibi görünüyordu. Halbuki 
Hz. Yâkub'un nazarında o bir hûri gibi güzeldi. 

610 • Kardeşleri onu çekemediler, kötü hayale kapıldılar da, onu çirkin 
gördüler. Bu göz; teferruâtı, parça bucağı gören fani gözdür. Külliyi (=bütünü) gören, 
her şeyde bütünün sıfatını müşahede eden gönül gözü, mânâ gözü onlarda yoktur. 

• Sen şu bizim başımızda görünen fani gözü, asıl gözümüz olan gönül 
gözümüzün gölgesi bil. Asıl gözümüz, bir şeyi nasıl görürse, fani gözümüz de ergeç 
onun tarafına döner. 

• Ey insan! Sen bir mekan âlemindesin. Aslın ise mekansızlık âlemindedir. 
Sen bu dünya dükkanını kapa da, öbür dükkanı, mânâ dükkanını aç. 



306 

Şeytanın insanlara yaptıkları 

630 • Şeytan, Cenab-ı Hakk'a; "Ey esenlik veren Rabbim!" demişti. "Beni 
kıyamete kadar yaşat. 332 

132 Bu beyitte, A'raf Sûresi'nin şu mealde olan 36-38. ayetlerine işaret edilmektedir: 

"Şeytan, Cenab-ı Hakk'a dedi ki; 'Ey Rabbim! Bana insanların ba's olunacakları kıyamete kadar mühlet ver.' Allah da 
buyurdu ki; 'Belirli zamana kadar. Yani kıyamet gününe kadar, sana mühlet verilmiştir.'" 

• Beni yaşat da, bana hoş gelen bu dünya zindanında, düşmanımın, yani Hz. 
Adem'in oğullarını öldüreyim." 

• Kimde iman rızkı varsa, kimde ahiret yolunun azığı olarak bir ekmek 
bulunuyorsa, 

• Kah hile ile kah aldatarak, ondan o rızkı, o azığı alayım da pişmanlıktan 
içleri yansın, feryad etsinler. 

• İnsanları bazen yoksullukla korkutayım, bazen de güzellerin saçları ile, 
benleri ile gözlerini bağlayayım. 

635 • Gerçekten de bu dünya zindanında hakîkî iman azığı azdır. Bu azığı 
elde edenler de, şeytan köpeğinin saldırışı yüzünden kıvranıp dururlar. 

• Namazdan, oruçtan, yüzlerce iyiliklerden, ibadetten elde edilen heyecan ve 
mânevî zevk azığını şeytan gelir, birden alır gider. 

• Ben, şeytan 'ın şerrinden Allah'a sığınırım, biz onun azgınlığından öldük, 
mahvolduk. 

• Şeytan, bir köpektir ama, binlerce kişinin içine girer. Şeytan kimin içine 
girer, kalbine yerleşirse o kimse de şeytan olur. 

• Kim seni Hakk'tan, hakikatten soğutursa, seni ibadetten alıkoyarsa, bil ki 
şeytan o kişinin içindedir. Onun derisi altına gizlenmiştir. 

640 • Asıl Şeytan, kendisine yardımcı insan şeytanı bulamazsa, hayaline girer 
de seni vebale sokar. 

• Seni kah gezip eğlenme, kah dükkan açıp alış veriş etme, bolca para 
kazanma, kah ilim öğrenme, kah ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma hayallerine 
düşürür. 

• Bazen kazanç yeri, iş yeri düşündürür. Bazen ticarette çok ileri gitme, çok 
kazanma hırsı verir. Bazen macera peşinde koşturur; bazen de, hâkim olma, adaleti 
yerine getirme isteği verir. 

• Bazen altın gümüş, bazen erkek evlad, güzel kadın sevdasına düşürür. 

• Bazen değirmen, bazen bağ bahçe, bazen bulut, yağmur düşündürür. Bazen 
neşe, eğlence hayal ettirir. 

307 

• İnsanı bazen insanlarla dostça yaşamaya sevk eder. Bazen de onlarla savaşa 
iter. Bazen insanı ad, san peşinde koşturur. Bazen de ayıplanmaktan utandırır. 

• Bazen koyun sürülerine, yığınlarla kumaşa malik olma arzusu verir. Bazen 
kıymetli halılar, antika eşyalar düşündürür. 

• Bütün bu isteklerin seni rahatsız edeceğini anla da, bu hayalleri aklından 
çıkar. Bu lüzumsuz şeyleri, bu fanî istekleri gönlünden süpür at. 

• Aklını başına al da, bu hayallerden kurtulmak için hemen "La havle ve la 
kuvvete illâ billahi' 1 -azîm" oku. Ama yalnız dille değil, canla gönülle oku. 

• Şeytanın müflisliğini, Allah'ımız Kur' an' da bize bildirmiştir, her tarafa 
yaymıştır. 

655 • Şöyle buyurmuştur: "O hilecidir, müflistir. Onun ile hiç ortak olma, alış 
veriş yapma." 333 

333 A'raf Sûresi'nin 15-16. ayetlerinin meali şöyledir: "Beni rahmetinden uzaklaştırdığın için, kullarını doğru yoldan 
azdırmak arzusuyla tuzak kuracak, onların önlerinden, arkalarından, sağlanırdan, sollarından çıkagelecek; onları saptıracağım. 
Onların çoğunu şükredenlerden bulamazsın." 

• Alış veriş ederken kar edemezsin; çünkü o müflistir. Ondan nasıl olur da bir 
şey elde edeceksin? 



Varlıktan yokluğa dönüş 

• Ey kurtuluş yolu, kurtuluş çaresi arayan kişi! gözünü mekansızlığa, yani 
zamandan da, mekandan da münezzeh olan Allah'a çevir. Ölmek üzere olan bir 
adamın gözü nasıl rûhuna çevrilir, onu izlerse, sen de öyle yap. 

• Bu dünya cihetsizlik âleminden meydana gelmiştir. Bu dünyaya "lâ-mekân" 
(=y ersizlik) âleminden muvakkat bir yer verilmiştir. 334 

334 Bir hadis-i şerifte; "Allah vardı, onunla beraber hiç bir şey yoktu." diye buyrulmuştur. Gerçekten de, ezelde yani, 
başlangıcı olmayan zamanlarda Allah var idi. Fakat yer, gök, zaman, mekan, hulasa hiç bir şey yaratılmamıştı. Yalnız 
varlıkların "a'yan-ı sâbite"si, yani ne şekilde yaratılacağı, taslağı, planı Allah'ın indinde vardı. Sonra, zaman, mekan ve sair eşya 
yaratıldı. Zamansızlıktan zaman, mekansızlıktan mekan meydana geldi. Bundan anlaşılıyor ki, her şeyin çıkış yeri "lâ-mekân" 
(yersizlik)dır. Bu sebeple: Ey Hakk âşıkı! Sen de derdine dermanı lâ-mekândan, yani zamandan ve mekandan münezzeh olan 
Allah'tan bekle. Sebeplere teşebbüs et. Çalış, uğraş fakat, muradının, isteğinin elde edilmesini "Müsebbibü'l-Esbâb"dan, 
sebepleri halk edenden ümid et, ondan iste. 

308 

• Daha dünyada iken Allah'ı bulmak ve Allah'ın en yakını olmak istiyorsan, 
var gibi görünen bu hayal âleminden, bu fani âlemden, bize yok gibi görünen mânâ 
âlemine, sonsuzluk âlemine geri dön. 

• Bize yok gibi görünen, yokmuş gibi gelen o âlemden ürkme, korkma. Çünkü 
o yokluk, mânâ âlemidir. Gelir yeridir. Kazanç yeridir. Şu var gibi görünen âlem ise, 
hayal âlemidir. Madde âlemidir. Az çok masraf yeri, gider yeridir. Burada ömür 
harcanır. 

690 • Mademki Allah'ın yaratma yerinin, sanatının tezgahı yokluktur; yok- 
luktadır. Bu yüzdendir ki, yokluğun dışında olan şu varlık âleminde (=maddî âlemde) 
ne varsa hepsi değersizdir. 335 

335 Bu beytin ikinci mısraı, bazı Mesnevi yazmalarında; "Bu var gibi görünen madde âleminde, hayalden, yokluktan 
başka bir şey yoktur." olarak yazılmıştır. Bu mısra, Muhiddin-i Arabî hazretlerinin; "Allah'tan başka zahirde görünen her şey 
yokluktan ibarettir." görüşünü hatırlatıyor. Gerçekten de, âriflerin ifadesine göre, şu madde âleminde bütün varlıklar, bütün ha- 
reketler hakikatte boştur, hayaldir, manasızdır. Şu dünyada var gibi görünen her şey, yokluktan ibarettir. Ancak Allah vardır. 
Allah'tan başka hiç bir şey mevcut değildir. 

• Ey ortağı, benzeri bulunmayan, pâk, kutsal Rabbimiz! Bize yardım et ve 
günahlarımızı bağışla. 

• Bize ince, derin manalı, tesirli güzel sözler ilham et de, onlarla dua ederek 
senin merhametini kazanalım. 

• Ya Rabbi! Duayı ettiren, bizi sana yalvartan da sensin, duayı kabul eden de 
sen. Ümit de, emînlik de, korku da, mehabet de senden gelmektetir. 

• Ey söz sultanı! Biz yanlış söyledi isek, sen düzelt. Her şeyin düzelticisi 

sensin. 

• Allah'ım! Sende öyle bir kudret, öyle bir güç var ki, onunla dilediğini, 
dilediğin şeye çevirirsin. Kan ırmağı bile olsa, onu Nil nehri haline getirirsin. 336 

336 Firavun, israil oğullarının Hz. Mûsâ ile birlikte gitmelerine müsaade etmediğinden, Allah Mısırlıları cezalandırdı. 
Onlara bazı belalar verdi. Ekinlerini çekirgeler, küçük kurtlar mahvetti. Her taraf kurbağaların hücumuna uğradı. Nil nehri de. 
kan nehri haline geldi. Halbuki kan halinde akmaya başlayan nehir, israilliler için dura su idi. Bu hal A'raf Suresi'nin 133. 
ayetinde anlatılır. 

695 • Bu çeşit kimyacılık işleri, bu çeşit çevirişler, şekilden şekle sokuşlar 
senin işindir, senin sırrındır. 



309 

• Allah'ım! Suyu toprakla karıştırdın, balçık yaptın; balçıktan da Hz. Adem'in 
bedenini meydana getirdin. 

• Sonra Hz. Adem'e eş yarattın, dayı, amca yarattın. Ona binlerce düşünce 
verdin, sevinç verdin, gam verdin, keder verdin. 



İnsanların bazısı 



gözle görülen güzelleri, güzellikleri değil de 
görünmeyen güzeli, güzellikleri sevmek mutluluğuna 

ermişlerdir. 

• Allah'ım! Sen insanların bazısına duygularının tesiri altında kalmama gücü 
verdin. Onları hürriyete kavuşturdun. Onları gamdan da, neşeden de ayırdın, azad 
ettin. 

• Bu hale gelen mutlu kişileri, kendilerinden de kurtardın, soylarından, 
soplarından da kurtardın. Onların gözlerine dünya güzellerini, güzelliklerini çirkin 
gösterdin. 

700 • Bu saadete erenler, duygu ile duyulanları, yani görülen işitilen, tadılan 
ve tutulan her şeyi istemezler de, görünmeyene, yani Allah'a gönül verirler. 

• Böyle kişilerin aşkı meydandadır da sevgilisi gizlidir, görünmez. Onlar için 
hariçte görünen sevgililer, dünyada o gizli sevgilinin birer fitnesi, birer imtihanıdır. 337 

337 İbn-i Arabî hazretleri, Fusüsu'l-Hikem'in son faslı olan "Kelime-i Muhammediye"de, ilahî aşkı anlatırken, isim 
vermeden Mevlâna'nın Divan-ı Kebîr'inin V. cildinde bulunan, 2127 numaralı Arapça bir gazelden şu beyti almıştır: (Halk 
yanında âşıklığım gerçekleşti. Herkes âşık olduğumu anladı ama, kime âşık olduğum bilinemedi.) 

• Fakat, sadece gizli sevgiliye bağlanıp kalarak, zahirî aşkı, mecazî aşkı da 
boş sanma; çünkü görünen sevgiliye olan aşk, sanıldığı gibi sadece şekle, sürete, yani 
bir kadının güzel yüzüne gönül vermek değildir. 

310 

• Şunu iyi bilmeli ki, sevgilinin sureti, şekli yoktur. Sevilen, onun manasıdır. 
İster bu dünyaya ait aşk olsun, ister o dünyaya, yani mânâ âlemine ait aşk olsun bu 
böyledir. 338 

338 Bu beyt, Mesnevî'nin I. cildindeki 1 1 1 numaralı olan şu beyte çok benziyor: 

"Açıklık ister mecazî, nefsanî olsun, ister hakîkî, rûhanî olsun, sonunda bizi ötelere, Hakk'a götürecek bir rehber, bir 
kılavuzdur." 

• Eğer sen, sevgilinin sadece bedenini sevsen, eğer şekle, sürete âşık isen, bir 
güzelin rûhu bedeninden ayrılınca neden onu bırakıyorsun? Neden onu götürüp 
gömüyorsun? 

705 • Bir ölünün bedeni, şekli, sureti yerindedir. Senin ona karşı duyduğun 
soğukluk, bu vazgeçiş nedendir? Ey âşık! Bir ara bakalım, senin gerçek sevgilin 
kimdir? 

• Görülen bir güzel, bizim gerçek sevgilimiz olsaydı, duygulu olan herkes 
sevgilisine âşık olur, onu bırakmazdı. Ona vefalı olurdu. 

• Vefalı olmak, sevgiyi artırdığı halde, nasıl oluyor da suret, şekil vefayı 
vefasızlığa çeviriyor? 

• Güneşin ışığı duvara vurur. Onu iğreti olarak aydınlatır. 

• Ey temiz yürekli saf kişi! Ne diye bir kerpice gönül verdin? Sen hiç 
sönmeyen, nûru ebedî olan güzelliği, aslı ara. 

710 • Ey kendi aklını beğenen, aklına âşık olan, kendini şekle, sürete tapan- 
lardan üstün gören kişi! Şunu iyi bil ki: 

• Senin duyguna vuran "küllî akl"ın ışığıdır. Bu ışığı, bakır gibi olan 
duygularının üzerine iğreti düşen bir altın yaldızı bil de, kendini üstün görme. 339 

339 Sufilere göre, zaman itibariyle olmamak üzere, bütün yaratılan varlıklar ezelde "Mutlak Varlık" olan Allah'ın 
âleminde sabit olmuştur. Buna "A'yan-ı Sâbite" diyorlar. Bu var oluş, taşandır. Henüz meydana gelmiş değildir. Buna "Hakîkat- 
i Muhammediye" de denir ki, "Küllî Akıl" budur. Her varlık ondan nasibini alır. 

• İnsanlardaki güzellik, iğreti bir yaldızdan ibarettir. Böyle 
olmasaydı;"Sevgilim!" diye bağrına bastığın dostun, kocamış bir eşek gibi 
çirkinleştiğini görür mü idin? 



• O sevgili, bir vakit melek gibi güzel iken, şeytan gibi çirkinleşmiştir. Çünkü 
o güzellik, onda iğreti olarak bulunuyordu. 

• Ondaki güzelliği, azar azar, yavaş yavaş aldılar. Nitekim bir fidan da, azar 
azar, yavaş yavaş kurur, gider. 

311 

715 • Git de; "Çok yaşattığımızın gücünü kuvvetini alırız." 340 ayetini oku, 
aklını başına al; gönle girmeye, gönül almaya bak. Ete, kemiğe gönül verme. 

340 Yasin Sûresi'nin 68. ayetinin meali şöyledir: "Kime uzun bir ömür verirsek, yaradılıının aksine olarak onun 
kuvvetlerini azaltır, onu perişan bir hale sokarız. Bunu akletmezler, düşünmezler mi?" 

• Çünkü gönül güzelliği, iğreti güzellik değildir. Seneler geçmekle onun 
güzelliği kaybolmaz. Onun iki dudağı, senin için ab-ı hayat sakisi olur. 

• Aslında, ab-ı hayat da kendisidir, saki de kendisi, mest olan da kendisidir. 
Senin benlik tılsımın bozulunca, her üçü de bir olur. 341 

341 716 numaralı beyitte geçen "gönül"den maksat, insan-ı kâmil olan mürşiddir. O mürşid ab-ı hayat gibidir. Manen 
ölmüş olan bir kalbi diriltir. Kendisi, ilahî aşk ile mest olmuştur. O, istidadı ve olanlara ilahî aşk şerbetini sunar. Onları da mest 
eder. Benlik tılsımının bozulması, benlikten, benlik düşüncesinden kurtularak, kendini yok bilmektir. Bâyezid hazretleri şöyle 
diyordu: "Bir yılan, derisinden nasıl sıyrılıp çıkarsa, ben de benliğimden sıyrılıp çıkınca, yani, Bâyezid'liğimden kurtulunca, se- 
venin de, sevgilinin de, sevginin de bir olduğunu anladım. O zaman, şarap içen de, şarap da, şarabı sunan da bir olur." 

• Sen, bu biri, birliği kıyas yoluyla, yani; "Şöyle olursa, böyle olur." demekle 
anlayamazsın. Ey kendini tanımayan kişi! Saçma sapan şeyler söyleme. Kulluk et, 
iyiliklerde bulun da, Allah'ın yardımı ile anlayasın. 

• Ey gerçek varlığını idrak edemeden manaya erdiğini sanan kişi! Senin mânâ 
sandığın da, şekilden, suretten ibarettir ve iğretidir. Sen, o iğreti şeyi kendine uygun 
bulmuşsun. Onunla övünüp seviniyorsun. "Ben gerçeği buldum." diye gurura 
kapılıyorsun. 

720 • Mânâ oldur ki, seni senden alır. Şekle bağlanmaktan seni kurtarır. 

• İnsanı kör ve sağır eden nakşa, sûrete, güzel bir yüze âşık eden şeye mânâ 
demezler. 

• Körün nasibi, gam artıran hayallerdir. Gözün payı da, şu aslî olmayan geçici 
hayallerdir. 

729 • Senin nefs eşeğin kaçmıştır. Onu mücahede kazığına bağla, o ne 
zamana kadar insanlık ve ibadet yükünü taşımaktan kaçacak? 

• İster yirmi yıllık yol olsun, ister otuz yıllık, isterse ikiyüz yıllık, ona sabır ve 
şükür yükünü yüklemek, ona bu yükü taşıtıp götürtmek gerek. 

• Hiç bir günahkar, başkasının günahını çekmedi. Hiç bir kimse de, 
ekmediğini biçmedi. 

312 

• Ekmediğini biçmeyi ummak, ham tama' dır. Ey oğul! Ham bir şeyi yeme. 
Ham bir meyveyi yemek insana hastalık verir. 



Harap ev 

• Birisi ansızın bir derme buluverir de, ben de bunu istiyordum, işte artık işle, 
güçle, dükkanla benim ne işim var? diye düşünür. 

• Define bulmak baht işidir. Böyle şey pek az olur. Bedende güç kuvvet 
varken, çalışıp kazanmak gerek. 

735 • Çalışıp çabalamak, define bulmaya engel değil ya, sen işten güçten ayak 
çekme de kısmetse o da arkadan gelir. 

• Sen çalış da, "eğer hastalığı"na yakalanma. "Eğer şunu şöyle yapsaydım, 
bunu böyle yapsaydım." deyip durma. 

• İnsanlarla hoş geçinen Peygamber efendimiz de, "eğer" demeyi men etti. "O 
sözü söylemek münafıklıktan ileri gelir." diye buyurdu. 342 



342 Hz. Peygamber(s.a.v.)'in şu mealde bir hadisi olduğu Enes b. Malik'ten rivayet edilmiştir: '"Eğer, şöyle, böyle 
olsaydı' demekten sakının. Çünkü o söz münafık sözüdür." 

• Çünkü o münafık da "eğer" derken, işi şarta bağlarken öldü. Bu şarta 
bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret götürebildi. 

• Garibin biri acele bir ev arıyordu. Bir dost onu aldı yıkık bir eve götürdü. 
740 • O dost o garibe dedi ki: "Eğer bu evin çatısı olsaydı, evin evime bitişik 

olurdu. 

• Eğer evde bir oda daha olsa idi, çoluğun çocuğun rahat ederdi." 

• Garip; "Evet" dedi. "Dostların komşuluğu hoştur. Fakat azizim 'eğer' de, yani 
olsaydı, bulsaydı kelimelerinde oturulmazki." 

• Bütün dünya hoşluk ister, yani hoşça vakit geçirmek arzusundadır. Onu 
hazırlamak ve bulmak için ateşte yanmakta, çok mihnete katlanmaktadırlar. 

• İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister, fakat herkesin gözü, kalp parayı 
altından ayırt edemez ki... 

313 

745 • Ayarı halis altın, kalp altının üstüne bir ışık salmış, bir parlaklık 
vermiştir. Sen onu gör, fakat mihenk taşına vurmadan, yalnız zanna kapılarak altın 
seçmeye kalkışma. 343 

343 Ayarı tam, hâlis altın; ilahî tecellîleri ifade eder. Kalp altın ise, fanî ve maddî olan dünyaya ait güzellikleri, süsleri 
ifade eder. Umumiyetle insanlar, bu fanî dünyada sahte mutluluklarla oyalanmak isterler. Hepsi de iyiyi, mükemmeli arzu 
ederler. Fakat onlardan pek azı, hakkı batıldan ayırdedebilir. Bu yüzden gösterişe kapılırlar da, gerçeği bulamazlar. 

• Eğer mihenk taşın varsa, yani, şeriat ahkâmını, Hz. Muhammed'in gerçek 
yolunu biliyorsan, kendisine uyacağın kişinin davranışları şerîate uygun bulunursa, 
onu kabul et. Yoksa git de, kendini âlim ve ârif bir zata teslim eyle, onun mihengi ile 
denemeye giriş. 

• Aslında, insanın kendi içinde, ruhunda bir irfan mihengi, bir vicdan mihengi 
olmalı, iyiyi, kötüyü kendisi ayırt edebilmeli. Gönlünün pusulası gerçek yönü 
göstermiyorsa, böylece kendi başına yolu bulamıyorsa, sakın yalnız başına yola 
çıkma. Gerçek bir yol gösterici, bir mürşid ara. 

• Çünkü yolda gulyabanîler vardır. Onların sesleri bildik ve tanıdık seslerine 
benzer. Bu sahte dost sesleri, seni mahv etmeye, yok etmeye çağırır. 344 

344 Gulyabanî: Hakk yolcusunu yollarından azdıran, kötü huylar, vesveseler, nefsanî isteklerdir. Bazıları da 
gulyabanîyi, cinler, şeytanlar olarak görürler. 

• O sesler; "Ey kervan halkı! Benim tarafıma geliniz, yol bu yöndedir; işte 
şuracıkta." diye seslenirler. 

750 • Gulyabanî, kervan halkını yok etmek, onları da daha önce yok 
ettiklerine katmak için, her birinin adını "Ey filan! Ey falan!" diye birer birer çağırır. 

• Yolcular, o sese aldanıp da çağrılan tarafa gidecek olurlarsa, bakarlar ki, 
karşılarında kurtlar var, arslanlar var. Ömürleri kaybolup gitmiş, yol da uzak mı 
uzak.. Gün de bitmiş, akşam olmuş. 

• O gulyabanî'nin sesi nasıldır? O ne diye bağırır? Bir de onu söyle; o gönül 
gulu (nefs-i emmare): "Mal isterim, mevki isterim, şeref isterim." diye bağırır durur. 

• Sen, aklını başına al da, kendi içinden sana seslenen gönül gulunun (nefs-i 
emmarenin) sesini yatıştır, sustur da, sana bazı sırlar, gizli sesler duyurulsun. Açığa 
vurulsun. 

• Allah'ı zikret de, gulyabanîlerin seslerini yak, yandır. Nergiz gibi olan 
gözlerini, akbaba gibi murdar bulunan dünyaya karşı kapa. 

314 

755 • Yalancı sabahı sahici sabahtan, yani dünya nimetlerini, ahiret 
nimetlerinden ayırt et. Şarabın rengini kadehin renginden, mânâ kokusunu ve rengini, 
sûret kâsesinden bilme. 345 

345 Yalancı sabah dünyevî hayatı, dünya nimetlerini temsil ediyor. Uhrevî saadet, ebedî ve mânevî nimetler, sahici 
sabahı ifade ediyor. Mânevî nimetler, güzellikler, mânevî sakinin lutfu ile, tecellîsi vasıtasıyla elde edilir. Gönül gözleri kapalı 
olanlar, manadan zevk almayanlar, o hakikati idrak edemezler. Zevki, neşeyi; şaraptan, sûret kadehinden bilirler. 



• Böylece sabırla ve sebatla, yani ayak direyişi ve dayanışı ile cisimlerin yedi 
rengini gören baş gözünden başka, bir gönül gözü elde edesin. 346 

346 Beyitte geçen yedi rengi, baş gözü ile görüyoruz. Gönül gözü, o yedi rengin ötesindeki renkleri görür, arifler, o 
yedi rengin ötesindeki yedi rengi şöyle değerlendirmişlerdir: 1- Birinci renk beyaz; İslam 2- İkinci renk sarı; iman 3- Üçüncü 
renk koyu mavi; ihsan 4- Dördüncü renk yeşil; huzur ve itminan 5- Beşinci renk; açık mavi; ibkan 6- Altıncı renk kırmızı; irfan 
7- Yedinci renk siyah; hayranlık. 

• İbadet ederek, iyilikler yaparak, halka hizmet ederek elde edeceğin bu gönül 
gözü ile, bu gördüğün çeşitli renklerden başka renkler görürsün. Adî taşlar yerine 
inciler, mücevherler seyredersin. 

• İnci de nedir ki? Sen kendin deniz olursun, göklerde seyreden, gezip dolaşan 
güneş kesilirsin. 



İş sahibi, iş yurdu 

• Büyük ve eşsiz yaratıcı iş yerinde gizlenmiştir. Sen git de, onu iş yerinde, 
a'yan-ı sabite mertebesinde tefekkür et. 347 

347 Beyitte geçen "iş yeri", ezeldeki a'yan-ı sabite âlemidir. O âlemi ancak ilahî sırlara aşina olabilen irfan sahipleri 
düşünebilirler. Fakat, Hakk'm iş yeri, yalnız ezelde a'yan-ı sabite âleminde midir? Rahman Sûresi'nin 29. ayeti gereğince 
Cenab-ı Hakk, her an işte değil midir? Bu konuya Hz. Mevlâna Mesnevî'nin I. cildinin (3071-3075) numaralı beytlerinde temas 
etmişti. Tabiî ezel âlemi düşüncenin, sayısız varlıkların yaratılışlarının tasarısını tefekkür etmenin ayrı bir hayranlık doğuracağı 
muhakkaktır. 

760 • Fakat onun işi, yani yaratışı, sanatı yaratanın perdesi olmuştur. Bu se- 
beple sen onu yaratış sanatı dışında işinden başka yerde göremezsin. 348 

348 Gerçekten de Cenab-ı Hakk'm zuhûru, açıkta görünmesi kendine perde olmuştur. Aziz Hüdaî hazretleri ne güzel 

söylemiş: 

"Zuhûru, perde olmuştur zuhûra, 
Gözü olan, delil ister mi nûra?" 

Abdullah Ensarî hazretleri de; "Cenab-ı Hakk, sanatını açığa vurmak için âlemi yarattı. Kendini, kendi zatını izhar 
etmek için de, Ademi yarattı." diye buyurmuştur. Hakk'ın bilinen ve bilinmeyen âlemlerdeki yarattığı varlıklardan, 
mikroplardan alınız da, fillere, nesli tükenip gitmiş dev cüsseli varlıklara, denizlerde, karalarda yaşayan çeşit çeşit hayvanlara, 
böceklere, havalarda uçan kuşlara, cinsleri sayılamayacak kadar çok olan bitkilere, çiçeklere, meyvelere bakınız. Her şeyde bir 
güzellik, her şeyde yaratanın gücü müşahede edilmektedir, insanı hayretlere düşüren intizama, bu yaratılmış tabiatta ihtişama, 
ormanlara, denizlere, göllere, dağlara, ovalara, çöllere, varlıklara bakarak, mümkün olduğu kadar, büyük yaratıcıyı iş yerinde, 
yarattığı eserlerde, halk ettiği mahlükatta vicdanen, aklen anlayabilir. Bütün bu şaşırtıcı eserleri görmek, yaratıcıya hayran 
olmak, herkesin nasîbi değildir. Başımızdaki fanî gözle bu güzellikler gereği gibi görülemez. Basiret gözü ile gönül gözü ile 
görmek gerekir. Bu görüş de her insanda bulunmayan Hakk'ın bir lutfu, bir ihsanıdır. 



315 

• İş yeri iş yapanın, büyük yaratıcının bulunduğu yerdir. Onun iş yerinden 
dışarda kalan, onun yarattıklarının güzelliklerini sezemeyen, hayran olamayan kimse, 
bu büyük yaratıcıdan gafildir. 

• Öyle ise iş yurdu, yani yokluğa gel de, orada sanatı da, sanatkârı da 
beraberce bir arada gör. 349 

349 Bilginler yokluğu ikiye ayırmışlardır; "Adem-i Mahz" (=Tam Yokluk) ve bir de "Adem-i izafî." Tam yokluk, 
tamamiyle ve gerçekten yok olandır, izafî yokluk ise, görünüşte var, fakat, Allah'ın varlığına nisbetle yok demektir. Şu dünya 
varlığı, yaşayan, var gibi görünen bizler, izafî yokluktayız. Çünkü ecelimiz gelince, varlığımız yokluğa gidecektir. Allah kâinatı 
yoklukta yarattı. Bu yüzdendir ki; "A'yan-ı Sabite gerçek varlık kokusunu koklamamıştır." derler. Allah'ın yaratma yeri, yokluk 
âlemi olduğu için, Hz. Mevlâna "Maddî varlığından kurtul, yokluğa gel de, orada sanatı da, sanatkârı da bir arada gör." diye 
buyurmaktadır. Mevlâna Mesnevî'nin bir çok yerlerinde, yokluk âlemine temas eder. 

Mesela, Mesnevim. n I. cildinin 3094 numaralı beytinde: "Yokluk âlemi, pek geniş ve hudutsuz bir âlemdir. Bu 
dünya, bu hayal ve varlık âlemi, o âlemden yüzlerce gıda alır, o âlemde belirir, beslenir." 

Keza, Mesnevî'nin III. cildinin 4516 numaralı beytinde ise: "Cenab-ı Hakk'm yaratma yeri, hazînesi yokluktadır. 
Allah varlıkları ademde, yoklukta halk eder. Sen ise şu gölge varlığa aldanmış olduğun için yokluk nedir, ne bilirsin?" Yine 
Mesnevî'nin VI. cildinin 1467 numaralı beytinde şöyle buyurur: "Çünkü iş yerinin aslı, yokluk âlemidir. Orada hiçbir şey 
yoktur. Bomboştur, oranın izi bulunmaz." 

• Mademki iş yurdu, aydınlık bir görüş yeridir. Şu halde iş yurdundan dışarda 
bulunan her yer örtülüş, gizleniş yeridir. 

• İnatçı Firavun, mevhum varlığına baktığı için benlikten kurtulamadı da, 
Hakk'ın yokluk iş yerini; kaza ve kaderin! görmekten kör olmuştur. 

• O, kaderi değiştirmek, kapıya gelip çatan kazayı geri çevirmek isti- 765 

yordu. 



316 



• Halbuki kaza ve kader, Hakkın takdirinin önünden kaçmaya çalışan o hileci 
Firavun'un bıyığına gülüyor, yani onunla alay ediyordu. 

• O, Allah'ın takdiri bozulsun diye, yüzbinlerce suçsuz çocuk öldürttü. 350 

350 Kasas Sûresi'nin 6-13. ayetlerinde bu konuya temas edilir: Firavun'un, İsrail oğullarından korktuğu için, yeni 
doğan çocukları öldürttüğü;. Hz. Mûsâ'nın annesinin de oğlunu öldürmelerinden korkarak Mûsâ'yı bir sepete koyup Allah'ın 
emri ile Nil nehrine attığı; Firavun'un karısının da, bu çocuğu bulup saraya götürdüğü; Mûsâ'nın hiç bir kadının memesini 
emmeyip, annesinin süt anne olarak saraya müracaat ettiği, bu sûretle Firavun'un saltanatını yıkan Hz. Mûsâ'nın, Firavun'un 
sarayında ye-tişip, büyüdüğü anlatılmaktadır. 

• Böylece, Mûsâ peygamberin meydana çıkmaması için binlerce kişiye 
zulmetti. Binlerce vebal aldı. Binlerce kan döktü. 

• O kadar kan döktüğü halde Hz. Mûsâ doğdu ve onu kahr etmeye hazırlandı. 
770 • Eğer Firavun, Allah'ın sanatını ve kaza kader tezgahını görmüş olsaydı, 

eli ayağı kurur da, hileye ve düzene girişemezdi. 

• Hz. Mûsâ, Firavun'ın sarayında rahatça yaşadığı halde, Firavun boş yere 
çocukları öldürüyordu. 

• Firavun, hislerine uyarak tenini besleyen en büyük düşman nefsini 
kuvvetlendirdiği halde; "Dışarda bir kimsenin bana düşmanlığı vardır. Bana haset 
ediyor." diye vehme kapılan bir kişiye benziyordu. 

• "Bu adam benim düşmanımdır, bana haset etmektedir" der. Halbuki, 
kendisine asıl haset eden, asıl düşman olan, o beslediği bedendir. Yani nefsidir. 

• O benlik, o nefis sahibi olan kişi Firavun'a, bedeni de Mûsâ'ya benzer. 
Firavun; "Düşman nerede?" diye dışarlarda dolaşır durur. Dışarlarda düşman arar. 

775 • Duygularının esiri olan kişinin nefsi, beden evinde nazla çeşitli nimet- 
lerle beslenmektedir. Halbuki, kendisi başkalarına, kendi dışında bulunan kimselere 
kin güderek elini ısırmaktadır. 351 

351 Hisleri ile yaşayan, duygularının esiri olan kişi, düşmanını kendi dışında arar durur. Halbuki, onun en büyük 
düşmanı, onun kendi içinde olan nefsidir. Nitekim sevgili Peygamber efendimiz; "Senin en çetin, en korkunç düşmanın kendi 
içindeki nefsindir." diye buyurmuştur. Firavun da düşmanı olacak Mûsâ'yı hep dışarlarda aradı durdu. O yüzden çok da kan 
döktürdü. Halbuki, düşmanı, kendi sarayı içinde beslenmekte idi. Yûsuf Sûresi'nin 53. ayetinin anlamını dikkatle okursak, 
konuyu daha iyi anlarız: "Ben, nefsimi suçsuz çıkaramam, çünkü nefs hakîkaten kötülüğü şiddetle emr eder. Ancak, Allah'ım 
acıya da, insan nefs dinden kurtula." 



317 

Halkın bir suç yüzünden anasını öldüren kişiyi 

kınaması 

• Adamın birisi öfkeye kapıldı da, hem yumrukla döve döve, hem de hançerle 
annesini öldürdü. 

• Birisi ona; "Yaratılışının kötülüğü yüzünden analık hakkını hatırına ge- 
tirmedin mi?" dedi. 

• "O çirkin huylu anneni neden öldürdün? Söylemiyorsun. O sana ne 
yapmıştı? Neylemişti?" 

• Adam; "Annem çok kötü, utanılacak bir iş işledi. Ben de dayanamadım, onu 
öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün." diye cevap verdi. 

780 • Annesini öldüreni kınayan kişi; "Anneni öldüreceğine, annenle kötü iş 
yapan adamı öldüreydin." deyince, suçlu oğul; "Her gün başka birisini mi 
öldüreydim." diye cevap verdi. 

• "Onu öldürmekle, halkın kanını dökmekten kurtuldum. Bir çok insanın 
boğazını kesmekten onun boğazını kesmek hayırlıdır." 

• Ey Hakk âşıkı! Bu hikâyede geçen kötü huylu anne, senin nefsindir. Senin 
nefsinin sembolüdür. Onun kötülükleri, fesadı her tarafa yayılmıştır. 

• Aklını başına al da, o kötü nefsi oldur. Çünkü o kötü nefs yüzünden, her an 
bir aziz varlığa kast ediyorsun. 352 

3,2 Kaside-i Bürde'nin şu beyti ne güzeldir. 

(Nesf, memedeki çocuk gibidir. Onu ihmal edersen, yani, zamanı gelince memeden kesmezsen, büyür gider de, yine 
meme emmek ister. Fakat zamanı gelince memeden kesersen, o da süt emmekten vazgeçer.) 



• Onun yüzünden bu güzelim dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Hakk 
ile de, halk ile de savaşıyorsun. 353 

353 Hakk ile savaşmak: Allah'ın emirlerini dinlememek, onun yapma dediğini yapmak, adeta onunla savaşa 
girişmektir. Onun kaza ve kaderine râzı olmamaktır. Halk ile savaşmak ise: insanlarla hoş geçinmemek, elinden dilinden herkesi 
bıktırmaktır. Peygamber efendimiz; "Elinden, dilinden müslümanlann selamette kaldıkları kimse, gerçek müslümandır" diye 
buyurmuştur. 

785 • Nefsini öldürür, yani onun isteklerini hiçe sayar, onun sözünü 
dinlemezsen, yaptığın hatalardan dolayı şundan, bundan özür dilemekten kur- 
tulursun. Yaşadığın memlekette hiç bir düşman kalmaz. 



318 

Peygamberler ve velîler 

• Peygamberler ve velîler hakkında söylediğimiz sözler, birini şüpheye 
düşürecek olursa... 

• Eğer bir kimse çıkıp da; "Peygamberlerle velîlerin nefisleri ölmüş değil mi 
idi. Yani nefsin temizleniş derecelerinin sonu bulunan 'raziye ve marziye' (Allah'tan 
râzı olan, Allah'ın da ondan râzı olduğu) derecesine yükselen kişiler oldukları halde, 
onların da düşmanları ve hasetçileri vardı?" derse. 

• Ey doğruyu anlamak isteyen kişi! Sen şimdi sözüme kulak ver de, şüphe 
ettiğin şeye vereceğim cevabı dinle. 

• Peygamberleri ve velîleri inkar edenler, kendi kendilerinin düşmanı idiler. 
Böylece, onlar kendi kendilerini yaralıyorlardı. 

790 • Düşman cana kast edendir. Kendisi can çekişen, düşman değildir. 

• Zavallı yarasa, güneşe düşman değildir. O perde arkasında kalmıştır da, 
kendisinin düşmanı olmuştur. 

• Güneşin parıltısı onu öldürür, güneş hiç onun eziyetini çeker mi? Onun 
rahatsızlığına ehemmiyet verir mi? 

• Düşman ona derler ki: Ondan bir gazap, bir zahmet gelsin; güneş ışığı ile 
taşın la'l olmasına engel olsun. 

• Bütün kâfirler, peygamberlerin mânevî cevherlerinin parıltısının, onların 
peygamberlik nurunun kendilerini aydınlatmasına, kendileri engel olmuşlardır. 

795 • O tek kişinin, yani nebî ve velînin gözüne halk nasıl perde olabilir? 
Nebî ve velîye düşman olduğu için, halk kendi gözünü kör etmiştir. Kendi gözünü 
şaşı, kendi kulağını sağır etmiştir. 

• Halkın nebilere ve velîlere düşmanlık göstermesi, hintli bir kölenin, 
efendisine kin güderek, inadından kendisini öldürmesine benzer. 

• O köle, efendisini kölesiz bırakmak için, kendisini damdan baş aşağı atar. 
Helak olup gider. 

• Hasta, kendisini tedavi eden hekîme düşman olursa; çocuk, kendisini terbiye 
edene kin güderse, 

• Gerçekten de bunlar, kendi canlarına kast etmektedirler. Kendi akıllarının, 
canlarının yolunu vurmaktadırlar. 

800 • Bez yıkayan güneşe kızarsa; balık suya öfkelenir, düşman olursa, 

319 

• Sen dikkatle bak da, gör. Bu hiddetin, bu öfkenin, bu düşmanlığın zararı 
kime dokunur? Sonunda, bu kızgınlık yüzünden kimin bahtı kararır? 

• Ey hakikati göremeyen, hasedi, çirkin huyu yüzünden nebilere ve velîlere 
düşman olan kişi! Allah senin yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel, aklını başına al 
da, hem çirkin yüzlü, hem de çirkin huylu olma. 

• Eğer bedenî güzelliklerin varsa, suç işleme ki, ayakkabının taşlı yollarda 
parçalandığı gibi, senin de günah yollarında işlediğin suçlardan, kötülüklerden ötürü 



bedenî güzelliklerin yok olmasın, iki kat çirkin isen, yani hem yüzün, hem huyun 
çirkin ise; işlediğin suçlar yüzünden gözden düştü isen, inanç bozukluğu ve iyi işler 
yapamama sebebi ile çirkinliğin artmasın. Suçların dört kat olmasın, 

• Sen, "Ben filan kişiden daha aşağı mıyım ki tali'im böyle ters gidiyor?" diye 
ona buna haset ediyorsun. 

805 • Zaten haset, bir başka eksiklik bir başka ayıp, hatta bütün aşağılıklardan 
aşağı beter bir şey. 

• Şeytan da aşağılıktan utandığı, yani Hz. Adem'e secde etmenin ve onu üstün 
görmenin kendisini küçük düşüreceğini sandığı için, alçaldı; yüzlerce kötülüğe düştü. 

• O, topraktan yaratılan Adem'in ilahî halife olmasına haset ederek, ona secde 
etmedi de, böylece kendisini yüceltmek istedi. Fakat yücelik nerede kaldı? 
Gözlerinden kanlı yaşlar boşaldı. 

• Ebû Cehil de asil, fakat yetim ve servetsiz bulunan Hz. Muhammed'in, 
Allah'ın elçisi olmasına haset etti de, hasedi yüzünden kendisini aziz 
Peygamberimizden üstün tutmaya kalkıştı. 

• Adı Ebu'l-Hakem iken, Ebu Cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset 
yüzünden ehliyetsiz olmuşlardır. 

810 • Ben insanların çalışıp çabaladıkları, didinip durdukları bu arayış 
dünyasında, iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim. 354 

354 Şeyh Sâdi hazretleri de: 

(Edep, terbiye, iyi huy Allah'ın nurundan bir taç gibidir. Onu başına koy, istediğin yere git. Her yerde itibar 
görürsün.) demek istiyor. 

320 

• Fazilet ve üstünlük davasından, dolayısıyla, kendini faziletli, başkalarından 
üstün, fende ve ilimde ileri gitmiş görerek, küstahlığa kapılmaktan vazgeç. Çünkü 
Hakk yolunda işe yarayan amel, Allah rızası için insanlara hizmette bulunmaktır, iyi 
huylu olmaktır. 355 

3,5 Yine Şeyh Sadi Bostan adlı eserinde: 
(Tarikat; Hakk yolunda yürümek, insanlara hizmetten, yararlı olmaktan başka bir şey değildir. Yoksa, teşbih 
çekmek, çok namaz kılmak, sûfî elbisesi giymek değildir.) 

• Gönül gözleri kapalı kişiler, peygamberleri kendileri gibi birer insan 
saydıklarından, onların mânevî yönlerini, hakikatlerini göremediklerinden onların 
üstünlüklerini, sabır ve tahammüllerini kıskandılar. Onlara haset ettiler; "Onların 
hasedi meydana çıksın." diye Cenab-ı Hakk peygamberleri vasıta kıldı. 

• Çünkü, bütün insanlar, gerçek olsun olmasın bir mabud tanır, ona kulluk 
etmekten arlanmaz. Hakk'a haset eden hiç bir yerde yoktur. 

• Fakat, halk peygamberi de, kendisi gibi bir insan sanır, onun mânevî 
gücünü anlayamaz da, o yüzden ona haset eder. 356 

156 Bu beyitte, Kehf Sûresi'nin şu anlamdaki 110. ayetine işaret edilmektedir; "Sevgili peygamberim.' Onlara de ki: 
'Gerçekten ben de sizin gibi insanım, fakat şu farkımız var; bana Allah tarafından vahy gelir de, size gelmez'." 

• Peygamberin büyüklüğü ve kutsallığı anlaşılınca, ona uyanlardan hiç biri, 
onun hakkında hasede düşmez. 



Her devirde peygamber yerine bir velî yaşamaktadır. 

815» Peygamberler devri geçtikten ve son peygamber Hz. Muhammed 
(s.a.v.)'den sonra, her devirde gelen ve onun yerine geçen bir velî vardır. 

O velî de, Peygamberimiz gibi bazı zorluklarla karşılaşır. Sıkıntılar, de- 
nemeler geçirir, bu hal kıyamete kadar böyle şurup gider. 357 

357 Sûfiler, yeryüzünde, her zaman, ta kıyamete kadar Allah'ın velîleri arasında Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin 
nuruna, hakikatine mazhar olmuş büyük bir velînin bulunduğuna ve yaşadığına inanırlar. Bu velîlerin en büyüğüne, "Kutb" veya 
"Kurblar Kutbu" adı verilir. Bu zat, darda kalanlara, kendisinden candan yardım isteyenlere yardımını esirgemez. Düşkünlere, 
çaresizlere, bunalmış kalmış olanlara yardım ettiği zaman, "Kutb" (gavs: yani yardıma erişen) adını alır. 

Gavstan başka, dörtbin kişilik bir velîler topluluğu vardır. Bunlar gizlidir. Hiç kimse bunları tanımaz. Bunlar, hem 
kendilerinden, hem de halktan saklıdırlar. Yani velî olduklarını kendileri de, halk da bilmez. 



Bunların içlerinden vazife sahibi olanlar 300 kişidir ki, onlara; "Ahyar" (hayırlı kişiler) adı verilmiştir. Diğer 40 
velîye; "Abdal" denilmektedir. Halk arasında söylenen "Kırklar", bu seçkin velîlerdir. Sayılan 7 olan velîlere; "Ebrar" (iyi 
kişiler) denir. Bu yedilerden başka, sayıları dört olan velîlere; "Evtad" (direkler) derler. Kutba en yakın olan iki büyük velî 
vardır ki, biri kutbun sağında, öteki solunda bulunur. Sağ tarafındaki kutbun hakikatine, sol tarafındaki hükmüne mazhar 
olmuştur. Kutb vefat ettiği zaman kalbi tarafında, yani, sol tarafında bulunan onun yerine geçer. Kutbla beraber bu iki büyük 
velîye, üçler adı verilmiştir. 

321 

• Kimin huyu güzelse, devrinin o büyük velîsine uyar, düşmanlıkta kurtulur. 
Her kimin mayası bozuksa, o velîye haset eder. Onu tanımaz onunla kavgaya girişir. 
Bu yüzden zarara uğrar. Gönlü kırılır. 

• İşte yaşayan imam, her an vazife başında, işte, güçte olan o gerçek velîdir. O 
üstün velînin muhakkak Peygamberin soyundan gelmesi şart değildir. O Hz. Ömer'in 
neslinden de gelebilir, Hz. Ali'nin neslinden de. 358 

358 Şiîler, imamiyye mezhebinde bulunanlar, imamın yani kutb (gavs)'un muhakkak Hz. Peygamber'in, dolayısıyla 
Hz. Ali'nin neslinden geldiğine inanırlar. Hz. Mevlâna, bu inancı kabul etmiyor. Yani "Hz. Ali'den başkasından da gelebilir." 
diye buyurur. Hz. Ömer'in neslinden maksat; Ali -kerremallahu veçhe- den başkasının neslinden de gelebilir demek istiyor. 

• Ey kurtuluş yolunu arayan kişi, Mehdî de o'dur, Hâdî de o, yani doğru yolu 
bulan da o, o yolu gösterecek imam da o'dur. O zat hem gizlidir, hem de 
meydandadır, karşında oturmaktadır. 359 

159 Peygamberimiz Efendimizden sonra peygamber gelmek ihtimali kalmadı. Fakat, Peygamber efendimizin manen 
yerine geçecek bir takım velîler zuhur etti. Bunların velilik dereceleri farklıdır. Bunların en büyüklerine "kutb" veya "gavs" 
denir ki, her asırda İslam'ın imamı yani, peygamber vekili olan zattır. Peygamber efendimizin vekili yerine geçen ilk halifesi, 
Hz. Ebubekir olduğu için, birinci "gavs" odur. Sonra sırasıyla, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gelmişlerdir. Şiîler, peygamberin 
yerine geçen bu mânevi imamın muhakkak Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın soyundan geldiğine inanırken. Ehl-i sünnet sofileri, bu 
halifeliği yalnız Hz. Ali nesline tahsis etmemişlerdir. Hz. Mevlâna da bu kanaattedir. "Cenab-ı Hakk, o yüksek mânevî 
makama, dilediği faziletli ve üstün meziyetli kulunu getirir." demişlerdir, işte bu beyitte geçen "Mehdî" de, "Hâdî" de, o yüksek 
kutb, gavslık makamında bulunan büyük zattır. Şiilerin İmamiyye Mezhebi'nde olanlar; Hz. Ali'nin torunlarından 12 imanım 
onikincisi olan ve hicretin 258. senesinde doğan imam Muhammed Taki hazretlerinin, Irak'ın Samira kasabasında bir mahzene 
girdiğine, oradan gayb âlemine çekildiğine ve hala hayatta olduğuna inanırlar. Kıyamete yakın bir zamanda meydana çıkacağı 
ve Mehdî'nin bu zat olduğu kanaatindedirler. Sûfiler ise, İmam Taki'nin vefat ettiği, kıyamete yakın bir zamanda gelecek 
Mehdî'nin, Hz. Fatıma'nın neslinden Muhammed namında bir zatın olacağı düşüncesindedirler. 

322 

• O nûra benzer akıl, onun Cebrail'idir. Onun mertebesine ulaşmamış olan 
velî de onun kandilidir. 360 

360 Nûr Sûresi'nin 35. ayetinde; "Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nûra, içinde bir çırağ bulunan çırağlığa 
benzer. O çırağ bir billur kandil içindedir. Kandil de sanki bir parlak yıldızdır. Şarkta ve garpta bulunmayan mübarek zeytin 
ağacından çıkan zeytin yağı ile yanar. Kendisine ateş dokunmadığı halde o, nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğine nûra ile yol 
gösterir ve insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilicidir." buyrulmuştur. Mevlâna bu beyitlerde bu nûr ayetine işaret 
etmektedir. 

820 • Kandil derecesinde olan velînin mertebesine ulaşmamış olan da, bizim 
kandil konan yerimizdir. Çünkü, nûrun mertebe bakımından dereceleri vardır. 

• Çünkü, Allah nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat 
ve derece bil. 361 

361 Bir hadis-i şerifte; "Gerçekten de Cenab-ı Hakk'ın nûrdan ve karanlıktan yediyüz perdesi vardır." diye 
buyrulmuştur. Burada yediyüz rakamı ile hicapların (=perdelerin) çokluğu anlatılmaktadır. Allah lutf ederse, hakkı, hakikati 
bizden perdeleyen sayısız örtüler kalkar da, kurtuluşa ereriz. Bu kabiliyete, istidada ve ilahî lutfa bağlıdır. 

• Her perdenin arkasında, bir toplumun yeri vardır. Bu perdeler imama, yani 
mihrap önüne varıncaya kadar saf saftır. 

• Son safta kalmış olanların gözleri mânen zayıf olduğu için, ön safta 
bulunanların nuruna dayanamaz. 

• En son safın önündekiler de, görüş kuvvetleri olmadığı için fazla aydınlığa 
bakamazlar. 

825 • En öndeki safta bulunup, Hakka en yakın bulunanların hayatı olan nûr, 
geride kalanların ve biri iki gören şaşıların rûhları için illettir, meşakkattir, fitnedir. 

• Şaşılıklar ve hiddet halini kesret halinde görüşler, yavaş yavaş azalır. 
Yediyüz perdeyi aşınca da, bu perdeleri aşan, geçen, kendisi deniz gibi olur da 
böylece kesret gider, vahdet gelir. 

• Demiri yumuşatan, altını saf altın haline koyan ateş, taze ayva ve elmanın 
olgunlaşmasına yarar mı? 



• Elmanın, ayvanın da az bir hamlığı olabilir, fakat onların olgunlaşmaları için 
demiri yumuşatan ateş gerekmez. Güneşin az bir harareti onları yumuşatır. 

• Elmayı, ayvayı olgunlaştıran o hararet, demire kafi gelmez. Demir ejderha 
gibi olan ateşin alevini ister. 

325 

830 • Demir, zorluklara katlanan, meşakkatler çeken, dövülen, ezilen, 
hakaretlere maruz kalan fakir derviş gibidir. Çekiç altında, ateşin içinde olmakla 
beraber, kıpkırmızıdır. Hoş bir haldedir. Mutludur. 

• Demir, vasıtasız olarak ateşin perdecisidir. Bir bağla bağlanmadan, 
kendiliğinden ateşin ta içine girer. 

• Su çocukları, yani su yardımı ile yetişen sebze ve meyveler gibi, bitkiler 
doğrudan doğruya ateş vasıtasıyla ne olgunlaşırlar, ne de ateşle konuşabilirler. 

• Yürümek için ayağa nasıl ayakkabı lâzım ise, onlara da pişmek için tencere 
veya tava lâzımdır. 

• Yahut da arada bir yer gerek ki hava ısınsın, kızsın da sıcaklığı suyu da 

ısıtsın. 

835 • Onun gibi Hakk âşıkı fakir de vasıtasız olarak tecellîye mazhar olmuş, 
bu yüzden onun varlığının tecellî alevleri ile bir rabıtası, bir bağı ve bağlanışı vardır. 

• Bu sebeple, o velî, âlemin gönlü olmuştur. Çünkü beden bu gönül 
vasıtasıyla iş görür. Hüner gösterir. 

• Gönül olmazsa, beden konuşmayı ne bilir? Gönül aramazsa, ten araş- 
tırmadan ne anlar? 

• Demek ki, ilahî tecellîlerin şûlelerinin, yalımlarının düştüğü yer, o demir 
gibi dayanıklı olan velîdir. Allah'ın nazargâhı, görüş yeri de beden değil, gönüldür. 

• Sonra bu cüz'î gönüllerde ilahî sırların kaynağı, madeni olan ârifin kalbine 
(yani gönül sahibinin kalbine) nisbetle, halkın gönülleri tenlere, bedenlere benzer. 362 

362 İlahî aşkın tecellîlerine mazhar ve ilahî sırların kaynağı olan kâmil insanın gönlü, küll'e kavuşmuş, külli gönül 
olmuştur. Halkın gönülleri ise, külle karşı birer cüz'î gönül sayıldığından, onlar kâmil insanın gönlüne nisbetle, adeta tenlere, 
bedenlere benzerler ve onlar ancak kâmil insanın nuruyla canlanırlar, yaşarlar. 

840 • Bu söz, çok örnek ister. Bu sözü şerh etmek, etraflıca anlatmak, 
açıklamak gerek. Fakat ham kişilerin vehme kapılıp ayaklarının kaymasından 
korkuyorum. 

• Yapmak istediğimiz iyilik, bizim için kötülük olmasın. Yani, doğru yolu 
göstermek isterken sapıklığa düşürmeyelim. Hayır yapalım derken, şer yapmayalım. 
Zaten, bu kadar söylemem de kendiliğimden değil, dileyerek söylemedim. Bunları 
kendimde olmadığım için söylemiş bulundum. 

324 

• Çarpık ayağa, çarpık ayakkabı iyi gelir. Dilencinin eli, daima kapıda gerek, 
o evin içine giremez. Yani, ilahî sırlar herkese açılamaz 363 istidadına kabiliyetine göre 
söylenir. 

363 Bu beyitte şu hadis-i şerife işaret var: 

(Biz nebiler topluluğu, yani bütün peygamberler, halkın derecelerine inmeye ve onların akıllarının ereceği derecede 
söylemeye emr edilmişiz. Bize böyle buyrulmuştur.) 



Padişahın yeni satın aldığı iki köleyi imtihan etmesi 

• Bir padişah, ucuzca iki köle satın aldı. Onlardan birisi ile bir iki söz konuştu. 

• Konuştuğu köleyi anlayışlı, zeki ve tatlı dilli buldu. 

845 • însan, dilinin altında gizlidir. Şu dil can kapısının perdesidir. 



• Bir rüzgâr perdeyi kaldırınca, içerisi bize görünür. Yani, bilmediğimiz, 
tanımadığımız bir kimse, hal gereği bir iki söz söyleyince, rûhunu örtmüş olan perde 
açılır da, onun iç yüzü, onun nasıl bir adam olduğu anlaşılır. 

• Onun can evinde inci mi var, buğday mı var? O ev altın hazînesi mi? Yoksa 
yılan ve akrep yuvası mı, meydana çıkar. 

• Yoksa içerde altın hazînesi, yanıbaşında bir yılan mı var? Çünkü altın 
hazînesi bekçisiz olmaz. 364 

3M Altın hazînesi, manevî bilginin, imanın, ilahî aşkın, irfanın sembolüdür. Yılan ise, benliği, nefsanî arzuları 
göstermektedir. Bazı insanların da bilgileri, inançları yaptıkları bazı iyilikleri, ibadetleri gönüllerinde mânevî birer hazîne iken 
gurura kapılır, benlik yollarına saparlarsa, onların gururları, benlikleri birer ejderha kesilir. Bilgi ve inanç hazîneleri başında 
çöreklenmiş birer yılan gibi yatarlar da, bu yüzden kimse onların ilminden yararlanamaz. 

• Padişahın konuştuğu köle, öyle cevaplar veriyordu ki, başkaları öyle 
cevapları beşyüz defa düşündükten sonra verebilirdi. 

850 • Sanki, onun içinde bir irfan denizi vardı. O deniz de, baştan başa söz 
söyleyen incilerle doluydu. 

• O denizden kendini gösteren her incinin nuru, Hakk ile batılı ayırt ederdi. 

325 

• Padişah o köleciği zeki görünce, onu bıraktı öbürüne "Buraya gel!" dedi. 
865 • "Kölecik" dedim ya, bu söz o köleyi küçük gördüğüm için değildir. 

Nasıl ki, büyük baba torununa "yavrucuğum" diye seslenir. Bu sözdeki "cuğum", 
küçük görme değil sevgi duygusu belirtir. 

• İkinci köle, padişahın huzuruna geldi. Ağzı kokuyordu. Dişleri de kapkara 

idi. 

• Padişah, onun konuşmasından pek hoşlanmadı. Ama, yine de onun gizli 
halini araştırmadan, sırlarını öğrenmeden kendini alamadı. 

• Ona; "Bu kılıkla, bu kokmuş ağızla uzakta dur, fakat pek de uzağa gitme." 

dedi. 

• "Pek uzağa gidersen, seninle mektuplaşmam gerekir. O zaman sen benimle 
düşüp kalkamazsın, benimle bir yerde oturamazsın. 

870 • Önce ağzının derdine bir deva bulalım; sen sevimli bir kişisin, biz de 
hünerli bir hekimiz. 

• Bir pire için, yepyeni bir kilim yakılamaz. Seni hor görmek ve gözden 
düşürmek de doğru olmaz. 

• Şöyle otur da, bir iki hikâye söyle, söyle de aklının derecesini anlayayım." 

• Padişah, daha önce konuştuğu köleye; "Hadi!", dedi. "Sen de hamama git, 
bir güzelce yıkan." 

• Arkadaşı gittikten sonra, konuşturmak istediği köleye dedi ki: "Sen akıllı bir 
kişisin, hakikatte sen bir köle değilsin, yüzlerce köleye değersin... 

875 • Senden önce konuştuğum arkadaşın, senin hakkında kötü şeyler söyledi, 
görüyorum ki, sen onun söylediği gibi değilsin. O hasetçi bizi senden soğutuyordu. 

• Arkadaşın senin hakkında 'O hırsızdır, doğru adam değildir, kötülerle düşer 
kalkar, namussuzdur.' dedi. 

• Köle dedi ki: "O daima doğru söyler; ben hayatımda onun gibi doğru 
söyleyen kimse görmedim. 

• Doğru söylemek onun yaratılışında var. O ne söylemişse, söylediği boş 
sözdür diyemem. 

• İyi düşünen, doğru söyleyen o arkadaşa, eğri diyemem de, onun sözleri 
sebebiyle kendimi kusurlu görürüm. 

326 

880 • Padişahım! Belki de, o bende bir çok ayıplar görmüştür ki, ben o 
ayıpları kendimde görmemekteyim." 

887 • Padişah: "O senin kusurlarını söylediği gibi, şimdi sen de onun kusur- 
larını söyle." dedi. 



• "Söyle ki, senin benim üzüntülerime ortak, benim ülkemin işine yarar bir 
dostum olduğunu bileyim." 

• Köle dedi ki: "Padişahım! O benim gerçekten hoş bir arkadaşım, kapı 
yoldaşım olmakla beraber kusurlarını söyleyeyim: 

890 • Onun kusuru; sevgidir, vefadır, insanlıktır. Onun ayıbı; doğruluktur, 
zekâdır, dostluktur. 

• Onun küçük ayıbı; cömertliktir, düşkünlere yardımda bulunuştur. O öyle 
cömerttir ki, gerekirse canını bile verir." 

901 • Köle dedi ki: "Kapı yoldaşımın bir ayıbı da, kendini görüp, beğenen bir 
kişi olmamasıdır. O hep kendinin, kendi varlığının ayıplarını arar bulur. 

• O hep kendi ayıbını söyler, kendi ayıbını arar. O herkesle iyidir. Herkesle 
dosttur. Fakat kendine, kendi nefsine karşı kötüdür." 

• Padişah; "Arkadaşını övüşte pek ileri gitme, onu överken de kendini övmeye 
kalkışma." dedi. 

• "Çünkü, onu ben imtihana çekerim de, sonra sen utanırsın." 

905 • Köle; "Hayır." dedi. "Vallahi de, billahi de, mülk sahibine. Rahman ve 
Rahim olan Allah'a yemin ederim ki, onu övmekte ileri gitmedim. 

936 • O arkadaşımın, o dostumun bütün huyları, söylediklerimden yüz kat 
daha fazladır. Yüz kat daha güzeldir. 

• Kapı yoldaşımın vasıfları hakkında, bildiklerimi söyledim. Fakat, ey kerem 
sahibi padişahım! Söylediklerime sen inanmıyorsun, ben ne yapayım?" 

• Padişah dedi ki: "Artık sen kendi halinden bahset. Kendi huylarını anlat. Ne 
vakte kadar şunun bunun halini söyleyeceksin? 

• Söyle bakalım, senin neyin var? Ne elde ettin? Şu hayat denizinin 
derinliklerinden nasıl bir inci çıkardın? 

940 • Ey gafil! Biliyor musun ki, ölüm gününde bu duygularının hiç birisi 
kalmaz. Senin can nûrun var mı ki, gönlüne yar olsun. 

327 

• Mezarda bu göze toprak dolar, mezarı aydınlatacak ruhanî bir nûrun, bir 
gönül gözün var mıdır? 

• Bedendeki hayvani rûh kalmayınca, onun yerine ölümsüz bir rûh koyman 

gerekir. 

• O ölümsüz rûhu elde etmenin şartı yalnız iyiliklerde bulunmak değil, o 
iyilikleri Hakkın huzuruna götürmektir. 365 

31,5 En'am Sûresi'nin 160. ayetinde, Allah huzuruna götürülecek iyilikten bahsedilmektedir. Bu ayetten anlaşıldığına 
göre, iyiliği rastgele bir vazife olarak değil, iyiliği, gösterişten uzak, yerinde ve güzel yapmak. Sadakayı yalnız maldan değil, 
candan vermek, iyiliği, yalnız insanların hoşuna gidecek bir şekilde değil, Allah'ın hoşuna gidecek bir şekilde yapmak; güzel işi, 
güzel yapmak; güzel işi, kötü yapmamak. 

945 • Senin insanlıktan mı bir cevherin var? Yoksa eşek olduğun için mi bir 
hayvani rûha sahipsin? Bu a'razlar yok olunca, yani, yaptığın işleri, hareketleri 
öldüğün vakit Allah'ın huzuruna nasıl götüreceksin. 366 

366 A'raz, bir cisimde muvakkat bir zaman için bulunan bir vasıftır. Gülün rengi ve kokusu gibi... Bir de cevher vardır 
ki; a'razın bulunduğu cisimdir. Renk ve kokuya nisbetle gül, bir cevherdir. Cevher; kendi kendine var olan şeydir. A'raz ise; 
kendi kendine var olmayıp, varlığı için bir cevhere muhtaç olan şeydir. Mesela, cisim cevherdir. Cismin şekli, rengi, hali, sayısı, 
bulunduğu yer, yaydığı ısı ve saire a'razdır. 

Eski bilginler a'razı ikiye ayırırlardı. Birincisi; varlığı için bir cevhere muhtaç olmakla beraber, karar kılan vasıflar. 
Bir cismin beyazlığı ve siyahlığı gibi... Bu a'razlar, cisimle bakîdir. Cisim yok olunca, a'razlar da yok olur. İkinci kısım a'raz; 
hareket ve sükûn gibi, durmayan, bir an için mevcut olan, sonra yok olan a'razlardır. Bunlar iki zaman zarfında durmaz. 
Bulunduğu zamana aittir. Geçmiş zamanda olmadıkları gibi, gelecek zamanda da olmazlar, işte Mevlâna'nın bahs ettiği, namaz, 
oruç bu çeşit a'razlardır. Bu yüzdendir ki; "A'raz'ı iki zaman zarfında durmayan." diye anlatmışlardır. 

• Bu namaz ve oruç a'razlarını Allah'a nasıl arz edeceksin? Çünkü, "a'raz" iki 
zaman zarfında bakî kalmaz. Mesela; bugünün namazı yarın, bu senenin orucu 
gelecek sene bulunmadığı için onların sûretleri de fanidir. 

• A'razlar götürülemez. Mesela; kılınan namazları, tutulan oruçları dünyadan 
ahirete götürmek mümkün değildir. Fakat a'razlar, yani namazlar, oruçlar rûhtaki, 
cevherdeki hastalıkları, yani kötü huyları, mânevi etkileri giderirler. 367 



367 Ankebût Sûresi'nin şu mealdeki 45. ayetine işaret var: "Gerçekten de namaz, sahibini fuhuştan, kötülüklerden 
alıkoyar." Namaz kendisini hakkıyla kılanı kötü huylardan arındırır. 



328 

• Bu a'razların, yani namazın, orucun, yapılan iyiliklerin, ibadetlerin feyz 
eseri olarak, cevher, yani rûh, mânevi hastalıklardan arınır. Perhiz eden hastanın 
iyileşmesi gibi, iyiliğe döner. 

• Çalışarak, gayret sarf ederek a'raz perhizi, cevher olur. Acı ağızda, perhizle 
bal gibi tatlılaşır. 

950 • Ekin ekerseniz, yerler başakla örtülür. Saç ilacı baştaki kılları bitirir. 
Kıllar örülecek saç haline gelir. 

• Nikâhla bir kadın almak, onunla birleşmek a'razdır. Bu hal geçicidir. Fakat, 
bu geçen a'razdan bir çocuk cevheri meydana gelir. 

• Atı da, deveyi de birleştirmek a'razdır. Bunlardan maksat da, cevher olan 
yavrunun doğmasıdır. 

• Kavun, karpuz çekirdeklerini ekmek bir a'razdır. Onun mahsul vermesi 
cevherdir. Zaten maksat da budur. 

• Kimya ile uğraşmak da bir a'razdır. O uğraşmadan bir cevher hasıl oldu ise, 
onu getir. 

955 • Aynayı cilalamak a'razdır. Bu a'razdan tertemiz bir ayna cevheri mey- 
dana gelir. 

• Öyle ise; "Ben iyi işler işledim. Namaz kıldım, oruç tuttum, kulluk ettim." 
deme. Bu a'razlardan elde edileni göster. Ürkme. 

• Senin arkadaşını övüşün de, bir a'razdır. Sus artık, keçinin gölgesini kurban 
etmeye kalkışma." 

• Köle dedi ki: "Padişahım! A'raz değişmez.' diye buyurursun, bu söz aklı 
ümitsizliğe düşürür. 

• Padişahım! 'A'raz gitti mi gider. Bir daha geri gelmez.' sözü kula ümitsizlik 

verir. 

960 • Arazlar bir başka şekle bürünmese idi, yeniden var olmasaydı, işin aslı 
olmazdı. Sözler de mânâsız bir hale gelirdi. 

• Bu a'razlar, bir başka renge boyanır, başka bir şekle girer. Her faninin hasrı 
da başka türlü olur. Yani, her yok olup giden, bir başka varlığa bürünür gider. 

• Her şey layık olduğu şekle döner, sürünün çobanı o sürüye layık olan 
çobandır. Yani, her a'raz kendine uygun bir mânevi şekle bürünür. 

329 

• Mahşer vaktinde, her a'razın kendine layık ayrı bir şekli vardır. Her a'razın 
şekli vardır... Her a'razın şekillenmesinin de, bir sırası, bir nöbeti vardır. 368 

368 Yaptığımız iyi işler, kötü işler, ibadetlerimiz, sözlerimiz, kabahatlerimiz hepsi birer a'raz olduğuna göre, onların 
ahirete götürülmesi, cevherin nakli gibi taşmmamakla beraber, hususî, kendilerine layık bir şekilde başka bir kılığa girerek 
götürülecektir. Ve ahirette iyi işlere sevap, kötü işlere de ikab vardır. 

Öyle olmasaydı, öteki âlemde amellerimizin tartılacağı mizan, terazi olmazdı. Nitekim, Seyyid Şerif Cürcanî; "Bir 
yerden bir yere nakledilemez." Sözünü;"Cismin, cevherin bir yere nakline kıyasla." diye yorumlamıştır, İmam-ı Gazzalî de, 
birer a'raz olan amellerimizin, rûhanî âlemde başka bir şekle bürünerek manen ötelere götürüleceğini yazmaktadır. Böylece 
ibadetlerimiz, kabahatlerimiz, sözlerimiz, düşüncelerimiz, iyi kötü hareketlerimiz yok olmamakta. 99. süre olan Zilzal 
Sûresi'nin 7. ve 8. ayetlerinde bildirildiği gibi, zerre miktarda hayır da, zerre miktarda şer de kaybolmayacak, başka bir şekle 
bürünerek karşımıza çıkacaktır. Kendi tabiatlerine yakışır bir şekilde, başka kılığa girerek, bizi takip edeceklerdir. Büyük 
alimler bu yorumu Peygamber Efendimizin şu mealdeki hadisine dayanarak yapmışlardır: '"Cennete çok çok ağaç dikiniz' 
hadisini duyan sahabe; 'Ya Resullallah cennette ağaç dikmek nedir?' diye sorunca. Peygamber Efendimizin; "Allah'ı teşbih et- 
mek, tehlil etmek, yani 'subhanallah' ve 'lâilâhe illellah' diyerek zikretmektir." diye buyurmuştur, işte bu hadîste, teşbih ve tehlîl 
birer a'raz oldukları halde, cennette birer ağaç süretine bürünürek karşımıza çıkacağı haber verilmiştir. Hz. Mevlâna Dîvân-ı 
Kebîr (c. II s. 692)'de; "Gidecek yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evladın olsun." diye 
buyurur. Seyyid Nizam hazretleri de: 

"Ahlak-ı zemîmendir tâmûda sana ateş, Bir zerre kadar anda, bir ateş-i sûzan yok." 

Yani "Kötü huyların cehennemde sana ateş olacaktır. Yoksa cehennemde bir zerre bile ateş yoktur." demektedir. 

• Kendine bak, sen de bir a'raz değil misin? Annenle babanın birleşmesinden 
meydana gelmedin mi? Ve bir maksat uğrunda sen de birisi ile eş değil misin? 

965 • Evlere köşklere bak, bunlar da yapılmadan önce, mühendisin zihninde, 
düşüncesinde birer masala benzerlerdi. 



• Hoşumuza gittiği için seyrettiğimiz, sofası düzgün, tavanı, kapısı uygun bir 
şekilde yapılmış filan ev, mühendisin zihninde var idi. 

• Mühendisin zihnindeki o a'raz, o düşünce aletleri hazırladı. Ormanlardan 
kesilen direkleri getirdi. Böylece, ev yapılıp, meydana çıktı. 

• Her sanatın, her hünerin aslı, temeli, mayası hayalden, a'razdan, düşünceden 
başka nedir? 

• Dünyanın bütün cezalarına bir maksat gütmeden bak, hepsi de a'razdan 
başka bir şeyle meydana gelmemiştir. 

330 

970 • Önce düşünce vardır. Sonra bu düşünce işe çevrilir. İş de kendini 
gösterir. Dünyanın kuruluşunu ezelden beri böyle bil. Yani, kâinatı yaratan Allah, 
önce kâinatı yaratmayı irade buyurmuş, sonra icabına göre yaratmıştır. 

• Meyveler, önce gönül düşüncesinde tohum halindedir. Sonra meyve olarak 
meydana çıkar, görünür. 

• Sen bir işe girişip, bir meyve fidanı dikince, sonunda meyvenin meydana 
gelmesi yolunda ilk harfi okudun, yani ilk adımı attın. 

• Gerçi fidanın kökü, dalları, yaprakları önce vardı. Ama, onların hepsi de, 
meyve vermek için var olmuşlardı. 

• Demek ki, göklerin aklı ve fikri olan o ilahî düşünce, sonunda "Habîbim! 
Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım." sırrının sahibi oldu. Yani kâinat, bütün 
varlıklar Peygamber efendimiz dolayısıyla insan için yaratıldı. 

975 • Bu sözler, bu söyleyişler hep a'razları anlatmak için; bu arslandan, bu 
kurttan bahsediş de öyle. 

• Bütün âlemler a'raz idi. "insanın ezelde anılmaz, bahsedilmez bir zamanda 
bulunduğu haberi, ona gelmedi mi?" ayeti bu manayı bildirmek için geldi. 369 

369 İnsan Sûresi'nin 1. ayetini şu hadisle izah ediyorlar: "Ezelde Allah vardı. Onunla beraber hiç bir şey yoktu." 

• Bu a'razlar neden doğar? Şekillerden, suretlerden. Şekiller neden doğar? 
Düşüncelerden. 

• Aslında bu dünya, "külli akl"ın bir düşüncesinden ibarettir. Akıl padişaha 
benzer; şekiller, suretler onun elçileri, peygamberleri gibidir. 370 

"° Akl-ı Küll, ilk yaratılmış olan büyük nûrdur ki, her şeye hâkim olan odur. Ona "Hakîkat-i Muhammediye" de 

derler. 

• îlk âlem, yani bu dünya imtihan âlemidir, ikinci âlem, ahiret işe, şunun 
bunun, yaptıklarımızın ettiklerimizin karşılığını bulma âlemidir. 

980 • Padişahım! Senin kulun bir günah işlerse, a'raz olan o cinayet, zincire 
vurulmak, zindana atılmak söretinde meydana çıkar. 

• Fakat, kulun sana layık bir hizmette bulunursa, o a'raz da, memnunluk 
bildiren bir hil'at şeklinde kendini gösterir. 

• Bu a'raz ile cevher, yumurta ile kuş gibidir. Bu ondan doğar, o bundan 

doğar." 



331 

• Padişah dedi ki: "Tutalım dediklerin doğru olsun. Fakat, senin bu a'razların 
bir cevher doğurmadı ki, yani, senin iyi davranışlarından, iyi huylarından bir cevher 
doğmadı mı?" 

• Köle dedi ki: "Bu iyilik, kötülük dünyada gizli kalsın diye, akıl, o cevheri 
gizli tutar." 

985 • Çünkü, düşüncenin şekilleri meydana çıkaydı, kâfir de, mümin de 
Allah'ı zikr eder, başka bir söz söylemezdi. 371 

371 İç yüzümüz dışımıza vursaydı, insanlar saydam olsalardı da, ne düşündükleri görünse idi, ne olurdu? iki yüzlülük 
kalkardı. Herkes dışardan görülen kötülüklerini düzeltmek için, doğru düşünmeye, iyi hissetmeye mecbur kalırdı. Bütün 
insanlar muvahhid olurdu. Allah'ı zikr ederlerdi ve putlara tapmak kalkardı. 



• İçteki inançlar gizli olmasaydı da, açıkta bulunsaydı ve din ile kâfirlik 
insanın alnına yazılsaydı. 

• O zaman şu dünyada put mu kalırdı? Puta tapan bulunur mu idi? O zaman 
insanlar, inançları yüzünden birbirlerini hor görürler mi idi? Birbirleri ile ibadetleri 
yüzünden alay ederler mi idi? 

• O zaman şu dünyamız, sırların açığa çıkacağı kıyamet günü gibi olurdu. 
Kıyamet günü, kim suç işleyebilir? Kim yanlış iş görürdü?" 

• Padişah dedi ki: "Allah kötülüklerin cezasını gizledi. Gizledi ama, bu 
gizlilik avama göre; Allah'ın has kullarına göre değil. 372 

172 Ermişler, gönülleri görürler, onların gözlerinden hiç bir şey gizlenemez. Hz. Osman zamanında bir kişi, bir kadına 
yolda kötü gözle bakmıştı. Sonra o adam bir işi için halifenin yanma girmişti. Halife onu görünce; "Allah, Allah... Yollarda zina 
ediliyor." diye buyurunca, kadına bakan kişi; "Ya emir, Peygamberimizden sonra sana vahiy mi geldi ki, benim suçumu bildin?" 
deyince; "Kötü bakışını, senin gözünden anladım." diye buyurmuştur. 

990 • Ben bir emîri cezalandırmak istersem, bu hali öteki emirlerden gizlerim; 
fakat vezirden gizlemem. 

• Cenab-ı Hakk da bana işlerin yüzbinlerce şekli ile, yapılan işlerin karşılığını, 
yani, verilecek mükafat ve mücâzatı da göstermiştir. 

• Sen de yaptığın işlerden bana bir nişan, bir iz ver de onu tamamıyla bilip, 
anlayayım. Zaten, hakikat âyinini tereddüd ve şüphe bulutu gizleyemez." 

• "Mademki, benim işlerimi, iç yüzümü, ahlakımın nasıl olduğunu biliyorsun, 
öyle işe, beni söyletmekteki maksadın nedir?" deyince 

• Padişah dedi ki: "Dünyayı yaratmaktan, meydana getirmekten maksat, 
Allah'ın bildiği şeyleri apaçık ortaya dökmesidir. 



332 

995 • Allah bildiğini ortaya koymadıkça, adeta ilahî tasavvur, ilahî plan olan 
'a'yan-ı sâbite'yi meydana çıkarmadıkça da, cihana doğurma dert ve zahmetini 
vermedi. 373 

373 Allah, her şeyi ve hepimizin ne olacağını biliyordu. A'yan-ı sabitede yani, ilm-i ilahîde, ilahî tasavvurda her şeyi 
önceden biliyordu. Bu hal bu biliş "ilme' 1 -yakîn"dir. Onun kâinatı yaratmaktaki maksadı, ilme'l-yakîn halini, ayne'l-yakîn 
haline çevirmekti. İim-i ilahîde mevcut ilahî tasavvurları ortaya koymakla, daha doğrusu âlemin zübdesi ve hulasası olan insanı 
yaratmakla, gizli hazîneyi ortaya çıkarmış oldu. Bir anne bile, rahminde taşıdığı yavruya özlem duyar. Onun doğmasını candan 
ister. O, doğuşun zahmetsiz, acısız, ızdırapsız olmasını ister. Aslında bu dünya, bir imtihan yeridir. Bu konuyu daha iyi 
anlamamız için Muhammed Sûresi'nin şu mealdeki 31. ayetini okuyalım: "İçinizde Hakk uğrunda savaşan ve sabırlı olan kimdir. 
Onları bu dünyada tecrübe ve imtihan ediyoruz." 

• Senden bir kötülük, yahut iyilik meydana gelmeden bir an bile duramazsın, 
yani, her an senden bir iyilik veya bir kötülük zuhur eder. 

• Sana bu işe koyulma, çalışma arzusu da sırrın, gizliliğin meydana çıksın 
diye verilmiştir. 

• İnsanın gönlü, yahut kaza ve kader, ipin uçunu çekip durdukça, tenin 
yumağı nasıl hareketsiz durabilir? 

• Tasalanman, dertlenmen, uğraşıp durman o çekişin belirtisidir, işsiz güçsüz 
kalman, sana can çekişmektir. Ölümdür. 

1000 • Bu cihan da öteki cihan da hiç durmadan iş ve hareket doğurmaktadır. 
Her hareket sebebi, anadır. Ondan doğan çocuk da onun eseridir. 

• Bir sebepten, bir hareketten, bir eser doğunca, o eser de ayrıca bir sebep 
meydana getirir. O sebepten de şaşılacak eserler doğar. 

• Bu sebepler, nesilden nesle, soydan soya sürerek gider. Fakat, bunları 
görmek için uyanık bir gönül, gören bir göz gerekir." 374 

374 Mesneviyi en güzel şekilde şerh eden ismail Ankaravî hazretleri, bu konuyu açıklamak için şöyle bir örnek 
vermiş: "Sen buğdayı ekersen, o bir sebep olur. Onun başak vermesi, o sebebin eseridir. O eser, tarlada başakların 
olgunlaşmasına, toplanıp harmanda buğday haline gelmesine, soma tane olarak değirmene götürülme-sine, değirmen taşı altında 
buğdayın un haline gelmesine, ondan fırıncıların unu ekmek haline getirmelerine, ekmeğin yenilmesine, karın doyurmasına, 
karın doymakla bedenin beslenmesine ve kuvvet peyda etmesine sebep olmaktadır. Bedende enerji doğuran, kuvvet haline gelen 
ekmek, vücutta iyi ve kötü hareketlere, o hareketler de sevaba ve ikaba, sevap ve ikabın ise cennet nimetlerine yahut cehennem 
azaplarına sebep olur. Böyle bir sebebin doğurduğu bir eser de, başka eserler için ana yerine geçer. Ve bundan bir çok sebepler 
doğar. 

Şu sayılan şeylerin hepsi de, buğdayın tanelerinin tarlaya ekilmesinden husule gelmiştir. Diğerleri de bunlara kıyas 
edilmelidir. Fakat bu sebep ve eser zincirini birer birer görebilmek için, açık ve nûrlu bir göz gerektir." 



333 

• Padişah, o köle ile konuşurken söz buraya geldi. Padişah, onda bir hakikat 
belirtisi gördü mü, görmedi mi? 

• Hakikati araştıran padişah onda bir belirti gördü ise, -ki bu belirti görülmüş 
olabilir- ama onu söylemeye bize izin yoktur. 

1005 • Öbür köle hamamdan dönünce, padişah onu huzuruna çağırttı. 

• Ona; "Sağlıklar, esenlikler olsun; eksilmeyen nimetlere eriş; sen pek hoşsun, 
pek zarifsin, pek güzelsin." dedi. 

• "Fakat, yazıklar olsun; öbür kölenin söylediği kötü huylar da sende 
olmasaydı ne olurdu? 

• O zaman güzel yüzünü gören sevinir, neşelenirdi. Seni görmek, bütün dünya 
mülküne değerdi." 

• Köle dedi ki: "Ya padişahım! O dinsizin benim hakkımda söylediklerinden 
birazcığını lütfen söyle..." 

1010 • Padişah; "O, önce senin iki yüzlülüğünü anlattı. Senin görünüşte deva, 
hakikatte dert olduğundan bahsetti." 

• Köle, arkadaşının kendi hakkındaki kötü sözlerini padişahtan duyunca, öfke 
denizi coştu. 

• Ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Köle arkadaşını çekiştirme dalgası sınırı aştı. 

• Dedi ki: "O önceden bana dost idi, fakat ağzı bozuklu. Kıtlıkta kalmış köpek 
gibi, pek çok zaman pislik yerdi." 

• Arkadaşını çekiştirmek için böyle çan çan ötünce, padişah; "Artık yetişir." 
diyerek, elini onun ağzına götürdü ve... 

1015 • "Bu deneme ile bu imtihanla seni ondan ayırt ettim. Senin rûhun 
kokmuş; onun ağzı kokuyor. 

• Ey rûhu kokmuş kişi, sen uzakta dur. Arkadaşın amir olacak, sen onun 
emrinde olacaksın, onun buyruğuna uyacaksın." 

• Bir hadis-i şerifte: "Gösteriş için Cenab-ı Hakkı zikretmek, külhanda biten 
yeşilliğe benzer" diye buyurmuştur. 

• Şunu iyi bil ki; güzel, iyi bir yüz, kötü huyla bir araya gelirse bir mangır bile 
etmez. 375 

375 Herkes güzel bir yüze bakmaktan hoşlanır. Fakat bu hoşlanma, o güzel yüz sahibinin özünün de, ruhunun da, 
ahlakının da güzel olmasına bağlıdır. Yüzün güzelliği, özün çirkinliğini gizleyemez, yeninden yakasından o çirkinlik er geç 
görünür. O zaman ona karşı duyulan hayranlık, muvakkat hoşlanma, nefrete çevrilir. Peygamberimizin sahabelerinden Cerir b. 
Abdullah pek yakışıklı, pek güzel bir zat imiş. Hatta güzelliğinden ötürü kendisine; "Bu ümmetin Yûsufu" derlermiş. O zat ri- 
vayet ediyor ki; "Resulullah efendimiz bir gün bana; 'Ey Cerir! Sen öyle bir kimsesin ki, Allah seni güzel yaratmış, sen de 
ahlakını güzelleştir.' diye buyurdu." 

334 

• Bir kimsenin yüzü çirkin, fizikî bakımdan bedeni beğenilmez olabilir. Fakat, 
onun huyu güzelse, o kimsenin ayağı dibinde can ver. 

• Bilmiş ol ki, görülen maddî şekil, güzellik yok olur gider. Fakat, mânâ âlemi 
ebedî kalır; ölümsüzdür. 



Testiye bakma, içindeki suya bak. 

• Ne vakte kadar testinin şekli, biçimi ile üstündeki nakışlarla oyalanıp 
duracaksın? Testinin şeklini, nakşını bırak da içindeki suyu ara. Yani, insanların 
güzelliklerine, dış görünüşlerine bakma da, ahlaklarına, huylarına, tabiatlerine bak. 

• Ey gördüğü güzele takılıp kalan kişi! Onun süretini görüyor, manasından, 
yani, ahlakının güzel mi, çirkin mi olduğundan gafil bulunuyorsun. Eğer akıllı bir 
adam isen sedefteki inciyi bul. 



• Dünyadaki kalp sedefleri, yani, bedenlerimizin hepsi de can denizinin feyzi 
ile diridir. 

• Ama, her sedefte inci yoktur. Gözünü aç da her birinin gönlüne, içine bak. 
1025» Onda ne olduğunu, bunda ne olduğunu ayırt et. Çünkü, o değer biçil- 
mez inci, pek az bulunur. 

• Şekle bakarsan dağ, bir la'le göre yüzlerce defa büyüktür. 

• Görünüşte elin, ayağın, saçın, sakalın gözüne göre yüzlerce defa büyüktür. 

• Fakat, gözünün bütün uzuvlardan daha kıymetli olduğunu sen de bilirsin. 

• Gönlüne gelen bir tek düşünce yüzünden de, yüzlerce cihan bir anda baş 
aşağı devrilir gider. 

1030 • Padişahın bedeni de, görünüşte diğer insanların bedeni gibidir. Fakat 
yüzbinlerce asker, onun arkasından koşar. Onun izinden yürür. 

• Sonra, o padişahın şekli, görünüşü de, bir gizli düşünce tarafından sevk ve 
idare edilir. 



335 

• Şu sonsuz, sayısız halka dikkatle bak, hepsi de bir düşünceye dalmış, 
yeryüzünde sel gibi akıp gitmede. 

• O düşünce, halk nazarında önemsiz küçük bir şeydir. Fakat, sel gibi dünyayı 
sürükler götürür. 

• Görüyorsun ki, dünyada her hüner, her sanat bir düşünce ile meydana 
gelmede, olmadadır. 

1035 • Evlerin, köşklerin, şehirlerin, dağların, ovaların nehirlerin; 

• Balığın deniz yüzünden diri olduğu gibi; yeryüzünün, denizin, güneşin, 
göğün düşünce, ile hayat bulduğunu görüyorsun da, 

• Neden körleşiyorsun, aptallaşıyorsun da beden sana Süleyman gibi büyük; 
düşünce, karınca misali küçük görünüyor? 

• Neden gözüne dağ pek büyük de; düşünce fâre gibi zayıf görünüyor? Neden 
dağı kurt gibi görüyorsun? 

• Dünya, senin gözünde büyüyor, sana korku veriyor; buluttan, gök 
gürültüsünden, gökten titriyor, korkuyorsun? 

1040 • Ey eşekten de aşağı olan kişi! Taşın nasıl bir şeyden haberi yoksa, 
senin de düşünce dünyasından haberin bile yok. Sen düşünce dünyasından eminsin, 
gafilsin. 

• Çünkü sen bir şekilden, kalıptan ibaretsin; akıldan payın yok. Sen, insan 
huylu değilsin, insan şeklinde bir eşek sıpasısın. 

• Bilgisizliğinden ötürü sen, gölge varlığı insan sanıyor, insan görüyorsun da, 
bu yüzden sence insan, bir oyuncak, değersiz bir varlık oluyor. 

• Düşünce ve hayalin örtüsüz, perdesiz, kol kanat açacağı, bütün sırların 
meydana çıkacağı kıyamet gününe kadar dur bekle... 

• O zaman dağların yün gibi yumuşadığını, şu soğuk ve sıcak yeryüzünün yok 
olduğunu görürsün. 

1045 • Ezelî, ebedî hayata ve sonsuz sevgiye malik olan Allah'tan başka, ne 
gökyüzü, ne yıldız, ne de başka bir varlık görürsün. 



Padişahın has bir kölesine saraya mensup adamların 

haset etmeleri 

• Padişahın biri, bir kölesini, lûtfundan ötürü sarayın bütün adamları 
arasından seçmiş idi. Onu hepsinden üstün tutuyordu. 



336 

• O kölenin elbise parası, yüz emîrin maaşı kadardı. Onun gördüğü itibarı yüz 
vezir göremiyordu. 

• Bahtının, tali'inin üstünlüğünden o bir "Ayaz" kesilmişti. Onu seven padişah 
da, vaktinin "Mahmud"u olmuştu. 376 

376 Yûsuf gibi hem bedeni hem ahlakı güzel olan Türkmen kölesi, Ayaz b. Oymak, Hindistan'ı zabt eden ve oralara 
müslümanlığı götüren büyük hükümdar Gazneli Mahmud(969-1030)'un kölesi idi. Gazneli Mahmud, kendisine pek sadık olan 
kölesini çok seviyordu. Bu bağlılık dillere destan olmuştur. Mesnevî'de de bu konuda hikâyeler vardır. 

1050 • O kölenin rûhu, padişahın rûhu ile ezelde şu bedenler yaratılmadan 
önce tanışmışlar, dost olmuşlardı. 377 

377 "Ruhlar hazırlanmış ordular halinde idi. Orada tanışanlar burada uyuşurlar. Orada tanışmamış olanlar da burada 
bozuşurlar." hadis-i şerifi gereğince, rûhlar âleminde bir sevgi ve nefret görülür. Orada birbirlerini tanımış olanlar, burada 
birbirleri ile sevişirler iyi geçinirler. Bu tanışmaya, bu yakınlığa "ülfet-i ezeliye" (=ezeldeki anlaşma) denir. 

• Zaten iş de, bedenden önceki iştir. Sen şu sonradan peydahlanan dünya 
hayatını hayat sayma, geç. 378 

378 Bizim asıl hayanınız ezelde takdir buyrulmuştur. Biz orada yazılanları, takdir edilenleri, burada, bu dünyada 
yaşıyoruz. Bu yüzden bazı ârifler; "Hatimeden değil, Fatiha'dan korkmalı; buradaki fani hayatımızın sonundan değil, ezeldeki 
alın yazımızdan, levh-i mahfuzdan korkmalı." demişlerdir. 

• İş ârifîn işidir. Çünkü ârif şaşı değildir. Gözü ilk ekilen şeyleri görür. 

• Oraya buğday mı ekilir, arpa mı? Gözü gece gündüz oradadır. 

• Gece, neye gebe kalmışsa onu doğurur. Yapılan hileler, baş vurulan 
tedbirler, çareler takdire karşı hevadan ibarettir, hevadan ibaret. 

1055 • Basma gelecek ilahî takdiri, alın yazısını gören kişinin gönlü, güzel 
tedbirlerle o takdiri değiştirmeye kalkışmaktan nasıl hoşlanır? 

• Kendi aklına, kendi tedbirine aldanansa, tuzak içindedir. Ama, yine de tuzak 
kurar. Fakat, ne bu tuzak kurtulur, ne de tuzak kuran. 

• Yüzlerce çayır, çimen bitse, yahut kuruyup dökülse, sonunda yine Allah'ın 
ekmiş olduğu tohum biter. 

• İlk ekilen ekinin üstüne ekin ekerler ama, bu ikincisi yok olur gider, ilk ekin 

kalır. 

• Olgun olan, sağlam olan, seçkin olan ekin ilk tohumdur. İkinci tohum 
bozulur, çürür gider. 



337 

1060 • Senin tedbirin, yine Hakkın tedbiridir. Yani onun takdiri eseridir. 
Böyle olmakla beraber, kendi tedbirini, dostun huzurunda bırak. 

• Hakkın yükseltmiş ve takdir etmiş olduğu iş, esas iştir, işe yarayandır. Önce 
ne ekilmiş ise, sonunda o biter. 

• Ey Allah'ın dostu! Mademki o büyük dostun kulusun, esirisin, onun emri 
altındasın. Ne ekersen onun için, onun rızası için ek. 

• Hayırsız nefsin çevresinde dönüp dolaşma, onun işine bulaşıp da, çırpınma. 
Allah için, Allah rızası için yapılmayan bir iş, hiçtir hiç. 

• Kıyamet günü gelip çatmadan, gece hırsızı gibi olan nefis, mal sahibine 
karşı rezil rusvây olur. 

1065 • Hilelerle, tedbirlerle çaldığı malların vebali, kıyamet ve adalet 
gününde onun boynuna yüklenir. 

• Yüz binlerce akıl bir araya gelip de, Allah'ın takdirine karşı bir tedbir 
kurmak istese de... 

• Yaptıklarını pek güçlü bulurlar ama, saman çöpü rüzgâra karşı nasıl 
dayanır? 

• Ey inatçı kişi! Eğer bu varlık âleminin, yani, şu görünen varlığın ne faydası 
vardır dersen, senin bu sorunda bile fayda vardır. 

• Bu sorunda bir fayda yoksa bu bize gerekmez. Boş soruyu ne diye 
dinleyelim. 



1070 • Sorunda bir çok faydalar varsa, ne diye dünya faydasız olsun? 

• Dünya bir bakıma faydasız ise, başka bakımdan faydalarla doludur. 

• Sana faydalı olan şey bana faydasız bile olsa, mademki sana faydalıdır, 
yapmaktan geri durma. 

• Hz. Yûsufun güzelliği kardeşleri için bir anlam taşımıyordu, değersizdi. 
Ama dünya halkı için faydalı idi. 

• Hz. Dâvud'un sesi pek güzeldi ama, güzel sesten hoşlanmayanlara ağaç 
takırtısı gibi gelirdi. 

1075 • Nil nehrinin suyu âb-ı hayattan daha hoştu, daha feyizli idi. Fakat 
ondan nasibi olmayanlara, mahrum kalanlara, inkarcılara kan olmuştu. 

• Şehitlik mümin için diriliktir, hayattır, iki yüzlü kişiye ise ölümdür, 
çürüyüştür. 

• Dünyada hangi bir nimet vardır ki; bir ümmet, bir bölük halk ondan mahrum 
değildir? Söyle bakalım. 

338 

• Öküze ve eşeğe şekerden ne fayda var? Her canlı olanın başka gıdası vardır. 

• Bir kimsenin gıdası iğreti ise, ona öğüt vermek, onu doğru yola getirmek 
demektir. 

1080 • Birisi hastalık yüzünden toprak yemeyi sevse, o kişi toprağı kendisine 
gıda sanır. 

• O asıl gıdasını unutmuştur da, hastalık yüzünden gıda sandığım yemeye 
başlamıştır. 

• Şerbeti bırakmıştır da zehir içmektedir. Hasta olduğu için zehir ona tatlı 
gelmektedir. 

insan kendi ayıbını görmez de başkasının ayıbını görür, 

söyler. 

881 • Herkes önce kendi ayıbım görseydi, onu düzeltmeye uğraşmaz mı idi? 

• Halk kendinden gafildir. Bu yüzdendir ki kendi ayıplarını görmezler de, 
başkalarının ayıplarını görürler ve onları söyler dururlar. 

• Ben kendi yüzümü görmem de senin yüzünü görürüm. Sen de kendi yüzünü 
görmez, benim yüzümü görürsün. 

• Kendi yüzünü görebilen kişinin nûru, halkın nurundan fazladır. 

885 • Öyle bir kişi, yani kendi kusurlarım, hatalarım gören bir kişi olsa bile, 
onun görüşü ölümsüzdür. Çünkü onun görüşü Allah'ın nûrundandır. 

• İnsana kendi yüzünü, kendi kusurlarını gösteren nûr, duygu ile anlaşılır. 
Yani his nûru bu gözlerdeki nûr değildir. O nûr Hakk nurudur, iman nurudur. Gönül 
nurudur. O nûrun sahibi kendi zat ve sıfatını, o nûrla açığa vurmaktadır. 

Cömertlik ve cimrilik 

892 • Allah can bağışlamaya karşılık yüz binlerce can ihsan eder. Hangi bir 
cömertlik Hakkın bu görülmemiş, akıl almaz cömertliğine benzeyebilir? 

• Hakkın bu cömertliğim görseydin, nasıl olur da canım esirgerdin? Bir can 
için nasıl olur da bu kadar gamlanırdm? 



339 



• Irmak kıyısında oturup da suyu esirgeyen, sakınan, ırmağı göremeyen kör 
bir kişidir. 

895 • Hz. Peygamber buyurdu ki: "Kıyamet gününde verilecek karşılığı 
iyiden iyiye bilen; 

• Bir verdiğine karşılık on verileceğine inanan, her zaman cömertliğim türlü 
türlü şekilde artırır durur. 

• Cömertlik, bütün karşılıktan görmektir. Bu yüzdendir ki, cömertlik ümit ve 
neşe getirir. Ve verdiği şeylerin kaybolduğu korkusunu giderir." 

• Cimrilik ise Peygamberimizin müjdelediği karşılıkları görmemektir, inciyi 
görmek dalgıcı sevindirir. 

• Bu duruma göre, dünyada hiç kimsenin cimri olmaması gerek. Çünkü hiç 
kimse karşılığı olmadıkça oyuna giremez. 

900 • Demek ki cömertlik gözden geliyor, elden değil, iş gören gözdür. 
Görüştür. Gözü görenden başkası cimrilikten kurtulmadı. 



Kur'an'ın nûrunu görmeğe çalış;bakışını, düşünceni 
doğrult da şüpheye düşüp sorular sorma. 

852 • Kur'an'ın nûru, zerre zerre Hakk ile batılı ayırt eder; bize gösterir. 

• O irfan incisinin nûru gözümüzün nûru olsaydı, soruyu da kendimiz 
sorardık, cevabı da kendimiz verirdik. 

• Şaşı gibi baktığın için ayın değirmisini iki gördün, işte senin bu şaşkın 
bakışın, şüpheye düşüp soru sormana benzer. 

855 • Bakışını doğrult da hakikat ayına, ay ışığına öyle bak ki, onu tek 
göresin. İşte sana cevap da budur. 

• Düşünceni doğrult, iyi bak; çünkü düşünce de o irfan incisinin 
parıltılarındandır. 

• Kulaktan gönüle gelen her cevaba göz; "Onu bırak da cevabı benden duy." 

der. 

• Kulak arabulucudur. Kavuşup buluşansa gözdür. Göz hal sahibidir. Kulak 
ise dedikoduya dalmıştır. Kaal sahibidir. 

340 

• Kulağın işitmesinde sıfatın, huyun değişmesi; gözlerin apaçık görmesinde 
ise; zatın, mahiyetin, özün değişmesi vardır. 379 

379 İnsan kulağı ile doğru bir söz işitirse, kabiliyeti varsa iyiye doğru gitmek ister. Mesela huysuz bir kimse; 
"Öfkesini yenen, suçluları affeden kişileri Allah sever." anlamına gelen Al-i İmran Suresi'nin 134. ayetini duyunca huyunu 
değiştirebilir. Hakarete maruz kalan birisi Mevlâna'nın şu manaya gelen beytini duysa suçluyu bağışlar: "Şayet rastlamasaydık 
bizler edepsizlere / Affetmenin zevkini kim verirdi bizlere." Gözün görmesi ile zatın değişmesine gelince: "İçinizden hiç biri 
ölmeyince Rabbini göremez." hadisi gereğince, ölmeden önce Allah'ı görmeye imkân yoktur. Ancak gerçek müminlerden 
ibadetle, iyiliklerle kendilerim maddî isteklerden, dünya sevgisinden kurtaranlar; ölmeden evvel ölenler; ve kendilerini Hakk'ta 
fani kılanlar, Allah'ı Allah ile görürler. Çünkü ârifler; "Allah görülmez, ancak Allah ile görülür." demişlerdir. Büyük bir ârif de 
"Rabbimi gördüm. 'Sen kimsin' dedi, ona; 'ben senim' dedim" sözünü bu konu üzerine söylemişlerdir, işte zatın değişmesi 
budur. 

860 • Ateşin varlığını sözle bildik. Bu varlığa sözle yakın hasıl ettinse, yani 
"ilme'l-yakîn" mertebesine ulaştınsa, bu mertebede kalma, o ateşte pişme gibi 
yanmayı da iste. 

• Yanmadıkça ateş hakkındaki ilmin "ayne'l-yakîn" (=gözle görüp inanmak) 
değildir. Bu mertebeye erişmek istiyorsan ateşe dal, ateş içinde otur. 

• İşitilen sözler kulağa girse ve kulak hakikati içine sindirse, göz gibi olur. 
Yoksa sözler kulağa takılır kalır. İçeriye yol bulamaz. 



Allah'ın kudreti, lutfu, keremi ve kâinatı kaplayan 
sonsuz mübarek nûru 

906 • Allah peygamberleri kendi ihtiyacı olduğu için değil; lutfundan, 
kereminden, büyüklüğü icabı halka doğru yolu göstersinler, kurtuluşu haber versinler 
diye göndermiştir. 

• Allah şu kirli çamurdan nebiler, velîler gibi mânevi değerleri üstün büyük 
padişahlar yaratmıştır. 

• Topraktan yaratılanları arıttı da, onları üstün varlıklar kıldı. Onları göklerde 
yaşayanlardan bile ileri geçirdi. 

• Allah kendi kudret ve büyüklüğü ateşinden bir alev aldı ve onu cemali 
tecellîsi ile saf bir nûr haline koydu. Sonra o saf nûr ile kâinatta mevcut bütün nûrları 
parlattı. 

341 

910 • Parıl parıl parlayan o nûr, bütün rûhlara aks etti. Bütün rûhlar üzerinde 
parladı. Adem (a.s.) da isimleri bilme bilgisini o nûrla elde etti. 

• Adem'e akseden o nûru, Şifin eli devşirdi. Hz. Âdem Şifde o nûru ördü de 
onu yerine halîfe etti. 

• Hz. Nuh o nûrdan feyz aldı da, can denizinin hevasında inciler yağdırdı. 

• İbrahim(a.s.)'ın rûhu da o nurun tecellîsine mazhar olduğu için; çekinmeden, 
korkmadan Nemrud'un ateşinin içine daldı. 

• İsmail (a.s.) o nûrun ırmağına düşünce kendinden geçti de, babasının keskin 
kılıcına seve seve boynunu, başını uzattı. 

915 • Hz. Davud'un rûhu o nûrun şulelerinden hararetlendi, kızıştı da, o 
yüzden demir elinde yumuşadı, mum gibi oldu. 

• Süleyman (a.s.) memedeki çocuk gibi o nûr feyzini emmiş olduğu için, 
devler onun buyruğuna girdiler. Ona kul köle kesildiler. 

• Hz. Yâkub o ilahî nûrun kazasına baş eğdi, râzı oldu da, çok sevdiği 
Yûsuf un ayrılık ateşine yandı, yakıldı. Bu yüzden oğlunun gömleği kokusu ile 
gözleri aydınlandı. 

• Ay yüzlü Yûsuf (a.s.), Muhammedi nûr güneşini gördüğü için, rüyaları 
yorumlamada çok ileri gitti. Çok uyanık oldu. 

• Bir değnek bir sopa olan asa, Hz. Mûsâ'nın ilahî nûrla parlayan elinden 
nûrlu su içtiği için, Firavun'un saltanatını bir lokma edip yuttu. 

920 • îsâ (a.s.) da, o ilahî nûrun merdivenini buldu da, o nûrdan merdivenle 
çabucak dördüncü kat göğün üstüne çıktı. 

• Hz. Muhammed (s.a.v.) kendi mânevî nurunu bu fanî cihanda, bu saffet 
âleminde bulunca; bir an içinde, bir işaretle ayı ikiye ayırdı. 

• Hz. Ebu Bekir, Peygamber efendimizde o ilahî nûru bulunca, öyle bir 
Padişahın, peygamberlik padişahının çok sadık ayrılmaz bir dostu (=sıddîkı) oldu. 

• Hz. Ömer bütün nûrların kaynağı olan o şaşılacak nûrun, o eşsiz sevgilinin, 
candan âşıkı olunca; gönül gibi oldu da, hak ile batılı ayırt etti, Faruk" oldu. 

• Hz. Osman tertemiz bir gönülle o apaçık görüşün ta kendisi oldu da, Çok 
feyzli bir nûr elde etti. İki nûr sahibi oldu. Bu sebeple kendisine "Zinnureyn" dendi. 

925 • Hz. Ali o ilahî nûr yüzünden inciler saçtı da, can vadisinde, mânâ 
aleminde Allah'ın arslanı oldu. 

342 

• Büyük velî Bağdat'lı Cüneyd de, o nûrun ordusundan yardım gördü de 
mânevî mertebeleri arttıkça arttı, sayıya sığmaz oldu. 



• Bâyezid-i Bestamî o nûrun parlaklığı ile hakikat yolunu apaçık gördüğü 
için; Hakk tarafından kendisine "Arifler Kutbu" lakabı verildi. 

• Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri, o nûrun harîmine bekçilik yaptığından, aşk halifesi 
ve rabbani nefes sahibi oldu. 

• Edhem oğlu İbrahim o nûra doğru neşeli bir halde at sürünce, o nûra candan 
yönelince adalet padişahlarının padişahı oldu. 

930 • Şakîk-i Belhî de o nûru bulmak arzusu ile çetin yollara düştü, zorluklara 
katlandı. Yolun meşakkati yüzünden fikirleri güneş gibi parlak, görüşleri keskin 
oldu. 

• Adları geçen velîlerden başka daha nice yüz binlerce gizli padişahlar vardır 
ki, o ilahî nûr yüzünden nûr âleminde yücelmişler, mânevî makamlara erişmişlerdir. 

• Onların adları Allah'ın gayretinden ötürü gizli kaldı. Her dilenci o mübarek 
insanların adlarını bilip anamadı. 

• O büyük ve sonsuz nûra can denizi ve denizlerin canı desem de layık 
değildir. Onu anlatabilmem için ona yeni bir ad aramam gerek. 

935 • O büyük ve eşsiz nûr hakkı için ki, bu ve şu denilen şeyler ondandır. 
Bütün içler, bütün özler ona nisbetle kabuk gibidir. 



Gerçekten de insanın asıl gıdası Allah'ın nûrudur. 

• Gerçekten de insanın asıl gıdası Allah'ın nûrudur. Ona hayvan gıdası 
vermek layık değildir, insanın asıl gıdası ilahî aşktır. İlahî akıldır. 

• Fakat mânevî hastalığı yüzünden insan asıl gıdasını bırakmış, bu suyu 
içmekte, toprak ürünleri ile beslenmektedir. 380 

380 Bu konu yanlış anlaşılmamalıdır. Elbette insan ilahî emanet olan ruhunun kafesim, yani bu bedeni beslemek 
zorundadır. Bu hususta bedenimizin de bizde hakkı vardır. Normal olarak onu çeşitli maddî gıdalarla besleyeceğiz. Fakat 
rûhumuzun mânevî gıdasını ihmal etmeyeceğiz. 

343 

1085 • İnsan asıl gıdasını unuttuğu ve yeryüzü gıdasına düştüğü için 
huzursuzdur. Yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Nerede 
yeryüzü gıdası, nerede gökyüzü gıdası? 381 

381 Zariyat Suresi'nin 7. ayetine işaret var. Güzel yollara sahip olan semayı büyük velî Necmeddin Kubrâ hazretleri; 
"İçinde Allah'a giden yollar bulunan gönül seması" olarak tavsif etmektedir, işte bizim gerçek gıdamız oradadır. 

• Göklerin gıdası, mânevî devlete erişen Allah'ın has kullarının gıdasıdır. O 
gıda, boğazsız ve aletsiz yenir. 

• Güneşin gıdası aşkın nûrundandır. Nebilere, velîlere haset edenlerin, 
şeytanın gıdası ise yeryüzünün dumanındandır. 

• Allah şehitler için; "Rızıklandılar." diye buyurdu. O mânevî gıda için ne 
ağız, ne de tabak vardır. 382 

382 Al-i imran Suresi'nin şu mealindeki 169. ayetine işaret var; "Allah yolunda şehit olanları ölülerdir sanmayınız. 
Bilakis onlar dirilerdir. Rableri tarafından rızıklanırlar." 

• Gönül her dosttan bir gıda alır. Gönül her bilgiden bir mânevî zevk, bir 
safa, bir arınma elde eder. 

1090 • Her insanın şekli bir kaseye benzer. Göz de o kasenin içini, manasını 
görür ve duyar. 

• Buluştuğun herkesten mânevî bir gıda alırsın, mânevî bir şey yersin. 
Kavuştuğun her dosttan da bir şeyler alırsın. 

• Erkekle kadının buluşmasından bir çocuk doğar. Çakmak taşı ile demirin 
birleşmesinden de kıvılcım meydana gelir. 

• Toprağın yağmurla birleşmesinden meyveler, yeşillikler, çiçekler yetişir. 
1095 • İnsan yeşilliğe gidince, yeşilliğe bakınca gönlü hoşlanır. Gamsız bir 

hale gelir. Sevinir, neşelenir. 

• Neşe, sevinç rûhumuzla birleşince, biz de iyi oluruz. Bizden iyi duygular, 
iyi düşünceler, iyilikler doğar. 



• Dilediğimiz gibi güzelce gezdik eğlendik mi, karnımız acıkır, iştahımız 

artar. 

• Al al beniz kanlanmaktan ileri gelir. Kan da gül rengini, hoş renkli güneşten 

alır. 

• Renklerin en güzeli al renktir. O renk de güneştendir. Güneşten meydana 

gelir. 

• Bir şeyin bir şeyle birleşmesi, kuvvet halindeki fiili meydana getirir. 
Şeytanın münafıklarla birleşmesi gibi. 

344 

• Bu manalar, yani gösterilen misaller dokuzuncu kat göktedir. Ama şu 
bilinen derecelerden başka, kat kat dereceleri vardır. 

• Halkın dereceleri iğretidir. Emir âleminin dereceleri ise, o âlemin özünde, 
yaratılışında vardır. 383 

383 Allah'tan başka her şev anlamına gelen âlem'i, "Emir âlemi", "Halk âlemi" diye ikiye ayırırlar. "Emir âlemi": 
Rûhî, gaybî, latif, lâhûtî, melekûtî, manevî ve nûranî âlemdir. "Halk âlemi" ise: Maddî, zülumâfi, kesîf, cismî şehadet âlemi, şu 
içinde bulunduğumuz âlemdir. 

1104 • Halk maddî yönden üstün bir hayat yaşamak, zengin olmak, yüksek 
makamlara ulaşmak için horluk çeker, yüz suyu döker. Yücelmek ümidi ile aşağının 
aşağısı olur, hakaretlere katlanır. 

• Şu fâni olan tasalarla geçen üzüntülü beş on günlük yüceliği ümit ederler de, 
boyunları dertten ip gibi incelir. 

• Onlar nasıl oluyor da Hakka, hakikate gelmiyorlar? Hakk, yücelik içinde 
parlayan bir mânâ güneşidir. 

• Güneşin maşrıkı (=doğusu) karanlık bir burçtur. Hakkın rûhanî mânâ güneşi 
ise doğulardan dışardadır. 

• Cenab-ı Hakk için maşrık (=doğu) kelimesini kullanışım, o güneşin 
zerrelerine, yani yarattıklarına nisbetledir. Yoksa onun zatı ne çıkar, ne iner. Yani ne 
doğar ne de batar. 

• Biz ki o hakikat güneşinin geride kalmış zerreleriyiz; iki dünyada da 
gölgesiz birer güneşiz. 384 

384 Burada Hz. Mevlâna "biz" derken, bütün velîleri kastediyor. Ve kendilerini daha önce gelmiş bulunan 
peygamberlere nisbetle geride kalmış birer zerre olarak görüyor. Fakat hakikat güneşinin birer zerreleri olduğumuz için, 
dünyayı, ahireti nûrlandıran gölgesiz birer güneşiz diye buyuruyor. 

1110 • Şaşılacak şey de şu ki: Yine de o hakikat güneşinin etrafında dönüp 
dolaşmaktayım. Buna sebep de güneşin ışığı ve cazibesidir. 

• Şems hem sebepleri meydana getiriyor, hem de sebepler şemsin takdiriyle 
kırılıp kopmadadır. 385 

385 Velîler de insandır. Onlar da zaman zaman huzursuz olurlar. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî; "Hakk dostunun saati 
saatine uymaz." diye buyurduğu gibi. Peygamberimiz (s.a.v.) de; "Ya Rabbî! Sana karşı duyduğum hayretimi, hayranlığımı 
artır." diye niyazda bulunmuştur. Burada Hz. Mevlâna şunu demek istiyor: "Hakikat güneşi, bazen lutufta bulunuyor, sebepler 
halk ediyor. Buluşma şevkim artıyor, büyük bir manevî zevk içinde bulunuyorum. Bazen yine onun yarattığı sebepler 
yüzünden ondan uzak düşüyorum. Acılar çekiyorum, şaşırıp kalıyorum." Şems-i hakikati (=hakîkat güneşini) bütün Mesnevi 
şârihleri bu yukarıda hulasa olarak arz ettiğim şekilde şerh ettikleri halde; Gölpınarlı merhum, güneşi, Şems-i Tebrizî olarak 
kabul etmiştir. Doğrusunu Allah bilir. 

345 

• Yüzbin kere ümit kestim. Kimden? Şemsten!.. Siz buna inanır mısınız? 386 

386 Kalbe gelen ilahî feyzierin muvakkat bir zaman için kesilmesine, sûfiler "kabz hali" derler. O halde bulunan kimse 
sıkılır, yanar, tutuşur, dayanılmaz bir dereceye gelir. Kabzın geçeceğinden, "bast" (rahatlık, huzur)'ın geleceğinden ümidini 
keser. Sûfinin bu hale gelmesi, Hakk'ı manen müşahede arzusunun artması içindir. Nitekim Peygamber efendimiz vahyin arkası 
kesilince huzursuz oluyor. Dağa çıkıp kendisini atmak istiyordu. Böyle haller gelince Cebrail, Allah'ın emriyle gelip azîz 
Peygamberimizi teselli ediyordu. 

• Ben güneşten ümit keseyim de buna sabredeyim. Yahut balık sudan ayrı 
düşsün de suyu istemesin. Bana inanma, sözüme inanma. 

• Ümitsiz bir hale gelsem bile, ey Hüsameddin Çelebi! Ümitsizliğim yine 
güneşin işidir. 

1115 • Sanat nasıl olur da sanatkardan ayrılır? Surette var, hakikatte hiç olan, 
yok olan "Vucûd-ı Mümkün" (=bir yaratıcı tarafından meydana getirilen varlık), 



"Vucûd-ı Vacib" (başka biri tarafından var edilmiş olmayan varlık) yani Allah'ın 
gayrisinden nasıl feyz alır? 

• Bütün varlıklar; ister Burak, ister Arap atları, isterse eşekler olsun; hep bu 
bahçede otlarlar. 387 

387 Burak: Cennet ehlinin binecekleri bir nev'î hayvandır. Hz. Peygamberimiz miraç gecesi bir burağa binmişti. Bu 
beyitte ermişler, salih kişiler Burak ile Arap atlarına, kötü kişiler de eşeklere benzetilmiştir. Bütün varlıklar, "Vücûd-ı Vâcib"in 
feyzi ile ve yaratması ile meydana gelmiştir denilmiştir. 

• Fakat kör at körcesine otlar. Otladığı bahçeyi görmez de, o yüzden oralardan 
uzak düşer. 388 

388 Bütün varlıkların yaratılması Hakk'ın lutf ve keremi ile olduğu gibi, rızkını bulması ve o vasıta ile, onun koyduğu 
biyolojik kurallar gereği yaşaması da, yine Allah'ın kerem ve inayeti iledir. Fakat çayırda otladığı halde o çayırı görmeyen kör 

atlar gibi, Allah'ın lutf ve ihsanları ile yaşadıklarım fark etmeyen nankörler çoktur. 

• Bu işlerin, bu güçlerin o ilahî denizden olduğunu görmeyen kişi, her an 
yüzünü yeni bir mihraba döndürür. 389 

389 Bir kimse birinin lûtfuna nâil olur, onu, kendisine iyilik edeni sever, teşekkür eder. Fakat düşünmez ki o iyilik, 
o adam vasıtasıyla Hakk'tan gelmektedir. O adama teşekkür, Hakk'a şükür edeceği yerde, kendisine iyilik yapanı taparcasına 
sever de Cenab-ı Hakk'ı hiç hatırlamaz, işte Hakk'ı tanımayan kişiler her an yüzlerini yeni bir mihraba döndürürler.. 

• O gafil, o tatlı denizden acı su içmiştir. Yani Allah'ın iyiliklerini, lütuflarını 
görememiş, Allah'a şükretmediği için acı su içmiştir de, sonunda o, nankör olup 
çıkmıştır. 

• O deniz hal dili ile der ki: "Ey kör! Benim suyumdan sağ elinle iç de gözün 
açılsın." 



346 

1120 • Buradaki sağ elden maksat; doğru, güzel zandır. İyinin kötünün nere- 
den geldiğini ancak o bilir. 

• Ey mızrak! Seni de bir tutan, bir döndüren var. O yüzden bazen dümdüz 
olmadasın, bazen de iki kat olmuş gibi eğilmedesin. Ey gafil! Sen de bir mızrak 
gibisin. 

• Biz Şemseddin'in aşkından tırnaksız kalmışız, yani gücümüz, kuvvetimiz 
kalmamış. Yoksa o kör kişinin, o nankörün gözünü açabilirdik. 

• Haydi ey Hakk'ın ışığı Hüsameddin Çelebi! Sen o körün güzüne bir ilaç sür 
de, o hasetçinin gözü açılsın. 

• Hemen iyileştiren, inatçı karanlıkları şurup götüren ilahî bir ilaç sür. 

1125 • O ilahî ilacı sür ki, bir körün gözüne sürülünce yüz yıllık karanlığı bile 

giderir. 

• Hasetçiden başka bütün körleri iyileştirir. Bir hasetçi, hasetten ötürü seni 
inkara kalkışırsa, onu iyileştirme. 

• Sana haset edene — o hasetçi ben bile olsam — can verme de, öylece can 
çekişip dursun. 

• Güneşe haset eden, güneşin varlığından incinen yok mu? 

• îşte sana devasız bir dert ki, o derde düşen daima ah etmektedir, işte sana 
ebedî olarak kuyunun dibine düşmüş, orda kalmış bir hasta. 

1130 • O, ezel güneşini yok etmek istiyor. Onun bu isteği nasıl olur? Sen 
söyle. 390 

390 Bu beyitlerde geçen ezel güneşinden maksat; insan-ı kâmil ve Hakk'ın tecellîleri cümlesinden olan din, iman, irfan 
gibi mânevi duygular ve bu duyguların mümessili olan âriflerdir. 



Bir doğan kuşunun viranede baykuşlar içine düşmesi 

• Doğan kuşu ona derler ki; av peşinde uçtuktan sonra döner, tekrar padişaha 
gelir. Yolunu kaybeden doğan, kör bir doğandır. 391 

391 Hakk tâlibi olan kişi, şu fani dünyada geldiği yeri, ezelî âlemi unutmaz. Kör bir doğan gibi yolunu kaybetmez. 
Geldiği yere; padişahlar padişahına döner. Hz. Mevlâna bu hikâyede şu dünyaya aldanmayan, asıl vatanı olan ezel âlemine 
dönüp gitme için çırpınan bir garibin, bir Hakk âşıkının vatan özlemlerini, feryadlanm ifade buyurmaktadır. 



347 



• Bir doğan yolunu şaşırdı, bir yıkık yere vardı. Orada baykuşlar arasına 

düştü. 

• O doğan ilahî rıza nûru ile tamamıyla nûr olmuştu. Etrafını pek iyi görürdü. 
Fakat kaza ve kader çavuşu onun gözünü kör etmiş, görmez bir hale getirmişti. 392 

392 Kaza gelince insanın gözü kör olur." mealinde bir hadis bulunduğu gibi, irfan sahibi bir şairin şu beyti de bu 
hakikati ifade etmektedir: 

"Hakim-i hükm-i ezel infaz için takdirini, Selbeder erbab-ı aklın reyini, tedbîrini." 

• Kader çavuşu onun gözüne toprak serpti de yolunu şaşırttı. Onu bir 
harabeye, baykuşlar arasına düşürdü. 

1135 • Harabede bulunan baykuşlar, onun başına vuruyorlar, nazlı kanatlarını 
yoluyorlardı. 

• Baykuşların içine bir gürültüdür düştü; "Doğan geldi, bizim yerimizi 
alacak." diye bağrışmaya başladılar. 

• Öfkeli korkunç köy köpekleri gibi, o garibin hırkasını çekiştirmeye 
başladılar. 

• Doğan diyordu ki: "Benim baykuşlarla ne ilgim var? Bu yıkık yerde benim 
baykuşlarla ne işim var? Ben burada nasıl yaşayabilirim? Ben böyle yüzlerce 
viraneyi baykuşlara feda ederim. 

• Ben burada kalmak istemem, ben padişahlar padişahına dönüp gideceğim. 
1140 • Ey baykuşlar! Fazla telaşa kapılmayın, kendinizi meraktan 

öldürmeyin; ben burada, bu viranede kalacaklardan değilim. Ben vatanıma gide- 
ceğim. 

• Bu yıkık yer size hoş görünüyor. Benim nazlandığım yerse padişahın 
koludur, bileğidir." 

• Baykuşlardan biri dedi ki: "Doğan sizi yerinizden yurdunuzdan söküp atmak 
için hileye sapıyor, sizi şaşırtıyor. 

• Hile ile yuvamızı elimizden alacak, bizi kandırıp yerimizden atacak. 

• Bu hileci doğan kendini tok gösteriyor ama, vallahi bu bütün harislerin en 
kötüsüdür. 

1145 • O hırsından, balçığı pekmez gibi yer. Ey dostlar! Sakın ayıya kuyruk 
kaptırmayın. 

348 

• Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan, padişahın elinden 
söz ediyor. 

• Küçük bir kuş padişahla aynı cinsten olur mu? Azcık aklın varsa onu 
dinleme. 

• O padişahın cinsinden mi? Vezirin cinsinden mi? Badem helvasına sarımsak 
yakışır mı? 

• 'Padişah adamları ile beni arıyor.' demesi de onun hilesinden, düzeninden. 
1150 • İşte sana kabul edilmeyecek bir malihülya, işte sana kabul edilme- 
yecek ham laf, ahmak avlayan tuzak. 

• Kim bu söze kanarsa, aptallığından kanar. Sıska bir kuş padişaha nasıl layık 

olur? 

• Baykuşların en zayıfı en en bayağısı bile onun beynine vuruyor. Hani 
padişahtan bir yardımcı nerede?" diyordu. 

• Doğan da onlara dedi ki: "Eğer benim kanadım kırılacak olursa, padişahlar 
padişahı baykuş yuvalarının kökünü kazır." 

• Baykuş kim oluyor ki, bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırarsa bana cefa 
ederse... 

1155 • Padişah, her yokuşta her inişte, doğanların başlarından yüzlerce bin- 
lerce harman yığar, tepe yapar. 

• Benim bekçim, padişahın lûtuflarıdır, inayetleridir. Nereye gidersem 
gideyim, padişah benimle beraberdir. 



• Hayalim, padişahın gönlündedir. Benim hayalim olmadıkça padişahın gönlü 
hastadır. 

• Padişah beni uçurunca, onun nuru gibi gönül yücelerinde uçarım. 

• Bir ay gibi bir güneş gibi uçarım da, göklerin perdelerini yırtarım. 

1160 • Akılların parlaklığı benim fikrimdendir, göklerin parıltısı benim 
yüzümdendir. 

• Ben bir doğanım, ama Hüma denilen devlet kuşu bana hayrandır.Baykuş 
kim oluyor ki, bizim gibilerin sırrını veya padişaha olan yakınlığını bilsin. 

• Padişah, kurtulmam için zindanı açtı. Bağlanmış yüzbinlerce kişiyi azad 

etti. 393 

193 Cenâb-ı Hakk kâmil insanın şerefine, milyonlarca günahkarı affeder ve cehennem den azad eder. Mesnevi 
şerhedenlerden Tahirü'l-Mevlevî merhum bu beytin şerhinde şu mealde bir hadisten bahseder: "Resülullah Efendimiz Miraç 
gecesi Cenab-ı Hakk'a ettiği münacaat sırasında: 'Ya Rabbi, senden beni doğuran Amine'yi, emziren Halime'yi, kızım Fatıma'yı 
istemiyorum, ancak ve ancak ümmetimin affını ve mağfiret edilmesini niyaz ediyorum.' demiş. Cenab-ı Hakk da; 'Sen bir şerefli 
nebisin, ben de lütuf sahibi bir Rabb'im; ümmetin ise zayıf bir halk. Bir zayıf halk, şerefli bir nebi ile lütuf sahibi Rabb arasında 
nasıl olur da zayi olur? Sen 'Ümmetim.' dersin ben de, 'Rahmetim' derim; müjdesini vermiştir." 

349 

• Bir an beni baykuşlar arasında bulundurdu, benim sohbetimden baykuşları 
doğanlaştırdı. 

• Ne mutlu o baykuşa ki, tali'i yar olur da, uçuşumdan benim sırrımı anlar. 
1165 • Bana uyun, bana sarılın da doğan olun. Baykuşsunuz ama, iri doğan 

kuşları halini alın. 

• Böyle bir padişahın sevgilisi olan nerede bulunursa bulunsun, o nasıl garip 

olur? 

• Padişah kimin derdine deva olursa, o ney gibi inler; sessiz kalmaz. 

• Ben mülk sahibiyim, başkasının yemeğini yemiyorum. Padişah kıyıdan 
benim davulumu çalmakta, nöbetimi vurmaktadır. 

• Benim davulumu çalan "irci'î" (=geri dön) sesidir. Benimle davaya girişenin 
inadına, benim şahidim Cenab-ı Hakk'tır. 

1170 • Ben padişahlar padişahının cinsinden değilim, haşa bunu iddia 
etmiyorum. Bu düşünce benden uzak olsun. Fakat onun tecellîsi nuruna sahibim. 
Onun nûru beni aydınlatmış. 

• Bir cinsten oluş; şekille, yaratılışla değildir. Yani onunla şekil ve zat 
yönünden cins değiliz. Fakat isimlerine ve sıfatlarına mazhar oluşumuz bakımından 
bir münasebetimiz vardır. Bitkilerin yetişmesine yarayan su, bir bakıma toprağın 
cinsindendir. 

• Rüzgâr ateşi üfleyip yaktığı için ateşin cinsindendir. Şarap da tabiata neşe 
verdiğinden tabiatın cinsinden sayılır. 

• Bizim cinsimiz padişahımızın cinsinden olmadığı için, bizim bizliğimiz yani 
varlığımız, onun varlığında yok oldu. 

• Bizim bizliğimiz yok olunca, tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının 
ayağı altında toz gibiyim. 

350 

1175» Can toprak oldu. Onun izleri toprak üstünde Hakkın ayak izi olarak 

kaldı. 

• Bu ize kavuşmak için onun ayağının toprağı ol ki; yüce kişilerin başlarına 
taç olasın. 

• Benim şeklim, cismaniyetim sizi aldatmasın. Ahirete göç etmeden önce 
benim mânâ şarabımı için, rûhanî duygularımın meyvelerini yiyin. 



Suret, dış görünüş bir çok kişileri yoldan çıkarmıştır. 

• Suret, şekil bir çok kişileri yoldan çıkarmıştır. O gibiler velîlere 
saldırdıklarından, farkında olmadan haşa Allah'a sataşmışlardır. 

• Bu can da bedenle birleşmiştir. Fakat hiç can bedene benzer mi? 

1180 • Göz nûru, göz oyuğunda bir yağ tabakası ile beraber bulunur. Gönül 
nûru da bir damla kanda gizlidir. 

• Neşe böbrekte, gam karaciğerde, bir muma benzeyen akıl da başın içinde, 
beyindedir. 

• Bu ilgiler, bu ilişkiler nelikten, nitelikten dışardadır. Akıllar bunların nasıl 
olduğunu, niçin olduğunu bilmede âcizdir. 

• Külli rûh, cüz'î olan canla birleşti. Can, külli ruhtan bir inci aldı, koynuna 

koydu. 

• Meryem, nasıl "Mesih"e yani Hz. Isâ'ya gebe kaldı ise, cüz'î can da koynuna 
koyduğu o inciden gebe kaldı. 

1185 • Fakat o Mesih, yer üstünde ve su üstünde yürüyen Mesih değildir. O 
Mesih'in yüceliği, şanı gezip tozmaktan çok yücedir. 394 

394 Hz. Mevlâna'mn buradaki mesihten maksadı; Hz. isa'nın maddî kişiliği değil, ondaki ilahî rûhdur. Bu yüzdendir ki 
Kur'an'da onun hakkında "Rûhullah" (=Allah'ın rûhu) ve "Kelimetullah" (=Allah'ın kelimesi) buyrulmuştur. 

• Böylece cüz'î can, canların canından yani küllî candan gebe kalınca, dünya 
da candan böyle gebe kaldı. 

351 

• Böylece candan gebe kalan dünya başka bir dünya doğurur, bu mahşer de 
bir başka mahşer meydana getirir. 

• Bu kıyameti, bu hali kıyamete kadar sayıp döksem anlatamam, âciz 
kalırım. 395 

395 Ariflere göre kıyamet üç türlüdür. Birincisi; canlı kişinin öldükten sonra zamanı gelince dirilmesi ve mahşerde 
bulunması. İkincisi; "Ölmeden evvel ölünüz." hadisinin sırrına ermek, nefsin arzularını öldürmek, nefsanî ve şehvanî isteklere 
yüz çevirmektir. Bu hal, tabiî ölümden evvel manevî ölümdür. Kıyametin üçüncüsü ise; Hakk âşıkının "fenafıllah" 
mertebesinden "bekabillah" derecesine yükselmesidir. 

• Bu sözler mânâ bakımından; "Ya Rabbî!" sözüne benzer. Bir yalvarış, bir 
dua yerine geçer. Çünkü harfler ve kelimeler tatlı dilli bir kişinin nefsine tuzak 
kurmak, yani onu söyletmek için bir bahanedir. 

• Kulun "Ya Rabbi!" diye yalvarmasına karşılık, Hakk'tan "Lebbeyk" 
(=Buyur kulum) cevabı gelirse, kul nasıl olur da susar? Nasıl olur da "Ya Rabbî!" 
demez? 

• Bu öyle bir "Lebbeyk" (=Buyur kulum) sesidir ki, bu sesin baş kulağı ile 
duyulmasına, işitilmesine imkan yoktur. Fakat başından ayağına kadar bütün 
varlığınla, onun mânevî zevkini tadar, heyecanla ürperirsin. 396 

396 Bakara Sûresi'nin 186. ayetine işaret vardır. Ayrıca; "Beni zikr edin ki ben de sizi zikr edeyim." mealindeki ayete 
de işaret vardır. Şârih Ankaravî hazretlerinin naklettiği şu fıkra bu beyti daha iyi anlamamıza yardım edecektir; Rivayete göre 
Hz. Mûsâ Cenab-ı Hakk'a yalvarırken "Ya Rabbî!" diye hitap etmişti. Cenab-ı Hakk da: 

"Lebbeyk ya Mûsâ?" (=Ey Mûsâ ne buyuruyorsun?) diye buyurdu. Mûsâ "Ya Rabbî! Sen Hakk'sm; ben kimim ki 
bana 'buyur' diye cevap veriyorsun?" diye sordu. Hakk Teala; "Ben kendi nefsime öyle bir taahhüdde bulundum ki, kullarımdan 
biri bana 'ya Rabbî!' diye hitap ederse, ben de ona beni rablığımla andığı için 'Lebbeyk' demekle cevap veririm." Mûsâ sordu: 
"Ya Rabbî! Bu iltifat has kullarına mı mahsustur?" Hakk Teala cevap verdi ki "Hayır, bütün günahkar kullar içindir." Mûsâ yine 
sordu: "Sana ibadet eden, günah işlemeyen kullarına böyle lutuflarda bulunursun. Fakat günahkâr kullarına neden icabet eder, 
onların da dualarını kabul edersin? Cenab-ı Hakk buyurdu ki "iyilik edene cevap verir, mükafatlandırır da, kötülük edeni 
dinlemez olursam, Allah olarak benim cömertliğim, keremim nerede kalır?" 



Duvarın üzerinde bulunan susamış bir kişinin suya 

kerpiç atması 

• Bir dere kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstüne de susamış dertli 
bir kişi çıkmıştı. 



352 

• Suya ulaşmasına, susuzluğunu gidermesine o duvar engel oluyordu. Susuz 
adam da su için balık gibi çırpınıyordu. 

• Ansızın suya bir kerpiç parçası attı. Kerpicin düşmesi ile suyun çıkardığı 
ses, kulağına bir söz gibi geldi. 

1195 • Suyun sesi bir sevgilinin sesi gibi tatlı idi. O su sesi, adamı üzüm suyu 
gibi mestetti. 

• O mihnetlere, dertlere uğramış adam, suyun tertemiz sesini duymak için 
duvardan kerpiç koparıp suya atmaya başladı. 

• Sudan da ses geliyordu. Su "Ey insanoğlu!" diyordu, "Böyle kerpiç 
atmaktan, beni rahatsız etmekten sana ne fayda var?" 

• Susamış adam cevap verdi de dedi ki: "Ey su, bu atıştan benim için iki fayda 
vardır. Bu yüzden kerpiç atmaktan vazgeçemem. 

• Birinci fayda: Benim suyun sesini duymamdır. O ses, susuzlara rebâb sesi 
gibi pek tatlı gelir. 

1200 • Su sesi İsrafil'in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten dirilmededir. 

• Yahut da o ses, ilkbahar günlerindeki gök gürültüsüne benziyor. Bu ses 
yüzünden bağlar, bahçeler güzelleşir. Yeşillikle, çiçeklerle dolar. 

• Yahut da o ses, yoksula zekat vermek için çağırış sesi, yahut da mahpusa 
hapisten kurtuluş müjdesidir, sesidir. 

• Yahut da o ses, Hz. Muhammed'e ağız ve burun vasıtası olmaksızın 
Yemen'den gelen Rahman'ın nefesine benziyor. 

• Yahut da, esas kıyamet gününde Peygamber efendimizin asîlere erişen 
şefaat nefesi gibidir. 

1205 • Yahut da o ses, zayıf Yâkub'un rûhuna ulaşan, güzel ve latif Yûsuf un 
kokusu gibidir. 

• Kerpiçleri atmamın ikinci bir faydası da şudur ki: Koparıp attığım her 
kerpiçle duvar alçalıyor. Ben de suya biraz daha yaklaşıyorum. 

• Kerpici her koparışımda yüksek duvar, kerpicin azalması yüzünden biraz 
daha alçalıyor. 

• Duvarın alçalması bir yakınlık; onun ortadan kalkması ise kavuşmak, 
buluşmak olacak. 

• îşte namaz kılarken secde etmek de "Secde et de yaklaş." ayetinde olduğu 
gibi duvardan kerpiç koparmaya benzer. Ve Hakka manen yaklaşmaya sebep olur. 

353 

1210 • Bu varlık duvarı yüksek bulundukça, baş eğmeye yani secde etmeye 
engel olur. 

• Bu toprak bedenden kurtulmadıkça, eğilip ab-ı hayata secde etmek ve ondan 
doya doya içmek imkânı yoktur. 

• Bu varlık duvarı üstünde bulunanlardan kim daha fazla susamışsa, duvarın 
taşını, kepricini o daha çabuk koparır atar. 

• Suyun sesine daha fazla âşık olan kişi ise, ona engel olan varlık duvarından 
daha büyük parçalar koparır. 

• O su âşıkı, suyun sesinden adeta boğazına kadar şaraba batmış gibi ne- 
şelenir, mest olur. Yabancı kişi ise, kerpiç suya düşünce "bluk" diye çıkardığı sesten 
başka bir şey duymaz. 



Gençlik günleri 

1215 • Ne mutlu o kişiye ki, gençlik günlerini ganimet bilir de borcunu öder. 
Yani dînî ve insanî vazifelerini yerine getirir. 

• Bedeni sapasağlam iken, yüreğinde de, vücudunda da güç ve kuvvet varken 
kulluğunu yerine getirir. 

• O gençlik çağı, yemyeşil ter ü taze bir bağa benzer. Bol bol meyveler verir. 

• Genç adamın kuvvet ve şehvet çeşmeleri akar durur. Bu suretler ten 
bahçesini yeşertir. 

• Gençlik; yapılmış, döşenip dayanmış, tavanı yüksek, dört duvarı sağlam, 
onarmaya gereği bulunmayan bir eve benzer. 

1220 • Ne mutlu ihtiyarlık günleri gelip çatmadan; hastalıklar, üzüntüler, 
çaresizlikler yakasma yapışmadan insanlık vazifesini yapana... 

• İhtiyarlıkta beden çorak toprak gibi gevşer dökülür. Çorak bir tarladan hiç 
bir vakit hoş bitki yetişmez. 

• Köhneleşmiş bir bedende kuvvet ve şehvet suyu kesilmiştir. Artık o 
kendisinden de, başkalarından da faydalanamaz. 

• Kaşlar, eğer kuskunu gibi aşağı düşmüştür. Gözler sulanmış ve kararmıştır. 

• Yüz buruşmuş, kertenkele sırtına benzemiştir. Söz söyleyemez, tat alamaz 
bir hale gelmiştir. Dişler de dökülmüştür. 

354 

1225 • Gün geçip gitmiş, akşam vakti gelip çatmıştır. Bir leş haline gelen be- 
den topallayıp kalmış, yol da uzun ve uzak; iş yeri yıkılmış, iş güç düzeni de 
bozulmuştur. 

• Alışkanlıklar, kötü huylar derinlere kök salmış, kökleri sağlamlaşmıştır. 
Onları sökecek güç kuvvet de azalmış, tükenmiştir. 



Bir valinin yola dikenli çalı dikene "Diktiğin dikenleri 
sök." diye emir vermesi 

• Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri yol üstüne dikenli çalı dikmişti. 

• Yoldan geçenler onu ayıpladılar; "Bunları sök at." dediler. Fakat o din- 
lemedi, sökmedi. 

• O dikenli çalı her an büyüyor, çoğalıyordu. Halkın ayağı diken yarası ile 
kanlara bulanıyordu. 

1230 • Geçenlerin elbisesi dikenlerden yırtılıyor, yalın ayak gezen yoksulların 
ayakları paramparça oluyordu. 

• Vali o adama; "Bunları sökmelisin!" diye emir verince, o "Evet." dedi. "Bir 
gün sökerim." 

• Bir müddet yarın öbürgün sökerim diye vaadde bulundu. Bu müddet içinde 
de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi. 

• Bir gün vali ona; "Ey vaadini yerine getirmeyen, sözünde durmayan; beri 
gel, buyruğumuzu sürüncemede bırakma." dedi. "İşi yerine getir." 

• Çalıyı diken adam; "Amca, önümüzde hayli günler var, merak etme günün 
birinde sökerim." dedi. Vali de "Çabuk ol, işi savsaklama, vaadini yerine getir." diye 
söylendi. 

1235* "Sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama, şunu iyi bil ki gün geçip git- 
tikçe 

• O dikenler daha çok yeşeriyor, kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da 
ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüp kalıyor. 397 



397 Aziz Peygamberimizin '"Bir şeyi sonra yaparım' diyenler helâk oldular." hadisi bu konuyu aydınlattığı gibi "Bu 
günki işi yarına bırakma." atasözü de aynı konuyu ifade etmektedir. 

• Diken güçlenmede, boy atmada; diken sökecek ise ihtiyarlamada, gücü 
kuvveti eksilmede. 

355 

• Diken her gün, her an yeşerip tazelenmede; diken sökecek her gün daha da 
perişan olmada, kuruyup gitmede... 

• O daha da gençleşiyor, sen daha da ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, vaktini boşa 
geçirme..." 

1240 • Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin 
ayaklarına battı, seni yaraladı. 

• Evet; kaç kere kötü huyun seni yaraladı, perişan etti. Sen kendi tabiatından 
hastalandın. Fakat sende duygu olmadığından, hastalığın sebebini anlamıyorsun. Sen 
çok duygusuz yaratılmışsın. 

• Çirkin huyunun başkalarını rahatsız ettiğini, yaraladığını bilmiyorsan 

• Kendi yarandan da haberin yok mu? Bu durumunla sen, hem kendine, hem 
başkalarına dertsin, azapsın! 

• Sen, ya baltayı al, erkekçe vurup Hz. Ali gibi Hayber Kalesi'nin kapısını 
kopar. 398 

398 İbadet ve iyi huylarınla, nefsinle savaşa gir. Hz. Ali'nin Hayber Kalesi'nde gösterdiği yiğitliği, sen de kötü 
huylarını bozguna uğratarak göster. Nefs-i emmarenin kalesine hücum et. Kapısını kopar... Cihad-ı ekber sevabı kazan. 

1245 • Yahut şu dikeni gül fidanı haline getir. Yani gül fidanı ile aşıla. Kötü 
huyunun ateşini dostun nûru haline sok. 

• Böylece dostun nûru, sendeki şehvet ateşini söndürsün; onunla buluşmak 
senin dikenlerini gül bahçesi haline getirsin. 

• Sen cehenneme benziyorsun, mürşid ise mümindir. Bir müminde ateşi 
söndürmek imkanı vardır. 

• Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimiz cehennemden bahsederken 
buyurdu ki: "Cehennem, korkusundan mümine yalvarır da der ki: 

• 'Padişahım, benden çabuk geç git ki, senin nûrun benim nârımı, ateşimi 
söndürecek.'" 

1250 • Şu halde; ateşi yok eden müminin nurudur. Çünkü bir şeyi, zıttından 
başka bir şeyle gidermek imkansızdır. 

• Adalet günü olan kıyamette nâr (=ateş) nûrun zıttıdır. Çünkü nar kahrdan 
meydana gelmiştir. Nur ise Hakkın lutfundan, kereminden yaratılmıştır. 

• Eğer sen narın şerrini gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne Hakkın rahmet 
suyunu dök. 

356 

• O rahmet suyunun kaynağı mümindir. Ab-ı hayat ise; ihsan ve iyilik 
sahibinin tertemiz olan rûhudur. 399 

399 İhsan nedir? Ve muhsin kimdir? Çoğu zaman iyilik anlamına kullandığımız ihsan kelimesinin lügat manası: Bir 
şeyi iyi ve güzel yapmaktır. Bir hadiste şöyle buymlmuştur: "İhsan senin Allah'a, onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Eğer 
sen onu göremiyorsan, o seni görmektedir." Cenab-ı Hakk'ı görüyormuş gibi zevkle, huşu ile ibadet eden, namazını ihlas ile 
kılan, orucunu riyasız tutan mümin de muhsindir. 

• Senin nefsin o tertemiz olan müminden kaçar. Çünkü sen, ateş tabiatlısın, o 
ise ırmak suyu gibidir. 

1255 • Ateşi su söndürdüğü için, ateş sudan kaçıcıdır. 

• Senin duygun, düşüncen hep ateştendir. Şeyhin, mürşidin duygusu, 
düşüncesi ise; o latif, o hoş nûrdandır. 

• Mürşidin nûru suyu, ateşe damla damla düştükçe, ateşten cız, cız ses çıkar. 

• O cızladıkça sen ona: "Derde bat, öl geber!" de de şu cehennem gibi olan 
nefsin soğuşun. 

• Soğuşun da, nefsinin ateşi senin rûhunun gül bahçesini yakmasın. Adaletini, 
ihsanını yok etmesin. 



1260 • Nefsinin ateşi söndükten sonra, gönül bahçesine ne ekersen biter. 
Laleler, ak güller, güzel kokulu marsimalar yetişir. 

• Yine anayoldan (yani konudan) ayrıldık. Hocam konuya gel, bahsimiz 
nerede idi? 

• Şunu anlatıyorduk: "Ey hasetçi kişi! Eşeğin topal, varacağın yer ise uzaktır. 
Çabuk ol, tövbe ve istiğfarı yarma bırakma! 

• Yıl geçti, ekin vakti de değil, sende ise yüz karalığından, kötü amellerden 
başka bir şey yoktur. 

• Beden ağacının köküne kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak, kulluk ederek, 
iyi işler yaparak onu öldürmek gerek. 



Aklını başına al; ömür güneşi batmak üzere! 

1265» Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak 

üzere... 

357 

• Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler 

yap... 

• Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini 
iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik ömürden uzun bir ömür elde edesin... 

• Çok kıymetli olan bu ömür kandili sönmeden aklını başına al da, fitilini 
düzelt, çabucak yağını koy, yani iyi işler yaparak son günlerini amel ve ibadetle 
geçir, gönül kandilini uyandır. 

• Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen 
tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büsbütün geçmesin. 

1265 • Öğüdümü dinle, beden güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkor. Hakk 
yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; 
bedene ait isteklerden vazgeç; ruhanî zevkleri, mânevi heyecanları ara. 

• Dedikodulardan, manasız sözlerden dilini tut. Paran varsa, onları yoksullara 
vermek için avucunu aç. Beden hasisliğinden vazgeç, cömertliği ortaya koy. 

• Şehvetleri, nefsin istediği ve zevkli bulduğu şeyleri terk etmek de, bir çeşit 
cömertliktir. Şehvete yakasını kaptıran, şehvete dalan kimse bir daha kurtulamaz. 

• Cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Böyle bir dalı elden kaçırana 
yazıklar olsun. 400 

m Aziz Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Cömertlik cennet ağaçlarından bir ağaçtır, 
dallan dünyaya eğilip yayılmıştır. Kim o ağacın bir dalma yapışırsa, o dal, yapışanı cennete götürür." Feyzu'l-Kadir, c. VI s. 
158. Hz. Mevlâna bu beyitlerinde bu hadise işarette bulunmuştur. 

• Nefsin isteklerini terketmek, sapasağlam bir kulptur. Bu kulp rûhu göklere 
çeker çıkarır. 401 

401 Bakara Sflresi'nin 256. ayetine işaret ediyor. 

1275 • Ey doğru yolda olan kişi! Cömertlik dalı, seni yücelere çeke çeke 
aslına götürür. 

• Ey Hakk âşıkı! Sen güzellik Yûsuf usun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. 
Allah'ın takdirine şikâyet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan 
çıkaracak, kurtaracak iptir. 

358 

• Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yûsuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. 
İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. 

• Allah'a hamd olsun ki; bu ipi sarkıttılar. Fazlı, keremi, rahmet ve mağfireti 
birlikte ihsan ettiler. 



• Bu ipe yapış da, yeni bir can âlemi gör. O âlem de kirlenmemiş, fesada 
uğramamış ruhlar âlemidir. O âlem, ehline apaçık; ehli olmayana da gizlidir. 

1280» Bu yokluk âlemi, yani evveli ve sonu yok olan bu dünya, var gibi gö- 
rünmekte; gerçekten de var olan, sonsuz olan öbür âlem ise yok gibi görünmekte, 
gizli bulunmaktadır. 



Hakk nûru deniz gibidir, duygu ise bir çiğ tanesidir. 

• Rüzgâr estikçe topraktan toz kaldırır. Toz toprak görünür de rüzgâr 
görünmez. Rüzgâr işi ters gösterir ve tozu toprağı kendisine perde eder. 

• îş yapıyormuş gibi görünen toz, hakikatte işsizdir. Meyveye göre kabuk 
gibidir. Gizli olan ve tozu kaldırıp savuran rüzgâr ise, asıl işi yapandır. Meyvenin içi 
ve özü odur. 

• Toz rüzgârın elinde bir alete benzer. Sen asıl rüzgârı yüce bil, onun yüce 
yaratılışlı olduğunu anla. 

• Topraktan yaratılmış olan baş gözünün bakışı toprağa düşer. Rüzgârı gören 
göz ise, bir başka çeşit gözdür. 

1285 • Atı at bilir, çünkü at atın cinsidir, atın yârıdır. Binicinin hallerini de 
yine binici bilir. 

• Duygu gözü, yani bu baş gözü at gibidir. Binici ise Hakk"n nurudur. Zaten 
binici olmazsa at bir işe yaramaz. 

• Öyle ise atı terbiye et. Onun kötü huylarını gider. Yoksa padişah o atı 
istemez. 

• Padişahın gözü, atın gözüne kılavuzluk eder. Padişahın gözü olmadıkça atın 
gözü şaşırır kalır. 

• Atların gözleri ottan, otlaktan, yeşil çayırlardan başka bir şey görmez. 
Nereye çağırırsan çağır; "Hayır gelemem, niçin geleyim?" der. 

359 

1290» Allah'm hidayet nûru, gözdeki duygu nurunu aydınlatınca, can Hakka 
doğru yönelir. 

• Binicisi olmayınca at, yol almayı ne bilir? Anayolu, hidayet yolunu 
bulabilmek için padişah gerektir. 402 

402 Bu beyitlerde geçen at nefsanî arzulan, hayvani rûhu; yeşillikler, otlaklar dünya nimetlerini; padişah da kâmil 
insanı göstermektedir. 

• Ey Hakk âşıkı! Sen Hakkın nûrunun aydınlattığı sağ duyuya yönel, o 1 
tüzelim nûr gerçek duygunun dostudur. 

• Sağ duyuyu, duygu nûrunu Hakkın nûru süsler: Bu da "nur üstüne çor" 

olur. 403 

403 "Abdest üstüne abdest almak, nûr üstüne nûr olur." şeklindeki bir hadîse işaret edilmiştir. Rivayete göre bir 
müslüman; dünyada ne kadar çok abdest almışsa kıyamet günündeki nûru; o kadar fazla, o derece parlak olacaktır. 

• Hüsn nûru, duygu nûru insanı toprak yönüne çeker. Hakkın nûru ise onu 
yücelere, mânâ âlemine doğru götürür. 

1295 • Çünkü duygularla idrak ettiğimiz âlem, yani üstünde yaşadığımız bu 
dünya, çok aşağılık bir dünyadır. Hakkın nûru deniz gibidir. Duygu ise çiğ tanesine 
benzer. 

• Fakat hüsn nûrunu aydınlatan Hakk nûru, gizlidir. Gözle görünmez. 
Aydınlattığı kişinin iyi hareketleri, güzel sözleri ile belli olur. 

• Varlıkları bize gösteren şu baş gözümüzün yoğun ve ağır olan nûru bile, 
gözlerin karasında gizlidir. 

• Baş gözündeki duygu nûrunu gözünle görmediğin halde; iman nûrunu, dîn 
nûrunu gözünle nasıl görebilirsin? 



• Duygu nuru, bu yoğunluğu ile yine de gizli kalır da, çok saf ve tertemiz olan 
ilahî nûr nasıl gizli kalmaz? 



Bu cihan ilahî kudretin önünde bir saman çöpüne 

benzer. 

1300 • Bu dünya gayb rüzgârının yani ilahî kudretin önünde bir saman 
çöpüne benzer, tamamıyla âcizdir. Allah'ın dileği... 

360 

• ...onu bazen yükseltir, bazen alçaltır. Bazen sağlam, bazen kırık dökük halde 
bulundurur. 

• Bazen onu sağa, bazen sola götürür. Bazen onu gül bahçesi haline kor. 
Bazen de diken haline kor. 

• El gizlidir, fakat onun kullandığı kalem meydanda yazı yazmaktadır. At 
dönüp dolaşmakta, koşup durmakta; onu idare eden binici görünmemektedir. 

• Sen şu uçup giden oka bak. Meydanda görünüyor ama onu fırlatan yay gizli. 
Canlar bedenlerle ilgili oldukları, bedenleri canlandırdıkları için etkileri ile 
meydanda, fakat canlara can veren, canların canı olan Allah gizli. 

1305» Oku kırmaya kalkışma, çünkü o ok padişahın okudur. Senin bildiğin 
yaydan atılmamıştır. Her şeyi bilenin, her şeyi anlayanın yayından fırlatılmıştır. 

• Allah "Attığın zaman sen atmadın." diye buyurdu. Allah'ın işi bütün işlerin 
önündedir. Bütün işlerden ileridir. 404 

404 Enfal Sûresi'nin 17. ayetine işaret vardır. 

• Sen oku kırma, kendi öfkeni, kızgınlığını kır. Çünkü öfke gözü, sütü sana 
kan gibi gösterir. 

• Kaderin gereği sana atılan oku kırmak şöyle dursun, öp de padişaha götür. O 
kanlara bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku padişaha ilet. 

• Görünen, ortada olan maddî âlem acze düşmüştür, bağlıdır, zayıftır. Halbuki 
görünmeyen mânâ âlemi pek güçlüdür. Pek üstündür. 

1310» Biz, tuzağa tutulmuş avlarız. Bu çeşit tuzağı kim kurmuştur? Biz 
çevgenin topuyuz; çevgeni vuran nerdedir? 

• Bu yırtan, diken terzi nerede? Üfleyip bu ateşi yakan, yandıran nerede? 

• Cenab-ı Hakk dilerse bir an içinde bir siddîki kâfir ediverir. Ve yine bir an 
içinde bir dinsizi bir zahid derecesine çıkarır. 405 

405 Bu beyitlerde "dirilten, öldüren, hidayete sevk eden, dalalete sapıklığa düşüren" gibi Allah'ın güzel isimlerinin 
tecellîlerine işaretler var. 

• Bu yüzdendir ki; ihlas sahibi, yani özü temiz kişi, varlığından, benliğinden 
tamamıyla kurtulmadıkça, nefsin tuzağına düşmek tehlikesindedir. 

361 

• Özü temiz kişi Hakk yolunda yürümektedir. Fakat yolda nefs, şeytan, 
yolkesici haydutlar sayısızdır. Böyle bir yolculukta ancak Allah'ın emanına, yani 
Hakkın lutf ve ihsanına nail olanlar kurtulabilir. 406 

406 Allah'ın makbul kulları arasında "muhlis", bir de "muhlas" denilen kişiler vardır. Muhlisler ihlas sahibi, özü temiz 
kişiler olup, bunlar ibadetlerim desinler için, gösteriş için yapmazlar. Hulus ile Allah rızası için yaparlar. Bunlar iyi insanlardır. 
Ama nefsin tesirinden kendilerini tamamıyla kurtaramamışlardır. Muhlaslar ise kendi varlıklarından kurtulmuşlar, tamamıyla 
Hakk'a teslim olmuşlardır, işte bunlar Allah'ın inayeti ile şeytanın etkisinden yakalarını sıyırmışlardır. Şad Sûresi'nin 82. ve 83. 
ayetlerinde bu hal belirtilmiştir: "İblis; 'Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini 
azdıracağım' dedi". 

1315 • Kalp aynası, masiva pasından yani dünya sevgisinden tamamıyla 
temizlenmemiş kişinin de özü temizdir, muhlistir. Ama tevhid kuşunu henüz 
yakalayamamıştır. Onu avlamak için uğraşmaktadır. 



• Allah'ın lutfu ile kötü huylarından kurtulan, günahlarından arınan özü temiz 
kişi, "Eman buluş yerine varır." dileğine ulaşır. Muhlas (=kurtulmuş, halas bulmuş) 
olur. 

• Hiç bir ayna yoktur ki, ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiç 
bir ekmek yoktur ki yeniden harmandaki buğday tanesi şekline donsun. 407 

407 Sûfî kemal mertebesine erince, artık nefsanî düşüklüklerden, hayvani düşüncelerden kurtulur. Allah'ın inayeti ile 
insanlıktan hayvanlığa dönmez. Yani beka mertebesine yükselen, fenadan kurtulmuştur. Kısaca bekadan fenaya dönüş yoktur. 

• Hiç bir üzüm artık koruk olmaz. Hiç bir olgun meyve de yeniden turfanda 
haline dönemez. 

• Ey Hakk yolcusu! Sen de bu yolda iyice piş, olgunlaş da bozulmaktan 
kurtul. Seyyid Burhaneddin Tirmizî gibi nûr ol. 408 

408 Seyyid Burhaneddin Tirmizî, Hz. Mevlâna'nın babasının halîfesi idi. Bilindiği gibi Mevlevi tarikati Mevlâna'dan 
sonra kurulmuştur. Mevlâna'nın babası Sultanü'l-ulema Bahaeddin Veled hazretleri, Necmeddin Kübra hazretlerinin yolunda, 
yani Kübreviyye tarikatinde olup Necmeddin Kübra halîfelerindendi. Sultanü'l-ulema Anadolu'ya göç ettiği sırada halîfesi 
Seyyid Burhaneddin'i şarkta irşada memur etmişti. Sultanü'l-ulema hicri 628 (1230)'da Konya'da vefat edince, Seyyid Burha- 
neddin gönül yolu ile şeyhinin vefatım haber almış, şeyhinin oğlunu yani Mevlana'yı manen terbiye etmek için Konya'ya 
gelmişti. On sene kadar Mevlâna'ya şeyhlik etti. Ve hilafet verdi. Sonra Kayseri'ye gitti. 1240 senesinde orada vefat etti. Türbesi 
Kayseri'dedir. Konya'da iken Şems-i Tebrizi'nin geleceğini bildiği ve haber verdiği için Kayseri halkı kendisini Seyyid-i Sırdan 
(=sırları bilen seyyid) diye yadederler. 



362 

1320» Kendinden, kendi benliğinden kurtulunca, tamamıyla Tirmizî gibi 
burhan (=kamil insan örneği, bilge) kesilirsin. Kul yok olunca sultan olur. Yani insan 
kulluktan kurtulunca sultanlık derecesine erer. 

• Kendinden kurtulmak nasıl olur? Bunu apaçık görmek istiyorsan Şeyh 
Selahaddin'e bak ki onun feyizli nazarı gözleri açtı. Hakikati gösterdi. 409 

409 Şeyh Selahaddin Konyalı idi ve Konya'da kuyumculukla meşguldü. Bu sebeple kendisi; altın varaklan döken 
anlamına gelen "Zergub" ve "Zerger" diye anılır. Seyyid Burhaneddin Konya'yı şereflendirince ona intisap etmişti. Bu sebeple 
Hz. Mevlâna'nın "pîrdaş"ı, yani aynı şeyhe bağlı tarikat dostu idi. Seyyid Burhaneddin'in vefatından sonra Hz. Mevlâna'nın hem 
dervişi hem de halîfesi olmuştu. Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled'e kızım verdiği için. Mevlâna'nın akrabası olmak şerefine 
ermişti. Ümmî yani okur-yazar değildi. Fakat ârifj hal sahibi, gönül ehli, kâmil bir insan idi. Bu yüzdendir ki Mevlâna Şems-i 
Tebrizî'den sonra onu gönül dostu ve mahremi yapmıştı. Hatta kendisine vekil tayin etmişti. Başta oğlu Sultan Veled olduğu 
halde Mevlâna'ya bağlı herkes Selahaddin'i şeyh tanıyor, ona tabî oluyorlardı. Mevlâna'ya on yıl vekalet ettikten sonra 662 
(1264)'de vefat etti. Mevlâna türbesinde Sultanü'l-ulema'nın sol yanında yatmaktadır. 

• İlahî nûrla aydınlanan her göz, yokluğu, yokluğun sırlarını onun gözünden, 
onun yüzünden gördü. 

• Zaten gerçek şeyh, Hakk gibi aletsiz işler görür. Müridlere söz söylemeden 
dersler verir. 410 

410 Bu beytin aslında geçen "Şeyh-i Fa'al" terkibini "faal bir şeyh" olarak manalandırırsak, o zaman beyti şu şekilde 
anlayabiliriz; "Selahaddin, Hud suresinin 115. ayetinde beyan buyrulduğu üzere, Cenab-ı Hakk gibi her an işte, her an vazifede 
bir şeyh idi. Müridlere söz söylemeden dersler verirdi." Doğrusunu Allah bilir. 

• Gönül şeyhin elinde mum gibi yumuşaktır. O gönüle bazen ayıp damgası 
vurur. Bazen de şeref damgası basar. 



Gönül dağlarında duyulan bu ses kimin sesidir? 

• Gönül dağlarımızda duyulan bu sesler, bu ilahî feryadlar kimin sesidir? 
Kimin feryadıdır? Ne yazık ki gönül dağlarında bu heyecanlı ses her zaman 
duyulmaz; gönül dağları bazen bu seslerle dopdolu, bazen de bomboştur. 

• Kâmil insan her nerede olursa olsun hikmet sahibidir, üstattır. Onun 
mübarek sesi gönül dağında her zaman duyulsun, eksik olmasın... 

363 

• Dağ vardır ki sesi iki kat artırır, dağ vardır ki yüz kat artırır. 411 

411 Dağ, Hakk yolunda yürüyen dervişi, Hakk âşıkmı temsil etmektedir. Gerçekten de Hakk yolunda yürüyen bazı 
kişiler, vardır ki; mürşidlerden işitmiş oldukları sözlerin manasını, sadece dağa aks eden ses gibi tekrar eder dururlar. Onların 
kabiliyetleri o kadardır. Bazı Hakk âşıkları da vardır ki; duydukları sözleri, hikmetleri içlerine sindirirler. O sözlerden türlü türlü 
manalar çıkarırlar. Ruhlarında mânevî heyecanlı yankılar meydana gelir de, başkalarının duymadıkları ruhanî zevkler duyarlar. 

1330 • Dağ kendine aks eden o ses ve sözden etkilenir de, kayalarının 
kalbinden yüzbinlerce saf sular, kaynaklar sızdırır. 



• O ilahî lutf ve ihsan dağdan ayrılınca, uzaklaşınca dağdaki su kaynakları kan 
kesilirler. 

• Üstün, kutlu, mânevi bir padişah olan Hz. Mûsâ'nın pabucunu öptüğü için 
Tûr-ı Sina baştan başa la'l olmuştu. 

• Hz. Mûsâ'nın feyzi ile Tür Dağı'nın bütün cüzleri canlandı, akıllandı. Ey 
insanlar! Bizler taştan da daha aşağı mıyız ki, velîlerin feyzini kabul edemiyor, ondan 
yararlanmıyoruz? 

• Dağlarda taşların kalbinden sular fışkırır da, üstün bir varlık olan insanın 
rûhundan bir kaynak kaynayıp coşmaz, bedeni de yeşiller giyen ruhanîlerden olmaz 
mı? 412 

412 Bedenin yeşiller giyinen ruhanîlerden olması, insan bedeninin ruhanî varlıklar, yani melekler gibi hiç günah 
işlemez, masum bir hal almasıdır. 

1335 • Mânevî heyecandan, rûhanî zevkten mahrum kalan o bedende, ne 
yaratana karşı bir özlem vardır, ne de ezelde rûhuna sunulan vahdet sâkisinin 
şarabının safası ve neşesi mevcuttur. 

• Benlik ve nefsaniyet dağını, kazma ile, külünk ile yerinden söküp atacak bir 
hamiyyet, bir gayret nerede? 

• Böyle yapılacak olursa, belki onun cüzlerine bir mânâ ayının nûru düşer. 
Belki ay ışığı ona yol gösterir. 

• Kıyamet gününde dağlar yerinden sökülecek, senin de bir davranışın ne 
vakit bu lutfu gösterecek ve mânevî kıyamet koparacak da benlik dağın paramparça 
olacak, hallaç pamuğu gibi atılacak? 

• Bu davranışın, bu silkinmen o kıyametten nasıl olur da aşağı olur? O 
kıyamet yaradır. Bu kıyamet merheme benzer. 413 

413 Dağların yerinden söküleceği, pamuk gibi atılacağı (Nebe Sûresi 20) kıyamet, dehşet, korku, ümitsizlik, gaflet, 
bilgisizlik ifade eder. O kıyamet ehli; hasret, pişmanlık, perişanlık içindedir. Halbuki mânevî kıyamette; Allah'a kavuşmak 
ümidi, neşe vardır. Bu merhemi, yani mânevî kıyameti görenler, öteki kıyametin dehşetinden, korkusundan emindirler. Cenab-ı 
Hakk Kur'an-ı Kerîm'de; "Onlar için korku ve mahzun olma yoktur." diye buyurmuştur. 

364 

1340» Kim bu merhemi gördü ise, yaradan emindir. Bu güzelliği gören her 
kötü kişi ihsan sahibi olur. 

• Ne mutlu o çirkine ki bu güzele eş olur. Vay o gül yüzlüye ki, kış gibi soğuk 
bir kişiye dosttur. 414 

414 Çirkinliklerle, kötülüklerle, haksızlık ve zulümle dolu olan bu dünyada, mânevî kurtuluşu, mânevî güzellikleri 
gören kişi, ne kadar mutludur. Rûhanî güzellikleri göremeyen, mânevî zevklerden, ilahî aşktan, imandan nasibini almayan, 
dünyanın maddî güzelliklerine takılıp kalan ve fanî güzelliklerin arkasında koşan kişi de ne talihsiz kişidir. 

• Cansız ekmek cana eş olunca dirilir. Canın ta kendisi olur. 

• Kapkara odun ateşe eş olunca karanlığı gider. Baştan başa nûr olur. 

• Ölmüş bir eşek bir tuzlaya düşse, eşekliği ve leşliği kalmaz. 



Vahdet küpünün rengi Allah boyasıdır. 

1345 • Vahdet küpünün rengi Allah boyasıdır. Bütün sanatlar; her şey o küpte 
bir renge boyanır. 415 

415 Allah maddî bir varlık değildir ki haşa onun bir boyası olsun. Bu tabir Bakara Sûresi'nin 138. âyetinde ifade 
buyrulmuştur. Allah rengi, Allah'ın verdiği renk bazı tefsircilere göre imandır, müslümanlıktır. Müminin tam manasıyla Kur'an 
ahlakıyla ahlaklanmasıdır. 

• Bir Hakk âşıkı o küpe düşse de sen ona; "Kalk, küpten çık." desen, 
neşesinden der ki: "Beni kınama; ben küp oldum." 416 

""Tevhîd mertebesine eren bir kişiye "Bu makamdan ayrıl!" denilse, o oradan o kadar çok zevk duymaktadır ki, o 
neşe ile "Ben yabancı değilim, hatta ben küp oldum, ben küpten ibaretim." der. 

• "Ben küpüm" demek; "Ene' 1 -Hakk" (=Ben Hakkım) demektir. Demir 
demirdir, ama ateş rengine girmiştir; o renge boyanmıştır. 417 

417 Ariflerden birisi; "Allah adamları, yani ermiş kişiler Allah olmazlar, fakat Allah'tan da ayrı değillerdir." demiştir. 
Gerçekten de ilahî tecellîye mazhar olan Hakk yolcusu, demir gibi olan maddî varlığını ilahî potada yakar. Kıpkırmızı ateş 
haline gelir, işte o zaman Hakk âşıkının dilinden Hallac-ı Mansur hazretleri gibi "Ene' 1 -Hakk" (=Ben Hakk'ım) sözleri çıkar. Bu 



hal ateşe sokulmuş ve kıpkırmızı bir hal almış olan bir demir parçasının "Ben ateşim." demesine benzer. Bu halin devamı 
müddetince o "Ben ateşim." demekte haklıdır. Çünkü ateşin rengini ve yakıcılığını almıştır. Fakat bu hali geçince, yani o ateşten 
çıkınca, onun demirliği belirir. 

• Demirin rengi, ateşin renginde yok olmuştur. Susmuş gibi görünür ama hal 
dili ile ateşlikten dem vurmaktadır. Yani "Ben ateşim" demektedir. 

365 

• Madenden çıkan ateş de kıpkırmızı olunca dilsiz, dudaksız; "Ben ateşim." 
diye söylenir. 

1350 • O, ateşin renginden, ateşin huyundan alevlenmiş; ihtişam, ululuk 
peydâ etmiş; bu yüzden de "Ben ateşim, ben ateşim." demeye başlamıştır. 

• "Ben ateşim." der. "Şüphen varsa; ateş olmadığımı sanıyorsan, bir dene; 
elini bana dokundur." 

• "Ben ateşim; şüphe ediyorsan bir an için yüzünü yüzüme koyuver." 

• İnsan da Allah'ın nuru ile nûrlanırsa, Hakk'ın seçkini olur da melekler ona 
secde ederler. 

• O yalnız meleklerin secde ettikleri kişi olarak kalmaz. Melekler gibi 
şüpheden, isyandan, azgınlıktan kurtulan insanlar da onun önünde saygı ile eğilirler. 

1355 • Ateş nedir? Demir nedir? Dilini tut; bu benzetmeyi yapanın sakalına 

gülme. 



Hakikat denizi 

• Ayağını denize atma, pek o kadar da denizden bahsetme. Hakikat denizi çok 
geniştir. Anlatılacak gibi değildir. Bu konuya girme. Sen deniz kıyısında susarak 
otur. Onun büyüklüğü karşısında hayranlıkla dudağını ısır. 

• Benim gibi yüzlerce kişi denizin genişliğine, dalgalarının dehşetine 
dayanamaz. Ama ben denize sabredemiyorum. Ona dalıp boğulmaktan 
korkmuyorum. Çünkü onda boğulmak, sonsuzluğa kavuşmaktır. Hakk'ta yok 
olmaktır. 

• Benim canım da, aklım da o denize feda olsun. Çünkü benim canımın da, 
aklımın da kan bahasını yani ebedî hayatını o hakikat denizi verdi. 

• Ayağını Hakk yolunda yürümeye devam ettiği müddetçe ben o denizde 
yürürüm. Yürüme gücüm kalmayınca da su kuşları gibi denize dalarım. 

1360 • Sevgilinin huzurunda bulunup da aşkın etkisi ile arsızlık eden, 
terbiyesizce konuşan, elbette huzurda bulunmayandan daha tali'lidir; daha hoştur. 
Sevgilinin evinin kapısı üstündeki halka eğri de olsa değerlidir, çünkü onun kapısının 
halkasıdır. 



366 

Gönül havuzundan hakikat denizine gizli bir yol 

vardır 

• Ey bedeni kirli olan kişi! Sen havuzun etrafında dönüp dolaşıyorsun, ama 
insan havuzun dışında iken nasıl temizlenebilir? 

• Maddeten temiz olan kişi mânâ havuzundan uzak düşerse kendini mânen 
temizleyemez. Dış yüzü temiz olmakla beraber batını, özü kirli kalır. 



• Bu mânâ havuzunun temizliğinin haddi, sınırı yoktur. Bedenlerin temizliği 
ise az bir şeydir, insan bedenini kolayca temizleyebilir. Ama gönül temizliği o kadar 
kolay bir şey değildir. 

• Aslında gönül, gizli bir mânâ havuzudur. Bu mânâ havuzundan vahdet 
denizine gizli bir yol vardır. 

1365 »Ey kendine güvenen; "Kalbim gönlüm temizdir." diyen kişi, senin 
kalbinin gerçekten temizlenmesi için bir velînin kalbi havuzundan, yahut hakikat 
denizinden yardım ister. O ilahî yardım olmasa, paranın sayısı harcandıkça azaldığı 
gibi, senin mahdud olan temizliğin de kirlenir. 

• Günaha batmış, kirlenmiş, pislenmiş kişiye, su, hal dili ile; "Ey kirli kişi koş 
bana gel!" der. Günahkâr da; "Ben sudan utanır, yani mürşitten utanırım. O benim 
kirliliğimi keşfeder." cevabını verir. 

• Su der ki: "Seni utandıran o kirlilik, o günah bensiz nasıl gider? Ben 
olmadan şu pislik nasıl temizlenir?" 

• Kirlenmiş, pislenmiş adam sudan gizlenirse; "Utanmak, imana engel olur." 
sözü gerçekleşir. 418 

418 "Haya imandan gelir.", "Haya ile iman kardeştir, birbirinden ayrılamazlar." diye hadisler var. Bu haya, günaha 
girmekten utanmak ve Allah'ın sevgisini kaybetmekten korkmaktır. Yoksa günahlarım anlaşılacak diye halktan çekinmek 
değildir. Yani insan halktan değil, Hakk'tan korkmalıdır. Kendi nefsinden, kendinde bulunandan utanmak gerekir. Namık 
Kemal'in dediği gibi "Utanmaz kendi nefsinden de, ar eyler melametten." 

Mevlana Dîvan-ı Kebîr'de bir beyitte; "Eğer sen aşkın âşıkı isen ve gerçek aşkı arıyorsan, keskin hançeri al, hayanın 
boğazını kes." diye buyurmuştur. 

• Gönül ten havuzunun dibinde biriken günah çamurlarına bulandı. Kirlendi 
ama ten, gönüller havuzunun suyuyla, yani mürşidin feyzi ile temizlendi, arındı. 

1370» Ey oğul! Gönül havuzunun çevresinde dolaş. Fakat sen sen ol da, ten 
havuzunun dibinde çamura saplanıp kalma. 

367 

• Beden denizi ile gönül denizi birbirine bitişiktir. Fakat aralarında bir berzah 
vardır. Birbirlerine karışmazlar. 419 

419 "Cenab-ı Hakk biri tatlı, öbürü acı iki denizi akıttı. O iki deniz birbirine ulaştı. Aralarında bir mani var, engel var. 
Birbirine karışmazlar." (Rahman Sûresi 55/19-20). Sufîlere göre bu iki deniz misali ile; nûr ehli ve nar ehli murad edilmiştir. 
Mevlâna bu beytinde beden denizi ile gönül denizinin aynı tende bulundukları halde birbirlerine karışmadıklarını ifade 
buyuruyor. Daha doğrusu; dünya zevkleri için çırpman beden denizi ile ilahî duygularla, mânevi heyecanlarla dalgalanan gönül 
denizinin bir tende yaşadıkları halde, birbirlerine karışmadıklarını anlatmak istiyor. 

• İster doğru ol, ister eğri; gönül havuzuna doğru koş, geri gitme. 

• Padişahların huzurunda can tehlikesi var. Ama himmetleri yüce kişiler, can 
korkusu yüzünden padişahtan ayrılmazlar. 

• Bir de padişah şekerden de tatlı olursa, canın tatlılığa gitmesi daha da 

hoştur. 



Hakk âşıkımn gönlü, içinde aşk ateşi yanan bir ocak 

gibidir. 

1375 • Ey beni kınayan, âşık olduğum için ayıplayan kişi! Sağ ol, var ol. Ey 
sağlık, esenlik arayan! Beni kendi halime bırak. 

• Benim canım ocaktır. Ateşle arası hoştur. Ateşle mutludur. Zaten bir ocak 
için ateş yurdu olmak kadar şerefli bir şey yoktur. 

• Böyle olduğu içindir ki; Hakk âşıkının ocak gibi gönlünde aşk ateşi yanması 
gerekir. Bu yanıştaki mutluluğu göremeyen, ilahî ateşle yanmanın zevkine 
varamayan kimsenin gönlü aşk ocağı olamaz. 420 

420 Aşk bir ateştir. Gönül ise o ateşin ocağıdır. Aşk ateşi, maddî unsurları, bizi hakikatten alıkoyan arzuları yakar, 
yandım; bizi manen temizler. Zaten gönlünde aşk ateşi olmayan kişi bir ölü gibidir. Nitekim mevlevî şairlerinden Fasih 
Dede'nin şu beyti bu hakikati ifade etmektedir: 

"Bir sinede kim nar-ı muhabbet eseri yok 

Zulmettedir ol nûr-ı Huda'dan haberi yok." 



• Azıksızlık azığı, yani açlık sana mânevî azık olunca ebedî olan canı bu- 
lursun da, ölümden kurtulursun. 421 

421 İnsan yaşamak için gıdaya muhtaçtır. Fakat itidal için de yemek gerekir. Hatta gıda ne kadar az alınırsa, rûh o 
kadar kuvvetlenir. Hatta gıdasızlık, yani az yemek, çok oruç tutmak mânevî bir gıda halini alır. Nice Hakk âşıkları vardır ki 
gıdasızlıkla gıdalanmışlardır. Mevlâna Mesnevî'nin V. cildinin 2831 numaralı beyitinde şöyle buyurur: "Açlık zahmeti bütün 
illetlerden daha iyidir. Hele açlıkta yüzlerce fayda, yüzlerce hüner olursa... Kendine gel, açlık ilaçların padişahıdır. Açlığı canla 
başla kabul et. Onu sakın hor görme." 

368 

• Gam ve keder sana fazlaca neşe vermeye başlayınca, can bahçeni güller, 
suzanlar kaplar. 422 

422 Arif insan başa gelen belaları, gam ve kederi Hakk'ın bir cilvesi olarak kabul eder de, şikâyet şöyle dursun ondan 
memnun olur. Neşe duyarsa, ruhunda bir huzur peyda olur. Çünkü bir hadiste: "En çok ızdırap çekenler, gam ve kedere mübtela 
olanlar, Hakk'ın sevgili kullarıdır" buyrulmuştur. Bu yüzdendir ki; Fuzulî bir beytinde Allah'a yalvaran Mecnun ağzından şöyle 
münacatta bulunur: 

"Az eyleme inayetini ehl-i dertten, 
Yani ki çok belalara kıl mübtela beni." 

1380» Başkalarının korktukları şeyler sana emînlik, huzur verir; su kuşu de- 
nizde kuvvet bulur. Tavuk ise âciz ve zayıftır. 

• Ey hekim! Ben yine aşk delisi oldum. Ey sevgili! Ben tekrar kara sevdalara 
daldım. 423 

423 Bu beytin aslında "tabib" ve "habib" kelimeleri geçmektedir. "Tabib" hekîm; "habib" sevgili manalarına gelir. Her 
ikisi ile Cenab-ı Hakk'ı kastetmektedir. Bu beyitten sonra gelen, zincir ile halkalarından maksat; Hakk'ın çeşitli ve birbirine zıt 
olan sıfatlarıdır. Bilindiği gibi Hakk'ın bir zatı vardır. Ve çok sayıda ve birbirine zıt anlamda bir çok sıfatları vardır. Tahirü'l- 
Mevlevî merhum bu konuyu açıkça anlaşılması için şöyle bir misalle izah ediyor: "Ahmed Efendi isminde âlim, şair, katip ve 
fen adamı bir zat düşünelim. Ahmed Efendi'nin kendisi onun zatıdır. Alimliği, şâirliği, kâtipliği fen adamı oluşu onun çeşitli 
sıfatlarıdır. Görünüyor ki; Ahmed Efendi bir zat olduğu halde, âlim, şâir, kâtip fen adamı olması dolayısıyla çeşitli sıfat 
sahibidir. Cenab-ı Hakk da böyledir. "De ki Allah birdir." ile işaret edilen, Hakk'ın kutsal zatının birliğidir. (ı- A -'lü-J A l- A ') diye 
sayılan Hakk'ın güzel isimleri çeşitlidir. Kur'an'da ve hadislerde Cenab-ı Allah'ın güzel isimleri, yani "esma-i hüsna"sı 99 
kadardır. Bunlar Allah'ın sıfatlarıdır. Halbuki Allah'ın sıfatları sonsuzdur. Yani 99'dan ibaret değildir. Hz. Mevlâna burada 
"tabib" ve "habib" diye; "esma-i hüsna"da bulunmayan iki sıfatla hitap ediyor. Ve "Senin zincirinin, sıfatlarının her halkası, ayrı 
ayrı fen ve marifet sahibidir." diyor. 

• Senin gibi hünerli hekimin aşk delisine vurduğu zincirin her halkası bir 
başka çeşit delilik verir. 

• Her halkanın etkisi başka türlüdür. Başka hünerleri vardır. Bu yüzdendir ki, 
benim için her an bir başka çeşit delilik vardır. 

• Demek ki; "Delilikler hünerlermiş, fenlermiş." atasözü doğru imiş. Hele 
insan, şanı kudreti pek büyük Allah'ın zincirine bağlandıktan sonra, sayılmayacak 
kadar çeşit delilikler yapar. 

1385 • Hakk'ın çeşitli tecellîlerini müşahede etmek bendeki akıl bağlarını öyle 
kopardı ki, akıllı geçinen deliler bana öğüt vermeye başladı. 

369 

Zünnûn-ı Mısrî 
-Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun-hazretlerinin 
hatırını sormak için dostlarının tımarhâneye gelmeleri 

• Bu çeşit delilik Zünnûn-i Mısrî'nin de başına geldi. Onda da yeni yeni 
coşkunluklar, yeni yeni cezbeler görülmekte idi. 

• Öyle coşuyordu ki, bu coşkunluk gökleri bile aşıyor, Zünnûn-ı Mısrî'nin bu 
halinden göklerin bile ciğerleri sızlıyordu. 

• Ey zavallı faydasız kişi! Aklını başına al da sen kendi heyecanını, kendi 
coşkunluğunu tertemiz kişilerin, Allah dostlarının coşkunluğu ile bir tutma. 

• Halk o velînin coşkunluğuna dayanamıyordu. Onun aşk ateşi halkın sakalını 
tutuşturuyordu. 

1390 • Halkın sakalına ateş düşünce, yani halk onun cezbe haliyle söylediği 
sözlerden etkilenince, onu tuttular bağladılar. Zindana attılar. 

• Halk söylenilen sözleri akılları almadığı için sıkışır, kızar, öfkelenirlerse de 
aşkın dizginini çekip onu yoldan alıkoymaya imkan yoktur. 



• Zünnün gibi mânâ padişahları halkı ürkütmekten çekinmişler, onların 
zulmünden can korkusuna düşmüşlerdir. Çünkü halk kördür, mânâ padişahlarının ise 
nişanı, izi yoktur. 

• Hüküm, buyruk anlayışsız, bilgisiz kişilerin elinde bulununca, elbette 
Zünnün zindana atılır. 

1430 • Dostlar Zünnûn'un delirdiği ve zindana götürüldüğünü duydular. 
Düşüncelere daldılar. Bu hususta konuşup durumu yerinde görmek için zindana 
gittiler. Dediler ki: "Acaba.. 

• Bu işi mahsus mu yapıyor? Yoksa bunun bir hikmeti mi var? O bu dînin bir 
kıblesi, bir ayeti gibidir. 

• Ona delilik damgası vurulsun, yani o deli olsun, buna imkan var mı? Böyle 
bir hal, onun deniz gibi hududsuz olan aklından uzak mı uzak. 

• Allah saklasın, haşa delilik, hastalık bulutu onun ay gibi parlak olan aklını 
örtemez. Bu hal onun olgunluğundan uzaktır. 

• O halkın şerrinden tımarhaneye girdi. O akıllılardan utandı da kendini deli 
gösterdi. 

370 

1435 • O bedene tapan, kokmuş sersem aklın düşüncelerinden bıktı, usandı da 
mahsus deli göründü, tımarhâneye gitti. 

• Ve onlara dedi ki: "Beni sıkıca bağlayın, öküz kuyruğundan yapılan kamçı 
ile başıma, sırtıma vurun. Fakat neden tımarhâneye geldi? diye bu işin sebebini 
araştırmayın. 

• Ey güvenilir dostlar! Tımarhâneye neden geldiğimi araştırmayın, bana 
kamçı ile vurun da kamçı yarası ile Hz. Mûsâ nın ineği gibi dirileyim, hayat 
bulayım. 424 

424 Bu beyitte Mevlâna Kur'ân-ı Kerîm'in Bakara Sûresi'nin 67-73'üncü âyetlerinde geçen şöyle bir hâdiseye işâret 
etmektedir: İsrailoğullan arasında birisi öldürülmüş, fakat katili bulunamamıştı. Hz. Mûsâ onlara; "Bir sığır kesin, o ölüye o 
sığırın yâni ineğin bir uzvu ile vurun; ölü dirilir, kendini kimin öldürdüğünü söyler." diye buyurmuştu. Gerçekten Mûsâ nın 
emri yerine getirilince, ölü adam dirildi, kendini mirâs yüzünden kardeşinin öldürdüğünü söyledi. Kâşânî Tefsiri'nde ineği nefs 
ineği olarak yorumlar da, bu nefs ineğinin ne temiz işler gördüğünü, temiz işler tarlasını sürdüğünü, ne de ilâhî irfân tarlasını 
suladığını söyler. Bu mânâsıyla Mevlâna (gelecek 1445 numaralı beyitte) bu nefs ineğini, insanın içinde gizlenen, açığa çıkmak 
için fırsat kollayan nefsânî arzular öldürülürse, sırların dirileceğini, her şeyin açıkça görüleceğini anlatır. Nefs ineğini kesmenin, 
varlıktan, benlikten kurtulmanın bir ifâdesi olduğunu beyân buyurur. 

• Kamçı yarasından hoş bir hâle geleyim. Hz. Mûsâ nın ineği yüzünden 
dirilen öldürülmüş adam gibi dirileyim. Güzel bir hâle geleyim. 

• Öldürülmüş adam, ineğin kuyruğundan yapılan kamçı yarası yüzünden 
dirildi. îksir sürülmüş bakır misâli hâlis altın oldu. 

1440 • Ölü adam sıçradı, kalktı, sırları söyledi, kendisini öldürmüş olan o kan 
içici adamları gösterdi. 

• Açıkça dedi ki: "Bunlar beni öldürdü, o anda bunlar bana saldırdı. Bunlar 
bana düşmanlık etti." 

• Şu etten kemikten ibâret olan beden ölünce, sırları bilen ruh dirilir. 

•Ya tabiî ölümle ölen, yahut kötü huylarından kurtularak "Ölmeden evvel 
ölen kişinin ruhu", cenneti de cehennemi de görür ve bütün sırları bilir. 

•Kanlı şeytanları, insanları avlayan tuzağı, hile ve düzeni görür ve gösterir. 

1445 • İneği yâni nefsi öldürmek, Hakk yolunun şartıdır. Bunu yapmalı ki o- 
nun kuyruğu yarasından can kurtulsun. 

371 

• İnek gibi yiyip içmekten başka bir şey düşünmeyen nefsini, riyâzet ve 
mücâhede ile çabucak öldür ki; gizli olan rûhun, akıl ve şuur ile yeniden hayat 
bulsun. 

• O adamlar Zünnûn'un yanına yaklaşınca Zünnün onlara; "Siz kimsiniz? 
Sakın ha bana yaklaşmayın." diye bağırdı. 



• Onlar edep ve nezâketle; "Bizler senin dostlarınız, buraya içimiz sızlıyarak, 
candan hatır sormaya geldik." dediler. 

• Ey hünerler sahibi akıl denizi nasılsın? Akıllı olduğun hâlde neden kendini 
deli gösteriyorsun? 

1450 • Külhan dumanı güneşe nasıl ulaşır? Zümrüd-i anka kuzguna nasıl âlet 

olur? 

• Bunun sebebini bizden gizleme, anlat, söyle; biz seni seven kişileriz. Bizi 
yabancı yerine koyma. 

•Seni sevenleri kendinden uzaklaştırman, hileye baş vurarak onları aldatman 
sana yakışmaz. 

• Ey mânâ pâdişâhı! Ey büyük adam! Sırrı ortaya koy. Ey ay yüzlü! Yüzünü 
bulutla örtme. 

• Biz seni gerçekten seven kişileriz. Senin bu hâlinden gönüllerimiz yaralıdır. 
Biz bu iki dünyada da sana gönül bağlamışız." dediler. 

1455 • Zünnûn kötü sözler söylemeye, sövüp saymaya başladı. Deliler gibi 
saçma sapan lakırdılar etti. 

• Birden sıçradı kalktı. Onlara taş yağdırmaya, sopa fırlatmaya başladı. 
Ziyaretçiler yaralanma korkusundan kaçıştılar. 

• Onlar kaçışırken Zünnûn kahkaha ile güldü. Başını salladı da; "Hey gidi 
hey! Şu dostların dostluklarına bak." dedi. 

• "Dostlara bak dostlara. Nerede dostluk belirtisi? Dostlara zahmet, ızdırap 
can gibi tatlı gelir. 

• Bir dosta dostun cefâsı nasıl ağır gelir? Cefâ ve ızdırap iç gibidir. Dostluk 
onun kabuğuna benzer. 

1460 • Dostluğun belirtisi belâlardan, âfetlerden, mihnetlerden hoşlanmak 
değil midir? 

• Dost altın gibidir. Belâ ise ateşe benzer. Hâlis altın ateş içinde saf bir hâle 

gelir. 



372 

Kâmil insan 
bir damla içinde gizlenmiş bir güneştir. 

1395 • Kâmil insan sadece inciye mi benzetilir? O bir damlada gizlenmiş bir 
deniz, bir zerreye sığınmış bir güneştir. 425 

425 Necip Fazıl merhûm Çile'sinde bu konuya ne güzel yaklaşır: 

"Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim, Ufacık gövdeme saklı Kaf dağı Bir zerreeiğim ki arşa gebeyim, Dev sancılarımın 
budur kaynağı. " 

• Gerçekten de kâmil insan örneği olan Zünnûn hazretleri, kendini zerre 
gösteren bir güneşti. Ama ilâhî aşkın etkisi altında kaldı da yavaş yavaş yüzünü açtı. 

• Bütün zerreler onda yok oldu. Bu âlem onun yüzünden "mahv"olup 
kendinden geçti. Sonra yine onun yüzünden "sahv"a, yâni kendine geldi. 426 

426 Hz. Zünnûn cezbe halinde kendinde değildi. Varlığı zerresinde bir güneş gizlenmişti ki, o güneşin ziyasından 
bütün âlem mest olmuştu. "Mahv"; kendini kaybetmek, âdetâ bir mânevi zevk içinde mânen yok olmaktır. "Sahv" ise; mahv 
elinden kurtulup, tekrar kendine gelmektir. Bu haller tasavvufun birer derecesidir. Mahv hâli dâimâ devam etse, o zaman derviş 
"meczûb-ı ilâhî" olur. Sahva dönemez. 

• Fetvâ kalemi anlayışsız bir gaddarın elinde bulununca, şüphesiz Mansur 
dârağacına çekilir. 427 

427 Bilindiği gibi Mansur cezbeye düşmüş, kendinden geçmiş ve "Ene'l-Hakk" demiş. Bu yüzden hakkında ölüm 
fetvâsı verilmişti. 306 (918) hicret senesinde Bağdat'ta işkencelerle idâm edildi. 

• Bu hüküm sürme, bu buyruk yürütme kötü kişilerin elinde olunca, 
peygamberlerin bile öldürülmesi gerekli olur. 428 

428 Bir çok nebiler ve velîler kendi milletleri, hattâ yakınları tarafından türlü türlü hakaretlere, işkencelere, saldırılara 
uğradıkları bir gerçektir. Mesnevî'yi şerh eden lsmâil Ankaravî hazretleri buyuruyor ki: "Ben de memleketimde, yâni Ankarâda 
halkı irşâda çalışırken, bir takım bilgisiz garazkârlarm hakâretlerine rnarûz kalmıştım. Bana iftirâda bulundular. Ve 
memleketimden sürdürdüler. Sonra Allah bana yardım etti, kurtuldum." 



1400 • Yol azıtmış, yol yitirmiş toplum; kötülüklerinden, akılsızlıklarından ö- 
türü peygamberlere; "Sizin gelişiniz bize uğursuzluk getirdi." demişlerdir." 429 

429 Burada Yâsin Sûresi'nin 13-27. âyetlerine işaretler var. 



373 

Yûsuflar çirkin kişilerin hasedinden korkarlar 

1405 • Yûsuflar çirkinlerin hasetlerinden, kıskançlıklarından gizlenirler. 
Güzeller de düşman şerrinden âdetâ ateş içinde yaşarlar. 

• Yusûflar kardeşlerinin hilesi yüzünden kuyu içindedirler. Çünkü o kardeşler 
haset yüzünden Yûsufu kurtlara verirler. 

• Haset yüzünden Mısır Yûsufunun başına neler geldi? Haset insanların 
kalbinde pusuya yatmış iri bir kurt gibidir. 

• Çok yumuşak huylu olan Yâkup (a.s.) bu haset kurdundan ötürü Yûsufun 
üstüne titrerdi. 

• Zâhirî, gözle görülen kurt, Yûsufun etrafında dönüp dolaşmadı, fakat 
kardeşlerinin hasedi, yaptıkları kötülükler ve vicdansızlıklarla kurtları da geçti. 

1410 • Bu haset kurdu Yûsufu parçaladı da; "Biz onu elbiselerimizin vanına 
bırakmış gitmiştik. Onu kurt kapmış." diye kardeşleri tatlı sözlerle özür dilediler. 

• Yüzbinlerce kurtta bu hile, bu düzen yoktur. Bu haset kurdu, sonunda rüsvâ 
olacaktır. Sen sabret. 

• Herkesin kötülüğünün cezâsını göreceği kıyâmet gününde, hasetçiler şüphe 
yok ki kurt şeklinde haşr edileceklerdir. 

• Haram yiyen, gözü hırsla dolu kişi de o hesap gününde domuz şeklinde 
görülecektir. 

• Zinâ edenlerin bedenleri, şarab içenlerin de ağızları pis pis kokarak 
dirilecektir. 

1415 • Dünya'da yalnız gönül sahibi âriflerin hissettikleri, gizli kalan pis 
kokular mahşerde ortaya çıkacak, herkes tarafından duyulacaktır. 



İnsanın varlığı bir ormana benzer. 

• İnsanın varlığı bir ormana benzer. Orada iyi kötü her şey bulunur. 
"Ruhumdan ona üfürdüm." âyetinden haberin varsa, bu ilâhî nefesten feyz alıyorsan, 
insandan; bu karışık acâyip varlıktan çekin. 430 

430 Cenâb-ı Hakk insanı üstün bir varlık olarak yaratmıştır. Hiç bir varlığa vermediğini insana vermiştir. "Ruhumdan 
ona üfürdüm. " diye buyurmuştur. Hâşâ Allah maddî bir varlık değildir ki ürürsün. O bize nurundan bir nûr düşürmüştür. Bize 
kendi sıfatlarından, yapma, icâd etme, keşflerde bulunma gücü vermiştir. İnsanda o eşsiz, o büyük yaratıcının muvakkat 
verilmiş bir nûra, bir emâneti vardır. İnsanın bu hususu düşünerek, yâni kendinde Allah'ın bir emâneti olduğunu düşünerek, 
kendine çekidüzen vermesi gerekmektedir. İnsan hayvan değildir ki başı boş yaşasın... Bu yüzdendir ki Şeyh Gâlib merhûm; " 
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen." demiştir. Bir ormanda faydalı, zararlı, zararsız türlü hayvan bulunduğu gibi, insan 
vücûdunda da iyi, kötü, güzel, çirkin, her türlü huy, düşünce vardır. İnsan kötü huylarının, topraktan yaratılmış, bedene ait süfli 
isteklerinin tesiri altında kalmamalıdır. 



374 

• însan varlığında binlerce kurt, binlerce domuz; temiz, pis, güzel, çirkin 
binlerce huy vardır. 

• İnsan varlığında hangi huy üstünse hüküm, buyruk onundur. Bir mâden 
karışımında da altın bakırdan fazla ise o karışım altın sayılır. 

• Senin varlığında hangi huy üstün ise, o huya sahib hayvanın şeklinde haşr 
edilmen gerekmektedir. 



1420 • İnsanda an olur kurtluk zuhûr eder. Bir an olur insan ay gibi Yûsuf 
yüzlü bir güzel olur. 

• İyilikler de, kinler de gizli bir yoldan gönüllerden gönüllere gider. 

• Hattâ anlayış, bilgi, hüner insandan öküze ve eşeğe bile geçer. 431 

431 Bu beyitten önce gelen beyitte Hz. Mevlâna; "İyilikler de, kötülükler de, kinler de gizli bir yolla gönüllerden 
gönüllere gider." diye buyurmuştu. Böylece insanın insandan etkileneceğini belirtmişti: Bu beyitte ise; hayvanın insandan 
etkilendiğini, onun tesiri altında kaldığını, hatta insandan öküze ve eşeğe bile anlayış, bilgi ve hüner geçtiğini haber 
vermektedir. İnsanlarla görüşüp konuşurken, haberimiz olmadan bir çok huylar, sezişler alıyor, veriyoruz. İnsan ahbaplık ettiği 
kişilerden bir çok huylar, davranışlar öğrenir. Bundan dolayıdır ki iyi insanlarla arkadaş olmalıdır. İnsan dâimî olarak görüştüğü 
kimsenin, az çok tesiri altında kalır. Bu tesir gönüller arasında bulunan ve göz ile görünmeyen gizli bir yol vasıtasıyla olur. 
İnsanın hayvana bile hüner ve bilgi verdiğinin en canlı misâli sirklerde görülür. Orada hayvanların yaptıkları insanı şaşırtan 
hünerler, hep insandan hayvana geçen hünerler ve bilgilerdir. Arslan, kedi gibi insana boyun eğer. Fil kocaman cüssesi ile 
insanın istediğini yapar. Atların, geyiklerin gösterdiği hünerlerin hepsi de insandan hayvana geçmiş hünerlerdir. 

• Azgın serkeş at, rahvan yürümeye başlar. Ayı oyun oynar, keçi selâm verir. 

• İnsanlardan köpeğe bir heves, bir arzu geçer de köpek ya av avlar, yâhut 
çoban olur koyun güder, ya da bekçilik eder. Av bekler. 

1425 • "Ashab-ı kehf 'in köpeğine onlardan öyle bir huy geçti ki, sonunda 
yürüdü gitti, Allah'ı arar oldu. 

• İnsanın gönlünde zaman zaman bir başka çeşit huy baş gösterir. İnsan bazen 
şeytan olur, bazen de melek. Bazen de tuzak kesilir, canavarlaşır. 

375 

• Mânâ arslanlarının, (velîlerin) çok iyi bildikleri o hakikatler ormanından 
gönüller tuzağına giden gizli bir yol vardır. Gönüller bu gizli yoldan mânevi zevkler 
alırlar, gelişirler. 432 

432 Hakikatler ormanından maksat; mânâ âlemi, öteler, ilâhî makamlardır ki, Allah arslanı olan her nebi ve velî oranın 
sırlarına vâkıftır. Yine oradan her gönüle gizli bir ilhâm yolu vardır ki, gönül, istidâdına göre o yol vasıtasıyla feyz ve ilhâma 
mazhar olur. 

• Ey köpekten de aşağı olan kişi! Durumundan ümitsizliğe kapılma, hakikatler 
ormanında sen de mânevi zevkler almak istiyorsan, gönül yoluna gir de âriflerin can 
mercanından yâni onların irfân incilerinden bir miktarını çal. 

• Mâdemki hayırsızsın, bâri o değerli inciyi çal, taşıyacaksan bâri öyle 
mübârek bir yükü taşı. 



Efendisinin Lokman'ın zekâsını anlamaya çalışması 

• Lokman tertemiz, gece gündüz işinde kusur etmez, çevik ve çok çalışkan bir 
köle değil mi idi? 433 

433 Lokman hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bir rivâyete göre Lokman; Eyyüp peygamberin kız kardeşinin, yahut 
teyzesinin oğlu idi. Habeşî siyah bir köle olduğundan bahsederler. Yüzü çok çirkin, fakat üstün bir zekâya mâlik olan "Aesipos" 
(Ezop) ile karıştıranlar da vardır. Kur'ârı-ı Kerîm'in 31. sûresinin adı da Lokman'dır. Kur'ân'da geçen Lokman'a Allah'a 
şükretmesi için "hikmet" verildiğinden, bazı tefsirciler onu peygamber saymışlardır. 

• Efendisi onu iş başarmada oğullarından üstün tuttuğu için, eti önemli işleri 
ona gördürürdü. 

• Lokman, görünüşte bir köle oğlu köle idi. Ama aslında o, nefsinin is- 
teklerinden kurtulmuş, hür bir efendi idi. 

1465 • Bir pâdişâh söz arasında şeyhin birine; "Dile benden ne dilersen; yâni 
benden ne istiyorsan söyle, onu yerine getireyim, seni sevindireyim." dedi. 

• Şeyh; "Ey pâdişâh!" dedi. "Bana böyle bir laf söylediğin için utanmıyor 
musun? Sen bana bağışta bulunacak güçte değilsin. Biraz daha yüksel, biraz daha 
güçlen, ondan sonra iyilik yapmaya kalk. 

376 

• Benim iki kölem vardır. Onların ikisi de hor, hakir kişilerdir. Ama onların 
her ikisi de sana emir vermektedirler. Sen pâdişâhsın, fakat o iki kölenin kölesi 
olmuşsun, haberin yok. 



• Pâdişâh; "O iki köle kimlerdir? Kölelerin bana emir vermeleri benim için 
şerefsizliktir, aşağılıklıktır." diye sordu. 

• Şeyh de; "O iki köleden birinin adı öfke (hiddet), öbürünün adı şehvettir." 
diye cevap verdi. 

• Hiddetini, şehvetini yenerek dünya pâdişahlığından ferâgat eden, vazgeçen 
dervişi sen gerçek pâdişâh bil ki, onun nûru ay ve güneş olmaksızın da parlar durur. 

1470 • Kendisi mânevi bir hazîne olan zâtın hazînesi vardır. Hakikatte varlık, 
maddî varlığa düşman olan kimsenindir. 

• Lokman'ın efendisi, görünüşte onun efendisi idi. Ama gerçekte köle olan o 
idi. Lokman da köle olduğu hâlde onun efendisi bulunuyordu. 

• Bu ters görünen dünyada bu çeşit adamlar pek çoktur. Böyle kişilerin 
gözlerinde inci, saman çöpünden de bayağıdır. 

• Çöle kurtuluş yeri adı verilmiştir. Ad, san, varlık, devlet, şeref halkın aklına 
tuzak kesilmiştir. 434 

434 Dünyada tersine olan şeyler pek çoktur. Meselâ ıssız, susuz, ağaçsız sığınacak bir kulübe bile bulunmayan kum 
deryâsma, çöle; "tehlikeli yer" denmesi gerekirken "mefâze" (=kurtuluş yeri) denmiştir. Yılan sokan bir kimseye "selîm" yâni 
selâmete ermiş adı verilmiştir. Korkak bir kişiye kahraman; köseye "sakallı adam" adı verilir. Bunlara eski edebiyatta zıttı ile 
isim vermek mânâsına gelen "tesmiye bi'nnakz" derler. Bir bakışa göre de bu adlandırmalarda derin mecâzî mânâlar gizlidir. 
Zaman olur ki öldürücü çöl bir kurtuluş yeri olur. Çirkinliklerle, kötülüklerle, haksızlıklarla dolu olan bu imtihân yerinden, bu 
dünyadan ebedî hayata geçiş, Allah'a kavuşuş, büyük bir nimet değil midir? Niçin ölüm gecesine "Şeb-i Arûs" denmiştir? 

• Bazı meslek sahibi insanları elbisesi tanıtır, o elbise ile görenler; "Bu 
şunlardandır." derler. 

1475 • Bazı insanların adını da, yalandan zâhid görünüşü zâhidliğe 
çıkarmıştır. Zâhidliği aydınlatmak için nûr gerekir. 

• Taklitten, aldanıştan arınmış bir nûr gerek ki, insanı iş işlemeden, söz 
söylemeden tanısın, bilsin. 

• Kalp gözü açık olan ârif, akıl yolu ile insanın gönlüne yol bulur. O insanda 
ne varsa, ne hâlde ise onu görür. Yoksa onun bunun anlatışı ile o kişiyi bilmez. 

377 

• Gâibleri, gizli şeyleri iyiden iyiye bilen Allah'ın hâss kulları, can âleminde 
gönüllerin câsuslarıdır. 435 

435 Bir hadis-i şerifte; "Müminin zekâsından, ferâsetinden sakının, çünkü o Allah'ın nûru ile bakar ve görür." 
buymlmuştur. Başka bir hadiste de; "Hakîkaten Allah'ın öyle kulları vardır ki, insanları yüzlerinden, alâmetlerinden tanırlar." 
diye haber verilmiştir. 

"Sen nasıl adamsın ister söyle ister söyleme, Âdemin mâhiyetin enzâra sîmâ söylüyor." 

Tâhirü'l -Mevlevi hazretlerinin bu beytini şöyle anlarız; "Sen nasıl bir insan olduğunu ister söyle ister söyleme, senin 
sîmân yâni yüzün, hareketlerin, davranışların senin ne biçim adam olduğunu herkese açıkça söylemektedir." Evet, iman ve irfân 
sahiplerinin arasında öyleleri vardır ki; bir kimsenin yüzüne bakınca, onun nasıl bir adam olduğunu anlayıverir. Onun için 
eskiden; "Bilginlerin yanında dilini, şeyhlerin yanında gönlünü korumalıdır." demişlerdir. Yâni âlimlerin yanında pek konuşma; 
foyan meydana çıkmasını şeyhlerin yanında da gönlünden lüzumsuz şeyler geçirme, şeyh efendi gönül câsusudur, senin neler 
düşündüğünü anlar. 

• Allah'ın hass kulu, bakışının etkisi ile herhangibir kimsenin gönlünün içine 
bir hayâl gibi girer. O kimsenin hakîkî hâlinin sırrı, onun gözü önüne apaçık serilir. 

1480 • Serçenin küçük bedeninde, ne kuvvet ne de kudret vardır ki, doğan 
kuşunun aklından gizli kalsın? 

• Allah'ın sırlarını bilenlere, anlayanlara karşı mahlûkâtın (=yaratıkların) sırrı 
ne olabilir? 

• Göklerde yürüyüp giden kişi için, yer yüzünde yürümenin ne zorluğu vardır? 

• Dâvud peygamberin elinde demir, mum hâline gelirse, ey insafsız kişi, aynı 
elde mum ne hâle gelir? 

• Lokman köle şeklinde bir efendi idi. Kölelik görünüşte ona bir örtü idi. 
1485 • Meselâ bir efendi, tanımadığı bir yere giderken, kölesine kendi 

elbisesini giydirir. 

• Kendisi de kölenin elbisesini giyer ve giderken köleyi öne geçirir. Kendisi 
arkasında yürür. 

• Kimse bilip tanımasın diye, kölesinin arkasında köle gibi yürüyerek onu 

izler. 



• Kölesine der ki: "Sen git, baş köşeye otur, ben de değersiz bir köle gibi 
senin ayakkaplarını alayım. 

378 

• Sen bana sert davran, bana söv, bana hiç saygı gösterme. 

1490 • Şimdi senin hizmetin, bana hizmet etmeyi bırakmandan ibârettir. 
Böylece ben, beni tanımayanlar arasında hile tohumu saçacağım ve bu yüzden bazı 
şeyler öğreneceğim." 

• Herkes kendilerini köle sansınlar diye, efendiler böylece köle kılığına 
girmişlerdir. 

•Zaten onların gözleri efendilikten, yâni şöhretten, zenginlikten, kudretten 
düşmüştür. Şimdi onlar "ubûdiyet" (=kulluk, kölelik) işleri görmeye 
hazırlanmışlardır. 

• Nefsin isteklerine uyan hevâ ve heves kulları ise, onların aksine, kendilerini 
akıl sahibi, can sahibi göstermişlerdir. 

• Bir mânâ efendisinde tevâzu görülebilir. Bir mânâ adamı kendini düşkün 
gösterir. Fakat duygularına esir olmuş bir köleden, kölelikten başka bir şey meydana 
gelmez. 

1495 • Şunu iyi bil ki; o mânâ âleminden bu sûret âlemine böyle tersine ak- 
seden çok şeyler vardır. 

• Lokman'ın efendisi bu gizli hâli anlamıştı. Yâni köle görünen Lokman'ın 
hakikatte bir efendi olduğunu hissetmişti. Çünkü onda bir belirti görmüştü. 

• O Lokman'ı daha önce âzâd ederdi ama, bu işi tamamıyla Lokman'a 
bırakıyor, onun hoşnudluğunu diliyordu. 

• Çünkü Lokman, bu sırrın gizli kalmasını istiyordu. O arslan, o yiğit bunu 
kimsenin bilmemesini dilemekte idi. 

• Sırrını kötülerden gizlemen şaşılacak bir şey değildir. Şaşılacak şey, sırrını 
kendinden de saklaman, kendi nefsinden de gizlemendir. Çünkü bu sır, Allah ile kul 
arasında kalmalıdır. Bu sırrı nefsin bilmemesi gerekir. 

• İşini, yaptığın iyi işleri, amelleri kendi gözünden bile sakla ki, amelin iyi ve 
kötünün görmesinden selâmette kalsın. 436 

436 Amelini gözünden saklamak: "Ben şöyle ibâdet ederim, nefsimle böyle mücâhedede bulunurum." diye yaptıklarını 
önemli görmemektir. Velîlerden biri, Ebu Yâkub hazretleri: "Amelde öyle ihlâs bulunmalı, o kadar gizli tutmalı ki, onu yazacak 
melek bile bilmemeli, o iyi ameli bozmak için şeytan bile farkına varmamalıdır." diye buyurmuştur. 



379 

• Sevap kazanmak ve cezadan kurtulmak arzusu olmaksızın, kendini Allah'ın 
rızâsını elde etme tuzağına teslim et de, ondan sonra kendin olmaksızın kendinden, 
kendi hakikatinden bir şey al. 437 

437 Yaptığın ibâdete karşılık sevap kazanmak ve cezâdan kurtulmak için değil de, sadece ve sadece Allah'ın emrini 
yerine getirmek kastı ile hareket et. Kul böyle yapacak olursa, kendini Allah rızâsına terk etmiş ve benliğinden kurtulmuş olur. 
Böyle olunca da, benlik olmaksızın kendi varlığının hakikatinden, yâni sana varlık vermiş olan Allah'tan feyz almış olursun. 

•Bedenine saplanmış bir oku çekip çıkarmak için yaralı bir adama afyon 

verirler. 

• Ölüm vaktinde de hastaya ağrı, sızı verirler. O onlarla meşgul iken canını 

alırlar. 

1505 • Demek ki; gönlünü herhangi bir düşünceye verince, gizlice senden bir 
şeyler alırlar, götürürler. Aziz ömrünü tüketirler. 438 

438 Her insanın gönlünde bir çok arzular, istekler kaynaşır durur. Meselâ bir tâcir ticaret edeyim, para kazanayım, 
binâ yaptırayım düşüncesine kapılır. Bir profesör, ordinaryüs profesör olmak için gayret sarfeder. Arzular sonsuzdur, istediğini 
elde eder. Daha iyisini, daha mükemmelini elde etmek ister. Herkes yükselmek için mevki, şöhret sahibi olmak ister. Böylece 
herkes bir düşünceye dalar gider. Fakat farkında olmadan kıymetli ömrünün günleri geçer gider. Şeyh Sâdi hazretlerinin şu 
beyti Hz. Mevlâna'nm yukarıdaki beytini açıklamaktadır: "Bu dünyada değerli ömrüm, yazın ne yiyeceğim, kışın ne giyeceğini 
düşüncesi ile geldi geçti." 

• Ey işinin üstüne çok düşen kişi! Her ne elde edersen et, o sırada bir hırsız, 
ummadığın ve emin olmadığın yönden gelir, elde ettiğin şeyi alır , götürür. 



• Öyle ise sen en iyi olan bir işle oyalan da, senden en bayağı, en değersiz şeyi 
alıp götürsün. 

• Bir tâcirin yükü suya düşecek olursa, tâcir elini en değerli kumaşa uzatır. En 
kıymetli metâ'ını kurtarmaya çalışır. 

• Mâdemki senin de bir şeyin suda yok olup gidecek, en iyisini kurtar da 
değersizini bırak gitsin. 

1510 • Her yemek vaktinde Lokman' ın efendisine yemek getirdikleri zaman, 
o, Lokman'a adam yollar, onu çağırtırdı. 

• Önce o yemeğe Lokman el uzatır ve bir lokma alırdı, efendisi onun artığını 
yerdi. 439 

439 Bir hadis-i şerifte; "Müminin artığı mümine şifâdır." diye buyrulmuştur. 

380 

• Efendisi onun artığını yer, bundan zevk alırdı. Onun yemediği yemeği ise 
yemez, dökerdi. 

• Lokman'ın efendisi Lokman'sız bir şey yiyecek olursa, gönülsüz ve iştahsız 
yerdi. Bu da sonsuz bir bağlılık belirtisi idi. 

• Bir gün efendiye armağan olarak kavun getirmişlerdi. Kölelerden birine "Git 
oğlum, Lokman'ı çağır." dedi. 

1515 • Lokman gelince kavundan bir dilim kesti, ona verdi. Lokman o dilimi 
bal gibi, şeker gibi yedi. 

• Öyle hoşlanarak, öyle zevkle yedi ki; efendisi ona ikinci dilimi de verdi. 
Böylece dilimler on yediyi buldu. 

• Bir tek dilim kalınca "Bunu da ben yiyeyim de ne kadar tatlı kavun 
olduğunu anlayayım, göreyim." dedi. 

• Lokman öyle hoşlanarak öyle zevkle yemişti ki, onu görenlerin de iştahları 
kabarıyor, karınları acıkıyordu. 

• Efendisi o dilimi yer yemez, kavunun acılığından ağzını bir ateş kapladı. 
Dili uçukladı, boğazı yandı. 

1520 • Acılığından kendinden geçti. Ondan sonra Lokman'a; "Ey benim ca- 
nım! Ey benim cihanım!" dedi. 

• "Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin? Böyle bir kahrı nasıl oldu da 
lütuf saydın? 

• Bu ne sabırdır? Ne yüzden bu acılara katlandın? Buna sabrettin? Yoksa sen 
tatlı canına düşman mısın? 

• Neden bir şey söylemedin? Neden; "Beni mazur görün, şimdi yiyemem.' 
demedin?" 

• Lokman dedi ki: "Ben senin nimetler bağışlayan elinden o kadar tatlı 
yemekler yedim ki, onlara karşı utancımdan iki kat olmuşumdur. 

• Elinle sunduğun bir şeye, 'Bu acıdır, yenilemez.' demeye utandım. 

• Çünkü bedenimin bütün cüzleri senin nimetlerinle yetişti, gelişti. Benim 
varlığım senin nimetlerinin yemine ve tuzağına tutulmuştur. 

• Senden gelen bir acıdan feryâd edersem, yüzlerce defa toprak başıma 
saçılsın. 

• Şükürler bağışlayan elinin tadı bu kavunda nasıl acılık bırakır? Sevgiden 
acılar tatlılaşır, sevgi yüzünden bakırlar altın olur. 

1530 • Sevgi ile tortular durulur, arınır. Sevgiden dertler şifâ bulur; sağlığa 
kavuşur. 



381 

• Sevgiden ölü dirilir, sevgi yüzünden pâdişâh kul olur. 



• Sevgiden hapishâne, zindân gül bahçesi olur. Sevgi yüzünden karanlık evler 
aydınlanır, nûrlanır. 

• Sevgi yüzünden dikenler sûzan olur. Sevgi olmayınca mum demir gibi 
katılaşır. 

• Sevgi yüzünden nâr nûr olur. Sevgiden dev hûri kesilir. 

• Sevgiden kederler, üzüntüler neşe olur, sevinç olur. Sevgi yüzünden yol 
azdıran "gul" yol gösterici olur, hidâyete yol açar. 

• Sevgi yüzünden hastalık, sıhhat ve âfiyete çevrilir. Sevgiden kahr rahmet 

olur. 



Sevgi ancak ariflere verilmiştir. 

• Sevgi ancak âriflere mahsustur. İrfân sonucudur. 440 Saçma sapan şeylere 
kapılan nasıl olur da sevgi tahtına oturur? 

440 Arifler demişlerdir ki: "Allah bir câhili velî, yâni kendine dost yapmak isterse, onu câhil olarak kabul etmez. Ona 
bir şeyler öğretir, ona ledün ilmini verir." Hz. Lokman'ın efendisine karşı çok sevgisi vardı. Ondan ötürü onun elinden aldığı ka- 
vun kendisine tatlı gelmiş, o zehir gibi acı olan dilimleri zevkle yemişti. Aşkta öyle bir güç vardır ki, ona karşı akıllar hayran 
olur. Hz. Mevlâna yine bir Mesnevi beytinde şöyle buyurur: "Âşıklık mecâz da olsa, hakîkî de olsa sonunda bize Allah'a 
yönelmek için kılavuzluk eder. (Mesnevi, c. I, s. 111.) Mecâzî aşka hakikat köprüsü derler. Hakikat tarafına ancak o köprüden 
geçilir. Niçin?.. Şunun içindir ki; Hakk yoluna düşen bir kişiye ayak bağı olacak bir ilişki bulunmaması gerekir. Gönlünde her 
hangi bir şahsa sevgisi olmayan kişi, her gördüğüne bağlanabilir. Bu sûretle onun dünyaya olan bağlılığı arttıkça artar. Fakat 
candan gönülden birini seven kişi, sevdiğine bağlanmakla, diğer bağlardan kurtulur. Çeşitli bağlantıları bire indirmiş olur. 
Elbette bir bağdan kurtulmak, bir çok bağdan kurtulmaktan kolaydır. Böyle bir bağı olan kişinin de o tek bağı, kâmil bir mürşit 
eliyle kolayca çözülür. Fakat şurasını unutmamalı ki; mecâzi olan ve sahibini tek bağlı haline getiren bu aşk, nefsânî ve şehvânî 
olmamalıdır. Çok güzel yapılmış bir insan resmini seyreden bir kimsenin, ona karşı şehvet değil, hayranlık duyduğu gibi, canlı 
bir güzele bağlanmış olan da, onda, sevdiğinde Allah'ın yaratma gücünü, sanatım görüp; "Allah'ım, sen ne güzel yaratıyorsun!" 
diye Hakk'a hayranlık duymalıdır. Hatırına şehvânî duygular gelmemelidir. Gelecek olursa, o aşka mecâzî aşk değil, hayvânî 
aşk denir. Böyle bağlılık hakikate köprü olamaz. O köprüden Hakk tarafına geçilemez. 

• Cansız bilgi nasıl bu aşkı doğurabilir? Noksan bilgi de aşk doğurur ama bu 
aşk cansız şeyleredir. 

• Noksan bilgili, bir cansızda istediği bir renk görürse, bir ıslıktan sevgilinin 
sesini duymuşa döner. 



382 

1535» Noksan bilgi bir şeyi bir şeyden ayırt edemez. Hasılı o, şimşeği güneş 

441 

sanır 

441 Noksan bilgi sahibi, okur yazar olmayan cahil kişi değildir, irfan sahibi olmayan kişidir. Böyle bir kimse altının 
sarı, gümüşün beyaz olduğunu görür. O renkleri, onların kendiliğinden vehm eder. O renkleri onlara vereni düşünmez. Mesela 
gece güneş olmadığı için, aydınlık olmadığı için renkler de yoktur. Bir güzelin yüzündeki güzelliği, endamındaki tenâsübü yine 
onun kendiliğinden zann eder. Ve ona tutulur. Onu sever. Eğer o kimse ârif bir kişi olsaydı, o renklerin ve o güzelliklerin azîz 
ve cemîl gibi ilahî isimlerin parıltısı olduğunu, yoksa o sevdiklerinde hiç bir meziyet bulunmadığım anlardı. Muvakkat bir 
zaman için Allah'ın verdiği parıltıları görmeyen ve fani varlığa kapılan kişi, neyi sevdiğini bilmemektedir. Neyzen Tevfik mer- 
hum bu hakikati hissetmiş de; "Değil binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca varlıklar; Senin hep gölgeni sevmiş, özünden bî-haber 
gitmiş." demektedir. 

• Peygamberimiz bir hadislerinde; "Noksan olan mel'undur." diye buyurdu. 
Bu noksan " akıl noksanlığı" diye yorumlandı. 

• Çünkü uzuvlardan biri noksan olana Allah acır. Allah'ın acıdığı bir kişiye de 
lanet edilemez. Öyle kişi manen yaralanamaz. 442 

442 "Noksan olan mel'undur." hadîsi ârifler tarafından akıl ve şuur noksanlığı olarak yorumlanmıştır. Oradaki noksan; 
beden noksanlığı değildir. Şöyle bir hadîsten de bahsedilmektedir: "Gözün görmez olması, günahların mağfireti, affedilmesidir. 
Kulağın işitmez olması da, mağfirettir. Bedenden bir uzvun eksilmesi de mağfirettir." Azasından birinin noksan olmasından 
ötürü mükafat olarak ilahî rahmet ve mağfirete mazhar olan kimse lanete layık olur mu? 

• En kötü hastalık, aklı iyi kullanamamak; sağduyu noksanlığıdır. Laneti 
gerektiren ve sahibini Allah'tan uzaklaştıran asıl hastalık da odur. 443 

443 Buradaki sağduyu noksanlığı, delilik anlamına gelmez. Aklım kaybeden deli, zaten yaptığı günahlardan sorumlu 
değildir. O mazurdur. Buradaki akılsızlık, aklı olduğu halde aklını kullanamamak, sağduyu, irfan noksanlığıdır. Firavun kendi 
aczini görmedi de "Ben sizin rabbinizim." dedi. Eğer Firavun sağduyu sahibi olsaydı, bu sözü söylemezdi. Firavun meşrepli 
bazı budalalar da, küçük dağları ben yarattım iddiasına kalkarlar mı idi? 

• Çünkü akılları tamamlamak, yani aklı yerinde kullanmak, sağduyuya 
dönmek mümkündür. Fakat bedende bir eksiklik varsa, onu tamamlamaya imkan 
yoktur. 



1540 • Allah'tan uzaklaşmış olan her kâfirin kâfirliği, hep akıl azlığından 
meydana gelir. 

• Bedendeki eksiklikte bir kişilik bile vardır. Çünkü Kur'an'da; "Kör kişiye 
vebal yok." 444 diye buyrulmuştur. 

444 Fetih Sûresi 17. ayet. 



383 

• Şimşek çok vefasızdır. Çakar, söner. Sen gönül aynasını kirlerden te- 
mizlemediğin için, fanî olanla yani sönüp gidenle bakî olanı, ölümsüzü ayırt 
edemiyorsun. 445 

445 Şimşek çakıp söndüğü gibi, güzellerin güzelliği de çabucak geçer gider, ikisinin de vefası ve devamı yoktur. Ey 
kalbinde basiret bulunmayan irfansız kişi, sen o güzele güzellik veren, güzeller güzeli olan Allah'ı bırakıyorsun da, muvakkaten 
onun parıltısı düşmüş birini seviyorsun. Gelip geçici güzelliğe tutuluyorsun. 

• Şimşek çakıyor, adeta gülüyor. Kime gülüyor? Söyle!.. Şimşeğin anî, çok 
kısa olan aydınlığına gönül veren budalanın aptallığına gülüyor. 

• Gökyüzü nûrları, yani yıldızlardan gelen nûrlar, izleri kesilmiş yani zayıf ve 
nakıstır. Fakat o, doğuda da batıda da olmayan ilahî nûr gibi nasıl olur? O sonsuz 
ilahî nûr kimindir? 446 

446 Bu beyitte Mevlâna Nur Sûresi'nin 35. ayetine işaret ediyor. Bu nûr ayetine dair bilginler çok sözler 
söylemişlerdir. Bilhassa Fahreddin-i Razî demiştir ki: "Cenab-ı Hakk mümin göğsünü duvardaki mişkate, kalbini mişkatteki 
cam kandile, imanım yanmış çırağa, çırağı parlak yıldıza, kelime-i ihlası mübarek zeytin ağacına benzetmiştir. O kelime 
müminin dili ile söylenince âlemi aydınlatacak dereceye gelir. Lisanen ikrar, kalben tasdik edilence de 'nûrun ala nûr' olur." 
Yine Fahreddin-i Razi hazretleri buyurmuştur ki: "Allah imanı kandile benzetmiştir. Çünkü bir evde kandil yanarsa hırsız o evin 
çevresinde dolaşamaz. Onun gibi imanın aydınlatmış olduğu kalbe şeytan giremez. Yanan bir kandil evin içini aydınlattığı gibi, 
ziyası pencerelerden dışarı vurur. Böylece iman nûru da kalbi aydınlatır ve duygular vasıtasıyla bütün uzuvlara akseder. 
Onlarda da nûrlanma olur." 

• Şimşeğin huyu, bil ki, bir an için gözleri kamaştırmaktır. Bakî nûr ise ebedî 
olarak gönülleri, gözleri aydınlatmaya yardımcı olur. 447 

447 Bu beyitte Bakara Sûresi'nde münafıkların halini anlatan 17-20. ayetlere işaret edilmektedir. 

• Deniz köpüğü üzerine at sürmek, şimşek ışığı ile mektup okumak, 448 

448 Denizin köpüğü ve şimşeğin ışığı gelip geçicidir. Bu haliyle yani geçici oluşu ile güzellerin güzelliğine benzer. Bu 
sebeple fanî bir güzele meftun olmak, sonu görmemekten başka bir şey değildir. 

• Hırs yüzünden sonu görmemektir. Kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir. 

• Aklın hassası herşeyin sonunu görmektir. Sonu görmeyen akıl nefis sayılır. 

• Nefse alet olan akıl, nefs olmuştur. Müşteri yıldızı Zühal'e mat olursa 
uğursuzlaşır. 

• Sen bu uğursuzluk içinde iken gözünü çevir de tali'ini uğursuz bir hale 
getirene bak. 

384 

• Bu denizin yükselişini, çekilişini gören göze sahip olan, uğursuzluğu deler 
geçer, uğurluluğa erer. 449 

449 Denizin kabarıp karaya doğru ilerlemesine "med", alçalıp geri gitmesine "cezir" denildiği malumdur. Allah'ın da 
"bast" ve "kabz" tecellîyatı vardır ki, birincisi; "hidayet"!, ikincisi; "dalalet"! temsil eder. "Med" uğuru, "cezir" uğursuzluğu 
gösterir. 

• Bu yüzdendir ki Allah, seni bir halden bir hale döndürür durur. Hem de 
halden hale döndürürken, zıttı da zıttı ile ortaya koyar. 

• Sende sola döndürür diye korku belirir, irfan sahibi erler gibi sen de sağ yan 
ehlinin tadını almayı umarsın. 

• Böylece iki kanatlı kuş olursun, çünkü tek kanatlı bir kuş uçmaktan 
tamamıyla âcizdir. 450 

450 İnsan Cenab-ı Hakk'a karşı korku ve ümid (=reca) arasında olmalıdır. Yani Cenab-ı Hakk'ın kahrından ve 
azabından korkmalı ve Allah'ın lutfunu ve merhametini ummalıdır. Bu hal, yani korku ve ümid arasında oluş, onun için mânevi 
iki kanat teşkil eder. O kanatlar vasıtasıyla hidayet göklerinde uçarlar. Bunlardan biri eksik otursa, yani sade korkuya tutulup 
Allah'ın rahmetinden ümidini keserse, yahut Allah'ın kahrından emin olup korkuyu hatırına getirmezse, o kanatların biri 
kırılmış, tek kanatla uçamaz hale gelmiş olur. 

1555 • Allah'ım! Ya beni bırak susayım, söz söylemeyeyim, yahut izin ver de 
hepsini söyleyeyim. 

• Onu da, bunu da, yani benim susmamı da, söylememi de istemiyorsan, yine 
ferman senindir. Zaten senin maksadının ne olduğunu, beni ne yöne iteceğini kim 
bilir? 451 



451 Allah'ın istediğini bilmek, keşfetmek herkes için mümkün değildir. Çünkü bunlar gayb işleridir. Gaybı ancak 
Allah bilir. Fakat bazen vahiy ve ilham suretiyle peygamberlerini ve varisleri olan velîleri haberdar eyler. Nitekim Cin 
Sûresi'nin 26-27. ayetlerinde bu hususa dair işaret vardır. Peygamber efendimizin Suriye'nin, İran'ın, hatta İstanbul'un 
müslümanların eline geçeceğini haber verdiği malumdur. 

• Hz. İbrahim'in canı gibi bir can olmalıdır ki, ateş içinde iken ma'rifet nûru 
ile, can ışığı ile cenneti ve oradaki köşkleri görebilsin. 

• Yine İbrahim'in canı gibi, bir can olmalıdır ki, derece derece aya, güneşe 
kadar yükselsin, halka gibi kapıya takılıp kalmasın. 

• Yine İbrahim Halil gibi yedinci kat göğü aşsın. "Ben batanları sevmem." 
desin de, hepsinden vazgeçsin 452 . 

452 Halil İbrahim hazretlerinin Zühre yıldızını görüp; "Rabbim bu!" dediği, yıldız batınca; "Rabbim, ben batanları 
sevmem." buyurduğu, ay doğunca; "Rabbim bu!" dediği, ay da batınca; "Rabbim, bana doğru yolu göstermese, ben azıtanlardan 
olurum." deyip Allah'a sığındığı, derken güneş doğunca; "Bu daha büyük, Rabb budur." dediği, o da batınca; "Yüzümü gökleri 
ve yerleri yaratana döndürdüm, özü temiz olarak ancak ona yöneldim, ben Allah'a şirk koşanlardan değilim." diyerek Allah'a 
yöneldiği anlatılmaktadır. En'am Sûresi'nin 75-79. ayetlerine işaret var. 

385 

• Bu beden ve madde âlemi olan dünya, her şeyi ters ve yanlış gösterir. 
Eşyayı yanlış görmekten, ancak şehvetten çekinmiş kişiler kurtulmuştur. 



Hocası ile kendini bir gören talebe 

• Ustasına karşı eşitlik iddia eden, onunla kendini bir gören çırak ne kadar 
uğursuzdur. 

• Hem de nasıl bir ustaya karşı, nazarında, açıkta, gizlide bir olan dünya ustası 
ile boy ölçüşür. 

1580 • Öyle bir usta ki; onun gözü Allah nûru ile görür olmuş, bilgisizlik 
perdelerini yakmış. 

• O zavallı çıraksa, delik deşik eski kilimi bir perde yapmaya çalışır, o hikmet 
sahibinin önüne gerer. 

• Fakat o kilimin her deliği bir ağız haline gelir de, ona güler. 

• Usta çırağa der ki: "Ey köpekten de aşağı olan! Sende bana karşı hiç mi vefa 

yok? 

• Haydi sen beni usta yerine koyma, zorlukları çözen bir adam bilme, kendin 
gibi bir talebe say, bir kör gönüllü olarak gör. 

1585 • Senin canına, gönlüne yardımım da mı dokunmadı? Bensiz sana bir 
feyz ulaşmayacağı için mânâ yolunda ilerlemeye imkan yoktur. 

• Şu halde görüyorsun ya, gönlüm senin bahtının tezgahı. Ey yanlış düşünen 
kişi, ne diye bu tezgahı kırar dökersin? 

• 'Ben çekememezlik çakmağını gizlice çakıyorum' diyorsun ama, sen 
gönülden gönüle pencere olduğunu bilmiyor musun? 

• Sonunda gönül, senin fikrini pencereden görür ve andığına şehadet eder. 

• Gönül senin kalbinde olanı görüyor, fakat kereminden ötürü yüzüne 
vurmuyor. Ne söylesen gülüp; "Evet evet." diyor. 

• O senin hilene, düzenine gülmüyor; yaptığın şeye, kötü huyuna gülülyor. 

• Düzenciye karşılık bir düzenci, düzene karşılık bir düzen verilir. Kaseyi vur, 
kır; testiden iç; senin cezan işte budur. 

386 

• O senden râzı olur da gülerse, bil ki; yüzbinlerce gül açılmış, feyzier, 
rahmetler saçılmıştır. 

• Onun gönlü senden râzı olur da işe koyulursa, güneş, bil ki; Koç Burcu'na 
girmiştir. 453 

453 Güneşin Koç Burcu'na, "Hamel Burcu"na girmesi, ilkbahar mevsiminin başlangıcıdır. Bir arifin himmeti de, bir 
sâlik için bir çeşit mânevi ilkbahar yerine geçer. Onun gönlünde çeşit çeşit marifet çiçeklerinin açılmasına sebep olur. 



• Güneşin Koç Burcüna gelişinden gündüz de güler, bahar da güler. 
Çiçeklerle yeşillikler onun yüzünden birbirlerine karışırlar. Bir arada koşuşurlar. 

1595 • Yüz binlerce bülbülle kumru, sessiz sedasız kalmış dünyayı sesle dol- 
dururlar. 

• Başına gelen bir beladan ötürü, can yaprağının yüzünü sararmış, kararmış 
görürsün de, padişahlar padişahının öfkesinden haberin olmadığı için, niyazda 
bulunmuyorsun. Tövbe istiğfar etmiyorsun. 454 

454 Rûhlarda bazen bir kasvet, bir sıkıntı ârız olur. Görünürde bir sebep olmadığı halde, insanın içi içine sığmıyacak 
derecede kederlenir, gamlanır. Buna "kabz hali derler. Çoğu zaman işlediğimiz bir günah yüzünden Cenab-ı Hakk'ın öfkesinden 
ileri gelir. Nitekim Hz. Mevlâna bir başka Mesnevi beytinde: "Sen kalbinde gam, keder hissedince istiğfar et ki, o gam Allah'ın 
emri ile gelmiştir, yine onun emri ile gidecektir." Bu sebeple, bir sıkıntıya uğrayınca hemen "estağfirullah el-azîm" diyerek 
istiğfara başlamalı ki, Allah'ın gazabından affına sığınalım. 



Kendisine mektup getiren Hüdhüd'ün küçücük çenesi 
Belkıs'ın gönlünde Hz. Süleyman'a saygı uyandırdı. 

• Belkıs'a yüzlerce rahmet olsun, Allah ona yüz erkeğin aklını vermişti. 

• Bir Hüdhüd kuşu ona Süleyman'dan bir kaç satırlık bir mektup getirdi. 

• Mektubu okudu, içindeki o derin nükteleri anladı. Mektubu getiren elçiyi 
yani Hüdhüd'ü bir kuş olduğu için hor görmedi. 455 

455 Hz. Mevlâna'nın burada anlattığı konu, Nemi Sûresi'nin 29-42. ayetlerinde hikâye edilmektedir. 



387 

• Çünkü Hüdhüd'ün bedenini Hüdhüd, canını zümrüd-i anka, duygusunu 
köpük, gönlünü ise derya gördü. 

• Akıl, bu iki renkli tılsımlar, yani suret ile mânâ yüzünden, duygu ile Hz. 
Muhammed'in Ebû Cehil'le savaştığı gibi savaşır durur. 456 

• Kâfirler (Hz. Muhammed'i) Ahmed'i insan olarak gördüler, çünkü onun bir 
işaretle ayı ikiye böldüğünü göremediler. 

• Ey Hakk âşıkı! Sen duygu gözüne toprak serp, duygu gözü aklın da, dînin 
de düşmanıdır. 

• Allah duygu gözüne "Kör" dedi, "Puta tapan" dedi, "Bizim zıttımızdır" dedi. 

• Çünkü o köpüğü gördü, denizi görmedi; içinde bulunduğu zamanı gördü de, 
yarını göremedi. 

• İçinde bulunduğu zamanın da, yarının da sahibi olan gözünün önünde durur 
da, o hazîneden ancak bir pul gördü. 

• Hakikat güneşinden haber getiren bir zerreye şu gökyüzündeki güneş köle 

olur. 

• Vahdet denizinin elçisi olan bir damlaya da, yedi deniz esir olur. 

• Bir avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşince, gökler o bir avuç toprağın 
önünde yerlere baş kor. 

• Hz. Adem'in toprağı Hakk'ın yüzünden çevikleşti de, Hakk'ın melekleri 
toprağa karşı baş koydular, secdeye kapandılar. 

• Göğün yarılması nedendi? Toprağı açan, toprakla olan ilgiyi kaldıran, 
zorlukları halleden bir göz yüzünden idi. 457 

457 İnşikak Sûresi'nin 1. ayetine işaret var. Topraktan yaratılmış bir varlığın geçmesi için gökler yarıldı. 
Peygamberlerden İdris ve isa (a. s.) topraktan yaratıldıkları halde, göklere yükselmişler, gökleri geçmişlerdi. Keza bizim aziz ve 
eşsiz Peygamberimiz de miraç gecesinde gökleri yarmış, geçmiş; Cebrail(a.s.)'ı bile gerilerde bırakmışlardı. 

• Toprak ağırlığı yüzünden suyun dibine çöker, sen bir de Hz. Muhammed'in 
topraktan yaratılmış olan mübarek bedenini gör ki, tezce yükselip yüce arşı geçti. 
İnsanda ikilik vardır. Bir nefs; bir de ruh ve vicdan vardır. Akıl rûhu, nefs de duy- 



guyu temsil etmektedir. Bu ikisi daima içimizde savaşmaktadırlar. Mevlâna bunları 
iki tılsım diye tavsif etti. 



388 

• Bu miraç, bu yükseliş Hz. Muhammed'in balçıktan yaratılmış olan mübarek 
bedenindeki suyun letafetinden, duruluğundan değildi. Bağışlayan, eşsiz, örneksiz 
yaratıcının, Allah'ın lutfu ihsanı idi. 458 

458 Miracı inkar edemeyen bazı müslüman filozofları, onun oluşuna bir sebep ve imkan göstermek için kendi 
akıllarınca yorumlar yapmışlardır. Onlara göre: "Bedenin gökyüzüne yükselmesi, rûhun ve akim son derece latif ve hafif 
oluşundandır ki, kesif bedeni yücelere yükselmiştir. Yoksa herşey kendi merkezine doğru hareket eder. Beden de topraktan 
yaratıldığı için tabîî toprağa yönelir de, göklere doğru yükselemez! içerisine hava doldurulmuş bir cisim, suyun dibinden suyun 
yüzüne çıktığı gibi, güçlü kuvvetli rûhu taşıyan bir beden de göklere yükselir." Tanınmış bir şairimiz de yazdığı bir Bektaşî 
nefesinde: 

"Miracı anlatma eşek değilim, 
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam." 

demiştir. Bu sözler imanı zayıf olanların hoşuna gider ama, gerçek müslümanı üzer. Kimsenin inancına, imanına 
karışmamak gerekir. Medenî insan herkesin inancına saygı gösterir. Büyük filozof Spinoza'nm dediği gibi: "İdrak edemeyenin 
susması gerekir." 

• Eğer Allah dilerse havayı da aşağılatır, ateşi de; dilerse dikeni gülden üstün 

kılar. 

• Allah hakimdir, buyruk sahibidir. Dilediğini işler; derdin kendisinden deva 

yaratır. 

1620» Allah dilerse havayı ve ateşi aşağılatır, alçaltır; onları bulanık, türlü 
türlü ağır bir hale sokar. 

• Yeri ve suyu yüceltirse, onlar gökyüzü yükünü ayakları ile aşarlar. 

• Şimdi "Allah dilediğini aziz eyler" 459 ayetinin anlamı iyice anlaşıldı. Demek 
ki, Cenab-ı Hakk dilerse topraktan yaratılan varlığa "Kanatlarını aç, yüksel." diye 
buyurur. 

459 Al-i İmran Sûresi 26. ayet. 

• Ateşten yaratılana da; "Yürü, git, iblis ol, yedi kat yerin altında şeytanlık et." 

der. 

• "Ey topraktan yaratılan Adem!" der; "Yürü, Süha Yıldızı'nın üstüne çık. Ey 
ateşten yaratılan iblis! Sen de yerin dibine gir. 

1625 • Ben dört tabiatta da değilim, 'illet-i üla(=ilk sebep)'da da değilim. Da- 
ima işler başarmada, düzüp koşmadayım. Ben ölümsüzüm. 460 

460 Eski Yunan filozoflarının eserlerini okuyan İslam âlimleri, Yunan filozoflarının fikirlerini, görüşlerini İslamiyete 
uydurmaya çalıştılar. Bu âlimlere "hikmeti sever" manasına gelen "hakim" derler. Bu kelimenin çoğulu "hükema" olduğu için, 
Yunan felsefesi etkisinde kalan islam bilginlerine "hükema" adı verildi. Bunların görüşleri eski Yunan felsefesinin islamîleşmiş 
görüşleridir. Mevlâna bunların inançlarım reddetmektedir. Bu hükemanın inançlarına göre her şeyin bir illeti, yani sebebi vardır. 
Yaratılışın ilk sebebine "illet-i ula" (=ilk sebep) denmiştir. İllet-i ula, yaratıcı kudretin faaliyeti demek olan "akl-ı külf'dür. 
"Akl-ı külf'ün aktif kabiliyeti ikinci aklı meydana getirmiştir. Pasif kabiliyetinden de dokuzuncu göğün nefsi, cürmü, yani 
maddesi doğmuştur. Bu aklın aktifliğinden sekizinci gök, böyle böyle sonunda onuncu akıl ve dünya meydana gelmiştir. 
Göklerin dönüşünden dört basit unsur (yaşlık, kuruluk, soğukluk, sıcaklık) meydana gelmiştir; "Su, toprak, hava, ateş" 
doğmuştur. Dört unsurla; dokuz gök, cansızlar, nebatlar ve canlılar meydana gelmiştir. 

Mevlâna bu inanışın manasız ve boş olduğunu, gerçek olmadığını, Cenab-ı Hakk'ın dilinden söyleyerek; "Ben dört 
tabiatten değilim, illet-i ula (=ilk sebep) da değilim. Daima işler başarmada, düzüp koşmadayım. Ben ölümsüzüm." diye 
buyuruyor. 



389 

• İsimde sebep yoktur. Doğrudur, gerçektir. Ey yanlış düşünen kişi, takdirim 
sebebe bağlı değildir. 

• Bazı vakit adetimi değiştiririm. Bazı vakit bu şüphe yolunu zamanında göz 
önünden kaldırırım. 461 

"'Feth Sûresi'nin 23. ayetinde; "Allah adetlerinde değişiklik bulamazsın." buyurulmaktadır ki, bizim tabiat kanunları 
dediğimiz Allah'ın şaşmaz kanunlarına işaret var. Soğuk üşütür, ateş yakar, su boğar, mevsimler şaşmadan hükmünü icra eder. 
Fakat peygamberlerin mucizeleri ile, velîlerin kerametleri ile bazı hadiseler Allah'ın takdiri ile değişir. Ateş İbrahim (a.s.)'ı 
yakmıyor. Su Hz. Mûsâ'yı boğmuyor. 

• Denize; 'Haydi!' derim. Ateşlerle dol.' Ateşe de; Yürü' derim, 'Gül bahçesi 

ol' 

• Dağa; Yün gibi hafif ol.' derim. Gökyüzüne de; 'Göz önüne dökül.' derim. 

• Güneş'e; 'Ey güneş, aya yaklaş.' derim, sonra ikisini de iki kara buluta 
döndürürüm. 



• Biz güneş kaynağını kuruturuz. Kan çeşmesini hünerle miske döndürürüz. 

• Güneşle ay iki kara öküzdür. Allah onların boyunlarını boyunduruğa vurur." 



Bir filozofun; "Suyu kaynağından keserse.." ayetini 

inkar etmesi 

• Kur' an okuyan biri kitabın yüzünden, yani mushaftan; "Suyu kaynağından 
keserse.." ayetini okuyordu. 462 

462 Bu beyit Mülk Sûresi'nin 30. ayetidir. Şu mealdedir: "Eğer suyunuz derine gider de akmaz olursa, size tatlı suyu 
kim getirir?" 

390 

• Cenab-ı Hakk buyuruyordu ki: "Suyu yerin derinliklerinde gizlerim, 
kaynaklarını kuruturum, orayı çorak yerlere döndürürüm. 

1635 • Benim gibi eşsiz lütuf ve kahr sahibi Allah'tan başka, suyu tekrar kay- 
nağa döndürecek kim vardır?" 

• Basit bir mantıkçı filozof o sırada mektebin yanından geçiyordu. 

• Bu ayeti işitince beğenmedi de; "Biz de" dedi "suyu kazma ile kazar 
çıkarırız. 

• Biz bel ile yarar, kazma ile kazar, suyu yerin altından üstüne çıkarırız." 

• Gece uyudu, rüyasında arslan gibi bir yiğit gördü. O yiğit, filozofa bir tokat 
attı. İki gözünü kör etti. 

1640 • O filozofa dedi ki: "Ey düşüncesiz adam! Eğer sözünde duruyorsan, 
gözünün kaynağından kazma ile bir ışık, bir nûr çıkar." 

• Sabah olmuştu. Sıçradı kalktı. Onun iki gözü de kör olmuştu. Görüş nûru, o 
iki gözden de uzaklaşmıştı. 

• Eğer ağlayıp sızlasaydı, tövbe etseydi, kaybolup giden gözlerinin nûru 
Allah'ın lutfu ile geri gelirdi. 

• Fakat tövbe etmek de elde değildir. Tövbe zevki her sarhoşa meze olamaz. 

• Yaptığı işlerin uğursuzluğu ve inkâının şomluğu, gönüle giden tövbe yolunu 
kapatmıştı. 

1645 • Onun gönlü katılıkta tasşa dönmüştü. Tövbe, oraya ekin ekmek için o 
taşı nasıl yarabilirdi? 463 

463 İnsan günaha girebilir. Günah işlemeyen kimse bulunabilir mi? Elbette kimse günah işlemek istemez. Ama elde 
olmadan nefsin tuzağına düşer de, Hakk'ın arzu etmediği bir günahı, bir suçu işlerse, hemen tövbe ve istiğfar etmelidir. Fakat 
Mevlâna'nm buyurduğu gibi: "Tövbe; isyan sarhoşlarının ağzına meze olamaz ki." Her günahkâra tövbe etme duygusu 
verilmemiştir ki. Nasıl ki bazı varlıklı kişilere, zenginlere şükretme duygusu verilmediği gibi. Bir ârif, insanın ne kadar âciz 
olduğunu anlatmak için; "Gönlümde günah işlemeye istek var / Dildeyse gezer tövbe ile istiğfar." diye yazmıştır. Bir 
hadîslerinde yüce Peygamberimiz; "Sizin dertleriniz, günahlarınız; devanız da tövbe ve istiğfannızdır." diye buyurmuşlardır. 
Fadîl b. lyaz hazretleri; "Günahları terk etmeden af ve mağfiret istemek, yalancıların tövbesidir." dediği gibi, Yahya b. Muaz 
hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenmiş bir günahı tövbeden evvel işlenmiş, bitmiş bir günahtan daha çirkin görürüm." diye 
buyurmuştur. 

391 

• Şuayb Peygamber gibi biri nerede ki, dua etsin de dağı ekin ekilecek hale 
getirsin? 

• Her gönüle secde için izin yok. Çünkü rahmet ücreti her çalışanın nasibi 
değildir. 

• Aklını başına al da; "Tövbe ederim, Allah'ın lütuf ve keremine sığınırım." 
düşüncesine kapılarak nefsin isteklerine uyma, günah işleme. 

• Tövbe için bir parlaklık, yani bir iç yanışı, bir pişmanlık gerek. Tövbeye bir 
şimşek, bir bulut yani ah etmek, nedamet, göz yaşları dökmek şart. 464 



4M Bir hadîs-i şerifte; "Tövbe nedametten, yani pişmanlıktan ibarettir." diye buyrulmuştur. Yaptığı kötü bir işten 
pişman olan kişi; "Keşke yapmasaydım." diye pişmanlık duyar, içinden ah eder. Nefsine karşı küçük düşmüş olur. İçinde bir 
eziklik duyar, içi yanarak gözünden yaşlar döker, işte o yanış, tövbenin şimşeği; ağlayan göz de bulut mesabesindedir. 

• Bir meyvenin yetişmesi için hararet ve su gerekir. Tövbenin kabulü için de 
bulut ve şimşek yani gözyaşı, iç yanışı ister. 

• Gönül şimşeği çakmaz, göz bulutu yağmur yağdırmazsa, öfke ateşi, günah 
ateşi nasıl söner? 

• Kavuşma şimşeğinin yeşilliği, yani ilahî tecellî nurunun parlaklığı gönülde 
nasıl belirir? mânâ kaynakları nasıl coşup akar? 

• Yağmurlar yağmasa gül bahçesi, yeşilliğe nasıl sır söyleyecek? Menekşe 
yaseminle nasıl ahidleşecek? 465 

465 Kur'an-ı Kerîm'de bir çok ayetlerde; "Yerlerde ve göklerde ne varsa hepsi de Allah'ı teşbih etmektedir." diye 
buymluyor. İlim de bu gün bizim cansız sandığımız varlıkların, toprağın, taşların, kayaların, etrafımızda bulundurduğumuz 
eşyanın hepsinin atomlarının bir çekirdek etrafında baş döndürücü hızla döndüklerini haber vermektedir. Çıplak gözle 
göremediğimiz bu hareketleri, maddeleri binlerce defa büyüten mikroskoplarla bilginler gözlemektedir. 

Atomların dönmesi, varlıkların cansız olmadıklarının, canlı bir belgesidir. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri; Futuhat-ı 
Mekkiyye'sinde; "Ben bütün varlıkların, cansız sandığımız kayaların, kumların, suların, toprakların, bitkilerin, hayvanların, 
Allah'ı teşbih ettiklerini duymaktayım." diye yazmıştır. Peygamber efendimiz de bir hadislerinde; "Lüzumsuz yere eşyayı 
rahatsız etmeyiniz. Çünkü eşya tesbihdedir." diye buyurmuştur. Hz. Mevlâna çiçekleri, ağaçları, konuşturur gibi edebî bir sanat 
olan "teşhis" ve "intak" yapmıyor. Onların gizli hareketlerini, konuşmalarını, teşbihlerini gönül kulağı ile duyuyor ve bize 
duyuruyor. 

• Çınar ağacı dua için nasıl el açacak? Selvi havada nasıl baş sallayacak? 

• Çiçekler ilk bahar günlerinde renklerle, kokularla dolu yenlerini nasıl 
sallamaya başlayacaklar? 



392 

1660 • Nasıl olur da lâlenin yanağı kan gibi kızaracak? Nasıl olur da gül, gon- 
ca kesesini açıp içindeki altınları saçacak? 

• Bülbül nereden gelecek de gülü koklayacak? Üveyk kuşu "Ku-ku" 
(=nerede-nerede) diye sevgilisini arayacak? 

• Nasıl olur da leylek canla, gönülle; "Lek-lek" (=Senin, senin) diye gaga 
vuracak. "Lek" ne demektir? Mülk de senin, mal da senin; her şey senin Allah'ım 
diyecek. 

• Nasıl olur da toprak gönlünde gizlediklerini gösterecek? Nasıl olur da bahçe 
gökyüzü gibi parlayacak? 

• Bahçelerin giymiş olduğu o süslü güzel elbiseleri nereden bulup getirmişler? 
Hepsi de kerem sahibi Allah'tan; hepsi de merhamet sahibi Allah'tan. 

1665 • Bütün bu güzellikler onun varlığına şâhittir. Bunlar kendini tamamıyla 
Hakka vermiş bir velînin ayak izleri. 

• Bu güzelliklerin mânâsını anlayan, bu güzellikleri yaratan, ibda' eden o eşsiz 
padişahtan bir belirti gören, sevinir, mutlu olur. Görmeyen gafil ise uyanılmaz bir 
uykudadır. 466 

466 Beyitte geçen padişahtan maksat Allah'tır. Onu görmek, ondan bir belirti görmek şu anlama gelir: Cenâb-ı Hakk 
ezelde bütün rûhlara; "Elestü bi-Rabbiküm" (=Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye hitap ettiği zaman, gaflette olmayan, 
uyanık bulunan rûhlar, Hakk'm o tatlı hitabına; "Evet sen bizim Rabbimizsin." demişlerdi. Uyanık olmayan, gaflet içinde olan 
ruhlar da, bu hitaba, istemeyerek "evet" demiş veya dememiş olanlardır, işte o hitab esnasında uyanık ve candan "evet" diyen 
kişiler, Allah'ın dünyadaki eserlerini, baharın güzelliklerini görmekle de uyanık bulunmuş olurlar. Onlar bu âlemdeki 
güzelliklerde onun belirtilerini, onun san'atını, onun yaratma gücünü görürler. Ezelde gafil olanlar, bu dünyada da gaflet içinde 
bulunurlar da, Hakk'ın yaratma gücünü göremezler. Onlar halâ gaflette, uyanılmaz bir uykudadırlar. 

• Elest âleminde Rabbi'ni görüp mest olan kişinin rûhu, bugün de onun 
eserlerini, onun yarattığı güzellikleri görür de, Rabbi'ni görmüş gibi kendinden 

467 

geçer. 

467 Elest âlemi (Ezel âlemi): Cenab-ı Hakk Hz. Adem'den bulunduğumuz zamana kadar gelmiş, yaşamış, ölüp gitmiş 
bütün insanların ruhlarına ve kıyamet kopuncaya kadar dünyaya gelecek rûhlar da dahil olmak üzere, hepsine "Elestü bi- 
Rabbiküm" (=Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye hitap etmişti. İşte o âlem "Elest âlemi, Ezel âlemi "ydi. 



393 



Hikmet teşrifatçı gibidir, insanı padişaha götürür 

• Hikmet; kaybolmuş deve gibidir. Hikmet teşrifatçı gibidir, insanı padişaha 
götürür. 468 

468 Bir hadîs-i şerifte; "Hikmet müminin kaybetmiş devesidir, o hikmeti nerede bulursa alır. O onun hakkıdır." diye 
buyurmuştur. Bu yüzdendir ki bir mümin isterse Konfiçyus'un, isterse Eflatun'un söylediği hikmetleri almakta tereddüt etmez. 
Büyük Peygamberimiz bu hususta daha ileri gidiyor. Bir hadîslerinde de; 

"Müşrikler, yani Allah'ı inkar edenler de söyleseler, hikmeti kabul ediniz." diye buyuruyor. Vahdet-i Vucûd, Ferid 

Bey, s. 64. 

1670 • Rüyada güzel yüzlü birisini görürsün, o sana bir vaadde bulunur. Bazı 
alametler söyler, izler belirtir. 

• "Muradına ereceksin; işte sana bir iz, bir belirti; yarın senin karşına filan 
çıkacak." der. 

• Bir belirtisi şu; ata binmiştir. Bir belirtisi de seni kucaklayacaktır. 

• Bir belirtisi de şu; seni görünce gülecektir. Bir belirtisi de; karşında el 
bağlayıp duracaktır. 

• Bir belirtisi de şu; sabah olunca bu rüyayı heveslenip kimseye söyle- 
meyeceksin. 

1675 • Bu belirti Zekeriyya(a.s.)'a da gösterilmişti. "Üç gün hiç kimseye bir 
söz söylemeyeceksin." denmişti. 469 

4W Meryem Sûresi'nin 4-10. ayetine işaret var. 

• Üç gece iyi kötü hiç bir şeyi söyleme. Bu susma, Yahya'nın dünyaya 
gelmesinin alâmetidir. 

• Üç gün söz söyleme. Bu susma, muradına ereceğine işarettir. 

• Bu belirtiyi dile getirme, bu sözü gönlünde gizle... 

• Bu belirtileri rüyada gördüğün güzel, sana şeker gibi tatlı tatlı söyler, hatta 
bu da nedir? Daha yüz belirti dile getirir. 

1680 • Bu rüya; durmadan, dinlenmeden daima Allah'tan dilediğin mala, 
mülke, makama erişeceğine alamettir. 

• Uzun geceler ağlayıp durduğun şeyi, seher vakitlerinde yanıp yakılarak 
yalvardığın şeyi, 

• O, olmaksızın günlerini karartan, boynunu iğ gibi incelten şeyi, 

• Varını yoğunu Allah uğrunda zekat olarak veren ermişler gibi, sen de onun 
rızasını elde etmek için herşeyi verirsin. 

394 

• Varını yoğunu verdin, uykudan oldun, betin benzin soldu, başını bile feda 
ettin. Riyazetle kıla döndün. 

1685 • Öd ağacı gibi ne kadar ateşte oturdun; zırh gibi, miğfer gibi ne kadar 
kılıcın karşısında durdun, göğüs gerdin. 

• Bu çeşit yüz binlerce çaresizlikler vardır. Bunlar âşıkların huyudur, 
nasibidir. Bunlar sayıya sığmaz, hesaba gelmez. 

• Gece bu rüyayı gördün; gündüz oldu, uyanıp kalktın; rüyanın 
gerçekleşmesini bekleyerek günün hoş ve uğurlu oldu. 

• O alametler, o belirtiler nerede? diye gözünü sağa sola döndürüp 
durmadasın. 

• Gün geçer de o belirtiler çıkmaz, görünmezse diye yaprak gibi titreyip 
durursun. 

1690» Sokaklarda, çarşılarda, pazarlarda buzağısını yitirmiş adam gibi koşup 
durmadasın. 

• Biri çıkar da; "Efendi hayrola, ne koşup duruyorsun? Sana ne oldu? Burada 
bir şey mi yitirdin? Sen kimsin?" 

• Sorana dersin ki; "Hayırdır, ama bana ait bir hayırdır. Bunu benden 
başkasının bilmesi gerekmez. 

• Söylersem, bir belirtisini elden çıkarmış olurum. Belirtisinin yok olması, 
bana ölüm vakti demektir." 



• Her atlının yüzüne bakarsın, o da sana; "Yüzüme deli gibi bakma" der. 
1695 • Ona; "Ben yakın bir dost kaybettim, onu aramakla meşgulüm" dersin. 

• Ey atlı, devletin, saadetin daimî olsun, âşıklara acı; onları hoş gör. 

• Mademki gereği gibi aradın, işe iyice sarıldın, dikkatle baktın. "Bir işe tam 
sarılan kişi yanılmaz." diye bir hadis de vardır. Elbet bulursun. 470 

470 Bir hadis-i şerifte: "Bir kimse bir şeyi ciddiyetle ararsa, bulur ve bir kimse bir kapıyı ısrarla çalarsa, 
içeriye girer." buyrulmuştur. Hz. Mevlâna bu hadîse işaret ediyor. Demek aradığımız bir şeyi bulmamız için, 
ciddî davranmamız ve bir kapıdan içeriye girebilmek için, onu ısrar ile çalmamız lâzım. Diğer bir hadis-i şerifte; 

"Cenâb-ı Hakk duada ısrar edenleri, muradını Allah'tan tekrar tekrar isteyenleri sever." buyurmuştur. 
Dualarda bir isteğin üç defa tekrar olunması, bu sebepledir. 

• Derken ansızın o atlı çıkagelir. O bahtı iyi kişi gelir. Seni sımsıkı kucaklar. 

395 

• Sen, o kişinin gelip seni kucaklamasının verdiği mânevi zevkle, kendinden 
geçer, yere düşersin. Senin halinden anlamayan biri; "İşte bir gösteriş, işte sana iki 
yüzlülük" der. 

• O, kendinden geçen kişinin şu coşkunluğu nedir? Ne bilsin? Bu coşkunluk 
kiminle buluşmanın, kime kavuşmanın belirtisi? Bilmez ki... 

• Bu belirti onu görenin, anlayanın harcı; bu belirti öbürüne nereden be- 
lirecek? 

• Aşığa her an ondan bir belirti belirmededir. Onun yüzünden her an canına 
can katılmadadır. 

• Sudan çıkmış; çaresiz kalmış bir balığın önüne sanki su çıkmıştır. Bu izler, 
bu belirtiler alın yazısı kitabının ayetleridir. 

• Peygamberlerde bulunan bir çok belirtiler, işaretler, Allah'ı bilen tanıyan 
kişilere yabancı değildir. 

1705 • Bu söz eksik kaldı. Bir karara, bir neticeye bağlanamadı. Bundan 
dolayı beni mazur gör, çünkü gönlüm elimde değil, ben âşığım âşık. 

• Kum zerrelerini kim sayabilir? Hele aşk, birinin aklını başından alır giderse? 

• Ben bağdaki bahçedeki yaprakları sayıyorum. Ben kekliğin, kuzgunun 
ötüşünü de sayıyorum. 

• Bunlar sayıya sığmaz, ama ben mihnetlere uğramış kişilerin irşadı için 
sayıyor ve gerektiği kadar açıklıyorum. 

• Padişahımız ve tek olan, eşi benzeri olmayan Allah'ımız; "Üzkürullah" 
(=Allah'ı anın) diye bize izin verdi. Bizi ateş içinde gördü de, bize nûr ihsan etti. 471 

471 Ahzab Sûresi'nin şu mealde olan 41-43. ayetlerine işaret var: "Ey iman etmiş olanlar! Allah'ı çok çok zikrediniz ve 
onu sabah ve akşam teşbih ediniz, (sübhanallah deyiniz). O öyle merhametlidir ki, sizi karanlıklardan nûra çıkarmak için 
mağfiret melekleri de sizin için istiğfar ederler. O, müminler hakkında çok merhametlidir." 

• Cenâb-ı Hakk buyurdu ki: "Ben sizin zikredişinizden pak ve üstünüm, 
benim için tasavvurlar ve tasvirler lâyık değildir." 

• Fakat şekle ve hayale kapılarak mest olan kişi, bizim zatımızı örneksiz 
anlayamaz. 

• Ağızla, dil ile duymadan, düşünmeden (papağan gibi) edilen zikir noksan bir 
hayaldir. Padişahça yani can ve gönülle hayranlık duyularak yapılan zikir, sözlerden, 
kelimelerden arınmıştır. 



396 

Musa (a.s.)'ın bir çobanın candan yakarışını, münâcaatını 

hoş görmemesi 

1720 • Mûsâ (a. s.) yolda bir çoban gördü. Çoban; "Ey Allah! Ey Allah!" diye 
sesleniyordu. 



• "Sen neredesin? Sana kul, kurban olayım; senin çarığını dikeyim, saçlarını 
tarayayım. 

• Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım, ey büyükler büyüğü! Sana süt 
getireyim. 

• Ellerini öpeyim, ayaklarını ovayım, uyku zamanı gelince, yatacağın yeri 
silip süpüreyim. 

• Bütün gecelerim sana kurban olsun, seni andığım, hey hey diye feryad 
ettiğim Rabbim!" 

1725» O çoban bu çeşit boş sözler söyleyip durmada idi. Hz. Mûsâ; "Sen 
kiminle konuşuyorsun, bu sözleri kime söylüyorsun?" diye sordu. 

• Çoban; "Bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle." diye cevap verince, 

• Hz. Mûsâ dedi ki: "Hey! Kendine gel; aklını mı kaybettin? Sen müslüman 
olmadan kâfir olmuşsun. 

• Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne ağıza alınmayacak laf, bunları 
söylememek için ağzına pamuk tıka. 

• Küfrünün pis kokusu dünyayı kokuttu. Senin küfrün din kumaşını yıprattı. 
1730 • Çarık ve dolak sana ve senin gibilere layık; bir güneşe bunlar layık 

olur mu? 

• Böyle sözlere ağzını kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar yandırır. 

1735 • Bu sözleri kime söylüyorsun? Amcana mı? Dayına mı? Beden sahibi 
olmak, bir şeye ihtiyacı bulunmak, celal sahibi Allah'ın sıfatları arasında var mı? 

• Çoban; "Ey Mûsâ!" dedi. "Sen bu sözlerinle, bu azarlarınla benim ağzımı 
diktin, bağladın. Pişmanlıktan beni perişan bir hale getirdin. Canımı yaktın." 

• Çoban elbisesini yırttı. Yana yakıla bir ah çekti. Sonra çöllerin yolunu tuttu. 

397 

• "Bizim kulumuzu bizden ayırdın." diye Hz. Mûsâ'ya vahiy geldi. 

• "Sen kullarımı bana yaklaştırmak, benimle buluşturmak için mi geldin? 
Yoksa ayırmak için mi? 

• Gücün yettikçe ayrılık yoluna ayak basma. Benim için en hoşlanılmayan şey 
boşamaktır. 472 

472 Bir hadis-i şerifte; "Allah, kadın boşamaktan daha sevimsiz bir helâl yaratmamıştır" diye buyrulmuştur. Camiu's- 
Sagîr, c. I, s. 4. 

• Ben herkese bir huy, bir sîret; herkese bir çeşit ta'bir, bir çeşit ıstılah verdim. 

• Onun hoşuna giden övüş, medh ü sena senin için çekiştirme olur. O söz ona 
bal gibi tatlı gelir, sana ise zehir olur. 

1755 • Biz ise tamamıyla temizlikten de, pislikten de münezzeh; ağır 
canlılıktan da, çeviklikten de beriyiz. 473 

473 Temizlik, pislik, fanî varlıklar içindir. Cenâb-ı Hakk her şeyden münezzehtir. Bilinmeyen bir şeyi anlamak için 
başka bir şeye benzetilir veya benzemez olduğu bildirilir. Allah'ın benzeri ve zıttı olmadığından, ikisi ile de ta'rif edilemez. 

• Ben kullarıma 'ibadet ediniz.' diye emrettim; bu bir kâr, bir fayda elde 
edeyim diye değildir. Kullara ihsanlarda, iyiliklerde bulunayım diyedir. 

• Allah'ı herkes kendi dili ile teşbih eder. Allah da herkesin dilini anlar. 
Hindliler Hindce kelimelerle, Sindliler de Sindce kelimelerle övgüde bulunurlar. 

• Ben kullarımın beni teşbih etmelerinden arınmam, pak olmam. Onların beni 
teşbih ve takdis etmelerinden yine kendileri arınır, pak olur ve dilleri mânen inci 

474 

saçar. 

474 Bir İranlı şair; "Allah'ım! Seher kuşları her sabah kendi dilleri ile seni meth ve sena ederler, överler." diye Hakk'a 
hitap eder. Yalnız insanlar, hayvanlar, bitkiler değil; sular, ırmaklar, kayalar, taşlar, topraklar isti'dadları dili ile Cenab-ı Hakk'ı 
zikr ve tesbîh etmektedirler. İsra Sûresi'nin 44. ayetinin meali şöyledir: "Hiç bir şey yoktur ki Allah'ı teşbih ve ona hamd ve 
sena etmiş olmasın. Fakat ey insanlar, siz onların teşbihini anlamazsınız." Muhyiddin-i Arabi hazretleri Futuhat-ı 
Mekkiyye 'sinde; 

"Ben canlı cansız bütün varlıkların teşbihlerini kulaklarımla duyuyorum." diye buyurmuştur. 

• Biz dile, söze bakmayız; gönle ve hale bakarız. 475 

Bir hadis-i şerifte: "Allah sizin suretlerinize, sözlerinize, yaptığınız ibadetlerinize bakmaz, belki kalbinize, 
niyyetlerinize bakar." buyrulmuştur. Yani yaptığınız ibadetleri, iyilikleri Allah rızası için mi yapıyorsunuz? Yoksa gösteriş için 
mi yapıyorsunuz? Allah ona nazırdır. 



398 

1760» İsterse söz içli olmasın, güzel olmasın. O, gönülden bize bağlı ise, gö- 
nülle bize yaklaşmışsa, biz ona bakarız. 

• Çünkü gönül cevherdir. Söz ise a'raz. A'raz eğretidir. Esas maksat 
cevherdir. 476 

476 Cevher; varlığın cismi, dış yüzü. A'raz; ona arız olan vasıf, mana, huy. Mesela, gülün kendisi bir cevherdir; rengi, 
kokusu a'razdır. 

• Mânâsı gizli ve kapalı yahut başka olan sözler ne vakte kadar sürecek? Ben 
yanıp yanıp yakılma isterim. Sen gönlünde o ateşi uyandırmaya çalış... 

• Ruhunda aşk ile bir ateş tutuştur da, baştan başa bütün düşünceleri, bütün 
sözleri yak gitsin... 

• Ey Mûsâ! Bilginlerin adları başkadır. Rûhu, gönlü yanık âşıklarınki bile 
başkadır. 

1765 • Âşıklar her an bir başka çeşit yanarlar, yakılırlar. Yıkık bir köyden ne 
haraç alınır, ne de vergi. 

• Hakk âşıkı yanlış bir söz söylerse, onun için yanlış söylüyor diye kanlara 
boyanıp şehit olursa, onu yıkama. 

• Şehitler için kan sudan daha değerlidir. Onlar hakkında bu yanlış, yüzlerce 
doğrudan üstündür. 

• Aşk dini, bütün dinlerden ayrıdır. Âşıkların şerî'ati de, mezhebi de Allah'tır." 

• Ondan sonra Cenab-ı Hakk Hz. Mûsâ'nın gönlüne, gizlice, söze sığmayacak, 
dile gelmeyecek sırlar söyledi. 

• Mûsâ'nın gönlüne sözler döktüler. Görmekle söylemeği birbirine kattılar. 

• Hz. Mûsâ kaç defa kendinden geçti, kaç defa kendine geldi, kaç defa 
ezelden ebede doğru uçtu? 

1775 • Bundan ötesini anlamaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum. Çünkü 
bunu anlatmak, anlayışın da, anlatışın da ötesindedir. 

• Eğer söyleyecek olursam, akıllar yerlerinden kopar, uçar, biter; yazarsam 
nice kalemler dayanamaz, kırılır gider. 

• Hz. Mûsâ Hakk'tan bu azarı işitince, çöllere düştü, çobanın peşinde koştu. 

• O başı dönmüş, aşk sarhoşu olmuş çobanın ayak izlerini izledi. Kır yolunun 
tozlarını kaldırdı. 

399 

• Sonunda Hz. Mûsâ çobanı buldu. Ona dedi ki: "Müjdemi ver. Senin için 
Allah tarafından kulluk izni geldi. Sana ibadet müsadesi verildi. 

• Allah'a ibadette hiç bir edep ve tertip arama, daralmış gönlüne ne gelirse 
çekinmeden söyle. 

• Senin küfrün dindir. Dinin de can nurudur. Sen eminliğe ermişsin. Bütün bu 
dünya da senin yüzünden emanda. 

• Ey Allah dilediğini yapar' ayeti ile bağışlanmış kişi! Hiç bir şeye al- 
dırmadan, korkusuzca yürü. Ağzına geleni çekinmeden söyle." 477 

477 "Allah dilediğini yapar." ayeti Kur'an'da bir kaç yerde geçer: Al-i imran Suresi'nin 40. ayetinde, İbrahim 
Sûresi'nin 27. ayetinde, Hacc Suresi'nin 18. ayetinde. 

• Çoban: "Ey Mûsâ!" dedi. "Ben önce bulunduğum cezbe halinden geçtim. 
Şimdi ben gönlümün kanlarına bulanmışım. 

• Ben 'sidretü'l-münteha'yı geçmiş, oradan da ötelere yüzbinlerce yıllık yol 
almışım. 478 

478 Sidretü'l-münteha: Yedinci kat göğün üstünde bir yer. Göğün son hudud işareti. Halkın akıl ve şuuru oradan ileri 
gidemez. Miraç gecesinde Hz. Peygamberimizi oraya kadar götüren Cebrail (a. s.) Peygamberimize; "Ben daha ileri geçemem, 
bir adım bile atsam yanar, yakılırım." dedi ve orada kaldı. Hz. Peygamberimiz ilahî aşkla her şeyi göze alarak yürüdü, geçti, 
Hakk'a ulaştı. Bu hadiseyi Süleyman Çelebi Mevlid'inde şu beyitlerle açıklar: 

"Ger geçem bir zerre denlü ilerü, 
Yanarım baştan ayağa ey ulu." 

Ve Peygamberimizin mübarek dilinden de şu beyti söylemiştir: 
"Çün ezelden bana aşk oldu delil 
Yanar isem ben yanayım ey halil." 

• Sen bir kamçı vurdun, atım şahlandı, sıçradı gök kubbeyi aştı. 



1790 • 'Lâhut' bizim 'Nâsut'umuza mahrem oldu. Senin eline ve koluna aşk 
olsun. 479 

479 "Nâsut âlemi"; şu üzerinde yaşadığımız çokluk âlemi, madde âlemi, mülk ve şehadet âlemi de denilen bu âlemi 
duygularımızla görür ve biliriz. "Lâhut âlemi" ise; vahdet âlemi, ulûhiyyet âlemidir. Sûfîlere göre nâsut âlemi, lâhut âleminin 
zuhurudur. Ayrı bir varlığı yoktur. Yani maddî bir âlem, bir gölge âlem olan nâsut âlemi bir görüntüden ibaret olup mânâ 
âleminin, lâhut âleminin zuhurundan, görünüşünden başka bir şey değildir. 

• Şimdi benim halim söze sığmaz, bu söylediğim sözler benim hallerim 
değildir. 

• Aynada bir nakış, bir şekil görürsün; gördüğün senin şeklindir. Aynanın 
nakşı, aynanın sureti değildir. 

400 

• Neyzenin neye üflediği nefesten çıkan ses neye mi aittir? Hayır, o ses neye 
üfleyen neyzenindir." 480 

480 Bu ve bundan evvelki beyitlerde bazı incelikler var: Şöyle ki Hz. Mûsâ çoban ile Hakk arasında 
adeta bir tercüman gibidir. Çoban kendini önce aynaya benzetiyor. Orada görünen Mûsâ'dır. Neyde de öyle; 
çoban neyin sembolüdür. Mûsâ da ona üfleyen, onu seslendiren neyzendir. Çoban demek istiyorki: "Ya Mûsâ, 
benden ne çeşit sözler işittinse, onlar benim değildir. Senindir. Benim kabiliyetim olsaydı, senden aldıklarımı 
aksettirir, daha güzel sözler söylerdim." 

• Ey Allah'a yalvaran kişi! Kendine gel kendine. Sen Allah'ı bütün gücünle 
bütün takatınla uygun kelimelerle övsen de, hamdetsen de; bu övüş, bu hamd 
çobanınki gibi Hakka layık olmayan bir övüştür. 

1795» Senin övüşün çobanınkinden daha da iyi olsa, Allah'a karşı yine de 
değersizdir. Yakışıksızdır. Sonu gelmez. 

• Ben hamdediyorum, Allah'ı övüyorum, şükrediyorum diye ne söylenip 
duruyorsun. Göz önünden perdeyi kaldırdıkları, her şeyi olduğu gibi gösterdikleri 
vakit, zannedilen şeylerin öyle olmadığını anlarsın... 



Kan pistir, ama azıcık su ile temizlenir; ya insanın 
içindeki manevî pislikler ne ile temizlenir? 

• Kan pistir, ama azıcık su ile temizlenir. Fakat insanın içinde öyle mânevi 
pislikler var ki. 

1800 • İnsanın içindeki pislikler, Allah'ın lütuf ve merhamet suyundan başka 
bir şeyle temizlenmez. Çünkü bu mânevi kirler, ibadette bulunan kişinin bile 
gönlünden eksilmez, giderilmez. 481 

481 Hz. Mevlâna'mn bahsettiği lutf-i ilahî suyu nedir? Nerede bulunur? Ne olduğunu, nerede 
bulunduğunu Hz. Muhammed'in hayatında geçen bir vak'a ile arzedeyim: 

"Mekke'nin müslümanlar tarafından ele geçirildiği gün, bir kaç azılı müşrikten başka Mekke balkının 
hepsine eman verildi. Yani affedildi. Mekkelilerden Fudala isminde birisi Peygamberimizi öldürmek kastıyla 
mübarek yanma sokuldu. Hz. Peygamber ona "Sen Fudala mısın?" diye sordu. Evet cevabını alınca ."Zihninde 
kurduğun şeyden tövbe ve istiğfar et." dedi ve mübarek elini Fudala'nın göğsüne koyması ile onun zihnindeki 
öldürme düşüncesi gitti. Kalbi iman nuru ile doldu. Bunu sonra kendisi hikâye etmiştir, işte bu vak'a Allah'ın lütuf 
ve hidayeti, Resûl-i ekremin eli süretinde tecellî etmiştir. Demek ki, Allah bir kimsenin temizlenmesini murad 
buyurunca, sevgili kullarından biri vasıtasıyla onu mânen irşad ediyor. 

401 

• Keşke secde ettiğin zaman, yüzünü çevirseydin de "Sübhane Rabbi-ye'l- 
a'la" (=Yücelerden yüce Rabbim noksan sıfatlardan münezzehtir)' in manasını 
bilseydin, yani şekil secdesi değil de gönül secdesi yapsaydın. 

• Secde ediş şeklim de, varlığım gibi sana layık değil Allah'ım! Sen benim 
kötülüğüme karşılık iyilik ver, lutuflarda bulun. 

• Şu yeryüzünde, şu kara toprakta Allah'ın hilminden eser var da bu sebeple 
toprağa dökülen pislikleri yok eder. Çiçekler bitirir, meyveler verir. 



• Toprak bizim pisliklerimizi örter, karşılığında bize goncalar verir, güller 

bitirir. 

1805 • Kâfirler, Allah'a inanmayanlar bile görüp anlayacaklardır ki, onlar 
cömertlikte topraktan daha aşağıda kalmışlardır. 

• Varlığından çiçek ve meyve bitmediğini, hatta bütün temizlikleri bozup 
kirletmekten başka bir şey yapmadığını anlar da; 

• "Hakkı anlamakta idrak etmekte ne kadar geri kalmışım, yazıklar olsun 
bana, keşke ben toprak olsaydım." der. 

• "Keşke topraktan yola çıkıp yükselmeseydim. Keşke toprak olarak 
kalsaydım da, içimde tohumlar devşirseydim. 

• Topraklıktan insanlığa sefer edince, yol beni imtihan etti. Bu seferde 
bulunmaktan yol armağanı ne oldu? 

1810 • Bu yüzdendir ki kâfirin gönlü hep toprağa akar. Çünkü onun gözüne 
beka yolculuğundan bir fayda görünmez. 

• Onun yüzünü geriye çevirmesi, dünyaya olan hırsındandır, tama'ındandır. 
Yüzünü beka yoluna döndürmesi de sadakatinden, bağlılığından, hamiyyetindendir. 
Yalvarıştan, ümittendir. 

• Büyümeye meyli olan her ot büyür, yaşar, gelişir. 

• Fakat başını yere eğince, solmaya, kurumaya, eksilip tükenmeye koyulur. 

• Ruhunun meyli yüceliklere ise, yücelir durursun, dönüp varacağın yer de 
orasıdır. 

1815 • Eğer başını yeryüzüne çevirirsen, gurûb etmiş, batmış demeksin. 
Allah; "Batanları sevmem." diye buyurmuştur. 

402 

Mûsâ(a.s.)'ın Cenab-ı Hakk'tan zalimlerin galip 
gelmelerindeki sırrı sorması 

• Hz. Mûsâ; "Ey kerem sahibi, ey her şeyi yapan, ey bir an zikri uzun bir 
ömre bedel olan Allah'ım! 

• Ben su ve çamurdan yaratılmış olan insanlarda eğri büğrü bir takım nakışlar, 
yani kötülükler ve kötü işler gördüm de, kalbim Adem'in yaratılışına melekler gibi 
itiraz etti. 

• Allah'ım, maksadın nedir? Hikmetin sebebi ne? Balçıktan bir şekil yarattın; 
ona da fesad, bozgunculuk tohumu ektin? 

• Zulüm ve fesad ateşini alevlendirip, mescidi de, secde edenleri de yakmakta 
ne hikmet var? 482 

482 Hz. Mevlâna'nın zamanında Moğollar, girdikleri İslam memleketlerinde halkı camilere doldurup yaktıkları gibi; 
Mevlâna'dan yedi asır sonra Ermeni komitecileri Anadolu'da bu cinayetleri işlemişlerdir. Bu gün de müslümanlara karşı 
Hindistan'da, Bosna-Hersek'te bu cinayetler devam etmekte ve cezasız kalmaktadır. 

1820 • Bir yalvarış için kanlı gözyaşlarını coşturmanın manası nedir? 

• Ben bunların aynî hikmet olduğunu biliyorum. Biliyorum ama maksadım bu 
hikmetin büsbütün açığa çıkması ve benim açıkça görmem. 

• Yaptığın işlerde aynî hikmet bulunduğuna dair olan ilim-i yakînim bana 'sus' 
diyor. Ama görmek hırsı da 'hayır' diyor, 'susma, coş, köpür.' 

• Sen kendi sırrını meleklere gösterdin, böyle bir lütuf, kahır ve mihnete 
değer. 483 

483 Hakk'ın kendi sırrını meleklere göstermesi keyfiyeti şöyle açıklanmıştır: Cenab-ı Hakk'ın kendisine bir halîfe 
yaratmak sımnın meleklere gösterilmesi, Allah'ın güzel isimlerinin Adem(a.s.)'a öğretilmesi, meleklerin bilmediği o isimleri 
Hz. Adem'in meleklere bildirmesi, bu suretle kendisinin bilgi ve irfan yönünden meleklerden üstün olduğunun meydana çıkması 
idi. 

• Ademin nurunu, yani üstünlüğünü meleklere açıkça gösterince zorluklar 
çözüldü. 



1825 • Senin haşrın, yani yarattıklarını öldürdükten sonra diriltip mahşerde 
toplaman ve orada her birini yargılayarak yaptıklarının karşılığını vermen, ölümün 
sırrını söyleyecektir. Ağaçların meyveleri de yapraklarının sırrının ne olduğunu 
anlatır ki, yapraktan maksat ondan yetişecek meyvedir. 

• Bir hamal yük altında koşup gider. Hatta kendisini ezen o ağır yükü 
başkalarının elinden kapar. 



403 

1835 • Hamalların yük için yaptıkları kavgalara bak, işte her iş için çalışıp 
çabalamanın böyle olduğunu bil. 

• Sıkıntılar rahatın, esenliğin temelidir. Acılar nimetin öncüleridir. 484 

484 Bir işçi gündüz bir takım ağır ve yorucu işlerle uğraşır. O uğraşma tabii ona acı gelir. Fakat akşam olup da 
gündeliğini alarak evine dönünce, kurulmuş bir sofra ve yapılmış bir yatak bulup rahat eder. Ve gündüzki yorgunluğunu giderir. 
Demek ki sıkıntılar, didinmeler rahatın sebebi imiş. Bir müslüman da dünyada namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, harbe 
gitmek, insanlara yararlı olmak gibi zor işlere katlanarak ahirette yaptıklarına karşılık olarak rahata ve nimete erecektir. Yaptığı 
ibadetleri ve hayrı, insanlığı Allah rızası için yapması şart; yoksa ahirette rahat edeceğim diye dünya sıkıntılarına katlanırsa, bu 
bir alış-veriş olur ki makbul sayılmaz. Yunus hazretleri ne demiş: "Cennet cennet dedikleri / Bir kaç köşkle bir kaç huri / 
İsteyene ver anları / Bana seni gerek seni." 

• Cennet, yapması bize zor gelen hoşlanmadığımız, tiksindiğimiz şeylerle bize 
verilmiştir. Cehennem ise, hoşumuza, zevkimize giden şeylerle, şehvetlerimizle bize 
hazırlanmıştır. 485 

485 Bu beyitte şu anlamda bir hadise işaret var: "Cehennem zevklerle, şehvetlerle; cennet ise tiksinilen, istenmeyen 
işlerle perdelenmiştir." Cami'u's-Sağîr, c. I, s. 123. 

• Zindanda mihnetlere düşen, acılara katlanan kişi, haram bir lokma için, bir 
şehvet için o zindana düşmüştür. 

1840 • Her kim de bir köşkte maddî varlık içinde mutlu bir hayat sürüyorsa, 
onun bu mutlu hayatı çetin uğraşmaların, mihnetlerin, ızdırapların neticesidir. 

• Kimi altına, gümüşe kavuşmuş, zenginlikte eşi olmayan bir dereceye 
ulaşmış görürsen, bil ki o kazanç yolunda çok sıkıntılara, zahmetlere sabretmiştir. 

• Gözü Müsebbibü'l-Esbab'a bakan kimse, bunları sebepsiz, Allah'ın hikmeti 
olarak görebilir. Sen ki his âlemindesin, duygularla etrafı görüyorsun, öyle ise sen 
sebebe bak, sebebe kulak tut. 486 

486 Bu âlem sebepler âlemidir. Sebepleri hazırlayan Allah her şeyin meydana gelmesine, diğer bir şeyi sebep kılmıştır. 
Sebepsiz bir şey olmaz. Mesela kuyudan su çekilecek; önce bir kova, sonra bir ip gerekir. Sonra ipi rahatça çekmek için çıkrık 
lâzımdır. Bu kadar sebeplerden sonra çıkrığı çevirecek bir kimse bulacağız. Sebeplerin sebebi odur. Allah da Müsebbibü'l- 
Esbab'dır. Yani sebeplerin sebebidir. İrfan nûru ile gözleri açılmış olan ârifler, sebepten evvel müsebbibi, yani sebepleri 
hazırlayanı görürler. Sebeplere önem vermezler. Her şeyin meydana gelmesini ilk sebep olan Hakk'tan bilirler. Fakat his 
âleminde bulunanlar bu hakikati sezemedikleri için, sebepler üzerinde dururlar. Hz. Mevlâna Dîvan-ı Kebîr'indeki şu beyitte bu 
konuya şöyle değinir: "Müsebbibü'l-Esbab'ı bulmak ümidi ile, sebepler kervanının yolunu kestim." 

• Sebepleri yarıp yıkma. Irmağın döküldüğü yeri elde etmek, canı tabiat 
âleminden dışarda olan ermiş kişinin harcıdır. 



404 

• Arif olan kimsenin gözü, peygamberlerin mu'cizeler ırmağının kaynağını, ot 
ve su gibi sebeplerle değil, sebebsiz olarak görür. 487 

489 Güneş kandili; insanda bulunan rûhun, ilahî emanetinin sembolüdür. Beden hayatını devam ettirmek 
için yiyerek, içerek bedenin karanlık gecesinde, hayvani rûhunun lambasını yak. Onu fitille yağla, çeşitli gıdalarla 
besle. Fakat rûhunun bu gıdalara ihtiyacı olmadığım bil. O, yani rûhun; mânevi hayatın ve ışıkların kaynağıdır. 
Aslında sen onlarla yaşıyorsun. Onunla varsın. 

487 Sûfî sebeplere bakmaz. Mucize ve kerametleri akıl gözü ile değil, iman ve aşk gözü ile müşahede 
eder. Onların ilahî bir lütuf olduğunu bilir. 

1845 • Bu sebep hem hekime benzer, hem hastaya. Yine bu sebep hem lamba 
gibidir, hem de fitil. 488 

488 Hakikatte hastaya şifa veren Allah'tır. Lambayı aydınlatacaktır. Fitile ve yağa yanma vasfını veren de 

Hakk'tır. 

• Geceleyin yaktığın kandilin için yeni bir fitil bul. Fakat güneş kandilini bu 
çeşit fitile muhtaç sanma. 489 

1850 • Halbuki sen Hz. Isâ'yı bırakmışsın da, onun bindiği eşeği beslemişsin. 
Onu geliştirmişsin. Bu yüzden de eşek gibi ülfet perdesinin arkasında kalmışsın. 490 



490 İncil'de yazdığına göre (Matyus = Markus, 21) Hz. îsâ bir eşeğe binerek Orşilim'e gitmiştir. Bu 
sebeple çok defa eşeğe binmiş diye söz edilir. Mevlâna bu ve bundan sonraki beyitlerde Isâ'yı "Ruh" ve eşeğini de 
"beden" olarak görür. 

• Ey eşek huylu gafil! Bil ki irfan îsâ'nın nasibidir. Eşeğin yani bedenin nasibi 
değildir. 

• Eşeğin iniltisini duyarsın da, ona acırsın; bilmezsin ki, o eşek sana eşeklik 
ediyor. 491 

491 Eşeğin karnı acıkınca zırlar. Arpa ve saman ister. Ey nefsine kul olan ve onun isteklerini yerine 
getiren kişi! Eşek eşeklikle emrettiği gibi seni de o derekeye düşürmek ister. 

• îsâ'ya yani ruhuna acı da, eşeğe yani nefsine acıma, tabiatı ve nefsini aklına 
hâkim, yani üstün kılma. 

• Tabiatı bırak da hıçkıra hıçkıra ağlasın. Sen ona acıma, onun yani nefsinin 
isteklerini yerine getirme de, can borcunu öde. 

1855 • Sen ey gafil! Yıllarca eşeğe kul oldun. Yeter artık çünkü eşeğe kul 
olan eşeğin ardından gider. 

• Ne yazık ki bu aşağılık akıl da, eşeğin huyunu huy edindi. O da nasıl ot elde 
edeyim; karnımı nasıl doyurayım, diye düşünür durur. 

405 

• Halbuki Hz. Isâ'ya hizmeti sayesinde Isâ'nın eşeği gönül huyunu aldı, 
akıllılar makamını menzil edindi. 492 

492 Hayvanların kıyamet gününde toprak olacakları, hatta onları görecek imansızların; "Keşke ben de 
toprak olaydım." arzusunda bulunacakları Kur'an-ı Kertm'de haber verilmiştir. Hayvanlar içinden on tanesinin 
yaşayacakları ve cennete girecekleri de bir hadîs-i şerif ile bildirilmiştir. Onlar da şunlardır: 1- Aziz 
Peygamberimizin devesi, 2- Salih(a.s.)'ın devesi, 3- Hz. ismail'in koçu, 4- Hz. Yunus'un balığı, 5- Mûsâ (a.s.)'ın 
ineği 6- Belkıs'ın hüdhüdü 7- Süleyman (a.s.)'m karıncası, 8- îsâ (a.s.)'m eşeği, 9- Üzeyr (a.s.)'ın eşeği 10- Ashab- 
ı kehfın köpeği. 

• Çünkü akıl eşeğe üstün gelmişti. Kuvvetli, şişman olan eşeğe binince, eşek 
büsbütün zayıflar. 493 

493 Hz. Isâ'nın üstün gelen aklına karşı, o eşek, eşeklikten kurtulmuştur. Öyle anlatırlar ki, Hz. 
Mevlâna'nın babasının mürşidi Necmeddin Kübra hazretlerinin bir müridi, acaba şeyhimin nazarı hayvanlara da 
tesir eder mi diye zihninden geçirmiş, şeyh sokaktaki köpeklerden birine bakınca köpeğin hali değişmiş, diğer 
köpekler onun başına toplanmışlar. Bunu hatırlatmak için denilmiştir ki: "Şeyh Necmeddin'in sevgi ile bakışına 
mazhar olan köpek, köpeklerin efendisi olmuştur." 

1860 • Ey ancak eşek kadar değeri olan kişi! Senin aklının zayıflığından, 
âcizliğinden bu miskin, perişan eşek, yani nefsin kuvvetlendi, ejderha kesildi. 

• Isâ'nın yani aklın tavsiyelerinden eğer gönlün yaralandı ise, yine onun 
yüzünden sağlığa erişeceksin. Bu sebeple îsâ'dan vazgeçme. 

• Ey nefesi hoş mesih! Ey îsâ nefesli îsâ, halkın verdiği meşakkatlerden, 
ızdıraplardan nasılsın? Dünyada yılansız define olmaz ki. 494 

4,4 Halkı doğru yola sevk etmek için uğraşan nebilere ve velîlere, halk sıkıntı çektirmişlerdir. Bizim aziz 
Peygamberimiz efendimiz: "Hiç bir peygambere benim kadar eziyet edilmedi." diye buyurmuşlardır. Bu 
eziyetlerin sebebi ise Peygamber Efendimizin onları tevhîd ve hidayete davet etmesidir. Bu beyitlerde Hz. 
Mevlâna velîlerin, kâmil insanların çektikleri sıkıntıları hatırlatarak, onları çok kıymetli definelere benzetiyor. 
Onları rahatsız edenleri de, o definelerde bulunan yılanlara benzetiyor. 

• Ey îsâ! Yahudi'nin zulmünden nasılsın? Ey Yûsuf! Hileci ve hasetçi 
kardeşlerinle nasılsın? 495 

495 Bütün peygamberler ve velîler, kendilerini anlamayan cahil halkın zulmüne, işkencesine maruz 
kalmıştır. Hz. Mevlâna'nın; "Ey îsâ, Yahûdinin yüzünden nasılsın?" mısraı, bendenize Süleyman Nazif 
merhumun: "Hz. îsâ'ya Açık Mektubu"nu hatırlattı. Batılı milletlerin İslam düşmanlığından canı yanan 
vatanperver büyük insan Süleyman Nazif merhum, Hz. îsâ'ya şöyle hitap ediyordu: "Ey Allah'ın Resulü! Sana 
tabi olan şu hıristiyanlarm yaptıkları hırsızlıklardan, zulümden mahcup olmuyor musun?" Bugün de İslam'a karşı 
olan zulüm devam ediyor. Birleşmiş Milletler toplumunun ve bütün dünyanın gözü önünde Sırp canileri 
müslümanlara yapmadıkları zulüm ve işkence bırakmadılar. Kimse ses çıkarmıyor, çünki zulüm görenler 
müslüman. 



406 

• Sen gece gündüz bu azgın kavmin peşindesin; gece gündüz onların 
ömürlerine yardım edersin. 



• Bu zulümlerin ateşi yüzünden, senin gönlün yanar, kavrulurdu da, onlara 
öfkelenerek beddua edeceğin yerde daima; "Ya Rabbî! Sen kavmimi doğru yola 
götür." diye yalvarmadasın. 

• Sen öd ağacı madenisin; seni ateşe atsalar, bu dünyayı güzel koku ile, 
fesleğen kokusu ile doldurursun. 

• Sen ateşte yanarak tükenen öd ağacı değilsin, sen gam esiri olacak rûh da 
değilsin. 

• Öd ağacı yanar, fakat öd ağacı madeni yanmaktan uzaktır. 

1875» Ey kâmil insan! Gökler seninle safa bulur. Senin cefan başkalarının 
vefasından üstündür. 

• Çünkü akıllı birinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir. 

• Hz. Peygamber efendimiz buyurmuştur ki: "Akıllı'nın düşmanlığı, bilgisizin 
sevgisinden daha iyidir. 496 

496 Hz. Peygamberimizin mübarek hadisi şöyle: "Akıllının düşmanlığı, cahilin sadakatinden, dostluğundan daha 
hayırlıdır." Mevlâna bu hadîse işaret buyuruyor. "Ashab-ı Kiram'dan Ebu'd-Derda hazretleri Şam'da kadılık ediyordu. Bir gün 
halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını işitti ve "Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz ne yaparsınız?" diye sordu, "İp sarkıtıp 
çıkarmaya çalışırız." dediler. "Bu günah kuyusuna düşmüş adam için neden böyle yapıyorsunuz?" diye sordu. Onlar da "Sen bu 
günahkâra düşmanlık duymaz mısın?" diye sordular. O da: "Evet duyarım; ama, onun şahsına, kişiliğine değil yaptığı işlere 
düşmanım." diye cevap verdi. 



Bir emîrin, ağzına yılan kaçan birisini incitmesi 

• Akıllı birisi atma binmiş gidiyordu. Uyumuş bir adamın da ağzına yılan 
giriyordu. 

• Atlı onu gördü. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı. 
1880» Atlının aklı fazla idi. Yani çok şeye aklı erdiği için, uyuyan adama var 

gücü ile bir kaç topuz vurdu. 

• Adam topuzun acısından sıçradı, bir ağacın altına kaçtı. 

407 

• Ağacın altına bir çok çürük elma dökülmüştü. Atlı; "Ey dertli kişi bu 
elmalardan ye!" dedi. 

• Adama o kadar elma yedirdi ki artık yedikleri ağzından geri gelmeye 

başladı. 

• Elma yiyen garip; "Ey Emir!" diye bağırdı. "Ben sana ne yaptım ki bana 
böyle zulm ediyorsun? Bunun sebebi nedir? 

1885 • Gerçekten de canıma bir kastın varsa bir kılıç vur. Birden kanımı dök, 
iş bitsin." dedi. 

• "Sana göründüğüm saat ne uğursuz saatmiş, senin yüzünü görmeyen kişi ne 
mutlu kişidir. 

• Bir cinayet işlemeden, az çok bir suç yapmadan bu sitemi, bu zulmü 
dinsizler bile caiz görmez. 

• Söz söylerken bile ağzımdan kan fışkırmada. Allah'ım bu adamın cezasını 

ver." 

• Her an ona kötü sözler söylemekte, lanet etmekte idi. Atlı ise "Bu ovada koş 
bakalım." diye durmadan ona vuruyordu. 

1890 • Adam atlının korkusundan, topuz acısından rüzgâr gibi koşmaya 
başladı. Koşuyordu ama, yüz üstü yerlere kapaklanıyordu. 

• Karnı tıkabasa dolu idi. Gözünden uyku akıyordu. Yorgundu. Ayakları, 
yüzü yara bere içinde kaldı. Bedeninde de yüzlerce yara açıldı. 

• Atlı akşama kadar o adamı koşturdu durdu. Sonunda adamın safrası kabardı. 
Kusmaya başladı. 



• Onun yediği her şey ağzından çıktı. O yemeklerle beraber yılan da dışarı 

fırladı. 

• Ağzından o yılanın çıktığını görünce, o iyi kalpli kişinin, o atlının önünde 
yerlere kapandı. 

1895 • O kara, çirkin, iri yılanı görünce bütün dertlerini unuttu. 

• Atlıya dedi ki: "Sen rahmet cebrailisin, yahut da nimetler veren bir lütuf 
sahibisin. 

• Seni gördüğüm saat ne kutlu bir saatmiş; ben ölmüş gitmiştim; bana yeniden 
can bağışladın. 

• Senin yüzünü görene, yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu... 

• Ey tertemiz ve övülmeye layık olan rûh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş 
sözler söyledim. 

408 

• Ey benim efendim! Ey padişahlar padişahı! Kusura bakma, o sözleri ben 
söylemedim. Benim bilgisizliğim söyledi. 

• Eğer bu hali azıcık bilmiş olsaydım, münasebetsiz sözler söylemezdim. 
1905» Bunu bana birazcık açsaydın ey güzel huylu! Ben seni överdim, hem 

de çok överdim. 

• Fakat susuyor, coşup köpürüyor, bir şey söylemeden başıma vuruyordun. 

• Başım sersemledi, aklım başımdan gitti. Zaten beyni küçücük olan bu başta 
akıl mı kalır? 

• Ey güzel yüzlü, ey güzel işli! Beni bağışla, söylediklerimi deliliğime ver." 

• Atlı adam dedi ki: "O hali birazcık anlatsaydım ödün patlardı. Ciğerin de o 
anda erir, su kesilirdi. 

1910» Yılanı sana anlatsaydım, onun nasıl olduğunu söyleseydim, korkudan 
canın çıkıverirdi. 

• Hz. Mustafa (s.a.v.) efendimiz de buyurmuştur ki: 'Sizin kendi içinizde, 
canınızda olan düşmanı, yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam, 

• Cesur kişilerin bile ödleri patlardı. Ne yola gidebilir, ne de bir işin çaresine 
bakarlardı.' 497 

4,7 Hz. Mevlâna bu hikâyeyi anlatırken, adamın içindeki yılanı bilmesinin, onun için ne kadar korkulu bir hal 
olduğunu belirttikten sonra; bizim içimizdeki yılanın, şehvetin, nefs yılanının bilinmesinin bizim için ne kadar korkunç 
olacağını bize haber vermekte ve Peygamber efendimizin şu hadislerine işaret etmektedir: "Bildiğimi bilseydiniz, az güler çok 
ağlardınız, yemek içmek içinize sinmezdi" (Camiu 's-sagîr, c. II s. 10) "İki yanının, böğrünün arasında bulunan nefsin senin en 
büyük düşmanındır." 

• Eğer Peygamber efendimizin bildiklerini bir kişi bilmiş olsaydı, ne niyaz 
etmeye, yalvarmaya gönlünde bir güç bulabilirdi, ne bedeninde oruç tutmaya, namaz 
kılmaya bir kuvvet kalırdı. 

• Kedinin önündeki fâre gibi, yok olur giderdi. Kurdun önündeki kuzu gibi 

ölürdü. 

1915» Ne hilesi kalırdı, ne de yolu yordamı. Onun için, ben, içinizdeki kor- 
kunç düşmanı size söylemeden sizi terbiye etmede, yetiştirmedeyim." 

409 

• Atlı içine yılan giren adama dedi ki: "Eğer sen içindeki yılanı bilseydin, ne 
elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmaya... 

• Senden uygunsuz sözler işitmekle beraber, atımı sürüyor, seni 
koşturuyordum, içimden de: 'Ya Rabbi, yılanın çıkmasını kolaylaştır.' diye dua 
ediyordum. 

1925 • Seni koşturduğumun sebebini söylemiyordum. Fakat seni kendi haline 
bırakmak da elimden gelmiyordu." 

• Yılandan kurtulan adam secdeler ediyor; "Ey bana kutluluk, ey benim 
devletim, definem, hazinem! 



• Ey yüce kişi, bu hayırlı işin karşılığını Allah'tan bul. Bu zayıfın sana şükr 
etmeye gücü, kuvveti yok. 

• Ey kendisine uyulan er! İyiliğinin karşılığını sana Allah versin. Bende sana 
şükredecek dudak da yok, çene de yok, ses de yok." 

1930 • îşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana 
safadır, rûha gıdadır. 



Bir adamın ayının yaltaklanmasına, vefasına 
güvenmemesi 

• Büyük bir yılan bir ayıya sarılmıştı. Arslan yürekli bir kişi koştu, ayının 
feryadına yetişti. 

1970 • Ayı kendisine sarılan büyük yılandan feryad edince, arslan er koştu, 
ayıyı yılanın saldırışından kurtardı. 

2010 • O zavallı ayı ejderhadan kurtulunca, o mert kişiden bu lutfu, bu keremi 
görünce; 

• Ashab-ı Kehfin köpeği gibi, kendini ölümden kurtaran yiğidin peşine 
takıldı, artık ondan ayrılmadı. 498 

498 Kehf Sûresi'nin 18. ayetinde bildirildiği üzere: Ashab-ı Kehf altı kişilermiş. Aralarına bir de çoban karışmış. 
Çoban köpeği de peşlerini bırakmamış. Zamanlarında hükümdar, halkı bir puta taptırıyormuş. Bunlar da puta tapmamak için 
kaçıp bir mağaraya sığınmışlar. Orada tam 309 yıl uyumuşlar. Bunlar namına Tarsus'da bir mağara ve yanında bir cami vardır. 
Ashab-ı Kehfin köpeği Kıtmir şairlerce daima sadakat timsali olarak gösterilir. 

410 

• Derken o genç hastalanıp yattı. Ayı da gönül bağladığı kurtarıcısını bırakıp 
gitmedi. Onu beklemeye başladı. 

• Oradan birisi geçerken, hastanın baş uçunda ayıyı görünce; "Kardeşim bu ne 
hal? Bu ayı ile senin ne işin var?" diye sordu. 

• Hasta, bir müddet önce ayıyı ejderhadan kurtardığını, onun da kendisine 
candan bağlanıp kaldığını anlattı. Öbürü de; "Ey ahmak kişi!" dedi. "Bir ayıya gönül 
verme, ona bu kadar güvenme." dedi. 

2015» "Çünkü ahmağın dostluğu, düşmanlıktan beterdir. Onu bir hile ile 
yanından uzaklaştırman gerek. 

• Hasta kendisine öğüt verenin sözü üzerine; "Bunu hislerinden söylüyorsun, 
sen ayıya ne bakıyorsun? Onun bana olan bağlılığına, sevgisine bak." dedi. 

• Öğüt veren dedi ki: "Ahmakların sevgisi aldatıcıdır. Benim hasetçi oluşum 
onun sevgisinden daha iyidir. 

• Haydi kalk, benimle gel, şu ayıyı yanından uzaklaştır. Bir ayıyı, kendi 
cinsinden olan bir insandan üstün görme." 

• Hasta; "Ey hasetçi! Haydi git de kendi işine bak." dedi. Öğütçü de cevap 
verdi, dedi ki: "Benim işim seni uğrayacağın felaketten kurtarmaktı, ama tali'in 
yokmuş. 

2020 • Ey yüce kişi! Ben bir ayıdan da aşağı değilim ya. Ben bir insanım; onu 
bırak da senin arkadaşın ben olayım. 

• Basma gelecek felaketi düşündükçe, yüreğim titriyor, sakın böyle bir ayı ile 
ormana gitme. 

• Bu gönlüm boş yere titremedi, içime gelen bu korku, Allah'ın verdiği bir 
nûrdur. Bunları laf olsun diye söylemiyorum ve bir davaya da girişmiyorum. 

• Ben Allah'ın nuru ile bakıp gören bir müminim; sakın, sakın bu ateş tapınağı 
gibi olan ayıdan kaç ki, onun ateşi tehlikesine yanmayasın." 

• Öğütçü bütün bu sözleri söyledi, söyledi ama, adamın kulağına bile girmedi. 
Kötü zann insana pek büyük bir engeldir. Aşılmaz bir settir. 



2025 • Öğütçü hastanın elini tuttu, hasta elini çekti. Öğütçü de; "Sen akıllı bir 
dost olmadığın için, ben de artık gidiyorum" dedi. 

• Hasta; "Git." dedi. "Beni düşünme, ey boşboğaz adam. irfandan, ma'rifetten 
bahsetme." 

• Öğütçü tekrar ona dedi ki: "Ben senin düşmanın değilim, sen benimle 
beraber gelirsen kendine iyilik etmiş olursun." 

411 

• Hasta dedi ki: "Uykum geldi; beni bırak da kendi işine git." Öbürü: "Bir 
dosta uy da... 

• Akıllı birinin koruması altında, gönül sahibi bir dostun yanında uyu." 
2030 • Hasta adam öğütçünün ısrarından ötürü kızdı. Ondan yüz çevirdi. 

• Kendi kendine dedi ki: "Bu adam galiba bana kasdetmeye gelmiş bir katil 
yahut benden bir şeyler uman bir dilenci, bir serseridir. 

• Yahut beni bu ayı ile korkutmak için arkadaşları ile bahse girişmiş olmalı." 

dedi. 

• İçinin kötülüğünden, karakterinin bozuk oluşundan hatırına iyi bir şey 
gelmedi. 

• Hastanın bütün düşüncesi, bütün iyi zannı, tamamıyla ayıya idi. Sanki ayı ile 
aynı cinstendi. 

2035 • Böylece o kendisine yol gösteren akıllı bir adama karşı yüzlerce 
kötülük etti. Onu suçladı da ayıyı sevgi ve merhamet sahibi bir dost bildi. 

• O nasihati eden kişi de öfkelendi; içinden: "Senin işin Allah'a kaldı, ne 
yaparsan yap." diyerek adamı bırakıp gitti. 

2065 • "Benim onun iyiliği için uğraşmamdan, öğüt vermemden ötürü, onun 
gönlündeki kötü hayaller, vehimler büsbütün arttı. 

• Bundan sonra öğüt kapısı kapandı. 'Onlardan yüz çevir, onlarla uğraşma.' 499 
ayetinin emri yerine geldi." 

499 Secde Sûresi, 30. ayete işaret var. 

• Nihayet hasta adam uyumuştu. Ayı da onun yüzüne konan sinekleri 
kovalamakta idi. Sinekler kaçıyor, sonra inadına yine geliyor, kalktıkları yere 
konuyorlardı. 

2125 • Sineğin biri pek inatçı idi. Ayı uyuyan efendisinin yüzünden o sineği 
bir kaç defa kovdu. Fakat sinek yine kalktığı yere gelip konmada idi. 

• Ayı sineğe fena halde kızdı. Dağa gitti, kocaman bir kaya aldı. 

• Kayayı getirdi, sineğin yine uyuyan adamın yüzüne konmuş olduğunu 

gördü. 

• O değirmen taşı kadar kocaman kayayı kaldırdı, sineği ezmek için adamın 
suratına fırlatıp alıverdi. 

• Kaya uyuyan adamın yüzünü yam yassı etti. Bu örnek de bütün dünyaya 

yayıldı. 

412 

2130 • Ahmakın sevgisi, tıpkı ayının sevgisidir. Onun kini sevgidir; sevgisi de 

kin... 



Dünyada çok iyi kalpli örnek insanlar da vardır. 

• Dünyada mazlumların, yani zulüm görenlerin, ezilenlerin feryadlarını 
duyunca, onlara yardım için koşan arslan kişiler vardır. 

• Onlar nerede olursa olsunlar, mazlumların feryadlarını duyarlar, hakkın 
rahmeti gibi, feryad gelen yana koşarlar. 



1935 • Dünyanın bozukluklarına, sarsıntılarına, yıkıntılarına destek olan, 
direk olan, gizli dertlerine, hastalıklarına hekim olan o üstün kişiler.. 

• Sevginin, adaletin, merhametin ta kendisidirler. Onlar Hakk gibidir. 
Onlardan sebep sorulmaz, onlar yaptıkları işler için rüşvet almazlar. 500 

500 Cenab-ı Hakk halk ettiği, takdir buyurduğu işlerde nasıl sebep ve rüşvet aramazsa, örnek insan da ilahî ahlak ile 
ardaklanmış olduğundan sebepsiz yardımda bulunur. Yedi asır önce bile Mevlâna rüşvetten bahs ediyor. Fuzulî merhum da; 
"Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar." diyerek devrinin memurlarından şikâyet etmişti. Rüşveti veren de, alan da 
Peygamber efendimiz tarafından lanetlenmiştir. Günümüzde de gazetelere akseden büyük rüşvetlerin döndüğü hâdiseler, ibretle 
insanı düşündürmelidir. Allah bu beladan memurlarımızı, bizi kurtarsın. 

• Onlardan birine "Can ve gönülden yaptığın bu iyiliği, bu yardımı niçin, 
neden yapıyorsun?" diye sorulsa; "O mazlumun başına gelen çaresizliği, içine 
düştüğü gamı, kederi için yapıyorum." der. 

• İnsanlık ve iyilik hususunda arslan kesilmiş erin avı; sevgidir, merhamettir, 
ilaç, dünyada iyileştirmek için, hastadan başka kimseyi aramaz. 

• Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su 
oraya akar. 501 

501 Hasta mısın? Derdin mi var? Hakk'tan sana devâ gelecektir. Susuz musun? Su da seni arar, bulur. Çok ızdırabın 
varsa sevin, çünki feraha kavuşacaksın... Alçak gönüllü ol ki; şeref, sabır, irfan suyu sana doğru aksın gelsin. 

1940 • Sana rahmet ve merhamet suyu gerekse, yürü, alçal, alçak gönüllü ol; 
ondan sonra da merhamet şarabını iç, mest ol, kendinden geç. 

• Ey oğul! Allah'ın başımıza kadar yükselen rahmeti içinde rahmet var. Sen 
aklını başına al da, onun rahmetini yeter bulma; o rahmetlerin hepsini niyâz et. 



413 

• Ey yiğit! Yüksel!.. Gök yüzünü bile ayağının altına al da göklerin üstünden 
gelen ilahî nameleri duy. 

• Canının kulağından gaflet ve vesvese pamuğunu çıkar da, göklerdeki 
coşkunluk sesleri, meleklerin teşbihlerinin uğultusu kulağına kadar gelsin. 

• îki gözünü de ayıp kılından, günah tozundan temizle de, ötelerin, gayb 
âleminin bağlarını, bahçelerini, serviliklerini gör. 

1945 • Burnundan, genzinden masiva nezlesini gider de, burnuna güzel mânâ 
kokuları, ilahî kokular gelsin. 

• Beden bukağısını, beden bağını canın ayağından çöz, çıkar da, canın mânâ 
çimenliklerinde donsun, dolaşsın... 

• Hasislik zincirini elinden, boynundan at da, şu felekte yeni bir baht elde et. 
1950 • Eğer lütuf kabesine uçmak için kanatların yoksa, aczini, çaresizliğini 

her şeye çare bulan Allah'a arz et. 502 

502 "Allah'ım, ben âcizim, kudret ve kuvvet sahibi ancak sensin! Bana yardım et, elimden tut." diye yalvar. Hatta 
gözlerinden samimî olarak yaşlar döküp, Allah'ın huzurunda candan, gönülden inleyerek niyazda bulun. Allah öyle bir 
merhametlilerin merhametlisidir ki, göz yaşlarına karşı dayanamaz, ağlayan bir kulunun muradını yemekten geri durmaz. 

• İnleyip ağlamak, kul için güçlü bir sermayedir. İyi bir kazanç yoludur. 
Baştan başa rahmettir, pek şefkatli bir dadıdır. 

• Dadı da, ana da çocuk ne vakit ağlayacak ki süt verelim diye bekleşir 
dururlar. 

• Allah da sizin ihtiyaç çocuklarınızı, ağlasın da süt meydana gelsin diye 

yarattı. 

• Allah; "Bana dua edin, beni çağırın." diye buyurdu. Ağlayıp inlemeyi 
bırakma da, onun sevgi ve merhamet sütleri coşsun. 503 

503 Bu beyitte; "Bana dua ediniz ki duanızı kabul ile hâcetleriniz; yerine getireyim." manasına gelen Mümin 
Sûresi'nin 50. ayetine işaret var. 

1955 • Rüzgârın gürültü ile esmesi, bulutun yağmur yağdırışı, bizim 
gamımızı, endişemizi yatıştırmak içindir. Sen biraz sabret. 

• "Rızıklarınız göktedir." Ay etiniiş itmedin mi? İşitinse bu süfli, bu aşağılık 
dünyada ne diye yapışıp kalmışsın? 504 

504 "Rızkınız ve size vaad edilen şey göktedir." Zâriat Sûresi, 22. ayetine işaret ediliyor. 



414 



• Korkunu, ümitsizliğini gülyabani sesi bil. O, kulağından tutar da seni 
aşağılıkların ta dibine kadar çeker, götürür. 

• Seni yücelere, yükseklere çeken her sesi, yücelerden gelen ses olarak bil. 

• Sana hırs veren nefsanî duygunu artıran sesi de, insanı yaralayan kurt sesi 

bil. 

1960 • Bu yücelik, yer bakımından değildir. Bu yücelik mânâ yüceliğidir. Bu 
yücelikler, akıl ve can yönündendir. 

• Şu aşağılık dünyada ne varsa, hep ezelden, yücelerden gelmiştir. Haydi, 
gözünü yücelere doğru çevir. 

1975 • Yücelere bakmak, önce gözü kamaştırır. Ama sonra göze nûr verir 
parlaklık verir. 

• Gözünü aydınlığa alıştır. Eğer yarasa değil isen, o yana bak. 505 

505 Dünyevî ve şehvanî istekler yüzünden gözü kör olan, hakikati göremeyen kişi, güneşin ışığından kaçan yarasa 

gibidir. 

• İşin sonunu, hakikatini görmek, sende bir görüş nûru bulunduğunun 
belirtisidir. Şehvete düşmen, nefsin isteklerine uyman ise, senin mânevi ölümün, 
mezarındır. 506 

506 Nefsin isteklerine boyun eğen kimse, adeta mezar gibi gaflet çukuruna düşmüştür. Bu gaflet çukurundan 
kurtulmanın çaresi aziz Peygamber efendimizin şu hadislerinde bildirilmiştir: "Gurur evi olan şu yalancı ve aldatıcı dünyadan 
kurtulmak ve sevinç yeri olan mânevî ve uhrevî aleme yönelmek ve ölüm gelmeden ölüme hazırlanmaktır." 

• Belki bir üstad seni kurtarır, seni tehlikelerden çeker, çıkarır. 

1990 • Gücün, kuvvetin yoksa, aklını başına al da ağla, inle. Mademki körsün, 
göremiyorsun; gören bir adama karşı kafa tutma, onun kılavuzluğundan kaçma. 

• Rabbim, şu taş kesilmiş kalbi sen mum gibi yumuşat, iniltisini tesirli ve 
acınır bir hale getir ki, feryadına yetişenler bulunsun. 



Kör bir dilencinin; 
"Bende iki türlü körlük var." demesi 

• Kör bir dilenci vardı ki o daima; "Amanın aman!" derdi. "Ey insanlar, bende 
iki türlü körlük var. 

415 

• İki türlü körlüğüm olduğu, ben de aralarında kaldığım için, bana iki kat 
acıyın.." 

1995 • Adamın biri; "Biz senin bir körlüğünü görüyoruz. Öbür körlüğün 
nedir? Bir de onu göster." dedi. 

• Dilenci dedi ki: "Sesim çirkin ve kötü. Kötü sesli "oluşla, körlük iki kat 
artmada.. 

• Çirkin sesim gam kaynağı oluyor. Yani sesim, herkesi sinirlendiriyor. 
Benim kötü ve çirkin sesim yüzünden, halkın bana karşı duyduğu acıma hissi 
azalıyor. 

• Çirkin sesim nereye ulaşıyorsa, nereye gidiyorsa öfke doğuruyor. Gam 
veriyor, kin uyandınyor. 

• İki körlüğe iki kat acıyın; böyle bir yere sığmayan, yeri yurdu olmayan bu 
fakiri gönlünüze sığdırın." 

2000 • Onun bu şikâyeti üzerine, sesinin çirkinliği azaldı. Yani unutuldu. 
Herkes, bütün halk ona acımaya başladı. 

• O fakir, sırrını söyleyince, gönül sesinin güzelliği onun çirkin sesini 
güzelleştirdi. 

• Bir adamın gönlünün sesi de çirkin olursa, yani kötü ahlaklı olursa, kendini 
beğenirse, kendi kusurlarını görüp, onları itiraf etmezse, o zaman üç körlük bir araya 
gelir. (Ahlakı kötü, gözü kör, sözü çirkin) Bu üç körlük ömrü boyunca devam eder 
gider de, onu merhametten uzaklaştırır. Kimse ona acımaz. 



• Fakat sebepsiz veren kerem sahipleri de, belki onun çirkinliklerle dolu 
başına da el koyarlar. Yani ona acırlar da, ondan o çirkinlikleri giderirler. 

• O dilencinin sesi, hoş, acınır hale gelince, o sesten taş yüreklilerin yürekleri 
bile mum gibi yumuşar. 

2005 • Allah'ı inkar edenin sesi de çirkin olduğundan, duası kabul edilmez. 



Her cins, kendi cinsini sever. 

2055 • Aslı olmayan şeyleri ne cezbeder? Aslı olmayan şey. Tembellere ne 
hoş gelir? Tembellik. 

416 

• Çünkü her cins kendi cinsini çeker. Öküz, erkek aslana doğru gider mi? 

• Kurt, Yûsuf u sever mi? Sevse bile, bu sevgi ancak onu yemek için bir 

hiledir. 

• Kurtluktan, canavarlıktan kurtulunca, insanlara mahrem olur. Ashab-ı 
Kehfin köpeği gibi insanoğullarından sayılır. 

• Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz'in mânevi kokusunu alınca; "Bu yüz, 
yalancı bir insanın yüzü değil; haktan haber veren mübarek bir yüz." diye buyurdu. 

2060 • Ebu Cehil ise hakikati bulmak derdine düşmediği için, ayın ikiye 
bölünmesi gibi, yüzlerce mucize gördüğü halde yine de imana gelmedi. 

• İki üç ahmak seni inkar edecek olursa, neden üzülürsün; acı bir hale 
gelirsin? Sen mânevi bir şeker madenisin! 

• İki üç ahmak seni töhmet altında bırakırsa ne çıkar! Allah senin hak 
Peygamber olduğuna şehadet eder. 

• Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: "Benim peygamber olduğumu, bu 
âlemin, yani bu dünyanın balkının kabul edip etmemesi ile ilgim yoktur. Allah benim 
şahidim olduktan sonra, halkın benim elçiliğimi tasdik etmemesinden ne gam?" 

• Yarasa güneşi göremez. Görüyorum derse; onun gördüğü güneş değildir. 
2085 • Bir takım yarasacıkların benden nefret etmesi Allah'ın parlak bir gü- 
neşi olduğuma delildir. 

• Eğer pislik böceği bir gülsuyuna rağbet etse, o suyun gülsuyu olmadığı 
anlaşılır. 507 

507 Çünki pislik böceği pisliğe, necasete alışmıştır. Güzel kokulardan hoşlanmaz. Hatta gül kokuşu onu öldürür 
diyenler de var. Müşrikler pislik böceğidirler. Pis kokulara alışıktırlar. Peygamberimiz'in ağzından Mevlâna buyuruyor ki: 
"Onlar benim peygamberlik kokumu alamazlar. Eğer benim kokumu alsalardı, benim gül ve gülsuyu olmadığım anlaşılırdı." 

• Eğer kalp bir para mihenk taşına vurulmak istense, o mihenk taşının doğru 
bir mihenk olduğunda şüphe ederler. 508 

508 Mihenk taşı altına mahsustur. Peygamberimiz'i inkar eden müşrikler kalp para gibidir. Kalp paralar mihenk taşına 
yaklaşamaz. 

417 

• Hırsız; gündüzü değil, karanlıkta çalışabilmek için, geceyi ister. Şunu iyi bil 
ki; ben gece değilim. Dünyada parıl parıl parlayan her tarafı aydınlatan gündüzüm. 509 

509 Gece hırsızı olan müşrikler benimle uyuşamazlar. Çünki gece ile gündüz bir araya gelemez. 

• Ben her şeyi ayırdederim. Müşriği Allah'a inanandan; samanı ve daneyi 
kalbur gibi ayırdederim. 

2090 • Ben unu kepekten ayırdederim: 'Şunlar insandır, mânâ eridir, rûhtur; 
şunlar da insan değil, insan kılığında, maddeden, şekilden, kalıptan ibarettir.' derim. 

• Ben dünyada Allah terazisine benzerim. Hafif olan her şeyi ağır olandan 
ayırdederim. 510 

510 Terazi (mizan): imam Kaşanî hazretleri demiştir ki: "Mizan bir şeyin ağırlığını yani ne mikdar, ne kadar olduğunu 
anlamak için başvurulan bir alettir. Zahir ehlinin terazisi Şerîat'tir. mânâ ehlinin terazisi kudsî nûr, ilahî nûr ile aydınlanan 
akıldır. Ümmetin has kullarının terazisi ilm-i ledün; tasavvuftur. Allah'ın has kullarının, haslarının yani en seçkinlerinin terazisi 
ise; Allah kelamıdır, Kur'an-ı Kerîm'dir ki, kâmil insandan başkası Allah kelamının gerçek manasını anlayamaz. Böylece kâmil 
insan, halk arasında bir Allah terazisidir." Buradaki insan-ı kamilden maksat, asrın en büyük velîsi olan Gavs hazretleridir. 
Onun halk arasında "ilahî terazi" oluşu da veraset ve tabîiyyet iledir ki, asıl o "ilahî terazi" Peygamberimiz Efendimiz'dir. " 
Calinus; Yunan filozoflarından ve hekimlerindendir. insanoğlunun ilk hekimlerinden sayılır. Doktorluk (=hekimlik) san'atını o 



icat etmiştir, o bulmuştur. Tıp konusunda bir çok eserler yazmıştır. Miladın 131. yılında Bergama'da doğmuş, önce felsefe, 
sonra doktorluk, tıp tahsilinde bulunmuş. İskenderiyye'ye gitmiş, orada birkaç sene kalmış, teşrih tecrübeleri yapmış. Sonra 
Roma'ya gitmiş, Roma i mparatori arının hekimi olmuş. Sonra Bergama'ya dönmüş. Miladın 200. yılında Bergama'da ölmüştür. 
Eserlerinin bazıları Arapça'ya tercüme edilmiştir. 

• Bir buzağı, sütünü emdiği anasını Allah bilir. Eşek de adî şeylere, dünya 
meta'ına bayılır; kendine uygun şeyi seçer. 

• Müşrikler bana cefa ettiklerini sanırlar; halbuki onların cefası ile gönül 
aynamın tozu silindi. 

Bir delinin Calinus'a yaltaklanması; 
Calinus'un da bundan korkması 5 " 

2095 • Calinus arkadaşlarına; "Bana filan ilacı verin." dedi. Arkadaşlarından 
biri Calinus'a dedi ki: "Ey hünerler sahibi hekim! istediğin ilaç, deliler için kullanılır. 

418 

• Delilik senin aklından çok uzaktır. Sakın bunu bir daha söyleme!" Calinus 
dedi ki: "Bir deli bana doğru döndü, bir müddet yüzüme dikkatle baktı. Bana göz 
kırptı, sonra yenimi yakamı bıraktı. 

• Onunla aynı cinsten olmasaydım, onun cinsinden bulunan şeylerden bende 
de bulunmasaydı, o çirkin suratlı deli nasıl olurdu da bana doğru döner, yüzüme 
dikkatle bakardı? 

2100 • Eğer bende kendi cinsini görmeseydi, nasıl olurdu da gelip bana 
çatardı? Kendi cinsinden olmayana nasıl olurdu da baş belası kesilirdi. 

• İki kişi uzlaşırsa, şüphe yok ki aralarında birleştikleri bir şey vardır. 

• Bir kuş, kendi cinsinden olmayan bir kuşla nasıl uçar? Cinsinden olmayanla 
konuşup görüşmek, düşüp kalkmak mezardır; lahde girmektir." 

Bir kuşun kendi cinsinden olmayan bir kuşla beraber 
uçmasının ve tane toplamasının sebebi 

• Bir hekim dedi ki: "Çölde bir karga ile bir leyleği beraber gördüm. 

• Bu hale şaştım ve aralarındaki birlik, anlaşma nedir; bunu anlayayım diye 
hallerine dikkat ettim. 

2105 • Şaşkın bir halde onlara yaklaştım. İkisinin de topal olduklarını gördüm. 

• Hele yurdu gökyüzü (=arş) olan iri doğan kuşu (arif) ile yeryüzü harabeler 
kuşu olan yarasa (bilgisiz kişi) nasıl dost olabilirler? 

• Biri illiyyîn'in güneşi, öbürü Siccîn'den kopup gelmiş yarasa; 512 

512 İlliyyîn: Yedinci kat gökte bir yerin adı. Cennetlerin en yüksek, en iyi yeridir. Bir rivayete göre de yedinci kat 
göğün üstünde "Sidretü'l-münteha"nın ve "Arş"ın altında bir makam ki, iyi kişilerin amel defterleri orada bulunurmuş. Siccîn: 
Cehennemin en alt tabakasında, en kötü yeri. Fasıkların, kâfirlerin, müşriklerin amel defterlerinin bulunduğu yer. 

• Biri her ayıptan arınmış tertemiz bir nûr, öbürü her kapının dilencisi; 

• Biri Ülker burcunda bir ay, öbürü gübre içinde bir kurt... 

2110 • Biri Yûsuf yüzlü, isa nefesli bir varlık, öbürü bir kurt, yahut da 
boynunda çıngırak bulunan bir eşek; 

419 

• Biri mekansızlık âleminde uçmakta, öbürü köpekler gibi samanlıkta 
yaşamakta. 

• Gül, gönül dili ile pislik böceğine "Ey koltuğu kokmuş!" der, "Eğer sen gül 
bahçesinden kaçarsan, senin bu tiksintin gül bahçesinin kemalini ve üstünlüğünü 
belirtir. 

• Benim gayretim, yani seni istemeyişim "Ey alçak kişi, buradan uzaklaş!" 
diye kafana bir çomak vurur. 

2115 • Ey alçak! Eğer sen benimle birlikte olursan, bazıları senin, benim 
aslımdan bir cins olduğunu sanırlar. 



• Bülbüllere yakışan yer, çayırlık ve çimenliktir. Pislik böceğinin yurdu da 
pisliktir. 

• Allah bana lütfetti de, bir mürşid vasıtasıyle beni pislikten, murdarlıktan pak 
etti, arıttı. Böyle iken nasıl olur da nefs-i emmâre gibi bir murdarı başıma bela eder? 

• Mürşide ulaşmadan önce, bir damarım, nefsine esir olan o murdarlardan idi. 
Fakat Hakk, mürşid eliyle o damarı kesip attı. 

• Artık o kötü damar, o kötü huy bana nasıl ve nerede ulaşabilir? 

• Hz. Adem'in ezelde bir belirli vasfı şu idi: Secde edilmeye layık olduğu için 
melekler onun önünde baş eğdiler, secde ettiler. 

2120 • Bir başka belirtisi de şu idi: iblis onun önüne baş koymadı. "Padişah 
da benim, reis de benim." dedi; ona secde etmedi. 

• Zaten eğer İblis Hz. Adem'e secde etmiş olsaydı, Adem, Adem olmazdı da 
bir başkası olurdu. 

• Meleklerin secde etmesi Hz. Adem'in ademliğine ölçü olduğu gibi; îblis'in 
inadı, ona secde etmeyişi de Âdem'in ademliğine delil oldu. 

• Böylece; hem meleklerin kararı onun Hakk'ın halifesi olduğuna bir tanık, 
hem de iblis köpeğinin kâfirliği ona tanık oldu. 

Hz. Peygamberimiz'in hasta bir sahabeye hatır 
sormaya gitmesi ve "Kendine hastalık isteme!" diye dua 

öğretmesi 

2141 • Sahabeden bir zat hastalandı. O hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi 

inceldi. 

420 

• Hz. Peygamber Efendimiz onu yoklamak, halini hatırını sormak için yanına 
gitti. Zaten aziz Peygamberimiz'in huyu tamamıyle lütuftu, tamamıyle keremdi. 

2212 • Hastayı yoklamak, halini hatırını sormak dostluğu, birliği temin etmek 
içindir. Bu birlik ve dostluk yüzlerce sevgi doğurur. 

• Bir eşi ve örneği olmayan Peygamber, hal hatır sormaya gitti ve o sahabiyi 
ölüm halinde gördü. 

• Peygamber Efendimiz o hastayı görünce, halini hatırını sordu; o hakîkî 
dosta iltifatlarda bulundu. 

• Hasta sahabi Peygamber'i görünce dirildi. Sanki Allah onu o anda yaratmış 
gibi oldu. 

• "Hastalık bana bu bahtı verdi de, peygamberlerin sultanı sabahleyin beni 
yoklamaya geldi." dedi. 

2255 • "Maiyyetsiz, ihtişamsız bu eşsiz padişahın teşrif buyurması bana 
sağlık verdi; beni esenliğe kavuşturdu. 

• Bu ne mutlu hastalık, ne uğurlu ağrı sızı ve hararet, ne mutlu dert, ne hoş 
gece uyanıklığı... 

• İşte Cenab-ı Hakk bana bu ihtiyarlığımda lütfetti, kerem buyurdu da, böyle 
bir hastalık verdi, beni böyle bir derde düşürdü. 

• Her gece yansı mecbur kalarak kalkayım diye, bana sırt ağrısı verdi. 

• Bütün gece manda gibi uyumayayım diye lutfundan, kereminden bana 
dertler bağışladı, kederler ihsan etti. 

2260 • Benim hasta oluşumdan, bu kırık dökük halde bulunuşumdan, feryad 
edişimden o mânevî padişahın merhameti coştu da, acılar izdıraplar cehennemim, 
beni korkutmadan susturdu." 

2456 • Hz. Peygamber Efendimiz hastanın halini hatırını sordu. Sonra ona 

dedi ki: 



• "Acaba sen münasebetsiz, yersiz bir dua mı ettin? Bilmeyerek zehirli bir şey 
mi yedin? 

• Hele bir düşün bakalım; ne çeşit dua ettin? Nefsin hilesine uyup nasıl 
coştun, köpürdün? Allah'tan neler istedin?" 

• Hasta; "Hiç hatırımda değil, ama himmet buyur da şimdi hatırlayayım." 

dedi. 



421 

2460 • Cenab-ı Mustafa(s.a.v.)'nın nûr veren huzuru bereketiyle, hastanın 
etmiş olduğu dua hatırına geldi. 

• Her tarafı aydınlatan Peygamber'in himmeti, ona hatırlayamadığını hatırlattı. 

• Hak ve batılı ayırdeden nûr, gönül pencerelerinde parladı. 

• "Ya Resülallah! Cenab-ı Hakka saygısızca yaptığım dua şimdi hatırıma 

geldi. 

• Bir çok günaha girmiştim; günah dalgaları arasında yüzüyordum. 

2465 • Suçlulara, günah işleyenlere çok çetin, çok şiddetli azap edileceğin! 
duyuyordum. Sen bizi pek ürkütüyordun, pek korkutuyordun. 

• Çırpınıp duruyordum. Çarem yoktu. Ahiret bağı çok sağlamdı. Ümit ve 
teselli kilidi de açılmıyordu. 

• Ne sabredebiliyordum, ne kaçacak, kurtulacak yol vardı. Ne tevbe ümidi, ne 
de nefis ile mücadele gücü kalmıştı. 

• Ahiretin zahmetine, azabına had ve sınır yoktur, anlatılamaz. Ona karşılık 
bu dünyada çekilen zahmetler, meşakkatler önemsizdir. 

• Ne mutlu o kişiye ki, nefis ile savaşır, bedenine zahmetler verir, sıkıntılar 
çektirir de, onu terbiye etmeye uğraşır, adalet gösterir. 

• Ahiretin zahmetinden kurtulmak için, bu dünyada kendine zahmet vermeyi, 
eziyet çektirmeyi kulluk, ibadet yerine koyar. 

2475 • Ben de; 'Ya Rabbî!' diyordum. Ahirette çektireceğin azabı bu dünyada 
hemen çektir! 

• Çektir de, ahirette mutlu olayım!' Böyle istekle ilahî kapının halkasınıçalip 
duruyordum. 

• Derken bende böyle bir hastalık belirdi. Hastalığın verdiği zahmetten 
canımın rahatı kalmadı. 

• Zikrimden, evradımdan geri kaldım. Hatta kendimi, iyiliğimi ve kötülüğümü 
bilemez bir hale geldim. 

• Ey fütüvvetli, ey kokuşu mübarek aziz Peygamber! Senin o nûrlu yüzünü 
görmeseydim, 

2480» Bu hayat bağından tamamıyla kurtulacak, yani ölüp gidecektim. Teşrif 
buyurun da, bana şahane bir tesellide bulunun." 

• Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Sakın bu duayı bir daha etme; kendi 
hayat ağacını kökünden söküp atma! 

422 

• Ey zayıf ve zavallı karınca! Senin ne gücün var ki, tutup da dağ gibi olan, 
kaldıramayacağın bir hastalığın yükünü sana yüklesin?" 

• Hasta sahabi; "Tevbe ettim, ey benim padişahım! Bir daha kendimi zorlu, 
güçlü görüp böyle bir laf etmem. 

2497 • Ey renklerin emîri! Çeşitli renkte insanların peygamberi! Sendeki o 
güç ve kuvvet hakkı için renkten renge girmemize acı, bizi temkin ve sebat haline 
getir. 513 

513 peygamber Efendimiz yalnız Araplar için gelmedi. Çeşitli renklerdeki bütün insanları Hakk yoluna çağırmak 
için dünyayı şereflendirdi. 



• Kendimizi de, rezil-rüsvay oluşumuzu da gördün ey padişah! Bizi bundan 
fazla imtihan etme.. 

• Ey bütün kulları tarafından yardımı dilenen kerem sahibi, ihsan sahibi 
Allah! Bizi çok sıkıştırma, imtihanlara çekme! 

• Henüz gizli olan günahlarımızı, kötülüklerimizi gizle, meydana çıkarma. 
2500 • Allahım! Sen güzellikte, kemalde, olgunlukta sonsuzsun; biz de eğri- 
likte, sapıklıkta sonsuz bir haldeyiz. 

• Ey kerem sahibi! Şu bir avuç kötü kişinin eğriliklerini, günahlarını sonsuz 
lutfunla, ihsanınla ört! 

• Bizim ömrümüz boş yere harcandı gitti. Ömür elbise mizden tek bir iplik 
kaldı, o da kopmak üzere; biz büyük bir şehir idik, yıkıldık, harab olduk, ancak bir 
duvarımız kaldı. 

• Ey büyükler büyüğü, ey sahibimiz! Şu artakalanı esirge, muhafaza et, koru. 
Koru da şeytanın canı büsbütün sevinemesin. 

• Bizim için, bizim hatırımız için değil, günahkarları, sapıklığa düşenleri 
arayıp kayırdığın o kadîm lutfun hakkı için! 

2505 • Et ve yağdan ibaret olan bedene merhamet bağışlayan, acıma duygusu 
veren Allah! Yarattığın varlıklarda sanatını, yaratma gücünü, kuvvetini gösterdin; 
lütuf ve merhametini de göster! 

• Ey büyüklerin en büyüğü olan Allah! Ettiğimiz bu dua senin öfkeni 
arttırıyorsa, edilecek duayı yine sen bize ilham eyle!" 

2251 • Sonunda Cenab-ı Peygamber o hastaya dedi ki: "Dualarına şu sözleri 
de ekle. De ki: Ey güçlükleri kolaylaştıran Allah! 

423 

• Sen bize dünyada da, ahirette de iyilik ver, güzellik ver! 514 

514 Sahih-i Müslim'de şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Resül-i Ekrem ashabdan hasta bir zatın ziyaretine gitti. 
Onun halini hatırını sordu. Onun zayıflamış, adeta kuş yavrusu gibi bir hale gelmiş olduğunu gördü. Peygamber ona; 'Allah'a 
duada mı bulundun?' diye sordu. Hasta dedi ki: 'Evet. Yâ Resûlallah! Ya Rabbî ahirette bana edeceğin ikabı, vereceğin azabı 
dünyada ver!" diye dua ediyordum.' Resûlullah Efendimiz; 'Sübhanallah. Allah'ın vereceği azaba dayanamazsın. Yâ Rabbî! Bize 
ahirette de, dünyada da güzellik ve iyilik ver; bizleri ateş azabından koru! diye dua etsen olmaz mıydı?' buyurdu. Dünyadaki 
güzelliklerden maksat; sıhhat ve afiyet, ahiretteki güzelliklerden murad; mağfiret ve cennettir." 

• Allahım bizim yolumuzu gül bahçesi gibi güzelleştir, varacağımız yerde sen 
bulun, konak yerimiz sen ol, yürüdüğümüz yol bizi sana götürsün, sadece cennete 
değil." 

Hasta yoklamanın, hastanın halini hatırını sormanın 

faydası 

• Hastayı yoklamanda, halini hatırını sormak için yanına gitmende fayda var. 
O fayda döner, yine sana gelir. 

• İlk taydaşı şu: Olabilir ki, o hasta adam zamanın kutbu ve mânevi , büyük 
padişahı olur. 

2145 • Ey inatçı kişi, senin gönlünün iki gözü de kör. Bu yüzden adî odunu öd 
ağacından ayırt edemiyorsun. 

• Dünyada ne hazîneler vardır; yani şu dünya Allah'ın velîlerinden boş 
değildir. Velî bulunmaz diye üzülme, hiç bir yıkık yeri, viraneyi hazinesiz, boş 
sanma! 

• "Ne olur ne olmaz." de de her dervişin yanına var, herhangi birisinde 
mânevî bir koku bulursan, onun hizmetinde dön, dolaş. 

• Sende iç yüzü ve hakikati gören gönül gözü olmadığı için, her varlıkta 
mânevî bir hazne var zannında bulun. 

• Fakat olmasa bile, yol arkadaşı, yani seyr ü sülük erbabından olur; padişah 
olmasa bile atlı bir asker olabilir. 



2150 • Yol arkadaşlarını arayıp sormayı gerekli bil. Yaya olsun, atlı olsun, 
yani ister ilerde, ister geri kalmış olsun, seyr ü sülük arkadaşlarından ayrı düşme! 

• Ziyaretine gittiğin isterse düşmanın olsun, senin iyilikte bulunman ya- 
rarlıdır. Çünkü iyilik yüzünden, nice düşman dost olur. 

424 

• O düşman sana dost olmasa bile, hiç olmazsa kini azalır. Çünkü iyilik, kine 
merhemdir. 

• Hasta ziyaretinin daha başka bir çok faydası var. Ama ey dost, sözü 
uzatmaktan korkuyorum. 

• Sözün özü şu ki: Topluma, insanlara dost ol. Bir dost bulamaz isen, heykel 
yapanlar gibi kendine taştan bir dost yont! 

2155 • Çünkü topluluk, kervan balkının çok oluşu, yol kesenlerin bellerini kı- 
rar, mızraklarını körletir. 



"Hastalığımda 
niçin benim halimi hatırını sormaya gelmedin?" diye 
Hakk Teâlâ-'nın Mûsâ(a.s.)'a vahyetmesi 

• Bir gün Cenab-ı Hakk Mûsâ Peygamber'i azarladı da buyurdu ki: "Ey 
yakasından ay doğduğunu gören peygamberim! 

• Seni ilahî nûrla nûrlandırmış, tan yeri yapmıştım. Ben ki Hakkım, has- 
talandım da benim hatırını sormaya, beni yoklamaya gelmedin." 

• Hz. Mûsâ; "Allahım!" dedi "Sen noksan sıfatlardan zarardan, ziyandan, 
hastalık gibi hallerden münezzehsin. Ya Rabbi bu ne anlaşılmaz söz! Lütfen bu 
kapalı sözün hikmetini beyan buyur, açıkla!.." 

• Cenab-ı Hakk yine buyurdu ki: "Hastalığımda ne diye kerem edip, lütfedip 
gelip benim halimi hatırını sormadın? 

2160» Mûsâ; "Ya Rabbi!" dedi, "Sende bir noksanlık olamaz; şaşırdım 
kaldım. Nerede ise aklımı kaybedeceğim. Ya Rabbi, bu kapalı sözü açıkla!.." 

• Allah buyurdu ki: "Evet, benim has ve seçilmiş bir kulum hastalandı, işte o 
kul 'Ben'im' bir iyice bak da gör! 515 

515 Mevlâna şu kudsî hadise işaret ediyor: -Bilindiği gibi kudsî hadis, Hz. Peygamber'in dilinden söylenen Allah 
kelamıdır. Kur'an ayetleri, vahiydir. Sözü de, özü de Allah'ındır.- "Ey Ademoğlu! Hastalandım, benim hatırını sormaya, beni 
yoklamaya gelmedin. Senden yemek istedim, bana yemek vermedin. Senden su istedim, bana su vermedin." İnsan dedi ki: "Ya 
Rabbi! Ben seni nasıl görebilirim? Ben nasıl senin hatırım sormaya gelebilirim? Sen âlemlerin Rabbi'sin; hastalık gibi hallerden 
münezzehsin." Allah buyurdu ki: "Filan kulum hastalanmıştı, ne diye onu yoklamadm, hal-hatır sormadın? Bilmiyor mu idin ki, 
onu yoklamaya gelseydin beni onun yanında bulacaktın. Senden yiyecek istedim, ey Ademoğlu, beni ne diye doyurmadın?" 
Kul; "Ya Rabbi! Ben seni nasıl doyururum?" der. Allah buyurur ki: "Filan kulum senden yiyecek istedi. Ne diye onu 
doyurmadın? Bilmiyor musun ki onu doyurursan, bu hareketin ecrini benim yanımda bulacaksın?" Cami'u's-Sağîr, c.V, s. 65. 

425 

• Onun özür dilemesi, benim özür dilememdir. Onun hastalığı, benim 
hastalığım demektir." 

• Allah ile bulunmak, Allah ile beraber oturmak isteyen kişi, Allah'ın dostları 
olan velîlerin huzurunda otursun. 516 

516 Cenab-ı Hakk haşa maddî bir varlık değildir ki, insanlarla beraber bulunsun, beraber otursun. Gerek evvelki 
beyitlerle ilgili kudsî hadiste ve gerekse Mevlâna'nm bu beytinde anlatılan hal, yani insanın Allah'la beraber bulunması, 
tamamıyle manevî ve ruhanî bir haldir. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerekse Mevlâna, biz âciz insanların anlamaları için bir 
takım benzetmelerle bu rûhanî ve mânevi buluşmayı belirtmektedir. Fakat şunu da iyice bilmeli ki, en büyük tecellîye insan 
mazhar olduğu için ve insanda ilahî emanet, ilahî nefha bulunduğu için, Allah'ın insanlara karşı bir yakınlığı vardır. Büyük bir 
arifin dediği gibi; "Haşa insan Allah değildir, fakat Allah'tan da ayrı değildir." Nitekim Mevlâna yine Mesnevî'nin bir başka 
yerinde buyurur ki: "Nasın Rabbi olan Allah'ın, insanların rûhu ile bir birleşmesi, bir yakınlığı vardır. Fakat bu yakınlık nasıldır 
tarif edilemez. Hiç bir şeyin yakınlığı ile de kıyas edilemez." Herhangi bir insan ile buluşmak, oturmak, Allah velîleri ile bera- 
ber oturmaya benzemez. Allah velîlere tam tecellî ettiği için onlarla oturmak Allah'ın huzurunda bulunmuş gibi mânevî bir 
duygu içinde kendinden geçmektir. Bir velînin huzurunda otururken manen içimiz yıkanır, rûhen tazeleniriz. Onun mânevî 
gücü ile kendini gizleyen büyük yaratıcının varlığını, sevgisini gönlümüzde duyar, Allahımızı vicdanen hissederiz. 



• Ey salik! Eğer velîlerin huzurundan ayrılırsan helâk olursun. Çünkü sen bir 
cüz'sün, küll değilsin. 517 

517 "Velîler kimlerdir? O mübarek insanları bilmiyoruz ki yanlarına varalım, kendilerinden manen yararlanalım." diye 
bir soru akla gelebilir. Böyle düşünmek, yerinde, haklı bir düşüncedir. Bir Abdülkadir Geylanî, bir Mevlâna nerede bulalım da 
dizlerinin dibine çökelim, kendilerinden feyz alalım, huzurlarında insanlığımızı hissedelim, manen kusurlarımızı görerek 
kendimizi tamir edelim. "Bugün velîler yoktur; göklerden yere nûr inmiyor." diye endişeye kapılmayalım. Bilelim ki kıyamete 
kadar dünya velîsiz kalmayacaktır. Onların mübarek şahsiyetlerini bilmiyorsak da, onları göremiyorsak da, o üstün kişilerin 
mevcud olduklarına inanalım. "Allah'ın sevgili kulları, velîleri vardır. Bu kirli dünyamızda hala yaşamaktadırlar." diye kabul 
etmek, onları görmediğimiz halde onlardan yardım ve himmet beklemek de bir nev'î huzurlarında bulunmak demektir. Olabilir 
ki, bu ikrarımız ve onlara karşı duyduğumuz gıyabî hürmetimiz, bizi onların manevî huzurlarına götürür de, kendilerinden feyz 
alırız. 

2165 • Şeytan her kimi kerem ve keramet sahibi olanlardan ayırırsa, onu 
kimsiz kimsesiz bırakır da başını yer. 

• Bunu duy, bunu işit ve iyice anla ki; bir an bile olsa, toplumdan ayrılmak, 
ancak şeytanın hilesidir. 518 

518 Peygamberimiz bir hadislerinde; "Şeytan bir kişi ile beraberdir ve o şeytan iki kişinin yanma varamaz." diye 
buyurmuştur. Başka bir hadislerinde de; "Cemaat rahmettir; ayrılık azabtır." buyurmuştur. Büyük bir padişah olduğu kadar 
büyük bir şair olan ve Parsça dîvanı bulunan cennet-mekan Yavuz Sultan Selim Han; "Bizim bütün perişanlığımız toplumdan 
ayrı düşmemizdendir." manasında bir beyti vardır. 

426 

Bir bahçıvanın sûfî, fakih ve alevîyi birbirinden ayırıp 

yalnız bırakması 

• Bir bahçıvan bağa bakınca, bağında hırsızlar gibi üç kişi gördü. 

• Bunlardan biri fakih, yani din adamı, hoca; biri şerif, yani seyyid; biri de 
sûfî, yani derviş idi. Bunların her üçü de vefa bilmez, hak tanımaz kişilerdi. 

• Bahçıvan kendi kendine dedi ki: "Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, 
reddedilmez yüzlerce delillerim var. Var ama, onlar üç kişi bir topluluk; topluluk ise 
güçtür, kuvvettir, rahmettir. 

2170 • Tek başıma üç kişi ile uğraşamam. Bu yüzden onları birbirinden 
ayırmam gerek. 

• Onların her birini bir tarafa atayım, yalnız kalınca da onların birer birer 
hakkından geleyim." 

• Hileye başvurdu. Sûfiyi arkadaşlarının gözünden düşürmek için onu yola 

çıkardı. 

• Sûfiye dedi ki: "Haydi eve git de, bu arkadaşlar için bir kilim getir!" 

• Sûfî gitti. Bahçıvan iki dost ile yalnız kaldı. Fakihe: "Sen tekinsin; din 
hususunda bilgin bir kişisin. Bu arkadaşın da ünlü bir şerif, yani Peygamber 
neslinden gelen bir seyyiddir. 

2175 • Biz senin fetvanla ekmek yiyoruz, senin bilgi kanadınla uçuyoruz. 

• Bu da bizim sultanımızın şehzadesidir. Yani büyük Peygamberimiz 
Muhammed Mustafa(s.a.v.)'ın soyundan gelmiş bir seyyiddir. 

• Onun bunun sırtından geçinen bu pis boğaz sûfî de kim oluyor ki, sizin gibi 
padişahlarla oturup kalksın? 

• Gelince onu yanınızdan uzaklaştırın; savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim 
bahçemde, bağımda misafirim olun kalın.. 

• Ey benim sağ gözüm olan fakih ve şerif; bağ ve bahçe de nedir ki; benim 
canım sizindir." 

2180 • İçlerine bir şüphe düşürdü, onları kandırdı. Halbuki arkadaşlardan ay- 
rılmak yakışmaz. 

• Sûfî gelince onu yanlarından uzaklaştırdılar. O da kalkıp gitti. Bahçıvan da 
eline kocaman bir sopa alarak arkasından koştu. Ona yetişince: 

• "Ey köpek!" dedi. "Bu ne biçim sufîlik? Bu nasıl dervişlik? Fırsat bulunca 
hırsızlık için onun bunun bağına giriyorsun! 

427 



• Bu hırsızlık yolunu sana Cüneyd mi gösterdi, yoksa Bâyezid mi? Bu yol 
sana hangi şeyhten, hangi pirden ulaştı?" 

• Sûfîyi yalnız bulduğu için onu bir iyice dövdü. Yarı ölmüş bir hale getirdi, 
kafasını da yardı. 

2185 • Sûfî; "Bana olacak oldu, benim nöbetim geçti, ama, ey arkadaşlar, 
sizin de başınıza neler geleceğini düşünün, kendi nöbetinize hazırlanın. 

• Siz beni yabancı bildiniz ama, bu kaltabandan da yabancı değilim. Bunu da 

bilin. 

• Benim yediğim dayağı siz de yiyeceksiniz. Böyle bir şerbet, her alçak 
kimsenin cezasıdır." 

• Bahçıvan, sûfîyi dövüp ondan ayrıldıktan sonra, yine o çeşit bir bahane 

buldu. 

2190 • "Ey seyyid!" dedi. "Sen de eve git; öğle yemeği için yufka ekmeği 
pişirtmiştim. 

• Evin kapısında Kaymaz'a söyle, o pişmiş yufka ekmeği ile, pişmiş kazı 
getirsin. 

• Seyyidi yollayınca hocaya dedi ki: "Ey keskin görüşlü kişi! Sen fakihsin, 
senin fakih olduğunu herkes görüyor, biliyor. Bu apaçık meydanda. 

• Arkadaşın ise şeriflik taslıyor. Hz. Peygamber'in neslinden gelen seyyidim 
diye bir iddiada bulunuyor. Halbuki onun atasının ne yapmış olduğunu, ne iş 
işlediğini kim bilir? 

• Onu doğuran kadına ve onun işine güvenmeyin; noksan akıllı bir varlığa 
nasıl güvenilir? 

2195 • Zamanımızda nice ahmaklar kendilerini Hz. Ali soyundan, Peygamber 
neslinden göstermededirler." 519 

519 Türk milleti aziz Peygamberi'ni çok sevdiği ve saydığı için Arabistan'dan gelen ve Peygamber neslinden olduğunu 
söyleyen herkesi bağrına basmıştır. Ona elinden gelen her yardımı yapmıştır. Bu hal eski devirlerde olduğu gibi bugün de 
devam etmektedir. Eski şairlerimizden birisi; "Mesîhî gökden insen sana yer yok / Yürü var gel Arap'tan ya Acem'den." diye 
yazmıştır. Bugün de nice kişiler vardır ki; "Ben Abdülkadir Geylanî neslindenim." diye yurdumuza gelmiş, itibar 
görmüştür. Türk milleti dindardır, büyük velîlere hayrandır. Onların neslinden geldiklerim söyleyenlere canım verir. Tahirü'l- 
Mevlevî merhumun Mesnevi Şerhi'nin VII. cildinin 685'inci sahifesindeki şu açıklamayı dikkatle okuyalım: Yakın zamanlara 
kadar bazı kimseler şöhret bulmak, hürmet görmek için "es-seyyid filan" diye bir mühür kazdırır ve onu kullanırdı. Seyyidlik 
iran'da pek ehemmiyetli olduğu için, bazı açıkgözlüler başına yeşil bir sarık sarar, beline de yeşil bir kuşak dolar, seyyidim diye 
ortaya çıkarlardı, istanbul'un "Limon İskelesi" Meydam'nda genişçe bir iskemleye oturmuş yeşil sarıklı adamlar vardı ki 
bunlara; "Yedi Emirler" derler. Onlara okunmaya gelenler iyice bir para veririerdi. Mevlâna Cami Baharistan adlı eserinde 
yazar ki: "Birisi böyle seyyidlerden birisine sövmüş saymış. Seyyid yahut sahte seyyid: "Her namazda; 'Allahümme salli ala 
seyyidina Muhammedin ve ala Ali seyyidina Muhammed' diye salat okuduğun halde bana ne cesaretle sövüyorsun?" diye 
sormuş. Söven de: "Ben maddî, mânevî asıl seyyid olanlara salat ve selamımı kayıt altına alırım; sen onlardan değilsin." 
cevabını vermiş. Bununla beraber seyyidler hakkında hüsn-i zan göstermek de edep iktizasıdır. Ve onların cedd-i kerîmi olan 
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e hürmet icabıdır. Hiç olmazsa onlara kötü zanda bulunmamalı." 

428 

2200 • O zalim bahçıvan bir takım boş sözler söyledi. O fakih de onları din- 
ledi. Sonra kalktı, şerifin arkasından eve doğru gitti. 

• Şerifin yanına varınca; "Ey eşek!" dedi. "Seni bu bağa kim çağırdı? Sana 
hırsızlık Peygamber' den mi miras kaldı? 

• Arslanın yavrusu arslana benzer. Söyle bakalım sen Peygamber'e ne yüzden 
benziyorsun?" 

• O alçak bahçıvan doğru yoldan çıkmış olduğu için, Haricîler'in Peygamber 
evladına yaptıkları eza ve cefayı ona; o şerife yaptı. 520 

2205 • Şerif bahçıvanın dayağından perişan, harap bir hale gelince, fakihi 
hayalinden geçirerek dedi ki: "Ben sıçradım sudan çıktım, ben nöbetimi savdım. 

• Sen şimdi yapayalnız kaldın, ayağını denk al! Artık davul gibi karnına 
tokmak yiyedur. 

• Ben şerif değilsem de, senin sohbetine layık bir arkadaş olamadımsa da, 
senin için bu zalimden daha değersiz, daha aşağı değilim ya!.." 



• Bahçıvan, şerifi döğüp ondan kurtulunca geldi, fakihi buldu. Ona dedi ki: 
"Sen fakih misin? Fakihlik nerede, sen nerede? Ey her aşağı kişiye ayıp kesilen, ar 
olan en günahkar, en kötü insanlar bile senden utanırlar. 

• Ey eli kesilesi, bağa girersin de izin var mı, müsaaden var mı demezsin; bu 
mu senin fetvan? 

2210 • Böyle bir rûhsatı, izini islam hukukuna ait fetvaları ihtiva eden tanın- 
mış kitaplardan Vasıt'da mı okudun? Yoksa Muhît'da mı var? 

320 Haricî: Siffîn muharebesinde Hz. Ali'ye isyan etmiş olan o devrin kanun nizam tanımayan bir çeşit anarşisti, 

teröristi. 

429 

• Fakih; "Hakkın var, vur!" dedi. "Vur ki, fırsat eline geçti. Dostlardan 
ayrılanın lâyıkı budur!" 

Ermiş bir zatın Bâyezid-i Bestamî hazretlerine; 
"Kabe benim; etrafımda tavaf et!" demesi 

• Ümmetin şeyhi Bâyezid-i Bestamî hac ve umre için yola düşmüş, Mekke'ye 
doğru koşup gitmede idi. 521 

521 Bâyezid-i Bestamî hazretleri tanınmış velîlerdendir. Hicretin üçüncü asrında yaşamış, en kuvvetli rivayete göre 
261 tarihinde vefat etmiştir. 

• O gittiği her şehirde, önce oranın azizlerini arıyor: 

2220 • "Bu şehirde basiret sahibi, gönül gözü açık kim var?" diye şehri dört 
dönüyordu. 

2232 • Bir şehirde Bâyezid hilal gibi boyu bükülmüş, küçülmüş, incelmiş bir 
pire rastladı. Onda velîlerin nûrunu gördü. Ondan velîlerin sözlerini duydu. 

• O pîrin gözü görmüyordu, ama gönlü güneş gibi idi. Rüyasında Hindistan'ı 
görmüş fil gibi coşkun bir halde bulunuyordu. 522 

522 Filler, bir inanca göre, kendi ilk vatanları olan Hindistan'ı rüyalarında görünce vatan özlemine kapılır da, 
coşkunluk gösterirlermiş. Bâyezid'in gördüğü velî de ezel âlemini hayal ettiğinden, coşkun ve cezbeli bir halde imiş. 

2237 • Bâyezid o pîrin huzurunda oturdu, halini hatırını sordu. Onu hem çok 
fakır buldu, hem de çoluk çocuğunun çok olduğunu anladı. 

• O şeyh; "Ey Bâyezid, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyasını nereye çekip 
götürüyorsun?" diye sordu. 

• Bâyezid; "Bir an önce Kabe'ye gitmek istiyordum." cevabını verdi. Şeyh: 
"Yanında yol masrafı olarak neyin var?" dedi. 

2240 • Bâyezid; "iki yüz dirhem gümüş param var; işte şuracıkta; elbisemin 
ucuna sımsıkı bağlamışım." dedi. 

• Şeyh dedi ki: "Kalk etrafımda yedi defa dön; bu dönmenin hacdaki tavaftan 
daha iyi olduğunu bil! 

430 

• Ey cömert Bâyezid! O iki yüz dirhem gümüş parayı da benim önüme bırak! 
Böyle yapmakla kendini haccetmiş; muradına ermiş bil! 

• Umre yapmış, ölümsüz bir ömür bulmuş; Safa'da koşarak safvet (=temizlik, 
lekesizlik) kazanmış olursun. 

• Canımın gönül gözü ile gördüğü Allah'a yemin ederim ki, Cenab-ı Hakk 
beni kendi evinden, yani Kabe'den daha üstün yaratmıştır, evini seçmiştir. 

2245 • Kabe Allah'ın lütuf ve ihsan evidir. Amma benim yaratılışım, varlığım 
da Hakkın sır evidir. 

• Allah o evi, yani Kabe'yi İbrahim ve İsmail(a.s.)a yaptırdığından beri onun 
içine girmemiştir. Fakat benim bu gönül evime ondan başkası giremedi. 523 

523 Nebilerin ve velîlerin Allah'ın nazarında Kabe'den daha değerli oldukları âriflerce beyan buyuralmuştur. Çünki 
Kabe iki peygamber tarafından yapılmış bir bina; halbuki nebiler ve velîler Allah'ın yarattıkları varlıklardır. Elbette Allah'ın 
yarattığı, insanın meydana getirdiği bir binadan daha değerlidir. Mevlâna'nın buyurduğu gibi, Kabe'ye Allah'ın evi deniliyor 
ama, haşa orası Hakk'ın oturduğu bir ev değildir. Allah makamdan münezzehtir... O her yerde mevcut, hazır ve nazırdır. 
Kabe'nin içinde de bizim anladığımız manada oturmaz. Halbuki; "Yerle gökler beni içine alamadı, lakin mümin, temiz, 



günahlardan kurtulmuş kulumun gönlü beni kapladı, içine aldı." kudsî hadîsi gereğince, gerçek müminlerin gönülleri Allah'ın 
tecellîgahı ve nazargâhıdır. Derviş Yunus da; "Ararsan Mevlâ'yı kalbinde ara; Kudüs'de Mekke'de Hicaz'da değildir." demiştir. 
Mevlâna da bir gazelinde; "Ey hacca gitmiş olanlar, nereye nereye gidiyorsunuz; sevgili buradadır, buraya geliniz, buraya geli- 
niz!" diye buyurmuştur. Molla Cami de; "Kabe Azer oğlu İbrahim'in binasıdır; gönül ise pek yüce olan Allah'ın nazargâhıdır." 
demiştir, İsmet ismindeki bir şair de; "Hacı Kabe yolunda koşuyor; bense Hakk'm dîdarına talibim. Hacı evi arıyor, bense ev 
sahibim." demiştir. Bir mesele akla geliyor. Acaba Bâyezid'in, o büyük velînin etrafında tavaf etmesiyle, kendisinden hac 
farizası sakıt oldu mu? Yani o hacı oldu mu? Belki bu vak'a Bâyezid'in ikinci hacca gidişi sırasında olmuştur. Eğer olmadıysa 
Bâyezid hacı olmak için muhakkak bu vak'adan sonra hacca gitmiştir. Çünki Hz. Muhammed Kâbe'den de, bütün nebî ve 
velîlerden de üstün olduğu halde, hicretin onuncu senesinde hac vazifesini yapmış, hacı olmuştur. Bu vazife ondan bile kaldı- 
rılmamıştır. Kendisi ermişlerin ermişi olduğu halde hac farizasını yerine getirmiştir. 

• Mademki sen beni gördün, Allah'ı görmüş oldun ve doğruluk ve ihlas 
Kabesi'nin çevresinde tavaf ettin. 

• Bana hizmet, Allah'a kulluk etmektir; onu övmektir. Sakın Hakkı benden 
ayrı sanma!... 

• Sen gözünü aç da bana öyle bak ki, insanda Hakkın nurunu göresin!.." 

431 

2250 • Bâyezid bu nükteleri, bu derin manalı sözleri can kulağı ile dinledi, 
onları altın bir küpe gibi kulağına taktı. 

2214 • Velîlerin huzûrundan uzaklaşırsan, onları ziyarete gidip dualarını, 
sevgilerini kazanmazsan, hakikatte Allah'tan uzaklaşmış olursun. 

• Her dem, her vakit padişahların gölgesini iste. Çabuk ol da o gölge 
yüzünden güneşten de iyi bir hale gir. Mânâ nûrları ile aydınlanmış bir insan ol! 

• O şeyhin yüzünden Bâyezid'in derecesi yüceldi, fazileti arttı. Hakikat 
yolunun sonuna eriştiği halde, ondan sonra bir son tasavvur edilemeyecek olan bir 
makama vardı. 



Hastalık, ağrı, sızı; 
içinde merhametler bulunan bir hazînedir. 

2261 • Hastalık, ağrı, sızı; içinde merhametler bulunan bir hazînedir. Deri, 
ten, beden yıpranınca, bozulunca öz, yani rûh tazelenir. 

• Kardeşim! Karanlık yere, soğuğa, gama, ıztıraba, halsizliğe, derde sab- 
retmek; 

• Ab-ı hayat kaynağıdır, manen mest olmak kadehidir. Çünkü bütün 
yücelikler, yüksek ve mânevî dereceler; tevazu ve alçalıştadır. 

• mânevî bahar mevsimleri ve çiçekleri, sonbaharların içinde gizlenmişlerdir. 
Sonbahar da ilkbaharın içinde saklıdır. Bu sebeple sonbahar gibi olan hastalıktan, 
yoksulluktan ürkme! 

2265 • Gama ve kedere yoldaş ol, yalnızlığa alış! Yaşadığın müddetçe uzun 
bir ömür, yani ebedî hayat isteğinde bulun! 524 

524 

Bu Mesnevi beyti Fuzulî hazretlerinin şu beyitlerini hatırlatıyor: 
"Bu âlem kim: gönül kaydın çekersin mihnet ü gamdır; 
Fena ser-menzilin seyreyle kim bir hoşça âlemdir; 
Anup tenhalığı kabr içre nefret eyleme zinhar 
Tarîk-ı insi tut kim her avuç toprak bir Adem'dir." 

• Nefsin sana "Bu hastalık, bu ızdırab, bu yalnızlık kötüdür." diyecek olursa, 
onu dinleme. Çünkü onun işi hep tersinedir. 

• Sen aklını başına al da, nefsin dileğine aykırı iş yap. Dünyada bütün 
peygamberlerin vasiyeti hep böyledir. 

432 

Sonunda pişmân olmamak için, yapacağın işlerde 
danışman, müşavere etmen gerekir. 

2268 • Sonunda pişman olmamak, hiç olmazsa az bir zararla kurtulmak için, 
yapacağın işlerde müşaverede bulunmak ve danışmak gerekmektedir. 



• Peygamberlerin bu tavsiyelerine karşı ümmetler; "Kimin ile istişare 
edelim?" diye sordular. Peygamberler de; "Kendilerine uyulan akıllı kişilerle." 
cevabını verdiler. 

• Eğer sen kimseyi bulamaz da kendi nefsine danışırsan, o alçağın dediğinin 
aksini yap! 

• Nefsin sana; "Namaz kıl, oruç tut!" diye buyursa bile inanma! Nefis hi- 
lecidir. Onun emrinden bir hile doğabilir. 

2275 • Yapacağın işlerde nefsine danışmak, ne derse onun aksini yapmak ke- 
maldir, olgunluktur. 

• Eğer nefisle başa çıkamaz ve onun direnmesine karşı koyamazsan, o zaman 
hakîkî bir dostun yanına git, onunla uzlaş! 

• Akıl, bir başka akıldan güç, kuvvet kazanır. Şeker kamışı da şeker 
kamışından olgunlaşır, güçlenir. 

• Ben kendi nefsimden öyle şeyler gördüm ki... Nefis, büyüsü ile insandan 
aklı alır da, insan iyiyi kötüyü ayırt edemez olur. 525 

525 "Hz. Mevlâna gibi büyük bir velînin de nefis hilesi, nefis mücadelesi bulunur mu?" diye şaşmamalı. Yûsuf (a.s.) 
nebilerin büyüklerinden olduğu halde; "Ben nefsimi terbiye edemem. Çünki nefis hakîkaten kötülükle ve şiddetle emreder. 
Meğer ki Rabb'im o nefsin sahibini esirgemiş ola. Çünki Rabbim çok yarlığayıcı ve çok esirgeyicidir." (Yusuf Suresi ayet 53) 
buyurmuştur. Demek ki peygamberlerde de, velîlerde de nefsanî arzular vardır. Azîz ve eşsiz Peygamber Efendimiz de bir 
hadîsle-rinde; "Şeytan her insanın damarlarında dolaşmaktadır." diye buyurmuş. Sahabeden biri; "Ya Resülallah, senin de 
şeytanın var mı?" diye soranca; "Evet benim de şeytanım var, ama ben onu müslüman yaptım." diye cevap vermiştir. 

• Nefis; suret-i haktan görünür, iyiye doğru gitmen için sana yeni yeni 
vaadlerde bulunur. Sonra tutar o vaadleri tevbeleri binlerce kere bozar. 

2280 • Cenab-ı Hakk sana yüz yıllık ömür bağışlasa, yine uslanamazsın. Bu 
nefis seni, her gün yeni bir bahane bulur, aldatır. 

• Nefis; soğuk vaadleri, sonunda seni perişan edecek arzuları, tatlı dille, güler 
yüzle, sıcak ve kabul olunacak bir şekilde söyler ve seni kandırır. O öyle kuvvetli bir 
büyücüdür ki, insanı büyüler ve kıskıvrak bağlar. 

433 

• Ey Hakkın nuru ve ışığı olan Hüsameddin Çelebi! Gel; sen olmayınca ham 
kişiler ıslah olmaz, doğru yolu bulamaz, nefsanî isteklerden kurtulamaz. 526 

526 Mevlana'mn Hüsameddin Çelebi'ye karşı duyduğu sevgiyi, güveni ifade eden bu beyitler çok düşündürücüdür. 
Hüsameddin Çelebi Hz. Pîr'in halîfesidir. Cenab-ı Mevlâna Hakk yoluna girmek isteyenlerin, terbiyesini Hüsameddin Çelebi 
Efendi'ye havale buyurmuştu. Bu beyitlerde onun şahsında insan-ı kamili görüyor; "Bizi nefsin, nefsanî arzuların saldırısından 
ancak sen kurtarırsın." diye iltifatta bulunuyor. 

• Ey nefesi denizin nefesinden de kuvvetli olan Hüsameddin Çelebi! Bir nefis 
cehennemi alevler saçmaya başladı; onun üstüne üfle de söndür! 

Ey felek! Acımayı; 
Allah'ın rahmetinden, acıyışından öğren! 

2311 »Ey felek! Ahir zaman fitnesi koparmak için pek hızlı dönüyorsun, 
azıcık aman ver! 

• Ey felek! Sen bizi öldürmeye kasdetmiş keskin bir hançersin; bizden kan 
alacak zehirli bir neştersin. 

• Ey felek! Acımayı Allah'ın rahmetinden, acıyışından öğren! Bizim gibi âciz 
karıncaların yüreklerini yılan gibi sokma! 

• Bu kâinatta, bu yapının üstünde senin çarhını döndüren Allah hakkı için 

olsun; 

2315 • Kökümüzü kazımadan önce bize biraz acı! Acı da dönüşünü değiştir; 
biraz da başka türlü dön! 527 

527 Mevlâna'nın bu beyti; Hüseyin Rif at merhumun Hayyam'dan tercüme etliği şu mealdeki rubaiyi hatırlatıyor: 
"Ey felek! Uymadı âmâlime asla dönüşün; 
Beni azade yaşat kayda münasib değilim. 
Nâ-ehillerle akılsızlara meylin var ise; 
Ben de pek akıl ile ehliyete sahip değilim." 

• Yaratıcı'nın emri ile önce bize dadılık ettin; bizim beden fidanımız sudan ve 
topraktan yetişti. O emir sahibinin hakkı için, o dadılık hakkı için bize acı! 



• Ey felek! Seni saf ve tertemiz olarak yaratan, seni sayısız meşalelerle 
donatan, süsleyen o eşsiz, o pek büyük padişahın hakkı için; 



434 

• Allah seni öyle mamur, öyle güzel, öyle ölümsüz yarattı ki, dehrî inancında 
bulunanlar varlığını ezelî sandılar, senin sonradan yaratıldığına inanmadılar. 528 

528 "Dehrî inancında olanlar"; bu kâinatın ezelî ve ebedî olduğuna, yani böyle gelip böyle devam edeceğine inanırlar. 
Bu kâinatın sonu geleceğini kabul etmezler, kâinatı yaratan Allah'a da inanmazlar; "Bizi ancak zaman öldürür." derler, insanın 
da ot gibi yetişip, ot gibi kuruyacağını sanırlar. Kabir hayatını ve oradaki bir takım olayları inkar ederler. 

• Allah'a şükür, biz senin başlangıcını, yani ezelî olmadığını, sonradan 
yaratıldığını bildik. Bize senin sırrını peygamberler söylediler. 

2320 • İnsan evin sonradan yapılmış olduğunu bilir. Fakat orada ağ gerip 
yuva yapan örümcek, bunu ne bilsin? 

• Sivrisinek bu bağın kimden kaldığını, ne zamandan beri var olduğunu ne 
bilir? O baharda doğmuştu, kışın ölecektir. 

• Tahta içinde çok zayıf ve güçsüz halde doğan küçük kurt, içinde yaşadığı 
tahtanın fidan olduğu vakitteki halini hiç bilir mi? 

• Eğer küçük kurt içinde doğduğu tahtanın ne olduğunu, fidanının dikilip 
büyüdüğünü ve nihayet kuruyup kesileceğini ve tahta olacağını bilseydi, o kurt 
sûretinde, kurt şeklinde bir akıl olurdu. 

• Akıl yani kâmil insan, kendini çeşitli renklerde gösterir. Fakat o renklerin, o 
suretlerin hepsinden peri gibi çok uzaktır. 

2325 • Peri ne demek? însan melekten bile yücedir. Ey cahil ve gafil kişi! Sen 
sinek kanatlı olduğun için çok aşağılarda uçabiliyorsun, yükseklere çıkamıyorsun. 
Yüksek konuları kavrayamıyorsun. 529 

529 İnsanoğlunun cahil kişilerinin meleklerin cahillerinden; peygamberler ve velîler gibi, insanoğlunun üstün 
kişilerinin de meleklerin üstün olanlarından daha üstün olduğunu, ârifler kabul etmişlerdir. 

• Ey gafil! Aklın yücelere doğru uçuyor, ama taklit kuşun aşağılarda 
yemleniyor. 530 

530 peygamberlerin mücizelerini, velîlerin kerametlerini aklî yönden inkar edenlere ve akıllarına güvenerek 
kurtulacaklarını sanan felsefecilere, Mevlâna burada tarizde bulunuyor. 

• Taklit bilgisi, yani okumakla, işitmekle öğrenilen bilgi; rûhumuza vebaldir. 
O bilgi iğretidir. Bizse, o bizim malımız diye oturup kalmışız. 

• Taklit bilgisi ile akıl sahibi olmaktansa, bilgisiz kalmak ve işi deliliğe 
vurmak daha iyidir. 531 

531 Mevlâna, gönül ilmini değil; taklit ilmini istemiyor. Bağdadlı Rûhî: 
"Unutup bildiğin; ârif isen nâdân ol 

Bezm-i vahdetde ne âlim, ne ilm isterler." 

derken aynı şeyi kasdetmiştir. Molla Cami ise; "Öğretici kimdir? Aşkdır. Sükût köşesi öğrenmenin dershanesi. Ders 
konuşu hayret. Benim gönlüm de o mektebde ders okuyan bir çocuktur." diye buyurmuştur. 

435 

• Her nede nefsanî bir yarar, bir fayda görürsen, ondan kaç; nefsini öldüren, 
sana zehir gibi acı gelen ibadetleri yerine getir. Nefsi dirilten ab-ı hayatı ise yerlere 
saç!.. 

2330 • Birisi seni överse, hoşlanmak şöyle dursun, sen ona hakaret et, küfret; 
sermayeni, kazancını da müflise yani yoksula borç olarak ver! 

Seyyid Ecelî'nin "Neden bir fahişeyi nikahla aldın?" 
soruşma Delkak'ın özür getirmesi 

2333 • Tirmiz vilayetinin emîri Seyyid Ecel bir gece Delkak adlı nedimine 
dedi ki: "Acele ile bir kahpeyi nikah ile almışsın. 

• Evlenme düşüncesinde olduğunu bana söyleseydin, seni namuslu, afife bir 
hanımla evlendirirdim." 



2335 • Delkak dedi ki: "Dokuz tane namuslu saliha kadın aldım, hepsi de 
kahpe oldu. Ben de bu gamla eridim gittim. 

• Bunun üzerine ben de hakkında hiç bir soruşturma yapmadan, bilgi 
edinmeden, nasıl olduğunu araştırmadan bu kahpeyi aldım; görelim bakalım bunun 
sonu nereye varacak! 

• Ben bir çok defalar aklı denedim, fakat bir taydaşını göremedim. Şimdiden 
sonra işi deliliğe vuracağım, delice hareket edeceğim. 

• Eminliği bırak, korkulu yere var; korku içinde bulun; ardan, hayadan 
vazgeç; rüsvay ol; adın kötüye çıksın! 532 

532 Hz. Mevlâna bu beytinde; şöhretten, gösterişten kaçmayı tavsiye ediyor. Bir divan girişinde aynen şöyle buyurur: 
"Eğer sen ilahî aşkın âşıkı isen ve aşkı seviyorsan, keskin hançeri al, hâyânın, utanmanın boğazını kes! Şunu iyi bil ki, Hakk 
yolunda yürüyenler için utanmak büyük bir engeldir." 

Bir halk şairi de; "Ben şişeyi çaldım tasa / Namusu arı neylerim." der. Bu sözler yanlış anlaşılmamalıdır. 
"Gösterişten kaçınacağız." diye hayasız olmayacağız; halkın sevgisini değil de Hakk'ın sevgisini arayacağız. 

436 

• Ben uzun uzadıya ilerisini düşünen aklı denedim. Bir yarar görmedim. 
Bundan sonra ben divaneliğe vuracağım, kendimi divane yapacağım! 

Bir kişinin, kendini deli gösteren büyük bir zata hile 
ile söz söyletmesi 

2338 • Birisi "Zor bir işim var, akıllı birini arıyorum. Bu zor işi ona danışaca- 
ğım, onun fikrini alacağım." diyordu. 

• Bu sözü duyan birisi ona dedi ki: "Şehrimizde kendini deli gösteren o 
kişiden başka akıllı yoktur. 

2340 • îşte o adam burada. O, bir kamışa binmiş, yani kamışı at yapmış oldu- 
ğu halde çocuklar arasında koşup durmaktadır. 

• O, doğru düşünür, yerinde karar verir. Zekâda ateş parçasıdır. Kadri, değeri 
gök gibi yücedir. Yıldızlar gibi parlak fikirleri yağdırır. 

• Onun nuru, Allah'a en yakın olan büyük meleklere can olduğu halde, o 
böylece kendini delilikle gizlemektedir." 

2400 • O büyük insanın durumunu öğrenmek isteyen kişi "Ey kamışa binmiş 
olan! Bir an için olsun atını bu tarafa sür!" dedi. 

• Velî, kamış atını sürükleyerek onun yanına geldi: "Ne istiyorsan çabuk 
söyle, benim atım çok serkeştir, huysuzdur." dedi. 

• "Çabuk ol, atım sana çifte atmasın! Ne soracaksan açıkça sor!" 

• Adam gönlündeki sırrı söylemeye imkan bulamadı. Soracağından vazgeçti 
de velî ile şakalaştı. 

• Dedi ki: "Bu mahalleden bir kadın almak istiyorum. Benim gibi bir adama 
layık olan kimdir?" 

2405 • Velî; "Dünyada üç çeşit kadın vardır." dedi. "îkisi beladır, eziyettir, 
mihnettir, derttir. Üçüncüsü ise; ele geçmez bir gönül defînesidir, rûh hazinesidir. 

• O birinci çeşitten bir kadın alırsan, o kadın tamamıyla senin olur. İkinci 
çeşitten alırsan; yarısı senindir, yarısı da senden ayrıdır. 

• Üçüncü kadın çeşidine gelince; bilmiş ol ki, o hiç bir zaman senin olamaz! 
Bunları işittin ya, artık benden uzaklaş, çünkü ben durucu değilim, gidiyorum. 

437 

• Uzaklaş, yolumdan çekil ki, atım seni tekmelemesin. Atımın tekmesini 
yersen, öyle bir düşersin ki, ebedî olarak bir daha kalkamazsın!" 

• Şeyh, kamış atını sürdü, çocukların arasına katıldı. Ona soru soran genç bir 
kere daha seslendi: 

2410 • "Gel de söylediğin sözü anlat. 'Üç çeşit kadın var.' dedin bunlardan 
hangisini seçmem gerek, söyle!" 



• Kendisini deliliğe vuran velî, kamış atını sürükleyerek onun yanına geldi de 
dedi ki: "Kız-oğlan kız tamamıyla senin olur. Onunla sen gamdan, kederden 
kurtulursun. 

• Yarısı senin olan kadın dul kadındır. Hiç senin olmayan kadın ise çocuğu 
bulunan kadındır. 

• İlk kocasından çocuğu olan kadının sevgisi de oraya gider; hatırı, aklı fikri 
de hep oradadır. 

• Artık uzaklaş ki, atım sana çifte atmasın. Yoksa atımın sert nalını yersin." 
2415 • Şeyh, hay huy ederek yine atını sürdü. Uzakta duran çocukları yine 

yanına çağırdı. 

• Soru soran kişi tekrar; "Ey büyük velî, ey mânâ padişahı!" diye seslendi. 
"Sorulacak bir sorum kaldı." 

• Şeyh yine kamış atını sürükleyerek geldi: "Soracağın nedir? Çabuk söyle, 
çünkü şu çocuk meydanda topumu kaptı." dedi. 

• Genç "Ey padişahım!" dedi. "Bunca akılla, bunca edeple nedir bu delilik? 
Bu nasıl iş, bu ne şaşılacak şey? 

• Sen söz söylerken Akl-ı küll'ün de ilerisindesin. Sen bir güneşsin; nasıl olur 
da delilik ile geziniyorsun?" 533 

2420 • Şeyh; "Bu çapkınlar beni bu şehre kadı yapmak istiyorlar." dedi. 

• "Ben; 'Kadı olmam!' dedim. Bana; 'Hayır, senin gibi bilgili bir alim yoktur.' 

dediler. 

• 'Sen dururken, senin kadar bilgin olmayan bir kimsenin kadı olması, hüküm 
vermesi haramdır, kötü bir iştir.' dediler. 

• 'Şerîatte de senden aşağı birisini kendimize kadı yapmamıza ve ona 
uymamıza izin yoktur.' dediler. 

533 Akl-ı küll: Allah'ın kudretinden ilk önce ortaya çıkan "akıl"dır. 

438 

• Ben de bu zor yüzünden deliliğe vurdum, kendimi deli gösterdim. Yoksa dış 
görünüşüm gibi değilim, önceden ne isem ben yine oyum. 

• Benim aklım bir ma'rifet definesidir. Ben de onun viranesi, yani yıkık 
yeriyim. Defineyi meydana çıkarır gösterirsem, asıl o vakit deliyim divaneyim. 

• Asıl deli, akıllı olan ve bekçiyi gördüğü halde evine kapanmayan kişidir. 534 

534 Burada bekçi; Hakk âşıklarının hoşlanmadıkları mâsiva, dünya sevgisi, günah sembolüdür. 

2425 • Benim bilgim "cevher" dir, "a'raz" değil. Bu değerli bilgi; bir kazanç, 
bir menfaat, dünyevî bir maksada ulaşmak için elde edilmemiştir. 535 

535 Cevher, esas maddedir. A'raz ise onun sıfatıdır. 

• Ben mânâ şekeri madeniyim, mânâ şekeri kamışlığıyım. Ledün ilminin 
kamışını Allah benim gönlüme ekmek lûtfunda bulundu. O kamış gönlümden 
başkaldırır ve ben onun mânâ şekerini yerim. Bu sebeple benim ruhanî görüşlerim, 
sezişlerim kendi gönlümün meyveleridir. 

• Ledün bilgisini duyan kişi, öteki bilgiden nefret eder, feryad ederse; o bilgi, 
bellemekle elde edilmiş taklit bilgisidir. 

2430 • O maddî bilgi, gönlü aydınlatmak için değil de geçim için, yiyecek gi- 
yecek elde etmek için öğrenilmiştir. O bilgi peşinde koşan kişi gibi, o bilgi de 
aşağılık dünya bilgisidir. 

• Onlar, o bilgiyi şu kirli dünyadan kurtulmak, ebedî hayatı bulmak için değil 
de, insanlar arasında meşhur olmak, saygı görmek, kendini bilgili göstermek için elde 
ederler. 



Eğer senin yakîn ve gönül gözün açık ise her yerde bir 
velîyi görebilirsin. 



• Velîlerden biri gayb âlemine dair yüz binlerce gizli sırları sana apaçık 
söylese bile, 

2345 • Sende o anlayış, o irfan olmayınca, gübre ile öd ağacı kokusunu 
ayırdedemezsin. 

• Eğer senin yakîn ve gönül gözün açık ise, her yönde, her yerde bir velîyi 
görebilirsin. 

439 

• Açık olan gönül gözüne yol gösteren, kılavuzluk eden göze karşı her kilime 
bürünmüş bir kilim, yani velî vardır. 

• Her velîyi diğer bir velî tanır, tanıtır, meşhur eder. Velî, her kime isterse 
velilik sırlarından haber verir, himmet eder, nasip sunar. 

Bir köpeğin kör bir dilenciye saldırması 

• Bir köpek, köyde kör bir dilenciye cenk arslanı gibi saldırdı. 

2355 • Ne şaşılacak şeydir ki, köpek öfke ile dervişlere saldırır da, ay 
dervişlerin ayak bastıkları toprağı gözlerine sürme diye çeker. 

• Zavallı kör dilenci köpeğin havlamasından, korkusundan ne yapacağını 
şaşırdı. Onu sözleri ile okşamaya, yatıştırmaya başladı. 

• Ona "Ey av köpeği! Ey av arslanı!" dedi. "Güç kuvvet sendedir, her şey 
senin elindedir. Benden el çek, benim gibi zavallı birine ilişme!" 

• Kör dilenci akıllı bir adam ve hakîm olduğu için, zor yüzünden, eşeğin 
kuyruğu gibi olan köpeği medhetti de, ona kerem sahibi lakabını taktı. 

• Yine zor yüzünden, o kör dilenci köpeğe; "Arslanım! Benim gibi değersiz, 
zayıf bir av avlamaktan eline ne geçer?" dedi. 

2360 • "Arkadaşların dağda yaban eşeği avlıyor, sen de köyde kör bir dilenci 
yakalıyorsun; bu sana yakışır mı?" 

• Akıllı, bilgili köpek yaban eşeği avlar; bilgisiz köpek ise kör bir dilenciye 

saldırır. 

• Köpek av bilgisini öğrenince sapıklıktan kurtulur da ormanda helal av 
yakalar. 

• Köpek bilgi sahibi olunca çevikleşir, ârif olunca da Ashab-ı Kehfden 
sayılır. 536 

536 Zalim bir hükümdarın zulmünden kaçarak dinlerini korumak için bir mağaraya sığman ve orada 309 sene uyuyup 
kalanların (Ashab-ı Kehfın) köpeği Kıtmir'i hatırlatıyor? Burada geçen köpek, insanın nefsinin sembolüdür. Terbiye görürse 
terbiye edilmiş av köpeğine benzer; iyi şeyler, helal şeyler avlar. Terbiye edilmeyen nefs ise, terbiye edilmemiş köpek gibidir. 
Av yakalayacağı yerde insana saldırır. 

2365 • Köpek, av beyini ve kendi sahibini tanır, bilir. Allahım! Her şeyi 
tanıtan ve içi aydınlatan o nûr nedir? 

440 

• Mânâ körünün hakikati görmemesi, tanımaması, bilmemesi; baş gözünün 
değil de gönül gözünün kör oluşundandır. işte böylece insan bilgisizliğinin sarhoşu 
olunca ve irfandan mahrum kalınca, gerçekten kör olur. 

• Kör adam şu yeryüzünden de daha kör, daha gözsüz değildir. Öyle olduğu 
halde yeryüzü, şu kara toprak, Allah'ın lütfü ve ihsanı ile Hakkın dostunu düşmanını 
gördü, tanıdı. 

• O gözsüz toprak; Hz. Mûsâ'nın nûrunu gördü, ona saygı ve sevgi gösterdi. 
Hakk düşmanı Karun'u da tanıdı, onu yutuverdi. 537 

537 Hz. Mûsâ'nın ümmeti arasında Karun diye zengin birisi vardı. Servetine güvenerek Hz. Mûsâ'nın mânevi gücünü 
kıskandı. Ona bir iftirada bulundu. Bir fahişeye para verip Hz. Mûsâ'nın kendisi ile zina ettiğini söylemesini istedi. Kadının dili 
tutuldu, iftirasını söyleyemedi. Bunun üzerine toprak, Mûsâ'nın emrine boyun eğerek Karun'u ve hazînelerini yuttu. 

• Yeryüzü Hakkın; "Ey yeryüzü; suyunu yut!" emrini anladı da Karun gibi 
benlikte bulunan herkesi helâk etti. 538 

538 Bu beyitte Hûd Sûresi'nin 44'üncü ayetine işaret var. Tufan dalgaları Hz. Nuh'a isyan eden kavmi helâk ettikten 
sonra Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Ey yeryüzü! Suyunu yut ve ey gök! Sen de suyunu tut! Su azaldı. Yağmurlar dindiği için 



yeryüzündeki sular çekildi ve Nuh'un gemisi de Cudi Dağı'mn üstüne oturdu ve zalimler Hakk'ın rahmetinden uzak olsunlar 
denildi." (Hûd Sûresi 44) Filozoflar inanmazlar ama mutasavvıflar; "Cansız sandığımız her şeyin kendilerine göre bir hayatı ve 
şuura vardır ki, yeryüzünün ve göklerin verilen emri anlayıp yerine getirmeleri, onların canlı olduklarının bir belgesidir." derler. 

2370 • Toprak da, su da, rüzgâr da, kıvılcımlar saçan ateş de bize karşı haber- 
siz, cansız, duygusuz gibi duruyorlar, fakat Allah'ın emirlerini yerine getirmek için 
bekliyorlar. Çünkü onların her şeyden haberleri var, her şeyi biliyorlar, görüyorlar. 

• Biz ise, onların aksine, Allah'tan başka her şeyden haberimiz var. Dünya 
işlerine dalmışız, Hakk'tan habersiz kalmışız, peygamberlerin korkutucu haberlerine 
kulaklarımızı tıkamışız. 

• Hasılı bütün varlıklar, gökler ve dağlar ilahî emaneti yüklenmekten 
korktular. Çünkü onların herşeyden haberleri vardı, ilahî emanetin yükü altında 
ezilmek istemediler. Fakat; insanda hayvani ve nefsanî duygular bulunduğu için 
emaneti kabul etmenin külfetini, zorluğunu idrak ede-medi de korkuşu, çekinmesi 
körleşti, tesirsiz kaldı. 539 

539 Burada Ahzab Sûresi'nin şu mealdeki 88-89. ayetlerine işaret var: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik; 
onlar onu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Halbuki onu insan yüklendi. Çünki insan nefsine karşı zalim ve cahildir." 
Bu emanetin ne olduğunda muhtelif görüşler vardır. Şeriat teklifleri diyenler de vardır. 



441 

• İlahî emanet teklifi karşısında gökler, yeryüzü, dağlar; "Maddî hayata 
dalmış, manayı unutmuş halkla, insanlarla yaşamaktan ve Allah'a karşı ölü, yani gafil 
olan yaşayıştan bıktık usandık." dediler. 

• İnsan, insanlardan, anasından, babasından geri kalınca, ayrı düşünce yetim 
olur. Cenab-ı Hakka yakın olmak için kötülükten arınmış bir gönül gerek. 540 

540 Bu beyitte Şu'ara Sûresi'nin 88. ve 89. ayetlerine işaret var. O ayetlerin manası şöyle: "Kıyamette mal ve evlat gibi 
şeyler menfaat vermez. Ancak kalb-i selim ile, temiz bir yürek ve niyet ile Allah'ın huzuruna gelen yararlanır." Bağdadlı Rûhî 
merhum da; "Ey efendi! Kıyamette senden ne altın ne de gümüş isterler; ancak tertemiz bir kalb isterler." anlamına gelen şu 
beyti söylemiş: "Sanma ey hâce ki senden zer ü sim isterler / Yevmün 1 â-yenfa'u'da kalb-i selim isterler." 

2375 • Bir hırsız bir kör adamın kumaşını çalsa, o kör adam bilmeden feryad 

eder. 

• O hırsız gelip o kör adama "Ben usta bir hırsızım, o kumaşı ben çaldım." 
demedikçe, 

• Kör, göz nûruna, görme ışığına sahip olmadığı için, kumaşı çalan hırsızı 
nasıl tanır? 

• Hırsız gelip de malını çaldığını söyleyince, onu sıkı tut! Sıkı tut da çaldığı 
şeyleri belinsin! 

• Hırsızı yani nefsi yakalayıp sıkıştırmak, çaldığını çırptığını söyletmek, en 
büyük savaştır. 541 

541 Buradaki hırsızdan maksat; şeytan ve nefistir ki, bizim gibi kalb gözü kapalı bulunanların ibadetlerinden, yaptıkları 
iyiliklerin ecrinden bir çok şeyi çalıp götürmektedir, ibadet anbarına fâre düşürmektedirler. Bu yüzdendir ki nefisle mücadele 
etmek "cihad-ı kebîr" (=en büyük cihad)dır. Nitekim büyük Peygamber Efendimiz bir savaştan dönerken "Küçük savaştan 
büyük savaşa döndük." diye buyurur; böylece düşmanla çarpışmayı nefisle çarpışmaya nisbetle "küçük savaş" sayardı. 

2380 • O hırsız önce senin gönül gözünün sürmesini, yani nurunu çalmıştır. 
Çaldığını ondan geri alabilirsen, gönül gözün aydınlanır, yine görmeye başlarsın. 

• Sen gönlünün kaybettiği, çaldırdığı hikmet kumaşını git de gönül ehlinin 
yanında ara, orada ele geçir. 

• Kör olan, nûrunu kaybeden gönlün canı, kulağı, gözü olsa bile, hırsız 
şeytanın izini bilemez, onu bulamaz. 

• Hırsız şeytanı ve onun çalıp götürdüklerini sen gönül sahibi âriflerden sor, 
öğren; taştan, topraktan değil.. Çünkü gönül sahiplerinin nazarında cahil halk, taş ve 
toprak gibidir. 



442 

• Eğer mekan âleminden mekansızlık âlemine, yani sûret âleminden mânâ 
âlemine yol olsaydı, ben de şeyhler gibi bir dükkanda oturur, halka keramet satardım. 



Muhtesibin,yıkılıp yerlere düşmüş olan bir sarhoşu 
zindana çağırması 

• Muhtesip gece yansı bir yere geldi, bir sarhoşun duvar dibinde uyumuş 
olduğunu gördü. 542 

542 Muhtesip: Eskiden polis vazifesi gören, bilhassa sarhoşları takip edip cezalandıran bir memur. 

• "Hey!" diye bağırdı. "Sarhoş musun; ne içtin söyle?" Sarhoş "Testide 
bulunandan içtim." cevabını verdi. 

• Muhtesip; "Testide ne vardı, açık söyle?" Sarhoş; "içtiğim şey!" karşılığını 
verdi. Muhtesip "Senin bu sözün anlaşılmıyor. 

2390 • İçtiğin şey nedir?" Sarhoş; "Testide gizli duran şey." dedi. 

• Bu soru-cevap ikisinin arasında döndü durdu. Muhtesip de eşek gibi çamura 
battı kaldı. 

• Muhtesip, ağzının kokusundan sarhoşun şarap içip içmediğini anlamak için; 
"Bir 'Ah!' de bakalım." dedi. Sarhoş söz söylerken "Hû, Hû" dedi. 

• Muhtesip dedi ki: "Ben 'Ah' et diyorum, sen 'Hû' diyorsun." Sarhoş da cevap 
vererek dedi ki: "Ben neşeli bir insanım Ah' edemem, sen gamdan iki kat olmuşsun. 

• Ah!' dertten, gamdan ve zulümden çekilir; sarhoşların 'Hû' demeleri de 
neşedendir." 

2395 • Muhtesip; "Ben şunu bunu bilmem, kalk kalk! Şu ayak diremeyi bırak, 
bilgiçlik taslama!" dedi. 

• Sarhoş; "Haydi işine git, sen neredesin, ben neredeyim?" 

• Muhtesip dedi ki: "Sen sarhoşsun, haydi kalk, zindana kadar gel!" 

• Sarhoş dedi ki: "Ey muhtesip!" Beni bırak da işine git! Çıplak bir adamdan 
rehin alınabilir mi? 

443 

• Eğer bende yürüyecek, gidecek hal olsaydı, hiç burada düşüp kalır mıydım? 
Kendim, kendi evime giderdim. 

• Benim aklım olsaydı, bir imkan bulsaydım şeyhler gibi bir dükkanda oturur, 
halkı irşada çalışırdım." 543 

M3 Burada Mevlâna çeşitli vesilelerle halktan menfaat sağlayan şeyhlere tarizde bulunuyor. 

Gösteriş için, mevki sahibi olmak için, her tarafı fâre 
gibi delik deşik eden araştırmalar yapan kişiler de vardır. 
Fakat onlar hakikate ulaşamazlar. Çünkü ledün ilminin 
nûru onları Hakk kapısından sürer, uzaklaştırır. 

2432 • Öyle kişi de vardır ki, alim görünmek için her tarafı delik deşik eder. 
Fakat ledün ilminin nûru onu kapıdan sürer; "Haydi defol!" der. 

• O kişinin hakikat ovasına varmaya bir nûru, oraya ulaşmaya bir yolu 
bulunmadığından dünyada maddî istekler karanlığında uğraşır durur. 

• Fakat Cenab-ı Hakk acır da ona akıl kanadı bağışlarsa, fârelikten kurtulur, 
kuşlar gibi uçmaya başlar. 

2435 • Eğer o mânevi kanadı arayıp bulamazsa, göklere yükselmekten, 
hakikate yol bulmaktan ümidini keser de toprak altında kalır. 

• Sözde kalan bilgi ruhsuzdur. Dinleyiciler üzerinde etki yapmaz. Bu 
yüzdendir ki; ruhsuz sözler söyleyen bilgin, dinleyici arar durur. 

• Bahse girişildiği zaman, o bilgi değerli görünür ama, o bahislere kendini 
veren meraklısı bulunmayınca ölmüş gitmiş demektir. 

• Benim müşterim yani dinleyicim Allah'tır. "Allah beni satın almıştır." ayeti 
gereğince O beni yücelere çeker götürür. 544 



544 Bu beyitte Tevbe Suresi'nin şu mealdeki 111. ayetine işaret var: "Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını 
cennet karşılığında satın aldı. O müminler ki düşmanla harbederler, öldürürler, ölürler." 



444 

• Benim kan diyetim, yani benim kendimi O'nun yolunda feda etmemin 
karşılığında, ululuk sahibi Allah'ın cemâlini, güzelliğini görmemdir. Ben kendi kan 
babamı, yani O'nun yarattıklarında Cenab-ı Hakkın güzelliğini, kudretini, yaratma 
gücünü, san'atını müşahade ederek çok mânevi zevklere doyuyorum. Bu bana helal 
bir kazançtır. 

2440 • Hakkın kudretini, büyüklüğünü, güzelliğini, yaratma gücünü göre- 
meyen heyecansız gönülleri, boş kişileri bırak gitsin; bir avuç çamur ne satın alabilir? 
Yani bir avuç çamurdan yaratılmış bu fani varlık, insan ne yapabilir? 

• Çamur yeme yani topraktan gelen gıdaları yeme, çamur satın alma, çamuru 
arama işleri ile uğraşan bu insanlar, nasıl hakikati bulabilirler? Çünkü çamur 
yiyenlerin, yani yer sofrasında oturanların, maddî gıdalarla beslenenlerin mânevi 
benizleri daima sarıdır. 

• Sen gönül gıdası ye! Gönüle gelen ilahî duygularla beslen ki, daima genç 
kalasın, ilahî tecellîlerle çehren nûrlansın, erguvan çiçeği gibi olsun. 

• Ya Rabbi! Duyulan bu mânevî zevkler, bu ihsanlar bizim haddimiz, 
kudretimiz dahilinde değil, senin maddeten öldürdüğün, manen dirilttiğin âşıkına bir 
armağanın, bir lutfundur. Zaten gizli lütuf sana layıktır. 

• Ya Rabbî! Elimizden tut, bizi bizim elimizdan satın al, bizi kurtar, gaflet 
perdesini kaldır, gönül gözümüzü aç; ama, bizim günahlarımızın perdesini yırtma, 
bizi rezil etme!. 

2445 • Bizi bu murdar nefsin, pis nefsin elinden kurtar! Çünkü onun bıçağı 
kemiğimize kadar dayandı. 

• Ey tacı tahtı olmayan padişah! Bizim gibi bîçarelere takılmış olan bu pek 
güç nefis bağını, senden başka kim çözebilir? 

• Ey yarattıklarını çok seven, sevgi bağışlayan Allah! Bu çeşit sağlam kilidi 
senin lutfundan, başka ne açabilir? 

• Biz kendimizden geçer, sana baş çevirir, sana yüz tutarız. Çünkü sen bize 
bizden daha yakınsın! 545 

545 Bu beyitte Kaf Sûresi'nin şu mealdeki 16. ayetine işaret var: "Biz insana şah damarından daha 

yakınız!" 

• Sen bize bu kadar yakınken, biz dünya işlerine dalmışız da senden çok 
uzaklara düşmüşüz, içinde kaldığımız bu gaflet karanlığını aydınlatmak için, bize nûr 
gönder Allahım! 

445 

• Allahım! Yaptığım bu dua da senin ihsanın, senin bağışındır. Bunu da bize 
sen öğrettin, yoksa bu külhan gibi olan çöplükte, bu tende ne diye gül bahçesi 
yeşersin, yetişsin? 

2450 • Kanla, bağırsakla dolu bu et yığınına, bu bedene aklı, anlayışı senin 
lutfundan, senin ikramından başka kim bağışlayabilir? 

• Küçük iki parça yağdan, yani gözlerden çıkıp, akıp duran göz ışığının, göz 
nurunun dalgaları gökyüzüne varmada, yıldızları okşamada... 

• Dil denilen bir et parçasından, hikmet seli, hakikat seli ırmak gibi akıp 
duruyor. 

• Dil ırmağından gelen hikmetler, adı kulak olan deliklerden içeri giriyor da, 
meyvesi akıllar olan, idrak olan can bağını, gönül bağını suluyor. 

• Canlar bağının ana yolu hakkın şerîatidir. Bu âlemdeki bağlar ve bahçeler 
onun fer'idir. 



2455 • Duyulan mânevî zevkin, hoşluğun ve hakikatin aslı, kaynağı dil 
vasıtasıyla kulağa akseden ve oradan can bağına kadar giden idrak ve şuurdur. Bu 
sebeple sen, acele (=Kıyılarından ırmaklar akar.) ayetini oku! 546 

546 Cennet bahçelerinin ağaçlan altından sular aktığı Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerlerinde haber verilmektedir. O 
sular, dibinden aktıkları ağaçları nasıl besliyorsa, onların yaşamalarını sağlıyorsa, kulak vasıtasıyla gönüle gelen ilahî sözler, 
hikmetler de o gönlü manen besler, yaşatır. 

Bu dünya Tîh Sahrası gibidir. 

2484 • Bu dünya Tîh Sahrası gibidir. Ey Hakk yolunun yolcusu! Sen de Hz. 
Mûsâ'ya benzersin. Biz ise günahlarımız yüzünden bu sahrada belâlara uğramış 
İsrailoğulları gibiyiz. 547 

547 Tîh Sahrası: İsrailoğulları'nm Mısır'dan çıkınca kırk yıl kaldıkları çöl. Burada kendilerine bulut gölgelik etmiş, 
gökten pişmiş kebap olmuş kuş, kudret helvası yağmıştı. (Bakara Sûresi 57.) İsrailliler Allah'ın lutuflarına karşılık kanaat 
edecekleri yerde, Hz. Mûsâ'dan sarımsak, mercimek, soğan gibi şeyler istediler ve bir çeşit yemekten bıktıklarını söylediler. 
Bunun üzerine yoksulluğa düştüler ve veba hastalığı ile cezalandırıldılar. 

2485 • Bu sahrada yıllardır yol yürüyoruz. Sonunda yine ilk menzilde, adım 
attığımız yerde esiriz. 

446 

• Mûsâ'nın kavmi bir hayli yol aldıkları halde, yine kendilerini ilk adım 
attıkları yerde buldular. 

• Eğer Hz. Mûsâ'nın gönlü bizden râzı olsaydı, sahrada bir yol belirir, bir yol 
görünürdü. 

• Fakat o gönül bizden tamamıyla soğumuş ve kırılmış olsaydı, bize gök 
sofrası iner mi idi? Gökten yiyeceğimiz hiç gelir mi idi? 

• Bir taş parçasından kaynaklar coşar mı idi, sahrada canımızı kurtarabilir mi 

idik? 

• Gökten yemek gelmesi şöyle dursun, belki de yemek yerine ateş yağardı ve 
bu menzilde bizi alevlerle yakardı. 

2490 • Hz. Mûsâ bizim hakkımızda iki türlü düşünüyor: O bazen bizim 
düşmanımız, bazen da dostumuz oluyor. 

• Öfkesi, vanmıza yoğumuza ateş saçmada; yumuşaklığı, şefkati ise üs- 
tümüze gelen bela oklarına siper olmaktadır. 

• Nasıl olur da bazen yumuşaklık gösterir, bazen öfkelenir? Fakat ey Aziz 
Varlık, ey Allahım; bu senin lutfundan, ihsanından az görülmüş bir şey değildir. 

2507 • Nitekim Adem cennetten çıkınca, ona tevbe etmeyi nasib ettin de, çir- 
kin şeytanın saptırmasından kurtuldu. 548 

548 Hz. Adem'e Cenab-ı Hakk'ın ilham ettiği dua, A'raf Suresi'nin şu 23. ayetinde geçer: "Ey bizim Rabbimiz! Biz 
nefsimize zulmeyledik. Eğer bize mağfiret ve merhamet etmez isen, biz elbette hüsrana, büyük zararlara uğrayanlardan 
olacağız." 

• Şeytan da kim oluyor ki, derece ve mertebe yönünden Âdem'den üstün 
olsun! Böyle bir hile ile onu alt etsin, yensin! 

• Hakikatte şeytanın hilesi, oyunu Hz. Adem'e faydalı oldu. O hasetçi 
şeytanın lanet edilmesine sebep oldu. 

2510 • Şeytan Adem'i cennetten çıkarmak için bir hile, bir oyun gördü ve onu 
tatbik etti. Halbuki kendi aleyhine olan iki yüz oyun vardı, onları görmedi. Bu 
yüzden de kendi evinin direğini kendi kesti, kendi evini kendi başına yıktı. 

• Gece karanlığında başkalarının ekinini ateşledi, fakat rüzgâr o ateşi kendi 
tarlasına sürdü, kendi ekinini yaktı. 

• Allah'ın laneti şeytana göz bağı oldu. Bu yüzden, yaptığı hileyi, düşmanı 
olan Adem için bir zarar gibi gördü. 

447 

• İşte; Allah'ın laneti böyle bir şeydir. Lanet; insanı ters görüşlü, eğri görüşlü 
yapar, hasetçi yapar. Onu kendini beğenir bir hale sokar ve yüreğini kinle doldurur. 



• Hakk'ın lanetine uğrayan kimse, yaptığı kötülüğün dönüp dolaşıp kendine 
geleceğini bilmez. 549 

549 Fussilet Sûresi'nin 46. ayetinde; "Bir kimse iyi bir amelde bulunursa, onun sevabı ve faydası kendisine aittir ve 
kötülük ederse onun günahı ve zararı da kendisine aittir." buyumlmuştur. 

Yine İsra Sûresi'nin şu mealdeki 7. ayetinde de "Ey insanlar! iyilik ederseniz nefsinize iyilik etmiş olursunuz!" diye 
buyumlmuştur. 

• Allah'ın mel'unu olan kişi, bütün tedbirleri tersine görür de hayat satrancında 
mat olur, zarar görür. 

• Hakk'ın lanetine uğrayan kişi, kendisini bir hiç görseydi, yarasının öldürücü, 
kökleşmiş olduğunu anlasaydı, 

• Günahları yüzünden gönlü derde düşerdi. Dert de, çektiği acılar da onu 
perde arkasından dışarı çıkarır, gözündeki gaflet örtüsünü kaldırırdı. 

Büyük acılar, dayanılmaz izdıraplar ilahî afvin 
doğacağının bir müjdesidir. 

• Anaları doğum ağrısı tutmasa, çocuk doğmak için yol bulamaz. Büyük 
acılar, dayanılmaz izdıraplar da, günahlara ilahî afvin doğacağının bir müjdesidir. 

• Bu emanet, yani ilahî afv müjdesi gönüldedir; gönül ona Kâbe'dir. Velîlerin 
sözleri de ebeye benzer. 

2520 • Gebe kadını muayene eden ebe "Bu kadında dert yok, doğum ağrısı 
yok!" der. Çocuk doğması için ağrı gerek. Büyük acılar, izdıraplar doğacak çocuk 
için yol demektir. Onun doğacağını müjdelemektedir. 

• Derdi, ıztırabı olmayan kişi yol vurucudur. Hem kendinin, hem de 
başkalarının yolunu vurur. Çünkü dertsizlik, kulluktan çıkıp, kulluğunu unutup 
"Ene'l-Hakk!" (=Ben Allah'ım!) demek gibidir. 550 

530 Bir şair; "Bu dünyada hiç kimse gamsız kedersiz olamaz. Eğer dünyada gamsız bir kişi varsa o insan değildir." 
diye söylemiş. Fakat Şeyh Gâlib merhum da;"Aşıkta keder neyler gam, halk-ı cihanındır." demiştir. 

448 

• O "Ene" (=ben) sözünü vakitsiz söylemek, lanete uğramaktır. Fakat 
vaktinde söylemek rahmettir. 

• Hallac-ı Mansur'un; "Ene'l-Hakk!" (=Ben Hakkını!) demesi gerçekten de 
rahmet oldu. Fakat Firavun'un; "Ben Hakkım!" demesi lanet sebebi oldu. 551 

551 Bütün velîler kendilerini Hakk'ta fani ve ancak Hakk'ı bakî görmüşlerdir. Bu yüzden Hakk'ın kendilerinde zuhuru 
itibarı ile "Ene'l-Hakk!" (=Ben Hakk'ım!) yani; "Bende Hakk zuhur etti." demişlerdir. Bu hal, bu tecellî daimî olmadığından, o 
zevk geçince "Ene'l-abd!" (=Ben Hakk'ın bir kuluyum!) itirafında bulunmuşlardır. Velîlerin hemen hemen hepsinde bu tecellî 
zuhur etmiş, pek çoğu Mansur'un "Ene'l-Hakk!" demesi gibi sözler söylemişlerdir. Bunlardan hiç birine bir şey yapılmadığı 
halde, Hz. Mansur'un işkence ile idam edilmesi için şöyle bir sebep beyan etmişlerdir: Mansur hazretleri sülüku sırasında öyle 
bir mertebeye varmış ki, orada iken ne isterse yapabilirmiş. Bundan dolayı; "Resülullah Efendimiz miraç gecesi "ne istersen" 
hitabına mazhar olduğu sırada, niçin bütün insanların affını istemedi de, yalnız ümmetinin affını istedi?" diye bir itirazda 
bulunmuş. O da o esnada Peygamber Efendimiz'in rûhaniyeti zuhur ederek; "Ya Mansur! Peygamberlere Allah ne istetirse 
ancak onu isterler. Bana o sırada ümmetimin affı talebi ilham olundu." diye buyurdu. Bunun üzerine Mansur Peygamber 
Efendimiz'den af Duyurulmasını niyaz etmiş. Cenab-ı Peygamber de onu affetmekle beraber, şehit olma derecesini de teklif etti. 
işte Hallac'ın acımadan öldürülmesi bu sebeptendir. Onun önce ellerini ve ayaklarını kesmişler, sonra da darağacına çekmişler, 
daha sonra da cesedin; yakıp Dicle nehrine atmışlardır. İşte Mansur hazretlerinin "Ene'l-Hakk!" demesi, vaktinde söylenilmiş 
olduğu için ilahî rahmete mazhar olmuştur. Fakat Firavun'un bu tecellî ile alakadar olmadığı halde, Mısırlılara hitaben; "Ben 
sizin yüksek tanrınızım!" diye Allah'lık taslaması işine girişmesi, vakitsiz ve yalan söylediği için, Allah'ın lanetine mazhar 
olmuştur. 

• Vakitsiz öten her horozun ibret için başını kesmek gerekir. 

2525 • Baş kesmek nedir? Nefsanî isteklerle savaşmak suretiyle nefsi öldür- 
mektir. 

• Bir bakıma nefsi öldürmek, öldürülmekten kurtulsun diye, akrebin iğnesini 
çıkarmaya benzer. 

• Başı taşla ezilmek belasından kurtulsun diye, yılanın zehirle dolu dişini 
söküp atarsın. 

• "Nefs-i emmâre"yi de pîrin, mürşidin gölgesinden başka hiç bir şey 
öldürmez. Ey Hakk tâlibi; o nefsi öldürenin eteğini sıkı tut! 

• Mürşidin eteğini sımsıkı tutmak, ondan ayrılmamak; Allah'ın sana mânevî 
bir lütfü, bir yardımıdır. Sana ne güç, ne kuvvet gelirse onun çekişinden gelir. 



449 

2530 • "Attığın vakit sen atmadın!" ayetini iyi anla. Sana ruhundan gelen her 
feyz, rûhun rûhu olan Hakk'tan gelmektedir. 552 

552 Peygamber Efendimiz Bedir Savaşı başladığı sırada, yerden bir avuç toprak alıp düşman tarafına attı. O toprak 
düşman safında bulunanların gözlerine girip, hepsini gözlerini oğuşturmaya zorladı. Bu hadise üzerine bu ayet nazil oldu: 
"Sevgili Peygamberim! O toprağı attığın vakit sen atmadın, fakat Allah attı." buyuruldu. Bu suretle Peygamber Efendimiz 
Hakk'ın hareketine, fiiline alet olmuştu. Bunun gibi Allah dostları da böylece Hakk'ın işlerine alet olurlar. Allah'ın kudreti 
onların vasıtasıyla zuhura gelir. 

• Senin elini tutan, yükünü yüklenen O'dur. Her anı, her nefesi O'ndan um! 
Feyzi, ihsanı O'ndan bekle! 

• Uzun zaman öksüz kaldın da O'na geç ulaştı isen üzülme, gam yeme; 
bilirsin ki O geç erişir, ama tam erişir. 

• Geç tutar ama rahmeti elini sımsıkı tutar. Seni bir an bile huzurundan 
ayırmaz. O her zaman seninledir. Nereye gidersen git, O seninle beraberdir. 

• Bu mânevi buluşmanın, bu sevginin şerhini, etraflıca anlaşılmasını duymak, 
hissetmek istiyorsan "Ve'd-Duhâ" Suresi'ni dikkatle düşünerek oku! 553 

553 Peygamberimiz'e gelen vahiyler birkaç gün kesilmişti. Onların kesilmesi Resulullah'ı rahatsız ettiği gibi müşrikler 
de; "Muhammed'i Rabbi terketti!" diye sevinmişlerdi. O münasebetle bu mübarek süre nazil oldu. Ayetleri arasında; "Habîbim! 
Rabbin seni terketmedi ve sana gazap etmedi." diye buyuraluyordu. Bu ayet-i kerime Hz. Muhammed'e has olmakla beraber, 
hükmü ümmetine de şamildir. Yani hiç bir mümin yoktur ki, Allah'ın nazarından kaybolsun. Cenab-ı Hakk bütün kullarını her 
an ve her zaman görür ve ne halde olduklarını bilir. 

2535 • Eğer sen "Kötülükl